Bu olayı ilk defa yaşamıyordum, sanırım bu konuda oldukça dikkatsiz, ya da umursamaz olmalıydım…

Üniversite son sınıftaydım, ya da bir evveli. Bir tatil gününün akşamına kadar ders çalıştıktan sonra canım üniversite kafeteryasına giderek nefsimi köreltmeyi(1) yasaklamış gibiydi.

Dışarıda bir şeyler yiyecek ve eğer başarılı olabilirsem efkârımı dağıtmayı(2) da deneyecektim.

Çünkü o gün, ilgi duyduğum ve benimle ilgilendiğini, hatta sevdiğini düşündüğüm insandan, başlangıcında beni sevindiren, sonrasında hüzünlendiren bir mektup almıştım.

O, benimle yüz yüze gelerek konuşmak yerine satırlarıyla boğmak istemişti beni ve onun istediği olmuştu.

Mektubun içeriğini söylememe gerek var mı; kısaca; “Seninle olmaz!” anlamında bir bitiriş cümlesi egemendi tüm yazılanlara.

Beni üzen, bende bulamadığını bir başkasında bulduğuna inanması ve benim buna gözlerimle şahit olmamdı.

Oysa şiir kitaplarından (ç)alıntılarla sevgimi anlatmak için az didinmemiştim. Çiçekler, çikolatalar bile almıştım, bütçemin elverdiğince ve fakülteye her gelişinde yollarına çıkarak karşılamıştım onu.

Demek ki yeterli olmamış, yeterli olamamıştım. Galiba ve tahmin ederim ki bu benim duygusal hayatımın sektemesine(3), hatta ve hatta duraklamasına, durmasına sebep olmuştu. Birine yaklaşmak istesem, onu görme isteğimin önüne geçemiyor ve sonrasında da geriye dönüyordum ister-istemez.

Ders çalışma salonundan çıktım, hava almağa çalışarak, hatta hüznümü duraklatmak için ıslık çalarak yürürken önünden geçtiğim meyhane tipi lokanta beni cezbetmişti(4), dikkatimi çekmesi nedeniyle de dalıvermiştim içeri, arzu ve istekle.

Bir kebap ve alışkanlığım olmadığı halde ve ilk defa belki de denemek için bir bardak kırmızı şarap istemiştim.

Bildiğimden değil, garsonun; “İçecek ne alırdınız?” sorusunu “Şarap” diye cevapladıktan sonra “Kırmızı mı-beyaz mı?” diye takip eden sorusuna ilk renkle cevap verdiğimden “Kırmızı şarap” demiştim.

Daha sonra ek olarak bir bardak daha kırmızı şarap tercihim olmuştu. Ancak itiraf etmeliyim ki şarap içmesini bilmiyordum. Üstelik şarabın tadını, belki kekremsiliğini(5), belki de kokusunu içime sindiremediğimden, ilk bardağın yarısından sonra şarabı kola takviyesi ile içme gayretini yaşamıştım.

Nefsimi de, kalbimi de, beynimi de köreltmiştim. Garsonun getirdiği hesap pusulası ile sıra ödemeğe gelmişti ve şafak atmıştı bende. Ders çalıştığım salonda kitaptaki yerimi kaybetmemek için matahmış(6) gibi cüzdanımı kitabın sayfası arasına koymuştum ve onu öylece masamda unutmuştum.

Para-pul değil, ama Nüfus Kâğıdım ve Üniversite Hüviyetim önemliydi, tekrar sahiplenmem için.

Doğal olarak bunun için kendimi lokantada bulaşık yıkamaktan yahut da sopa ya da sopa-dayak yemekten kurtarmam gerekliliği vardı.

Lokantaya gitmek üzere yola çıktığımda da, lokantaya girdiğimde de cüzdanımı unutabileceğim yahut da kontrol etmem gerekliliği aklımın ucundan bile geçmemişti.

Aybaşıydı, bursumu yeni almıştım.

Ve ek olarak babamın gönderdiği harçlık için bankaya uğramaya vaktim olmamıştı. Hem çalışma odamdaki arkadaşlarımdan da emindim.

Şu anda önemli olan, kasadaki palabıyıklı, yanağında şark çıbanı izi olan, boylu-poslu, pehlivan yapılı kişiden kendimi kurtarabilmekti. Ama nasıl? Öğrenciyim desem, üstümde hüviyet yoktu ki, kendimi ispat edeyim, edebileyim.

Hani olsaydı, “Şu dursun, ben bir koşu okula gidip-geleyim parayı getireyim!” diyebilirdim. Öyle de olsa inanır mıydı acaba patron? Hiç sanmam, cebimdeki bozuk para, bir bardak şarabın bedelini bile ödemeye yetemezdi.

Utanarak yöneldim kasaya. Böyle bir olayı ilk defa yaşıyor değildi galiba, pehlivan yapılı adam. Hissetmiştim;

“Ne o delikanlı? Bir şey mi var? Paran mı çıkışmadı, yoksa cüzdanını mı unuttun?”

Bilmişti sıkıntımı, çaresizdim ama sesimi çıkaramadım; “Şey!” demekten başka “e” harfi uzunca.

“Öğrencisin değil mi? Olur böyle şeyler. Başka zaman uğradığında verirsin, yeter ki hesabı aklında tut!”

Şaşırmıştım.

“İlk defa geldim buraya, bana nasıl bir kerede ve bu kadar çabuk güvenebilirsiniz ki? Ya gider, bir daha görünmezsem?”

“Üç-beş kuruş için mi? O zaman inancım gereği, ya Tanrı beni cezalandırmak için bu kazancımı engelledi diye düşünürüm, ya da ödeyemeyecek kadar güçsüzlüğüne inanır, helâl ederim!”

Bu kere de sözleri şaşırtmıştı beni. Aklıma kolumdaki saat gelmişti;

“Olmaz ağabey, şu saatim belki beş para etmez, ama kalsın. Hatıra değeri var, hem çok büyük. Ben hemen okula gidip cüzdanımı alıp geleyim ve borcumu ödeyeyim.”

“Yahu delikanlı, sen Türkçe bilmiyorsun galiba, dersin-sınavın vardır, git ve istediğin zaman gel, öde!”

“Adımı bile bilmiyorsunuz ama?”

 “Gerekli mi? Saatini de al ve kafamın tasını attırmadan hemen defol!”

“Hık-mık, şey-mey” diyerek saati masaya koymakta ısrarcı olunca, bana hesap pusulası getiren garsonu yanına çağırdı, sanırım o da benim gibilere alışkın olmalıydı;

“Hayri, bu delikanlının saatini cebine, kendisini de kapının önüne koy ve kuvvetli, ama yavaş bir tekme vur poposuna... Beni dinlememekte ısrar ediyor, ne kadar kaba, hiddetli, şiddetli biri olduğumu bilmiyor, sen anlat ona, ama münasip bir şekilde ve kapının önünde!”  derken gözünün biri mi seğirmişti, yoksa bana mı öyle gelmişti?

Anlayamamıştım o ağabeyin şifre gibi göz kırpmasının anlamını, o anda (meselâ).

Ama aklıma koyduğumu yapmalı, minnet altında kalmamalıydım. Yürüyerek değil, ama koşarak da değil, çalıştığım masaya geldim, kitabım masanın üstünde, cüzdanım da kitabın arasında aynen duruyordu. Hemen lokantaya geri döndüm.

