Elindeki fişe baktı sarışın genç kız, numarası ekranda gösterilince esmer kız arkadaşıyla beraber o banka yöneldi, elindeki makbuzu uzattı. Bankın arkasındaki genç adam;
“11.95 efendim!” dedi.
Genç kız hazırlamıştı parasını, on iki lirayı makbuzu verirken daha önceden bankın üzerine bırakmıştı zaten.
“Özür dilerim efendim, beş kuruşum kalmamış!”
Esmer arkadaşı hemen yanından konuştu:
“En küçük paranız 25 kuruş mu, 50 kuruş mu? Söyleyin bana, ben ona göre size bozuk para vereceğim.”
Genç adam utançla; “25 kuruş efendim!” deyip parayı bankın üzerine koydu.
Sarışın kızda herhangi bir hareket yok gibiydi, sadece arkadaşına bakmıştı sanki sitemle. Esmer olanı çantasından çıkardığı bir adet 10 kuruşla, iki adet 5 kuruşluğu bankın üzerine koyup 25 kuruşu aldı ve arkadaşının cebine koydu, hiç bir şey demeden. Sarışın genç kız utanmıştı;
“Hayırlı işler!” dedi, arkadaşının çekiştirmesine rağmen dönerek. Bankın önünden ayrılmayı zor bekledi esmer kız;
“Bunlar böyle işte. Üç ondan, beş bundan akşama kadar köşeyi dönüp ya içki, ya da sigara paralarını denkleştiriyorlar!”
“Gözünü seveyim günaha girme! Bildiklerin, ya da düşündüklerin suç niteliğinde gibi geliyor bana. O tipte bir insana benzemiyor! Hem nereden biliyorsun sigara-içki içtiğini?”
“Aman, bilmiyorum işte balık kafalı(1), çok bilen, iyi niyetli kardeşim. Bu tipleri bilmiyor, tanımıyorsun, her yerde var bunlardan, sanırım ilk defa karşılaşıyorsun böyleleri ile! Sigarası-içkisi yoksa da sevgilisine-nişanlısına hediye alıyordur.”
“Sevgilisini-nişanlısını nereden öğrendin ki, bir bakışta?”
“Vardır böylelerinin bir kırığı(2). Ama gene de hadi bilmiyorum diyeyim, kendine bir takım elbise de mi alamaz biriktirdikleriyle?
“Beş kuruş, beş kuruşlarla…”
“Peki, peki! Neyse uzatmayalım ablacım. Sen iyi niyetine devam et, ben de tereddüt ve şüphelerime. Tamam mı?”
“Olur!” dedi sarışın genç kız, utancını devam ettirircesine, arkasına bakarak. Genç adam da onlara bakıyordu sanki. Arkadaşının söylediklerini duymuş olabilir miydi ki? Utanırdı. Sanmasa da; “İnşallah duymamıştır!” demeyi geçirdi içinden…
İki genç kız da üniversiteye yeni başlayan öğrenciler idiler. Uzaktan da olsa akraba olan aileleri, fedakârlık edip onlara yine hemşeri ve akrabaları olan Burhanettin Dayının apartmanındaki dayalı-döşeli daireyi tutmuş, çerden çöpten(3) bir kısım eksikliklerini de ondan ve kendilerinden getirerek, ya da satın alarak tamamlamışlardı.
Onlar da kendileri gibi ve fakat varlığının kısıtlı olduğuna inandıkları bir sınıf arkadaşlarını yanlarına almışlardı. Arkadaşlarının durumu gerçekten iyi olmadığı için evlerinin aidat, su, elektrik gibi genel giderlerini ikisi karşılıyorlardı, aralarında üleşerek.
Arkadaşlarının aldığı burs ancak kendi kitaplarına, ihtiyaçlarına yetiyordu. Kendilerinin ihtiyaçlarını memleketten babaları her aybaşında muntazaman banka hesaplarına yatırıyor, onlar da durumlarına göre ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.
Bu nedenle burs, ya da kredi alarak borçlanmalarını aileleri uygun görmemişti. Darda mı kaldılar, Burhanettin Dayıları yetişiyordu imdatlarına? Hem azıcık da hamileri(4) gibiydi Burhanettin Dayıları. Evin girenine çıkanına dikkat ediyordu.
Fakir arkadaşlarını eve kabul ettirinceye kadar neredeyse göbekleri çatlamıştı hani! Adı Burçak olan kız arkadaşları, ancak uzun bir sorgulamadan ve de Vatandaşlık Numarasının kabulünden sonra eve kabul edilmeye hak kazanmıştı!
Antrparantez(5) olarak; sarışın kızın adı Burcu olup Burçin’den bir yaş büyüktü. Liseyi bitirdikten sonra bir yıl boşta gezmiş, annesine yardım etmiş, Burçin’in de mezun olup kendisine ısrar etmesiyle üniversite sınavlarına girip Burçin’le aynı fakülteyi kazanmışlardı.
Arkadaş değil, abla-kardeş gibiydiler. Bu nedenle çok zaman ikisi de birbirine karşı abla-kardeş, arkadaş ikilemi içinde kalıyorlardı.
Bir gün üçü birden fakülteden dönerlerken o genç adama rastladılar, karşılarından;
“Bak! Bak! Burçak sen de bak! O beş kuruşluk adam karşıdan geliyor. Çulu da iyiymiş. Gördün mü? Üç ondan-beş bundan demekte haklıymışım değil mi?” dedi Burçin.
Genç adam yanlarından geçerken, belki duyduğu sözleri o gençlere, daha doğrusu sadece esmer olanına yakıştıramamış olmak dolayısıyla kendilerine karşı ilgisiz gibiydi.
Aradan bir süre geçti, akıllarında kalmayanı unuttukları bir aylık süre. Rutin(6) bir harcamaydı üç kişi için. Ancak o kadardı ödemeleri gereken; 11.95 TL.
Ve yollarının üstü olduğu için hep aynı şubeye yapıyorlardı makbuzlarının ödemelerini. Ve sanki ödeme için bu sefer de aynı genç adama rastlamaktı, arzuları, galiba ikisinin de.
Yoksa sadece Burçin’in arzusu daha fazla mı, demeliydi ki? Ya da istekli olduğu gözlerden kaçmıyordu, desek daha mı doğru olurdu? Çünkü sıra numarasını aldıklarında Burçin’in göz ucuyla da olsa genç adamı süzmesini Burcu görmüş, anlamıştı.
Genç adam da fark etmişti galiba genç kızın mimiklerini(1). Belki de bunun içindir ki, yandaki gişedeki bayan arkadaşına dönüp bir şeyler konuştu, kendilerinin sıra numarası gelmeden önce. O bayan, bir ara fark ettirmemeye özenerek kendilerine baktıktan sonra işine devam etti.
Genç kızların sıra numarası o bayanın bankında yanmıştı. İstemeye istemeye yöneldiler banka doğru, umutlarına yitirir gibi olmak zorlarına gitmiş olmalıydı. Genç bayan onların banka gelişiyle birlikte yerinden kalktı;
“Burak! Genç bayanlara sen bakıver lütfen! Ben arşive(7) gidip hemen geliyorum!” dedi.
Gizli bir sevinç kapladı Burçin’in yüzünü. Nedenini bilmez gibiydi.
“Gene 11.95 mi? Gene özür dileyeceğim galiba!”
Burak hem bunları söylüyor, hem klavye üstünde parmaklarını dolaştırıyor, makbuzdan da gözlerini ayırmak istemiyor gibiydi.
“Burhanettin Bey kim efendim?”
“Ev sahibimiz. Saatleri açtırmak bize zahmet olmasın diye, kapattırmadı. Evde biz oturduğumuz, biz harcadığımız için biz ödüyoruz. Mahzuru mu vardı?”
“Özür dilerim, sadece iki genç ve güzel bayan ödemeyi yapınca merak etmiştim, bağışlayın efendim!”
“Burçin sohbeti bırak, derse geç kalacağız!” demese sözü daha da uzatmak arzusunda idi Burçin.
“Beş kuruş için özür dilerim!” dedi genç adam daha öncesinde olduğu gibi, arkadaşının çekmecesine parayı koyarken. Ama bu kez Burçin’in davranmasına mahal bırakmadan kendi bankına geçip aldığı beş kuruşu bankın üzerine bıraktı;
“Dersimi aldım. Sizinkiler dâhil, devamlı olarak masamda bozukluk tutuyorum artık. Ha! Aklıma gelmişken söyleyeyim; içkim, sigaram ve sevgilim yok! Hem zaten beş kuruşluk adamların böyle bir lüksü de olamaz değil mi? Bilmem anlatabildim mi? İyi günler bayanlar!”
Üzülmüş olduğunu belli etmemeğe çalışarak yerine oturdu ve ellerinin olası ki sinirden titremesini saklamak istercesine yeni müşteri için sıra numarası düğmesine parmağını bastı.
Banktan ayrılırken mahcuptu(8) Burçin. Genç adamın kulaklarının onu duyacak kadar hassas olduğuna inanası gelmiyordu. Bir noktada özür dilemesi, hatasını ödemesi gerektiğini düşündü o an.
Hemen geri dönemezdi. Genç adamın çok kırgın olduğunu düşünüyordu. Yanlışlığını nasıl telâfi edeceğine(9) dair en ufak bir bilgi kırıntısı bile yoktu beyninde. Üstelik genç adamı beğenmiş, hatta kanı kaynamış gibiydi…
Kapıdan çıkmadan önce geriye döndü. Genç adam oralı değilmişçesine bank önündeki yeni müşteri ile meşgul gibiydi. Oysa kendisi geriye dönünceye kadar genç adamın kendisini gözleriyle takip ettiğini, geriye dönüşünü hissedince de karşısındaki müşterisine yöneldiğini bilemezdi Burçin.
Her ikisinin de bugünden kazancı, birbirlerinin isimlerini öğrenmeleri olmuştu: Burçin ve Burak…
Umulmayacak ve unutulabilecek bir süre geçti aradan. Belki de yaşanılması düşünülmeyen özlem dolu umulmayacak bir süre. Dayanamadı Burak. Aklına not ettiği makbuzdaki adrese yöneldi bir tatil gününün ortalarında.
Yeni bir makbuz ödemesi için beklemeyi ve o günde de şanslı olmayı beklemesinin yararı olmayacağı inancındaydı.
Gönlündekini hazmedemiyordu Burak. Duyguları yaralanmıştı. Düşündüğü; gönlü için intikam mıydı, yoksa gözlerini gönlünde yaşadığı sevgi mi? Dişlerini gıcırdattığında intikam, onun gözlerini düşündüğünde sevgi şekilleniyordu benliğinde. Bir teraziye koysaydı her ikisini de…
Evet! Kendine itirafta bile çekiniyordu, ama intikam kefesi daha ağır basıyordu. İntikamını almalıydı, alacaktı da. Ama nasıl? Düşünürken adrese ulaşmıştı.