Lokantanın kapısına doğru, kendini gizleme gayretindeki, hırpani7) kılıklı, temiz sakal tıraşlı, ama papaz gibi saçlı, gariban(8) denecek bir adamın kızarmış tavuklara yutkunarak ve dudaklarını yalayarak baktığını gördüm.

Lokantaya girdiğimde ağabeyin çatılmış kaşlarıyla karşılaştım;

“Acelesi yok, demiştim yeğenim!”

“Olur mu ağabeyim? Hanın-hamamın-apartmanın olsa haydi neyse!” dememle birlikte gürlemesi bir oldu ağabeyin;

“Olmadığını ne biliyorsun?”

“Özür dilerim, insanlıkta bu kadar ileri gitmiş birinin varlıklı biri olabileceğini hiç düşünememişim, yoklukla savaşıyor olman ihtimali yer etmişti zihnimde.”

“Bizim gönlümüz yüce delikanlı. Ben bu lokantayı üç aşçı, beş garsonla da idare eder, kendim de çalışabilirim, ama bak etrafına, bunların hepsi buradan doyunup, çoluk-çocuğuna bakıp geçinen insanlar…”

“Gönlü gani(9) olmak, ayrı bir meziyet(10) olmalı! Bilememişim, bağışla, affedersin, unutmayacağım!”

“O zaman gel, bir tatlı ısmarlayayım, barışalım!”

“Küsüşmemiştik ki zaten ağabeyim. Ama tatlı hakkımı bir dahaki sefere kullanayım, midem oldukça yüklü çünkü. Ben şimdi izninle borcumu ödeyeyim!”

“Borcun yok, yeğenim!”

“Borcumu ödeyemezsem, yeni isteklerim için yüzüm olmaz ki. Belki bu isteklerim için tenzilât da isteyebilirim sizden.”

“Borcunu unut ve söyle istediğini!”

“Bir bütün tavuk, garnitürü(11), ekmek ve su, paket halinde kaç para?”

Herhalde bakışlarımla açık vermiştim ki masadan kalkıp dışarıya bakıp hırpani kılıklı adama “Gel!” işareti yaptı.

“Kikirik(12) Apti’ye rastladığını tahmin etmiştim. Her akşam bizden doyunur, ama bu akşam erken acıkmış galiba. Bazen böyle utanır, uzaktan bakar ve çağırılmayı bekler. Sen elini cebine atma, o bizim kadrolu bedavacı müşterimiz!..

Ama bu gece senin alicenaplığın(13) şerefine senin ısmarladığını aynen paketleyeceğim ona. Demek bu akşam canı tavuk çekmiş garibin, vaktinden önce. Aslında o her akşam artan yemeklerin muhtaçlara sevkinden önce burada olur, sünnetlemesi(14) gerekenleri sünnetlerdi…

Anlıyorsun değil mi? Bizim lokantamızda asla bir gün öncesinden kalan yemek yoktur, her gün taze yapılır. Çevremize göre belediyeden tasdikli fiyatlarımız biraz ağır olsa da herkesçe tercih edilmemizin bir nedeni de bu olsa gerek!”

Ağabey bizzat kendisi hazırladı Kikirik Apti’nin paketini. Gösterişli kızarmış tavuklardan birini makasla bölerek, itina ile yerleştirdi bir köpük tabak içine, ayrı bir tabak içine bulgur pilavı doldurdu haşmetlice(15), ekmek ve suyu ekledikten sonra bir poşet torbaya da suyuyla birlikte turşu doldurdu ayrıca ve garibana uzattıktan sonra bana döndü;

“Haydi, sana iyi dersler koçum, iyi geceler, tatlı borcumu ödemem için bana fırsat vermeyi de unutma!”

O geceden hatırımda kalan birinci hatıra; dışarıya çıkar-çıkmaz işaretle benden sigara isteyen garibana “Yok!” şeklinde işaret verdikten sonra onu en yakın berbere götürüp sinkaflı(16) davranışları göz ardı ederek saçlarını sıfır numara ile tıraş ettirmem ve yaşadığım en kötü hatıra sabah ranzalarımızın bulunduğu kompartımanları temizleyen Hüso Ağabeyden gelmişti;

“Sen dün akşam ne yedin ki, mideni bozmuşsun, kusmuşsun ve zift gibi olmuş yatağının altı.” demişti.

O kadar iyi niyetli bir insandı ki akşam şarapla ziftlendiğimi(17) insafsızca yüzüme vurmak istememiş, defi belâ(18) kabilinden, tiksinerek de olsa temizlemişti yerleri.

Tatlı dilin yapamayacağı bir şey yoktu. Daha sonra benim gibi, bir sürü arkadaşım o lokantanın müdavimi(19) olmuştuk. Hatta genç ve beri sınıftaki bir kısım öğrenciler, tabldot gibi, ya da fişli olarak anlaşma bile yapmışlardı, “Önce ye, sonra öde!” gibi.

Şark çıbanı yaralı ağabey mezun olduğumda beni kucaklamış, helâlleşmiş ve bir dolmakalem hediye etmişti bana. İnanması güç belki, ama ne ben onun adını öğrenmiştim, herkes “Patron” dediği için, ne de o benim adımı öğrenmişti, çok kişi bana “Kanka(20)” ya da davranışlarım nedeniyle taktıkları “Evliya(21)” ismim nedeniyle.

Üstelik ne ben onun tabelasına bakmayı akıl etmiştim, ismini öğrenmek için, ne de o bana sormuştu. O benim ağabeyim, ben onun yeğeniydim sadece.

Yaşam gailesi(22), memuriyet…

Bir daha yolum düşmedi oralara. Acaba o sağ mıydı? Ya gariban? “Allah rahmet etsin!” demem mi gerekiyordu onlar için? Bilemiyordum, aynen tekrarlanan ikinci bir tesadüfte geçmişti fakültedeki tüm bu yaşadıklarım, gözümün önünden. Memuriyete başlangıcımın sonrasında askere gitmiş-dönmüş, bir baltaya sap olamamıştım. Yani; “Gönlüme hükmedecek birini bulamamıştım!” demek istedim, belki de gençlik yıllarımın ilk heyecanının iticiliğiyle.

Oradan-oraya, buradan-şuraya koşuşturduktan sonra bugünkü çalışma ortamımda mastır(23) yapmak, doktora hazırlamak düşüncelerim oluşmuş ve amirlerimce isteğim uygun görülerek gerekli serüvene(24) başlamıştım yurtdışında.

Eğer amaç başarılı olmaksa; başlamak bunun birinci şartı, azimle devam etmek de ikinci şartı olmalıydı. Düzenli bir şekilde çalışmaya devam ediyor, boş vakitlerimde sadece bulunduğum şehri değil, ülke içindeki şehirleri de dolaşmaya gayret ediyordum, ama dediğim gibi çalışmalarıma engel olmaması kaydıyla.

Çalıştığım, devam ettiğim, kalıp yattığım yer ve sosyal imkânların hepsi gayet yerinde ve uygundu. Tek sıkıntım ilerleyen saatlerdeki sabah kahvaltıları ve yemekler idi. Bazen konservelerle doymuyor, doyamıyordum. Bu nedenle geziye çıktığımda gözüm genelde lokantalarda, vitrinlerde oluyordu. Artık döneri, kebabı, bu ülke de biliyor, kendi başına yapıyordu, ama nasıl?

Örneğin bir keresinde bir lokantaya gidip döner istemiştim, üstelik garson Türk kökenli idi, Türkçe anlaşmıştık. Bir döner geldi ki, yanında karpuz dilimi, domates-biber ve bir sürü ot ve bir şeyler.