Bakkaldan dönen Burçin elinde süt şişesiyle rastladı Burak’a. Tanışık gibiydiler;
“Aaa! Siz de mi buralarda oturuyorsunuz yoksa?”
“Ne haddime efendim? Buralar benim gibiler için ancak tesadüfen geçilecek yerler…”
“Aslında pek üst düzey kişilerin olduğu semt değil buralar. Okullara yakın olduğu için genelde öğrencilerin barındığı yerler…”
Durdu bir süre genç kız;
“Kendinizi o kadar aşağılamayın lütfen! Bakın size bir özür borcum var. Ders çalışırken dalgınlığımız dağılsın diye neskafe yapacaktık. Davet etsem, bir neskafe içmez misiniz bizimle? Tamam, fırsat bu fırsat deyip ayağımıza kadar gelmişken özür dileyip başımdan savayım demeyeceğim. Söz! İşyerinize gelip işim olmadan, numara alıp bekleyip yanlışlığım, yanlış düşüncelerim için öyle özür dileyeceğim sizden, oldu mu?”
“Bana özür borçlu değilsiniz. Kişisel düşüncelerinizi ayıplayamam. Sadece yanılgınızı belirtmek isterim. Çünkü düşündüğünüz gibi biri değilim, inanın!”
“Anladım. Zaten pişmanım da. Hiç olmazsa neskafe ikramım için ‘Hayır!’ demeyin lütfen.”
“Peki!”
Burak, Burçin’in ardından merdivenleri çıkarken düşünüyordu;
“Genç kızların bulunduğu bir eve yalnız başıma girmem uygun mu, acaba?”
Genç kız bir kapıyı çaldı;
“Burhanettin Dayı, bu genç bizim arkadaşımız Burak. Neskafe içeceğiz. Yanlışlık olmasın. Siz de gelip başımızda durur musunuz?”
“Olur kızım!” dedi yaşlı adam. Başındaki takkeyi portmantoya astı, pabuçlarını paspasın üstüne eğilerek usulca koyup giydi ve genç kızın peşi sıra merdivenleri çıkarak açılan kapıdan beraberce içeri girdiler.
Beklenmediğinde zaman o kadar çabuk geçiyordu ki! Neler konuştular, ne konuştular, hepsi hatırında değildi Burak’ın. Ancak Burhanettin Dayı gerçekten zeki bir insandı ve sohbet havasında da olsa inceden inceye sorgulamıştı kendisini. Hatta nerede oturduğunu, bir ihtiyacı olduğunda gerekir diye iş ve cep telefon numaralarını bile bir kâğıda yazıp kendisine vermesini istemişti.
Telefon numarasını Burçin’in de zihnine kazıdığından emin değilse de, ümit var idi Burak. Neskafe hazırdı sanki ve o kadar da çabuk içilmişti ki! Amca; “İkindi namazına gideceğim!” demişti, bu; kendisi için de “Güle güle!” denilmesinin bir şekli olsa gerekti.
“Görüşmek umuduyla!” diyemezdi. Bu; hayal olurdu çünkü. Onun yerine sadece “Allahaısmarladık!” dedi Burak, yine görüşmek, görüşebilmek dileğini içinde saklı tutarak…
“Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar!(10)” diyordu Burak. Dert bir değil, bin değilse de bile çoktu;
Askere celbi(11) gelmişti. Oysa “Askeriye” dediği kuruluş, sunduğu belgeler nedeniyle yüksek öğrenime dışarıdan devam ettiğini biliyordu. Son yılı idi, bu yıl da tecil(12) ettirecekti, peki ya sonra? Mutlaka yerine getirmesi gereken görevleri vardı.
Kız kardeşi Buse henüz on üç, oğlan kardeşi Buğra on bir yaşında idi. Ve anne-babaları erken göçün tarihini yazdıkları için onlara aşağı-yukarı altı yıldır kendisi bakıyordu. Askere gidince ev kendilerine ait olsa da ne birikintileri yeterdi, ne de kardeşleri kendilerine bakabilirlerdi, başsız kalırlardı, hatta belki şöyle demek daha doğru olurdu; “Sudan çıkmış balık gibi olurlardı!”
Artı Burçin’e kötülük yapmak istiyordu. Onu kendisine âşık etmek, sonra beş kuruşluk adam olmadığını ispat ederek(!) ortada bırakıp gitmek…
Yapamazdı, çünkü tıynetinde(13) böyle bir namussuzluk, namertlik(14) yoktu ve kendisine itiraf etmekte çekinse bile gerçeği Tanrı’dan ve kendisinden saklaması imkânsızdı; sevdiğini hissediyordu ve seven kötülük yapmazdı sevdiğine, hem de asla. Sadece düşündükleriydi, bu gerçekler. Ya devamı?
Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor dolmuyordu. Bir bilene, görmüş-geçirmiş birine danışmak istiyordu. Burhanettin Dayı geldi aklına. Mademki kızların dayıları idi, neden kendi dayısı da olmasın idi ki?
Öğleden sonrası için izin aldı, evine gitti Dayı Beyin ve çekinmeden kapının zilini çaldı;
“Hayırdır oğul! Kızlar okulda! Bir şey mi oldu? Gel, çekinme, gir içeriye!”
Burak pabuçlarını çıkartıp portmanto kenarındaki gazetenin üstüne koydu. Titizdi Dayı Bey. Ev; eşini kaybetmiş, yalnız yaşayan bir dede de olsa tertemizdi. Düşünüyordu ki; evin işlerinin tek başına üstesinden gelemezdi. Ya yardıma gelen birileri vardı dışarılardan, ya da yukarıdaki dairenin kızlarının katkısı olsa gerekti.
“Kusura bakma oğul! Akşamdan kalan menemen, biraz da pilavım var, yer misin? Ocakta ısıt, ye! Ben de öğle namazına gidip geleyim. Sonra derdin ne ise anlatırsın, çözeriz, çözmeğe çalışırız inşallah!”
“Uzun zamandır Cuma dışında alnım secdeye değmemişti Dayı Bey. Arkadaş olayım size!”
“Olur! Abdestlik şurası, askıda temiz havlu var. Ayaklarını da havlu kâğıda kurula!”
Yılların birikimi bir huzursuzluk vardı galiba bedeninde, ruhunda, gönlünde. Camiden dönüşte rahatladığını hisseder gibiydi Burak. Eve beraber girdiler…
Burak anlattı, Dayı Bey bazen elini çenesine dayayıp, bazen işaret parmağını şakağına dayayarak dinledi. Bazen kafasını salladı, bazen merak dolu bakışlarla Burak’ın yüzüne baktı, inceliyormuşçasına. Sonra yutkundu, babacan bir tavırla elini Burak’ın omzuna koydu, dediklerinin anlaşılmasını istercesine hafifçe sıktı omzunu;
“Hayat, üzülmeye zaman ayırmayacak kadar kısa ve dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var. Mademki askerliğine bir yıldan fazla zaman var, çözüm üretmek için de o kadar zamanımız var demektir. Gün doğmadan neler doğar? Kardeşlerin bizim kızlarla yaşayamazlar. Hem kızların evleri o kadar geniş değil, sığışamazlar, üç oda, üç kız üleşmişler zaten, hem de üniversite ve ilköğretim farklı eğitim düzeyleri...”
Bir süre soluklandı, nefes almak gereğini hissetti belki Dayı Bey, bir şeyleri söylemek istiyormuş da söylemeğe çekiniyormuş, ya da Burak’ın tepkisini ölçmek istiyormuş gibiydi. Nihayeti baklayı ağzında tutamadı, çıkarıp açıklama gayretini yaşadı;
“Ve yanılmadığıma eminim, Burçin’le yakınlığınız ve birbirinize ilginiz de gözümden kaçmış sanma. Bana göre kalıyor konuştuğumuz konu ile ilgili tek çözüm. Bu da şu; Kardeşlerin bana bakacaklar, ben de onlara, ölmez sağ olursam. Allah’a çok şükür sağlığım yerinde, hem acı patlıcanı kırağı çalmaz. Onları başsız bırakmam sanırım. Şu odadaki ıvır-zıvırı bir kenara toplarız, sanırım kullanmanız gerekli olan evinizden getireceğiniz eşyaları alır. Kalan eşyanız olursa bir depoya kaldırırsınız, asker dönüşüne kadar, biraz nem olur gibi gözükse de bizim kalorifer kazanının yanındaki odaya da koyabiliriz, apartmana da aidat gibi gelir olur düşüncesiyle. Evi kiraya verirsiniz asker dönüşüne kadar, ya da boş muhafaza edersiniz, depo aramak yerine.”
Bir süre düşünür gibi eliyle sakalını sıvazladı, söylemek istediklerini bitirememiş inancıyla devam etti sözlerine;
“Çocuklar şuradaki oturma odasında yatar-kalkar, istedikleri yerlerde de çalışırlar. Takıldıkları noktaları da ablalarına sorarlar. Yeme-içmeleri dert olmaz, merak etme. Benim için pişen onlara da yeter. Askerden dönüşünde de, ölmez sağ olursam, karşılıklı konuşur, helâlleşiriz. Bu fikirler sence de uygun mu? Oldu mu evlâdım?”
“Beni büyük bir düşünceden kurtardınız, minnettarım, hem sonsuz kere!”
“Zamanı gelsin, zamanın uygun olduğuna inanayım, diğer düşünce, arzu ve isteklerin için de elimi uzatacağımı bil Burak oğlum!”
“Dayı Bey! Telefonlarım var sizde, herhangi bir ödemeniz falan olursa bana bir telefon etmeniz yeterli.”
“Sağ ol evlât! Kendi işimi kendim görüyorum. Henüz baston bile kullanmıyorum. Bana yürüyüş oluyor, hava alıyorum, hamlamıyorum. Gene de düşüncen için teşekkür ederim hem içtenlikle. Analar ne güzel, ne efendi çocuklar doğuruyorlar. Yukarıda benim için her gün koşuşturan üç kız evlâdım vardı, şu yakınlarda en fazla bir yıl sonra üç evlâdım daha olacak! Ben mutlu olmayayım da kim olsun ki?”
Dayı Beyden ayrılıp sokağa çıktığında neredeyse hoplayıp zıplıyordu, farkında değildi, arkasından meraklı gözlerle ona bakan genç kızların.
Ertesi gün Burak, daha sabahtan kendini beklerken gördü Burçin’i.
“Hayırdır!” dedi.
“Gecikmeden özür dileyeyim istedim! Numara al, bekle, o kadar zamanım yok çünkü. Sınavlarımız başlamak üzere ve bir kısım konularda maalesef zayıflığımı, gecikmişliğimi inkâr edemem.”
“Peki efendim, madem öyle diyorsunuz, kabul ediyorum ve uzatıyorum elimi, bu barış eli olsun, olur mu?”
“Ben de elimi barış eli olarak uzatıyor, başarılı çalışmalar diliyorum. Umarım bundan sonra tatsızlık yaşamayız.”