Tat alamamış, neredeyse yarısını bırakmıştım, üstelik de Türkiye’me göre çok pahalı idi (bence).

Haydi, buraya biraz duygusallık sığdırmağa çalışayım lokanta arayışlarım için. Şöyle enine-boyuna gerçek bir Türk lokantası arıyordum desem? Hatta vitrininde karnıyarık, musakka, menemen, patates bile olan.

İyi olurdu bence, ama nerede, nasıl, ne zaman?

Oysa sözdeki gibi bilirdim ki; “Arayan Mevlâ’sını da bulurdu, belâsını da!” O halde benim de böyle bir lokantaya rastlamam, bulmam olasılıklar içindeydi.

Ve nihayetinde bir gün, tabelâsında; “Hakiki Türk Yemekleri” yazan, camekânı, vitrini olmayan bir lokanta gördüm.

Lokantaya girmek üzere kapıya yaklaştığımda afeti devran(25) diyeceğim, güzel bir kızla karşılaştım. Esmer tenli, uzun boylu, siyah saçlı, kara gözlüydü, kanımca bu ülke vatandaşı olamazdı. Bir Akdeniz ülkesinin çocuğu, belki de aklımdan geçtiği gibi bir Türk kızı olabilirdi.

İçeriye girdim. Lokantanın vitrini içerideydi, masalara gidenler vitrine bakarak, gözleriyle seçiyor, masaya oturduklarında; “Neler var!” diye sormadan, Menü Listesi istemeden siparişlerini veriyorlardı.

Üstelik her türlü vatandaşa hitap etmesi bakımından değişik tip ve modelde garsonlar vardı içeride. Mini etekli, o ülkenin çocuğu olduğu belli olan tombul(26) kızlar, şalvarlı zayıf çocuklar, tesettürlü(27) bir başka tip kızlar, yöresel kıyafetli Türk adamlar ve kısa pantolonlarıyla masalar arasında koşuşturan boş zamanlarını değerlendirme amacında olan, muhtemelen Türk ya da Türk kökenli çocuklar.

Kasa diyeceğim yerde de, temiz, sakallarını uygunca bir şekilde düzeltmiş, ya da düzelttirmiş, hacı tipinde bir adam oturuyordu. Lokantanın ismi aklımda kalmamıştı, eğilip fısıldayarak sordum;

“Gerçek Türk yemekleri mi hacım?” dedim.

İlk defa görmesine rağmen bozulmadan cevapladı;

“Şüphe etme! Sabahları en az bir saatim besmeleyle, tavuk, koyun, dana kesmekle geçiyor. Kalanları ve gerekenleri çocuklar hallediyor el elden. Sonrası da aşçılara kalıyor. Ev yemeği istiyorsan, hepsi boğazından gönül rahatlığıyla geçebilir, endişen, merakın olmasın!”

Bu kadar gerçekçi ve sükûnetle iletilecek bir cevap beklemiyordum doğrusu. Olasıydı ki bu soru benden önce de, belki de defalarca sorulmuştu ve o cevabı artık ezberlemiş gibiydi.

Oysa içeriye girip biraz dikkatli sağa-sola baksam çok masada Müslüman kardeşlerimizin gönül rahatlığıyla yemek yediklerine şahit olabilirdim!

Uzun zamandır açtım sanki. Seçimde kararsızlık çeksem de doyundum ve…

Evet, ve…

Üniversitedeki yaşadığım gerçeğim yine gerçekleşmişti, işte başlangıçta hatırlamamın nedeni bu idi. Bu kez cüzdanım vardı, ama içinde yeterli param yoktu.

Hesap geldiğinde sonuç on idiyse, cebimde ancak yedi vardı, o da misafirhaneye dönüşüm için bana gerekliydi. Hacı Bey yediye rıza gösterse bile, benim için bu imkânsızdı, çünkü sabaha kadar yürümem gerekebilirdi otobüsle yarım saatte ulaşabileceğim yolumu ve onu da kesinlikle kestiremiyordum zihnimde.

Bahşiş için kasanın yanında bir kutu olduğu için, tüm garsonlar hesapları yapıp pusulayı masaya bırakıyor, müşterinin başında dikilmiyorlardı gereği için ve yemek yiyenler masadan kalktıklarında hesabı kasaya Hacı Beye ödüyorlardı. Hareket ve davranışlarımdan patron sonuca ulaşmış gibiydi gözlerinde.

Birden aklıma geldi. Nüfus Kâğıdımı çıkartıp masaya koydum ve en yakın bankanın nerede olduğunu sordum. Maaşlar için belirli limitleri içeren bankamatik kartım yanımdaydı, maaşım devletim tarafından Türk Lirası olarak yatırılıyordu hesabıma, ama ben o ülkenin parası olarak çekebiliyordum bankamatikten.

Bankamatikten para çekip, borcumu ödeyecek ve helâlleşecektim. Türkiye’deki gibi bu lokantaya daha sonra geri dönüşüm mümkün olmayabilirdi belki. Hacı Bey Nüfus Kâğıdımı eline aldı ve bakmadan geri uzatırken;

“Bana güvenmene sevindim genç adam. Ama hiçbir zaman Nüfus Kâğıdını böyle uluorta bırakıp bir yerlere gitme, sebep her ne olursa olsun. Kimseye güvenme, hele ki böyle yâd ellerde(28). Çünkü insanlar çiğ süt emmişler. Şimdi söyle bakalım. Nasıl, beğendin mi yemekleri, afiyet olsun. Haydi selâmetle…”

Derken, Nüfus Kâğıdıma göz atmayı düşünmüş olsa gerekti;

“Bir dahaki gelişinde ödersin borcunu. Buraya ‘Ayberk, On!’ diye yazıyorum. Bu bir okul defteri, eğer borç ödenirse üstüne çizgi çekeriz, eğer belirli bir zaman geçmiş de geri gelmemiş, ya da gelememiş, borcunu ödememişse; ‘Helâl hoş olsun, afiyet olsun!’ der. Üstünü gene çizeriz. Bu nedenle müsterih(29) ol, içine dert etme!” dedikten sonra kucaklayıp yanaklarımdan öperek, yerinden kalkıp kapıya kadar geçirdi beni.

Bu davranışı, Türkiye’deki davranışla birleştirince; “Acaba bu patronların müşteriyi en azından kendilerini ikinci bir defa ziyaretlerini temin için bir taktikleri mi?” ki diye düşünmeden edemedim.

Öyle ya borcunu ödemeye gelen, muhtemelen “Gelmişken karnımı da doyurayım, nasıl olsa param da var!” diyerek bir öncekine göre daha fazla bir hesap ödemeyi göze almamış olabilir miydi ki?

Kalbim fesat doluydu sanki neler düşünüyordum, bana iyilik yapan bir insana karşı?

Amma…

Böyle bir tahakkümü(30) kabul edemezdim, dışarıya çıktığımda ilk rastladığım kişiye sordum bankanın yerini. Bilemedi. Ondan sonraki tarif etti.

Gidip-gelmem abartılı da olsa birkaç dakika ya sürmüş, ya da sürmemişti. Kasada oturan o Hacı Bey yoktu, lokantaya girerken kapıda karşılaştığım afeti devran oturuyordu kasada. Aradan geçen zaman içinde daha da mı güzelleşmişti ne?

Oysa bir hadisten aklımda kalmıştı: Ahlâkı güzel olan insan her yaşta güzeldi. Bence bu sözü sadece “Ahlâk” ile sınırlamamalıydı. Belki de kısaca; “Güzel olan her zaman güzeldir!” diye genellemeliydi. Hem bilinirdi ki; “Gönül kimi severse güzel odur!”