“Bundan sonra?”
“Eee! Gene ödemelerimiz olacak, gene görüşeceğiz sanırım.”
“Sadece ödemeler için mi?”
“Düşündüklerinize hak vermek isterim, şimdi ‘Allahaısmarladık!’ demeden önce, bizim oralardan sevinçle geçtiğinizi gördük arkadaşlarımla beraber. Sebebini merak ettim, desem?”
“Önemli değil şimdilik, askere celbim gelmişti, onu danıştım Dayı Beye, belki ileride daha detaylı bilgi verebilirim. Ama oldukça sevindiğimi bil, bu yeterli. Ayrıca buraya kadar zahmetin için de tekrar teşekkür etmek vazifem!”
“Vazifen değil, kabalığımı bağışlaman bana lütuf!”
“Öyle olsun, peki!”
Burak soğuk mu davranmıştı? Yoksa öyle mi olması gerektiği kanısındaydı? Bilemiyordu. Duygularını bilmesin, anlamasın, onu gördüğüne sevindiğini bilmesin isteğiyle davranışını aynı kabalıkla sonlandırdığını düşündü.
Onu bu şekilde bir özürle bağışlamak mı hem? Kabalığının intikamını almadan olur muydu? Sevdiğini inkâr etmeğe yeltense(15) bile. Hayır, olmazdı, hem olmamalıydı da, tüm iyi niyetle kurguladıklarına rağmen…
Geçen sürenin tarifi mümkünsüzdü. Sınavlar bitinceye kadar ne o, ne de öteki aramamışlardı birbirini. Burçin, sınavlardan başını kaldıramamıştı.
Ya Burak? O da mezun olmak için var gücüyle çalışmaktan yorulmuş, yorgun düşmüş, mezun olmuş, ama kaldıramadığı yük onu yatağa sermişti, rapor almıştı istirahat için.
Elinde 11.95 TL’lik makbuzla geldiğinde Burak’ı bankında görememek endişesi olmuştu Burçin’in. Sırası gelip makbuzun bedelini ödediğinde, utanarak, belki de kızararak ve kendisini “Bey!” demeye zorlayarak sormuştu Burak’ı genç kadına;
“Burak Bey izinli mi bugün?”
“Hayır! Hasta ve raporlu, evinde istirahat ediyor!”
Hemen yakındaki marketten hazır çorba, ıhlamur, bitki çayı aldı. Eczaneye uğradı, durakladı. Rapor aldığına göre ilâçları da almış olması gerek, diye düşündü. Cep telefonunun tuşlarına bastı heyecanla;
“Burak?”
“Efendim Burçin!”
“Raporlu olduğunu öğrendim, sana çorba, yapayım, nane-limon-ıhlamur kaynatayım. Adresini bilemiyorum, tarif eder misin? Eksik ilâçların varsa şimdi eczanedeyim, istersen alayım!”
“İlâçlarım tamam. Büronun yakınındaki bankayı dönünce sağdaki mavi badanalı apartmanın ikinci katı beş numara, kapı zilinde ve üstünde adım yazılı, kapıyı açık bırakıyorum.”
Geleceğini biliyormuşçasına, emreder gibi konuşmuştu, genç kıza bunu yapmaya hakkı var mıydı? O üzülmüş, kendisi ise onun üzülmesine sevinmişti sanki!
Genç kız merdivenleri heyecanla çıkmış, salonu telâşla geçmiş ve elindekileri kenara koyarak sarılmıştı Burak’a. Ellerini, yanaklarını, dudaklarını, saçlarını, neresi rastlarsa öpüyordu;
“Sana bir şey olmasın, yaşayamam!” derken zorlayarak başını kalbine bastırdı Burak’ın.
“Duyuyor musun, bu kalp sadece senin için çarpıyor!” dedi, öpmesini isteyerek, bekleyerek.
Burak oralı değildi. İçinden; “İşte intikam saati!” dedi
“Seni sevdiğimi zannetmiyorum, sadece özür dilemesini bilen iyi bir arkadaşsın o kadar! Hem ben birine aitim zaten, işyerimde yanımdaki bankta gördüğün o güzel bayana. Birbirimizi seviyoruz. Anlamışındır sanıyordum. Bak, yanıldığına üzüldüm şimdi.”
Genç kız şaşkınca kalmıştı dizlerinin üstünde yatağın kenarında. Ummadığı bir tepki idi bu. Yavaşça doğruldu yerinden.
“Ummuştum, yanılmışım. Benim sevgim ikimiz için de bana yeter ve yetsin. Şimdi özür dilemesini bilen bir arkadaşın olarak çorba yapayım mı sana, nane-limon için su ısıtayım mı, gitmeden evvel?”
Kini zayıflamamış, ancak intikama doymamıştı Burak;
“Hayır! Teşekkür ederim! Kardeşlerim gelince yaparlar. Zahmetin ve masrafların için teşekkürler!”
“Değmez! Allahaısmarladık!”
Burak ne arkasından baktı, ne de “Güle güle!” dedi.
Sokak kapısı kapandığında biri üzüntüden, diğeri umduğunu bulamamış olmaktan dolayı ikisi de kapının iki yanında ağlıyorlardı. Burak yerinden doğrulmak, arkasından koşmak istedi. Belki de bitmesin, ayrılık olmasın isteğindeydi.
Koşup ayaklarına kapanıp, “Şaka yaptım” diye yalan, “Yanımdaki banktaki arkadaş evli-barklı, üstelik bir çocuğu var” diye doğruyu söylemek istiyordu.