Yok, daha neler? “Men dakka-dukka, keenlem yekûn(31)!”  Hemen gönlümü vermiş, âşık olmuştum! Tövbe! Tövbe! Gerçekten aşk hakkında anlatılanlar bu kadar güçlü şeyler miydi? Yoksa hüsrana uğramış bir kalbin bulmak istediği, bulmaya çalıştığı bir gayret mi?

Acaba “Yıldırım Aşk” denilen şey başlangıçta esinti gibi bir dokunuşla gerçekleşip, sonra rüzgâr-bora-fırtına haline mi gelirdi? Hadi canım sen de!

“Ben Ayberk!” dedim, “Üstü çizilecek ismim vardı da!” Kekelemiş miydim, hem de belki fark edilecek gibi?

“Neden bu kadar acele ettiniz ki Ayberk Bey? Son sıradaymışsınız ve Allah’ın günleri tükenmiyor ki?”

“Ama benim günlerim tükeniyor!” deyince birden endişeli bir şekilde yüzüme baktı ve endişesi ister istemez kelimesine yansıdı;

“Yoksa?...”

Anlamıştım sorarcasına telâşının nedenini.

“Yok, öyle tedavisi mümkünsüz bir hastalığım falan yok! Sadece görevimin süresi bitmek üzere, neredeyse mastır çalışmalarımın sonuna geldim sayılır, demek istedim...

Oysa şimdi, gitmek, geri dönmek istemediğim inancını yaşamaya başladım. Ülkem bana; ‘Git! Gel! Ve yararlı ol!’ dedi. Ülkeme dönmeli ve benim için yapılan fedakârlıkların karşılığını vermeli, ödemeliyim. Benim egoistçe(32) kendim için yararlılık düşünmem abes(33) olmalı, ülkem için haksızlık olmalı, değil mi?”

“Neden? Şu anda benim aklıma gelmiyor, ama ülkemiz için yararlı olmak yanında, kendiniz için de yararlı olabilirsiniz belki!”

Tam bu sırada bir Türk müşterinin hesap ödeme isteği, konuşmamızın yeterli olduğunu ve bitmesinin gerekli olduğunu hissettirmişti.

Hesap alarak işini “Teşekkür ederek” bitirdiği müşteriden sonra sordu;

“Tekrar gelecek misiniz?”

“Sanırım, umarım, mutlaka!”

“Gelin isterim. Ben Aybike!” dedikten sonra Lokantanın adres ve telefon numaralarının yazılı olduğu kartta bir yeri yuvarlak bir şekilde işaretledikten sonra bana verdi.

O zamanlar cep telefonları mı vardı ki? Ama kaldığım yerde ankesörlü telefon(34) vardı ve şansımı denemek için korkunç bir arzu duyuyordum içimde…

Hele ki bir yarın olsundu…

Şu şimdiden yaşadığım hüznüme ve ona yansıyan heyecanıma bir bakmalıydı. Sanırım ben bu hüzne, çok benziyordum. Heyecanımla onu içten içe yaşıyor gibiydim sanki.

 Aradım, işaretli numarayı. Sanırım ev telefonu olsa gerekti; “Efendim?” sesi yabancı idi. Sanırım bu telefondan sadece Türk komşular, akrabalar arıyor olmalıydılar ki bu nedenle “Efendim?” sorusuyla karşılaşmıştım. Sessiz kalmıştım bir süre, karşımdaki anlamıştı sessizlikle yutkunduğumu.

“Ayberk olmalısınız herhalde, sessizliğe gömüldüğünüze göre. Aybike şimdi okulda, akşamdan sonra evde olur, eğer babasının herhangi bir işi yoksa. O zaman ararsınız. Siz Ayberk’siniz, değil mi?”

Ancak “Evet!” diyebilmiştim.

“Eğer mümkünse ve devamlı yakınınızda ise bulunduğunuz yerin telefon numarasını verin, kızım arasın sizi.”

Bu yaşların gereği olmadığını sandığım heyecanım, duygusallığım mutlaka hissedilmiş olmalıydı annesi tarafından. Ama beni Ayberk diye annesine anlattığına göre ümit var olmamın gerektiğini düşünmeye başladım.

Onu düşünmeden yapamıyordum. Bu kadar mı etkilenirdim, iki kelimeyle, birkaç dakika içinde, bu kadar mı kapıp koyuverirdim kendimi? Düşünemiyordum bile, ya da düşünüyordum da, ne düşündüğümü bilmiyor, bilemiyordum.

Ben ki bana göre feleğin çemberinden geçmiş(35), feleğe meydan okumuştum(35). Yaşamımı umursamamış, gün içinde yaşayan, sadece içinde yaşadığı günü tüketen, kendisi dışında hiçbir şeye metelik vermeyen ben böyle mi olacaktım? Ruh gibiydim…

Bir ara, aklım bir karış havada notlarımı düzenlerken ankesörlü telefonun çaldığını mı duydum, ne? Yoksa bana mı öyle gelmişti? Kulak kesildim, salonun bir diğer ucundaki, kapı dışında olan ankesörlü telefona. Benim gibi çalışanlar rahatsız olmasın diye dışarıda idi telefon.

Telefonun sesi susmuştu. İçim içimi yiyordu, kendimi zapt edemedim. Telefona ulaşıp numaraları tuşladım, alelacele, yoksa ağır ağır mı tuşlamam gerekliydi ki? Anında açıldı telefon, tedbirli, soran bir sesle;

“Alo! Ayberk Bey?”

“Evet, benim!” dedim sesimi kısarak.

“Neden sessiz konuşuyorsunuz?”

“Telefondaki konuşmalarımızdan çalışan diğer arkadaşlar etkilenmesinler istedim, bu bir…

İkincisi, sesini kıskandım kendimden bile ve…

Üçüncüsü ben ‘Ayberk Bey’ değil, kısaca ‘Ayberk’im’, eğer sizce mahzuru yoksa Aybike Hanım? Eğer içten değil de, resmi olsun istiyorsanız, hayhay…”

“Bir gün, yirmi dört saat bile olmadı ama…”

“Bazen saniyeler yeterlidir, benim gibi insanların içinden geçen, geçirenler için. Ama o zaman tamam, bana ne kadar süre beklemem gerektiğini söyle, o zaman açayım telefonu sana ve ‘Aybike’ diyeyim, olur mu?”

“Yanlış anladın, zamana karşı yarışmıyoruz ki?”

“Öyle mi dersin? Ben; ‘Zamanım tükeniyor, tükendi, tükenmek üzere’ diyorum, ‘Ülkeme geri dönmek üzereyim, ülkeme borcumu ödemem gerek’ diyorum, sen neredeyse tanışmamız için zaman istiyorsun!”

“Farkında mısın? Daha ‘Merhaba’ demeden, tanışmadan kavga ediyorsun benimle!”

“Affedersin güzelim, senin gözlerinde sitemin izlerini bile görecek olsam, buna dayanamayacağımın inancındayım. Söyle, nerede ve ne zaman istersen dizlerine kapanayım!”

“Sadece seni görmeme izin ver. Bugün geçti, yarın Adliye Binasının kuzey tarafında bir Türk Kahvesi var, Adliye Binasını biliyorsundur sanırım, oraya gelebilir misin?”