Ayağa kalktı, sendeledi, tansiyonunun düşmüş olması muhtemeldi, halının üstüne kapaklandı ve yerinden kalkamadan öylece kaldı. Ola ki, kininin, budalaca intikamının yanlışlığının cezasını vermiş olabilirdi Tanrı…
Raporunun süresi biten Burak birkaç gün sonra işe başladığında birkaç gün önceki yaşamında sanki bir şeyleri yaşamamış gibiydi. Unutmuş olması, rüya görmüş olması, hayal etmiş olması muhtemel gibi geliyordu kendine.
Ya doğruysa yaşadıkları diye tereddüt geçirdiğinde odasındaki hazır çorba paketlerini ve bitki çaylarını hatırlıyor, kendinden utanıyor, telefona uzanan eli hep geriye kaykılıyordu.
Aradan geçen süre bir aydı galiba. Bu kere sadece sarışın olan Burcu gelmişti ödeme için. Üstelik bu kere hesap 11.95 değildi. Burak sormak istedi, soramadı, Burcu da bir şeyler söylemeğe niyetli değil gibiydi.
Ertesi gün sabahtan, daha henüz yerine oturup bilgisayarını açmadan cep telefonuna, konuşmak istemeyen, sesini duymak istemeyen anlamını çıkardığı bir mesaj geldi Burak’a;
“Bana birkaç dakika ayırabilecek misin, son defa? X” X harfi büyük harfti.
Anlamaması, çözmemesi mümkünsüzdü. “Nerede?” diye yazdı ve sonunu diğer bir bilinmeyen olan büyük “Y” harfini yazdı.
“İşyerinin karşısındaki pastanede ve lütfen öğle vakti olsun. Yemek falan istemem, bir çay sadece belki. Gene X”
Öğleler öğle olmasını bilirlerdi. Ancak o günün öğlesi öğle olmayı bilmiyordu galiba.
Yan banktaki arkadaşına kinini, intikamını ve duygularını anlattı, “Olması mümkünsüzün olmadığının ispatı için beraber gitmelerinin mümkün olup olmayacağını hayati bir mesele!” diye özetlemek istedi.
Pastaneye beraber gittiler. Burçin onları yan yana görünce hışımla(16) kalktı oturduğu masadan, tek bir söz bile söylemedi, kimseye aldırmadan Burak’ın yüzüne bir tokat atarak pastaneden çıktı, oradan geçen bir taksinin durmasını bile beklemeden kapısını açıp bindi ve gitti.
Tek cümle, tek kelime sarf edilmemişti aralarında, Burak ve arkadaşı Buket’in meraklı bakışlara aldırmamaları olamazdı, acele ile çıkıp işyerine yöneldiler. O öğle, öğle olmamıştı!
Arkadaşına bir kez daha eşiyle ve çocuğu ile Burhanettin Dayıya gitmelerini rica etti Burak. Kocasına telefon eden Buket Hanım, kocasıyla mutabık kalınca(17) mesai sonunda eve uğrayıp oğulları Burkay’ı da alıp Burak’la birlikte Burhanettin Dayının evine geldiler.
Burhanettin Dayı kendilerini hoşgörüyle karşılamış gibisine gelmedi Burak’a. Gene de; “Buyur!” etti içeriye. Salona oturduklarında, konunun açılmasını bekler gibiydi, ne “Hoş geldiniz!” demişti, ne de “Bir şey alır mıydınız?” benzeri sözler...
Olanca açıklığı ile anlatmaya çalıştı Burak; “Nasıl kırıldığını, intikam almak için nasıl incittiğini, ‘Arkadaşım var!’ deyip nasıl yalan söylediğini, arkadaşının evli olduğunu ve yanında eşi ve çocuğuyla birlikte geldiğini…”
“Aracı ol Dayı Bey!” dedi, “Pişmanım! Bir kez daha üzersem onu, Allah canımı alsın, Tanrı şahidim olsun ki, sizin yüzünüze bakacak cesaretim bile olmaz. Ne olur Dayı Bey, ilk ve son defa affedilmem için destek ol! Belki şu an uygun görmeyebilirsiniz, ama nasıl olsa kardeşlerime bakmak taahhüdünüz(18) var, ben de yaşamam, yaşamımı sonlandırırım olur, biter.”
Misafirler söze karışmıyorlardı. Dayı Bey eliyle sakalını sıvazladı, işaret parmağıyla şakağını ovaladı, kafasını salladı.
“Siz oturun, ben bir şansımı deneyeceğim, aklıma pek yatmıyor, ama gene de taş atıp kolum mu yorulacak ki?” dedi.
Dayı Bey gitti, beklemeye başladı Burak ve “Benim de ‘Bekleyenim olsaydı da razıydım, kavuşmamaya(19)” dedi.
Burhanettin Dayı, kapıyı açan Burçin’in elinden tutup mutfağa yöneldi, sürüklercesine değil, sükûnla yönlendirir gibi. Kapıyı kapattı ve anlattı, onu dinleyen Burçin yaşının gereğinin üstünde bir düşünceyle sözlerini bir şarkının dizelerinin tamamını okuyarak dillendirmeye çalıştı;
“Gönül aşkınla gözyaşı dökmekten usandı artık / Zira gözde yaş kalmadı sabr ile uslandı artık / Ağlasam da faydası yok, sevsem de zamanı geçti / Zira gözde yaş kalmadı sabr ile uslandı artık (20).”