“Gelirim tabii. Hem de seni sabahtan akşama kadar beklemem gerekse de…”

“Zamanını boşa harcamak yerine, tasarruf etsen ve o biriken zamanın tümünü de benim için harcasan olmaz mı? Raporunu hazırlaman gerek biliyorum, seni engellemek istemem. Yarın saat bir de eğer durumum müsait olursa orada olmağa çalışacağım...

Eğer bir manim çıkarsa, ya da olursa kahvenin telefonuna mutlaka not bırakırım!”

“Doyamıyorum seni dinlemeğe. Yarının olmasını içtenlikle bekliyor, iyi geceler dileklerimle, Allah’a emanet ol, Allah rahatlık versin, diyorum.”

“Evet, sanırım çok şey söylemen, anlatman gerekecek herhalde bana, ama sitem etmeden, kavga etmeden, değil mi?”

“Kusur ettim ya, artık dinlen-dinlen başıma vur! İlerilerde neler olacak kim bilir?”

“İlerilerde?...”

“Evet, ilerilerde. Eğer gözlerinde görmek istediklerimi görürsem ki göreceğime inanıyorum, ‘ilerilerde’ dememin anlamını da, acele ettiğime inanmıyorum asla, anlatmağa çalışırım sana. Tabii eğer ellerini tutmama, seni kucaklamama izin verirsen…”

“Ne dememi istiyorsun?”

“Sadece ‘Peki!’ demen yeterli!”

“Peki!”

Tam bu sırada telefona bazı sesler yansıdı. Ve Aybike’nin sesi ciddileşti;

“Arkadaşımdı baba! Hemen kapatıp sofrayı hazırlıyorum ve sesini yükseltti;

“Haydi, iyi geceler arkadaşım, yarın görüşmek üzere…”

Cevabımı beklemedi, belki de öyle gerekmişti.

Ve sözler dikkatimi çekmişti. Lokanta sahibi biri yemek yemek için evine geliyordu, demek ki evindeki huzur ortamı ve karısının elinde yapılanları yemek önemliydi kendisi için...

Zamanı kim durdurabilmişti ki, ben durdurabileydim ve zamanı kim süratlendirebilmişti ki, ben o kadar güçlü olaydım. Ama umut ettiğim gibi saat bir olmuştu ben pastanedeyken ve umut etmediğim gibi elleri boş kalmıştım, çünkü gelmemişti.

Daha sonrasında kasaya not vereceği geldi aklıma. Kasiyer kıza Türkçe sordum, anlamamıştı, onun Türk olmadığını düşünmem gerektiğini düşündüm, Türk Kahvesi adı olmasına rağmen.

Bilemezdim nöbetin değiştirildiğini ve notu Türk Kasiyerin alıp da bana iletmeyi unuttuğunu. Kendi lisanıyla sorduğumda, kasanın yanındaki tele asılı notu gösterdi. Aybike;

“Babasının Cuma Namazlarına gittiğini unuttuğunu, her Cuma olduğu gibi lokantada kasaya bakmasının gerekliliği nedeniyle bir-bir buçuk saat kadar gecikeceğini” anlatmak istemişti notunda…

Ve o bir-bir buçuk saatin sonunda dünyam aydınlandı birden. Gözlerime inanıp inanmamakta güçlük çektim, gözlerimi kırpıştırıp ovalama hareketim garibine gitmişti herhalde. Gülümsediğini görüp ne yapmam gerektiğinin şaşkınlığını hissettim mevcudiyetimde gözlerine alık alık bakarken(36).

Ayağa kalkarken bir başlangıç olması düşüncesiyle sarıldım, sadece sarılmaktı maksadım, belki de yanaklarından öpmek, usulca, incitmeksizin, sevgimi anlatmak istercesine. O utanmadı, dudaklarını kondurdu dudaklarıma, benim usulca tarifime uygun:

“İstediğin bu değil miydi?” dedi.

“Evet! Ama böyle yasak savar gibi değil!”

Sandalyesine otururken;

“Uluorta, böyle herkesin ortasında mı, demek istedin? Bu, bu ülkede bile o kadar hoş görülecek bir şey değil. Hem kimiz biz?”

“Romeo ile Jülyet, ya da Leylâ ile Mecnun desem?”

“Gerçekten çok espritüelsin(37). Ama bir çay ısmarlarsan ısınırım belki!”

“Çaydan sonra dışarıya çıkalım mı? Elini tutmama izin verecek misin?”

“Tabii. Neden olmasın ki? Netice itibariyle tanışıyoruz.”

“Hep böyle sitemli, iğneleyici mi konuşursun? Canın kavga etmek mi istiyor yine?”

“Huylu huyundan vazgeçer mi? Huyum kurusun. Ama bazı konularda başarılı olduğumu içtenlikle söylemem gerek, bir anaokulu öğretmeni olarak!”

“Yani anaokulu öğrencisi mi olmam gerekiyor, anlayamadım!”

“Bence mahzuru yok ama seni konuşsak, bizi konuşsak, daha iyi değil mi?”

“Ben kim miyim mi, demek istiyorsun?”

“ Kim olduğun değil, kim olacağın, kim olmak isteyeceğin önemli!”

“Cesur olmalıyım, değil mi?”

“Ol öyleyse, tutan yok ki seni!”

“O zaman cesurum. Kısaca; seni bir görüşte sevdim, daha aşırı bir cesaretim olsa, seni seviyorum, sana aşığım demek de isterdim!”

“Yani dememiş mi oluyorsun şimdi?”

“Demiş mi oluyorum şimdi?”

“Dedin tabii de, ben ne diyeceğim şimdi sana?”

“Benim dediğimi tekrarlamak çok mu zor senin için?”

“Düşünmem gerek. Jülyet Romeo için, Aslı Kerem için, Zühre Tahir için ne kadar düşünmüşlerse, benim de o kadar düşünmem gerek!”

“O vakte kadar ben ihtiyarlar, belki de ölürüm. Onun için hakkını helâl et şimdiden, beni unutma, kabrime beyaz karanfillerle gel…”

Devam edecektim de, sözümü kesti;

“Sözlerimi melodrama(38) çevirme, duygu sömürüsü(39) yapma. Bu konularda kimsenin seninle yarışamayacağını birileri söylemediyse, ben söylemiş olayım bari.”

“Öyle gibi mi geldi sana? Ben sadece süreyi kısalt, sana düşünmek için bir saniye yeter demek istedim. Haydi, iyi tarafıma geldin, bir dakika olsun bu süre. O da bitti zaten… Sevdin beni değil mi?”

“Evet demek mecburiyetinde bırakmak mı maksadın beni?”

“Mecbur musun gibi düşünme, hissettiğin değerli benim için…”

“Peki, kısaca; benim için senin gönlünde ne varsa, senin için de benim gönlümde aynısı var!”

“Böyle dolambaçlı koşuşturmak yerine, gerçeği söylemeğe gayret etsen!”

“Neyi?”

“Beni sevdiğini.”

“Evet, seni seviyorum, hem de kısa zaman içinde”

“Ne kadar süre geçti, karşılaştığımızdan beri aradan, belki bir tam gün, belki birkaç saat, belki de farkında olamadığımız günler, haftalar, aylar ve belki de koskoca bir yıl. Belki de dediklerim tamamlanmadı, tamamlanamadı bile. Ama inan, ben de seni aynen seviyorum, hem hiç bir şeyi umursamayacak, hem de canımı senin için terk edecek kadar…

Ve sana ulaşamamak düşüncesini yaşamaktansa Tanrıya ulaşmayı düşlemek daha kolay benim için!”

“Bu sözünü unutma! Umarım ve inşallah bu sözünü hatırlatmak zorunda kalmam bir gün…”

Biraz durakladı, bir süre düşünür gibi ve masamıza baktı. Çaylarımız olduğu gibi duruyordu, çünkü ellerimiz başlangıçtan beri birbirine kenetlenmiş olarak meşguldü.

“Bugün önce babam için, sonra senin için izin alıp ayrı kaldım öğrencilerimden. İstersen şehrin bilmediğini sandığım yerlerini gezdireyim, bu arada okulumu da göstereyim sana. Yalnız; “Ellerini, ellerimden ayırma hiç ne olur!(40)

“Dilerim ki ömür boyu ayırmayayım.”

“Bu sözünü de unutma. Atalarımız, ‘Ya tutacağın sözü ver, ya da verdiğin sözü tut!’ demişler, belki benzerini söylemişler. İnşallah unutmazsın sen de sözünü. Çünkü şu andan itibaren seni benden silmem, sensizliği düşünmem çok zor. Sıkı tut ellerimi, sıcaklığını hissedeyim, ayırma hiç, korunağım, sığınağım ol! Hem sadece bugün, şu anlar için değil, düşlediğim her an için, senin ‘İlerim’ dediğin anlar için de…”

Türk Kahvesinden çıkmış, yürüyorduk, bir park içinden geçerken durduk. Ben şimdi acemi, toy bir âşıktım, ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmeyen. Desteğe ihtiyacım olduğunu hissetmişti Aybike;

“Alelusul, yasak savar gibi demiştin, hatırlıyor musun?”

Sözünün sonunda “Öp beni!” demesini mi beklemeliydim? Yaşantımda böylesine güzel ve davetkâr bir söz duymamıştım, hem asla.

Öptüm onu, sevgilimi yani, incitmek istemeden ve gerimde bıraktığım dünyamda hiç haz almadığım bir şekilde. Çünkü biliyordum ki; “Sevgi neredeyse Tanrı oradaydı.(41)

“Seni seviyorum. Hem canımdan çok, hem ayrılmamacasına…”

“Bugün o kadar çok tutamayacağına inandığım şeyler söyledin ki bana. Umarım hatırlatmam gerekmez. Öyle olsa da ‘Seninle bir dakika(42) bile ömrüme kattığım en güzel an...

Ve benim için seninle harcadığım hiçbir an, ömrümden eksilmiş, ömrümü eksiltmiş bir an değil. Sadece bunu bil, dinlenip-dinlenip beni sevdiğini söyle, sarıl, kucakla ve bu yaşıma kadar seni beklediğimi düşünerek beni sevgisiz bırakma ve öp!”

“Ayrılacakmışız gibi konuşuyorsun!?”

“Zamanı gelecek, anlayacaksın sen de beni!(6)  Şimdi bu anımızı değerlendirmeğe devam edelim. Akşam yemeğinde masada olmazsam, şaka bir yana keser babam beni. Bu nedenle sana ‘Allahaısmarladık!’ demem gereken zamanı iyi hesaplamam gerek!”

Zaman bu kere, sanki arkasından itekleyen varmışçasına çabuk, çabucak geçmişti, elim böğrümdeydi, beni ilk öncesinde olduğu gibi dudaklarıma kondurduğu ufacık bir öpüşle otobüsüme bindirdiğinde…

Son gözükme noktasına kadar da elini sallamıştı yahut da bana öyle gelmişti, bana öyle gelmesini istediğim davranışı.

Umurumda değil gibiydi artık mastır ve sonrasında doktora. Ben onun için doğmuş olmalıydım. ‘Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey tamam!(44) dercesine gibi bir düşünce geçiyordu içimden şarkıdaki gibi.

Sonrasında durulur gibi oluyordu düşüncelerim. Ülkem benim için her türlü fedakârlığı yapmış, öğrendiklerimle, çalışmalarımla gereğini yapmam için bekliyordu beni.

Ve her şeyden ötesi canımı verecek kadar sevdiğim insanla karşılaşmam da ülkemin jesti(45), Tanrımın lütfuydu.

İkilem(46) içindeydim ve beynimde çözüm bulamıyordum. Aybike öylesine hükmetmişti ki tüm varlığıma araştırmıyordum ki, çözümü bulabilseydim.

Her gün buluşuyorduk sevdiğimle, öğle paydosuna sıkıştırdığımız vakitlerde.

Ve bir sonraki haftanın cumasında ise kaşınırcasına(!) Hacı Beyle cuma namazına gitmeyi arzulamıştım.

Lokantanın arkasındaki çeşmede abdestlerimizi almış, Hacı Beyin arabasıyla hoşbeş ederek(47) ulaşmıştık camiye. Her milletten insan, çoğu değişik şekillerde namaz kılıyorlardı, Hacı Beyle benim kıldığımız gibi kılanlar da vardı, ama.

Hutbeyi de hoca Arapça okumuştu. Bir bakıma yaptığımın Tanrıya karşı sahtekârlık olduğunu düşünmedim değil.

Camiden çıkışta Hacı Bey;

“Birer çay içelim mi evlât?” dedi.

“Olur!” demem gecikmiş olsa da biz zaten gideceğimiz yere gitmiştik bile.

Bu bir sorgulama, bu bir… bir şeyleri araştırma ve anlama isteği gibi geldi bana. Yoksa beni-bizi görmüş, öğrenmiş, ya da bilmiş miydi ki? Öğrenmenin yolu dudaklarından dökülecek cümlelerdeydi. Hele ki “Çay içelim!” dediği yerde Aybike’ye çok benzeyen yahut da Aybike’nin çok benzediği hanımı da orada gördüğümde bu kanaatim iyice pekişmişti, annesi idi o Aybike’nin, diğer bir deyişle Hacı Beyin hanımı, hayat arkadaşı.

“Bak evlât!” diye tekrarladı Hacı Bey.

“Sözlerim belki uzayabilir, ama mümkün olduğu kadar kısa kesmeğe çalışacağım. Bunun için karımı da konuşmalarımızı izlesin diye çağırdım. Tek kızımızın ilgilendiği, sevdiği biri bizim için evlâttır. Sadece ‘Gerçek mi, ilerinizi düşündünüz mü?’ diye sormak istiyorum. Kızımız bizim tek çocuğumuz, malımızın-mülkümüzün tek varisi. Tanrı, başka evlât uygun görmedi bize. Burada kurulu bir düzenimiz ve elimize bakan çok insan var…

Oysa sen Türkiye’nin malısın, görevli olarak geldiğini ve döneceğini biliyorum çünkü. Buraya geleceksen tüm söylediklerimi unut, ek olarak da söyleyecek bir şeyim olamaz. Karşılıklı aynı şeyleri hissettiğinize göre bu dünya sizin demektir. İşin başında olursunuz ikiniz. Biz de karı-koca her şeyden elimizi-ayağımızı çeker, Türkiye’mize döner, kendi dünyamızı yaşayarak bekleriz sonumuzu.”

Bir süre, “Başka neler söyleyebilirim?” gibisine düşündükten sonra devam etti;

“Acele etme! Hemen cevap verme! Düşün ve bil ki vereceğin karar ne olursa olsun, kızıma gönül verene kollarımız daima açık olacak!”

Onlar kalkmışlardı ayağa, söylediklerinin yeterli olduğuna inanarak. Ben çakılı gibi kalmıştım masada bir süre. Bir şey diyememiştim, dilimi yutmuştum, suspus olmuştum(48). Sonra onlara katılmam gerektiğini düşündüm ve bir otobüs durağının yanından geçerken beni arabasından indirmesini rica etmiştim Hacı Beye.