“Beni sevmeyebilir, saygıyla karşılarım. Ama bir ‘Beş Kuruş’ sözüme kin tutulmasını, intikam almak istemesini ve yalan söylemesini anlayamam. Çok üzgünüm, onu hâlâ çok seviyorum ama bundan sonrası için bir şey söylemek içimden gelmiyor. Gelen aileye teşekkür ederim, ispata gerek yoktu. O bayanın elindeki yüzüğü ve bankta oğlunun resmini görmüştüm. Üstelik o genç bayanla aralarındaki resmiyeti ve uzaklığı da bir kaz kafalı(21) bile anlar, anlayabilirdi. Bu konuda yalan söylemesi, yalanını ispat etmek ister gibi ayrılacağımız gün pastanede karşıma çıkmaları bardağı taşıran son damla oldu.”
Daha çok şey söylemek istiyordu Burçin, bir kısmını ertelemek arzusu ile, eğildi Burhanettin Dayının elini öptü, sözlerinin tasdiki gibi.
“Aile gitsin, lütfen rica et. Burak’a iki kelime diyeceğim var. Beklerse bekler, söylerim, beklemezse uğurlar olsun!”
Burhanettin Dayı süklüm-püklüm(22) döndü evine ve aynen değilse bile, aklında kalanların tümünü ortaya dökmeğe çalıştı. Gelen aile;
“Bize müsaade!” diyerek ayağa kalktı ve Burak’ın şaşkın bakışları arasında neredeyse bir dakika içinde sokaktan bile kayboldular.
Burak yoğun düşünceleri arasında teşekkür bile edememişti, “Telâfi ederim!” diye düşündü.
Dayı Bey masanın bir kenarındaydı düşünceli olarak. Burak kurbanlık bir koyunun başına geleceğini bilmesinin ızdırabını yaşar gibiydi.
Zaman duraklamış, durmuş, tüketmeyi bilmiyordu kendini, ta ki korku, tereddüt ve endişe dolu olarak Burçin’in parmak uçlarıyla kapıyı tıklatmasına kadar. Suratını asmaya, gülümsememeye çalıştı Burçin, başaramadı. Elini uzatan Burak’ı görmezlikten geldi.
Dayı Bey onları yalnız bırakmak istedi, kapıyı açık bırakarak mutfağa yöneldi. Muhtemeldi ki olaya, ya da olaylara uzak kalmak, ikisinden de uzaklaşmak istemiyordu. Düşüncesi; birbirine kavuşsunlar üstüne idi.
O konuşacakken, o söyleyeceklerini sıralamaya çalışırken Burak başladı söze;
“Madem gerçeği biliyordun, neden çarpmadın anında suratıma?”
“Sen intikam almayı, benden uzaklaşmayı dilediysen, nasıl ısrar ederdim ki sana; ‘Benim ol!’ diye? Senin gerçeğin benim uzaklaşmamdı, uzaklaştım. Üstelik yaptığın hareket ve sözlerle kırılan bir bardak, yüz-bin parçaya bölünmüşse onu onarmak ve tekrar bardak haline getirmek mümkün müdür? Şimdi istediğin ne Burak? Söyler misin lütfen?”
“Sana beni anlatmak, seni sevdiğimi ispatlamak istiyorum. Söyle diz mi çökeyim karşında? Oramı-buramı kesip kanımı mı akıtayım? Yoksa hayatından temelli çıkmak için intihar mı edeyim? Senin üzülmene, gözyaşlarına sebep olduğum için zaten kahrımdan ölüyorum. Cismim, bedenim de yok olsa ne olur sanki? Bir ümit, bir ışık da veremez misin bana, askere gitmeden önce? Söz! ‘Peki!’ dersen askerden dönünceye kadar yüzümü bile görmeyeceksin, bir kez daha!”
“Zaman çok şeyleri değiştirebilir belki. Biraz arası soğusun. Söz veremem. Ama seni de boynu bükük göndermek istemem askere. ‘Hayır’ diyemem, ama ‘Evet!’ dememi de bekleme benden bugün, hem şu an!”
“Teşekkür ederim, hemen kayboluyorum hayatından, kısa sayılmayacak bir süre için. Vedalaşmak için öpebilir miyim seni?”
“Bunu ben de istemiştim, hem çok istemiştim hasta yatağındaki birinden. Ama şimdi imkânsız.”
Kapıya yöneldi Burak. Ayak seslerini duyan Dayı Bey mutfaktan çıkıp yanına geldi;
“Gidiyor musun evlât?”
“Evet! Allahaısmarladık Dayı Bey! Hakkını helâl et! Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var demek için vakit erken. Belki gözden ırak olan, gönüle geri gelir, kim bilir? Birkaç gün içinde kardeşlerim için tekrar rahatsız edeceğim sizi.”
“Olur evlât! Başüstüne!” dedi Dayı Bey her ne demekti ise?
Burçin odadan çıkmadı, ne elini uzattı, ne de “Güle güle!” demek geçti içinden.
Burak hemen askere gitmek için gerekli başvurusunu yaptı. Evin gerekli eşyalarını topladı kardeşleri için. Giysilerini, kitaplarını iki-üç bavula, bir-iki koliye doldurarak Dayı Beye teslim etti. Özellikle kızlara rastlamamak zamanını seçmişti.
Dayı Beyin tüm reddedişlerine rağmen bankadaki tüm birikmişlerini çekerek “Gerekli olabilir!” diye Dayı Beye teslim etmişti.
Onu uğurlamak için sadece Dayı Bey ve kardeşleri gelmişti terminale. Burçin, Burak’ın gözyaşlarını görmesini istemiyordu. Burak terminali taradı gözleriyle; “Belki” umuduyla. Dayı Beyin verdiği yolluk paketini Burçin’in hazırladığını bilemezdi!