Ve sadece “İyi günler!” dememin dışında bir şeyler eklemek mecalimin olmadığını hissetmiştim.

Bilmem gerekliydi ki; Hacı Bey doğru söylemişti. Biz ileriyi yaşayabilir miydik? Yaşayamazdık. Bu gerçekten, yadsınamayacak bir gerçekti, hem her bakımdan. Artı denecek, tek bir faktör bile yoktu, lehime, şu konuda şöyle-şöyle diyeceğim, diyebileceğim.

Misafirhaneye geldiğimde ankesörlü telefon devamlı çalıyor gibi miydi, yoksa bana mı öyle gelmişti uzaktan, uzaklardan. Yanılmamıştım, çalıyordu daha önceden olduğu gibi, yetişmem gerekti.

Kendim için olacağı aklımdan geçmiyordu. Belki diğer arkadaşlardan aciliyet(49) gerektiren bir telefon olabilir diyerek açtım telefonu; “Alo?” diye sorarcasına.

Karşıdaki Aybike idi ve soruyordu;

“Neden cumadan dönüşte uğramadın?”

“Baban bizi biliyor!”

“Gayet doğal. Çünkü gizlim-saklım yok ki ailemden. Ben söyledim, ben anlattım bizi onlara.”

“Davul bile dengi dengine çalarmış Aybike. Biz ayrı dünyaların insanlarıymışız. Ben kalbime taş basacağım, sen de dene. Sanırım eğer güçlü olursak bu, ikimiz için de iyi olacak?”

“Bir zamanlar; ‘Bu söylediklerini not et, unutma!” dediğim cümleler hatırına geliyor mu?..

Beni böyle mi bırakacaktın?..

Yaşamımda bir kere tattığım heyecanı bana zalimce mi sundun?..

Ben sana ne yaptım?..

Ne kötülüğümü gördün ki, ‘Ayrı dünyaların insanlarıyız!’ diyorsun?..

Hiç mi acımıyorsun bana?..

Bu kadar kalpsiz misin?..

Beni sensiz bıraktığında öleceğimi düşünmüyor musun? Ölmem, ölmeden ölmek olacak benim için çünkü…

Ne olur sırtını dönme!..

Ya gel, ya da ben geleceğim yanına...

Beni istemediğini böyle telefonla değil, yüzüme söyle!..

Yahut da Türkiye’mize ne vermemiz gerekiyorsa onu verip dünyalarımızı birleştirelim, gereği ne ise yapalım!..

Dönme geri, benimle kal!..

Lütfen!”

“Bak, sen de baban gibi konuştun. Varlıklı bir ailenin, mal-mülk sahibi biricik kızı ve onun kalbini çalmaya yeltenen çulsuz(50) bir gariban, üstelik ülkesine borcu olan. Hem sen beni seviyor değil, sadece etkilediğim için beğeniyorsun…

Duygularını iyi tart, gerçeğe ulaşacaksın, göreceksin. Mastır çalışmalarıma Türkiye’de devam etmek için yarın dilekçe verecek ve ilk uçakla ülkeme döneceğim. Seninle güzel vakit geçirdik, unutmayacağım seni ve şimdiden Allahaısmarladık!”

“Sen olmadıktan sonra ne yapayım ben malı-mülkü? Gitme, hiç olmazsa seni bir kere daha son bir defa görmeme izin ver! Sonrasında beni yitir ve istersen unut, istersen yaşamaya devam et!”

“Acı ve ağır konuşma lütfen. Tamam, uçuş numaramı ve saatimi sana, ya da Hacı Beye telefonla ileteceğim, söz. Şimdilik ve yine hoşça kal!”

Cevap gelmedi karşıdan, ben telefonu kapatırken. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hangi ihanet daha uygundu? Aybike’ye mi, ülkeme mi? İkilem içindeydim.

İnsanın aklına aşk mı, vatan mı ikilemi gelince daha geniş boyutta “din mi, ekmek mi?(51)” soruları da geliyor ve ikilem, dörtlem oluyordu. Dünyada bu dörtlüğü tartacak bir terazi icat edilmemişti henüz, hangisinin ağır olduğunu bilmek için.

Beynimden Tanrıya danışmak geçti. Tanrı beynime; “Din ve ekmek, benim konum, ben hallederim!” demişti.

Ve uzattığı terazinin kefelerinden birine aşkı, diğerine vatanı koymuştu. Terazi dengede idi. Tanrı büyüktü, “Kendi kararını kendin ver!” demek istemişti. Terazi dengedeydi, ufak bir dokunuş dengeyi bozacaktı, ama nasıl?

Bu öyle aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık olayı değildi, neredeyse ikiye birin hesaplaşması gibi bir şeydi. Ya iki insan birden bedbaht olacak, ya da onlardan biri hem bedbaht olacak, hem de sözüm ona görevini yaparak mutlu olacaktı. Bu haksızlık olmaz mıydı?

Dünyanın neresinde bedbahtlık yönünden 2 = 1 olmuştu ki, benim, bizim yaşantımızda olsaydı. Ha eğer konu mutluluk olsaydı Aybike + Ayberk = 1, yani 2 = 1 olabilirdi, ama mutlu olmamayı isteyen bendim sanki!

İnsanların yüz yüze anlatamayacakları inkâr(52), yasak, mazeret(52), kin, kinaye(52), yalan-dolan, riya(52) gibi duyguları kusmalarının geçerli yollarından birisi tıpkı bana evvelimde yazılmış olan mektup gibi bir mektup, belki de telefon olmalıydı…

Mektubun cevabı beklenmezdi veyahut da benim yaptığım gibi cevabı verilmezdi, telefonu da mecra(5)3 değişir gibi olunca kapatırdın, olur biterdi.

Mi gerçekten?

Tasımı-tarağımı toplayıp uçuş vaktimi Hacı Beye bildirmiştim. Aybike’ye bildirmeğe yüzüm mü yoktu, yoksa ağlayışına dayanamayıp fikrimi değiştirmek, ya da gerçeğimi haykırmaktan, gitmekten vazgeçmekten mi korkmuştum?

Gerçekten neyin ne olduğunu bilemez gibiydim. Ülkem mi ağır basmıştı düşüncelerimde, yoksa varlıklı bir insan karşısında aşağılık kompleksi(54) mi yaşamıştım? Acaba gerçekten sevmemiş olabilir miydim?

Uçuş vaktimde ailece karşımda idiler. Hacı Bey tekrarladı düşüncesini;

“İyi düşündün mü evlât? Gidişinin dönüşü olmayabilir. Arkanda kırık bir kalp bıraktığının farkındasındır, umarım!”

“Böylesi ikimiz için de hayırlı olacak Hacı Bey. Bilmeden, istemeden sizi kıracak bir davranışım olduysa her üçünüzden de özür dilerim, beni bağışlayın.”

Aybike’nin başı eğikti, engellemeye çalışsa da gözlerinden akanları engelleyemiyor, hıçkırıyor, bir şeyler söylemek istiyor, babasının-annesinin yanında söylemeğe çekiniyordu herhalde. Ama her insanın sabrının bir sonu olmalıydı. Kolunu tutan annesinden sıyrıldı, yanıma geldi;

“Gitme yahut beni de götür, ya da bekle, ben de seninle geleyim!” dedi.

“Neden ısrar ediyorsun ki Aybike, olması mümkün olmayan bir dilek seninki”

“O zaman vedalaş benimle sonsuza kadar. Çünkü sen Türkiye’ye ulaşmadan önce ben sonsuzda olacağım ve beni engellemeye kimsenin gücü yetmeyecek!”

“Anlamasızca konuşup da giderayak beni üzmesen!” deyip sırtımı döndüm, çünkü yüzüne bakacak mecalim yoktu.

“Güle güle” seslerinden etkilenmemek için geriye dönmedim.

Dünya yalan üstüne kurulmamıştı. Kişinin en basitinden kendisine karşı dürüst olması gerekirdi. Ben neden dürüst olmamakta direniyordum ki, bilemiyordum. Aklımın bazı şeyleri inkâr etmesine rağmen, gönlüm aklımla aynı fikirde değildi.

Aslında; “Dervişin fikri ne ise, zikri odur!” demişlerdi. Cesur olup fikrimle-zikrimi birleştirmeli anlaşılır bir lisanla bunu kendime anlatmalıydım. Gayret ettim;

“Evet, sevmiştim, seviyordum ve yaşamımda her şeyden vazgeçecek kadar seviyordum, gönül verdiğimi.”

Uçağın kapıları kapanmamıştı henüz, ya da kapanmak üzereydi. Yerimden kalktım. Bagajım-magajım, hiçbir şey önemli değildi, benim için, önemli olan tek bir şey vardı, asla vazgeçemeyeceğim.

“Durun! Açın kapıları gitmekten vazgeçtim, ineceğim!”

İnip yetişmek dileğiyle, deliler gibi koşmaya başladım.

Küskün insanlar, başları eğik yürüyorlar, daha doğrusu bedenlerini sürüklemeğe çalışıyorlardı önümde.

“Aybike!” diye bağırdım.

Sendeledi, inanmazcasına, çekinmiş miydi, umutsuz muydu, bilemedim. Belki de inanmazcasına korkarak döndü sesime.

Ve görür görmez çıldırmışçasına koştu bana doğru, annesini-babasını umursamazcasına sarıldı boynuma. Zapt edilemez bir şekilde öpüyor, öpüyordu saçlarımı yanaklarımı, kulaklarımı ve dudaklarımı ve sesi yer ediyordu kulaklarımda doyumsuzca;

“Canım! Canım! Beni sensiz yaşamaya mecbur bırakacağın aklımın ucundan bile geçmiyordu…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Ülke adlarını, ya da para birimlerini ve bankanın adını özellikle yazmadım. Bu ülke Almanya olabilirdi meselâ; Hohenheim Üniversitesi, Ziraat Yüksek Okulu (Universitat Hohenheim, Stutgart-Hohenheim Landwirtschaftliche Hoch Schule) ya da Hollanda; Wageningen Agricultural University veyahut da İngiltere; Cranfield University, Lutontown Silsoe College. (Öyküde naçizane bu okullarda yaşadıklarımdan birkaç kesit aktarmak istedim sadece) Bu açıklamalardan sonra Ayberk’in Ziraat (Yüksek) Mühendisi olduğunu, meselâ Tarım Bakanlığının herhangi bir biriminde çalışmış olduğunu da söylemem fazlalık olmasa gerek.

(**) Ayberk; Lügat manası; “Ay gibi güzel” olup genelde erkek çocuklarına, Aybike; Lügat manası aynı “ay gibi güzel” demek olup genelde kız çocuklarına konulan isimlerdir.

(1) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(2) Efkâr Dağıtmak; Sıkıntıyı tasayı, üzüntüyü gidermek üzere neşeli bir şeyler yapmak, eğlenmek.

(3) Sektemek; Durmak, kısılmak, aksamak, kesilmek, kesintiye  uğramak, durgunluk hasıl olmak

(4) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

(5) Kekremsi; Tadı kekre (ekşimsi, buruk, acımtırak) olan, genzi yakan koku.

(6) Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.

(7) Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.

(8) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(9) Gani; Zengin.

(10) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

(11) Garnitür; Herhangi bir şeyi bütünleyen kendisine uygun nitelikli nesne. Et balık gibi ana yemeklerin yanına süs olsun diye ya da onları tamamlamak için konulan haşlanmış patates, sebze, piyaz, taze soğan gibi şeyler.

(12) Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

(13) Alicenap (Âlicenap); Bağışlayıcı, yüksek ve yüce gönüllü, cömert. Onurlu, şerefli.

(14) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

(15) Haşmetlice; Gösterili bir şekilde, gösterişli, heybetli bir biçimde.

(16) Sinkaf; Eskilerin küfür anlamında kullandığı bir deyim.

(17) Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek, içki içmek. Ziftle kaplanmak.

(18) Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

(19) Müdavim; Bir yere devamlı olarak gidip gelen.

(20) Kanka; Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.

(21) Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi..

(22) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

(23) Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.

(24) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.

(25) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

(26) Tombul; Şişman, etine dolgun, yuvarlak.

(27) Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.

(28) Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

(29) Müsterih; Bütün kaygılardan uzak, gönlü rahata kavuşmuş, içi rahat olan.

(30) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(31) Men Dakka-Dukka, Keenlem Yekûn;  Aslında “Eden bulur!” anlamında bir söz olmakla beraber, elden bir şey gelmediği, yapacak bir şey kalmadığı anlamında da söylenmektedir.

(32) Egoistçe,  Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkamlık, egoizm ve bencilllik öğretine inanma şeklinde.

(33) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(34) Ankesörlü Telefon; Kumbarasına para, jeton ya da özel kart atılınca konuşmaya açılan telefon.

(35) Feleğin Çemberinden Geçmek; Çok tecrübeli, başından birçok olay geçmiş, gün görmüş. Her güçlüğü yenip, her zorluğun üstesinden gelmiş.

Feleğe Meydan Okumak; Allah’tan gelecekler dışında hiçbir şeyden korkmadığını, çekinmediğini açıkça belirtmek, kavga ya da çatışmaya çağırmak.

 (36) Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.

(37) Espritüel; Yerinde ve zamanında güzel ve hoş karşılanan, ince anlamlı, düşündürücü söz söyleyen, nükte yapan.

(38) Melodram; Trajedilerde yer alan şarkılı, karşılıklı konuşma. Oyuncuların müzik eşliğinde sahneye girip çıktıkları oyun türü.

(39) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(40) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(41) Sevgi neredeyse Tanrı oradadır… TOLSTOY

(42) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.

(43) Bir gün gelecek sen de beni anlayacaksın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Bestesi; Sadi  HOŞSES’e ait olup eser Karcığar Makamındadır.

(44) Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(45) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

(46) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(47) Hoşbeş Etmek; Şundan bundan konuşarak sohbet etmek.

(48) Suspus Olmak;  Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.

(49) Aciliyet; İvedi (acil, çabuk) olma durumu.

(50) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(51) “Vatan mı, din mi?” “Vatan mı, bayrak mı?” “Din mi, ekmek mi?” “Aile mi, vatan mı?” “Aşk mı, görev mi?” gibi cevaplanmasında zorluk çekilecek, akla gelecek her türlü soru da eklenebilir(di)!

(52) İnkâr; Bir şeyin varlığını kabul etmeme, tanımama, yok sayma. Yadsıma. Yaptığını, söylediğini, tanık olduğunu saklama.

Mazeret; Kendini veya başka birini özürlü göstermek için ileri sürülen sebep, özür, bahane. Bir kimseyi özürlü gösteren durum veya olay. Bir şeyden kurtulmak için ileri sürülen gerekçe.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Riya; İkiyüzlülük.

(53) Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, su yolu.

(54) Aşağılık Kompleksi; Bazı değerlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetme duygusu.