Askerlik görevine başladı Burak. Türkiye-İran sınırında bir karakolda idi görevi, netice olarak. Boş vakitlerinde tıpkısının aynısı olmasa bile aynı adrese üç ayrı mektup yazıyordu Burak. Kardeşlerine, Dayı Beye ve Ona.
O cepheden ona yazdığı mektupların hiçbirinin okunmadan, hatta açılmadan Dayı Beye teslim edildiğini bilemezdi Burak. Kin; karşılık olarak kini öğütlemiş gibiydi. Merakını Dayı Beyin satırlarında, kardeşlerinin satırlara yansıyan sözlerinde sonlandırma gayretinde idi.
Burçin ise; “Affetmek” düşüncesini ertelemekte sakınca görmüyor, bu nedenle bir askerin mutluluğu olabilecek iki satırı yazmamakta direniyordu. Tabiri caizse(23) bunun için yüreğine taş basıyordu.
Çocukların dersleri ile ilgilenmek sırası Burçin’de idi o gün. Dayı Beyin telefonuna bir mesaj geldi: “Beni bu numaradan lütfen arar mısınız? Burak” diye.
“Çocuklar! Ağabeyinizden mesaj var! Hemen arıyorum!” diye bağırdı.
Çocuklardan önce Burçin gelmişti yanına, sonra çocuklar;
“Sesini lütfen dışarıya ver Dayı Bey!” dedi Burçin.
“Dayı Bey, bu bir hemşirenin telefonu. Onun kontörü gitmesin diye aramanızı rica ettim. Biliyorsunuz bizlere telefon yasak! Nasılsınız?”
Hemşireyi, hemşeri anlamış olsalar gerekti, telâşlanmadılar.
“İyiyiz oğul! Bebeler de, kızlar da iyiler. Merak etme! Sen nasılsın?”
“Öncelikle telâşlanmayın. Ben şu anda hastanedeyim. Benimkisi hafif bir sıyırık. Yarından sonra görevime devam edeceğim. Belki televizyon ya da gazetelerden duyarsınız, endişelenmeyin diye telefon ediyorum. Benim bir şeyim yok, ama komutan astsubay çavuşla, benden bir önceki tertipten arkadaşımı operasyonda(2) şehit verdik maalesef.”
“Başımız sağ olsun oğul! Sen gerçekten iyi misin?”
“Gerçekten iyiyim.”
O ana kadar suskun ve dinlemede kalan Burçin hislerine egemen olamayarak telefona eğildi. Kimse umurunda değildi;
“Burak! Sana bir şey olmasın! Ölme n’olur! Ben, sensiz yaşayamam!”
“Ben ölmedim. Ölmeyeceğim de! Şimdi karakoluma dönmem gerek!” sesi telefondan çağlarcasına duyuldu.
Ve telefon kapandı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bu öykü vesilesiyle tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Keza gazi kardeşlerimin de önlerinin aydınlık olmasını diliyorum.
Bu öyküde “Bu” ile başlayan isimleri kullanmayı tercih ettim. Bilgilendirme amacıyla; Burhanettin; Dinin kanıtı, delili, ispatı, Burak; Peygamberimiz Hazreti Muhammet’in Miraç Gecesinde üstüne bindiği söylenen efsanevi at, Burçak; Bir bitki, Burçin; Dişi geyik, Burcu; Güzel koku, ıtır, Buse; Öpücük, Buğra; Peygamberimizin bindiği deve, er kişi, güçlü-kuvvetli, eskiden verilen bir rütbe, Buket; Çiçek demeti, Burkay; Gücenmiş, kırılmış demektir.
(1) Balık Kafalı; Söz aslında; “Balık Hafızalı” şeklindedir. Genç kızın söylemek istediği de bu olsa gerekti. Balık Hafızalı; Söylenen bir şeyi kısa zaman içinde unutan kişiler için söylenen söz dizisi.
(2) Kırık; Asıl anlamından ziyade eski sevgililer için söylenen söz.
(3) Çerçöp; Çalı çırpı kırıntısı, döküntü, süprüntü.
(4) Hami; Destek olan, gözeten, kollayan, koruyan, koruyucu. Kayıran, kayırıcı.
(5) Antrparantez; Söz sırasında, sırası gelmişken, aç parantez.
(6) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
(7) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data bilgilerin saklandığı yer.
(8) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.
(9) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.
(10) Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar… diye başlayan Güftesi; Sırrı UZUNHASANOĞLU’na, Bestesi; Selahattin İNAL’a ait olup bu Türk Sanat Müziği eseri Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(11) Celp; Askerlik ödevini yapmaya çağırma. Çağrı belgesi. Getirtme, kendi üzerine çekme.
(12) Tecil Yaptırmak (Ettirmek); Ertelemek, tehir ettirmek.
(13) Tıynet: Karakter, yaradılış, huy, maya, cibilliyet.
(14) Namertlik; Mert olmama, korkaklık, alçaklık, kanı bozukluk.
(15) Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak.
(16) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
(17) Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.
(18) Taahhüt; Bir şeyi üstüne alma, üstlenme.
(19) Bana henüz yolunun sonu budur; denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir. YOLCU ve ARABACI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
(20) Gönül aşkınla gözyaşı dökmekten usandı artık… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali SARCAN’a, Bestesi; Selahattin İNAL’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(21) Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).
(22) Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
(23) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.
(24) Operasyon; Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü.