Yaşamımda, eşimi kaybettikten sonraki bence diğerlerinden farkı olmayan yaşadığım normal sayılacak günlerden biri idi, bugün de yaşadığım…
Caminin hemen yanında, yanı başındaki büyük markette çocuklarım ve özellikle kızlarımın siparişleri için bir şeyler araştırıyor, gerçek anlamda da öğle yemeği yemek için oraya buraya bakınarak siftiniyordum(1).
Birden o büyük camiden bir salâ(2) sesi yükseldi. Öylesine güzel okuyordu ki hoca ya da müezzin, içim kıyıldı, gönlüm coştu.
Yemeği-içmeyi erteleyip, kaba anlamda “doyunmaya” boş verip camiye yöneldim.
Kalabalıktı camii. Cuma değildi, ama daha önceki gelişlerime göre olağandan farklı bir kalabalık var gibiydi. Musallada(3) tabutlar gözüküyordu uzaktan.
Muhtemelen ölenlerden biri ya meşhur, ya çok tanınmış biri yahut da çok zaman olduğu gibi; “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” sloganlarıyla sonsuz yolculuğuna uğurlanacak gariban, bir ana kuzusu şehit olmalıydı.
Belki de “Asker gidecek, geri dönecek!” diye salâvatlarla(4) uğurlanan bir evlâdın geri dönüşünün tabut içinde olmasının simgelenmesi olabilirdi.
Çünkü bilindiği üzere paran-baban varsa; “Babam sağ olsun!” yoksa ve garibansan; “Vatan sağ olsun!” en değerli sözdü.
Diğer cenazeler ise…
Söylemek gereksiz normal vatandaşlardı herhalde
Abdest almam için bile sıraya girmeliydim. Girdim de…
Ama ben öyle yalap-şalap(5) abdest alamazdım ki, titizliğim kurusun!
Bir defa el-ayak parmaklarımı hilâllemezsem(6), dirseklerimi-topuklarımı-aşıklarımı bir topluiğne başı kadar susuz bırakırsam, çekiç(malleus), örs(incus), üzengilere(stapes) (Bildiğimden değil, bir ansiklopediden [ç]alınmış olarak) ulaşamazsam o benim arzuladığım gibi bir abdest olmazdı ki. “Dostlar alışverişte görsün!” kabilinden bir şey olurdu ki, bence bu Tanrının kabul etmediği, edemeyeceği bir (“soytarılık” demekten çekiniyorum) gösteriş olurdu.
Arkamda sıra bekleyenlerin homurdanmalarına, belki de cami adabına(7) hiç uymayacak bir biçimde içlerinden cılızca(8) da olsa küfretmelerine aldırmadan usulünce, adam gibi abdest aldım.
Daha fazla okkalı küfür(9) yememek için, ayakkabılarımın ve dolaysıyla çoraplarımın ıslak kalmaları dolaysıyla kokacak olmalarına aldırmaksızın, ayakkabılarımın içine kâğıt peçeteler koyarak gömleğimin kollarını gevşetmeden, iliklemeden hiçbir şeyimi giymeden ve arkama bakmadan, rahatça silinip-kurulanıp-giyineceğim bir yere ulaşmak için dışarı, yaslanabileceğim bir duvar kenarına yöneldim…
Dikkatimi çeken, çok kişinin yakalarındaki resimlerdi. Zaten görebildiğim kadarıyla musallalarda dizilen cenazeler de birkaç tane idi ve insanların yakalarındaki resimlerin değişik olması doğaldı.
Bu resimlerden birini bulanık olarak görmeme rağmen sanki tanıyor gibiydim. Ama nereden, nasıl ve o kimdi? Gözlerimin miyopluğu onu kesin olarak tanıyışıma engeldi.
Resmin altında yorumlamakta güçlük çektiğim dört rakam ve ondan sonrasında soru işareti mi, kalp şekli mi, yahut da pek üstünde durulmayacak gibi görünse de uykuda (yani yan yatmış) bir “8” rakamımı olduğunu kesin olarak anlamlandıramadığım bir şekil ya da işaret vardı.
O resimde dikkatimi çeken başka ne isim, ne de bir yazı yoktu, görmeğe çalıştığım diğer tüm resimlerdekilerin aksine.
Camiye girdim. Vaiz(10) -her zamanki gibi- kalabalık cemaati görünce coşmuş, kendinden geçmiş, sözleriyle hüzünle çağlayan cemaate haramı, günahı cehennem azabını verdikçe veriyor, veriştirdikçe veriştiriyordu odunu, giydirebildiği kadar giydiriyordu giydirmek mecburiyetinde sandıklarını.
Başlangıçta “Bre zındıklar(11)!” demiş miydi, bilemiyorum ama ben geldiğimde “Böyle Müslümanlık olmaz, sadece cenaze namazına gelmeyi Allah kabul etmez, cennete gidemezsiniz, eğer beş vakit namaz kılmazsanız…” diye bir cümleye başlamıştı.
Daha sonrasında, hepimizin bildiği İslâm’ın şartlarını, yani İslâm’ın beş şartını, imanın altı şartını sıralamaya gayret edince, kulak kesilmeyi bırakıp sanki kulaklarımı tıkamıştım.
Oysaki abdest alırken gereken ilgiyi gösterdiğim kulağımdaki kemikler söz edene gereken ilgiyi gösterme gayretinde idiler sanki o nurlu(!) sözler için tıkanılmalarından önce.
Ancak olağan ötesinde gayretliydim ansiklopedi uzakta olduğundan bilgiçlik etmeden savunmalıyım ki o sözlerin orta kulağı geçmesine, kulak zarıma ulaşma niyetlerine asla izin veremezdim.
Hoca bunları anlatırken veyahut da anlatmaya çalışırken camideki bir kısım insanlar yatıp-kalkıyorlar galiba namaz kılıyorlardı. Vaiz veren de onları görüyordu.
Bu arada birkaç kişi de hissettiğim kadarıyla namaz kılmaktan vaazı dinlemekten vazgeçmiş, iddialı değilim, ama abdestini tutamamış, kendi ve çocuğunun elinden tutarak cami dışına yönelmişti
Oysa bildiğim kadarıyla (yahut da yanlış aklımda tutmadıysam, öğrenemediysen) vakit namazı kılınmak üzere gelinen camide, kaza(12), nafile(12) adında söylenen şükür(12), ziyaret(12), sefer(12) namazları kılınmazdı.
Eğer ki yanlış bilmiyorduysam ki, hocanın ne ikaz etmeye, ne de doğruları işaretlemeye hiç de niyeti yok gibiydi, (salyalarını akıtarak) sözlerine devam ederken (ayıplandığımın farkındayım, “Münafık değil, Müslümanım!” demem de yarar var!).
Büyük, en büyük Türk Atatürk’ümün kurup da Atatürk’ün adını anmamayı meziyet sayan, onun Türkiye Cumhuriyeti için kendini verdiğine inanmayan, ancak verilen talimatlara uygun vaazını dillendirmeye devam etme gayretini hissettiğim insanlardan biri idi kürsüdeki.
Atatürk’ümün İslam’ın öğretilmesi amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığını kurmasından önce din görevlileri devlet memuru değillerdi ve maaşları yoktu. “Hoca” denen din adamlarının maaşlı devlet memuru olmaları Atatürk sayesinde gerçekleştiği halde art niyetli ve gıybet etmenin ne anlama geldiğini hissetmeyenlerin niyetlerini anlamakta zorlanmıyordum…
Tereddüdüm olmakla beraber tespih(12), kuşluk(12), teheccüd(12), hacet(12) namazları da vakit namazı için gelinen camide kılınmazdı. Belki tehıyyat-ül mescit(12) olabilir ki, ondan da kesin olarak emin değildim. Okumam-yazmam doğal olarak o denli ileri değildi çünkü.
Yeterli olduğu inancı ile görevlerini aydın hocalardan öğrendikleriyle beş vakitte usulünce, makamınca, tecvidiyle yapan, namazda ve niyazda okuduğu Arapça Ayet ve Surelerin Türkçelerini bilip anlayan emekli bir mühendistim.
Hocalık, belki de hacılık rütbesine yükselmiş, okumuş olmasında tereddüdüm olan, orada namaz kılmakta olan insanları ikaz etmeyen kişiye şunu sormak isterdim;
“Behey gafil(13)! Sen kimsin ki Tanrı ile kul arasına girip de Tanrı adına fetva(14) vermeye çalışıyorsun ki? Bilmiyor musun ki, ‘Her koyun kendi bacağından asılır!’ ve Allah’ın kulları Allah huzurunda kendi ecrini(15) kendi cevaplar, günahının-sevabının-eksiğinin-fazlasının-haramının-helâlinin hesabını kendisi verir…”
Nefes almam gerekliydi, kendimi engellemedim, devam ettim;
“Allah’ın hikmetinden ve şefaatinden(16) sual olunmaz, bunu öğretmediler mi, hacılık-hocalık sınavında sana? Sen Allah adına da, onun kulu adına konuşamazsın, hüküm veremezsin, bir şey söyleyemezsin. Biliyorsan yahut da anlatabiliyorsan(17) doğruyu, güzeli, namazı, niyazı anlat!”
Ve eklemek isterdim;
“Tekbiri(18), tevhidi(18), tecvidi(18), makamı, zekâtı(18), fitreyi(18), fidyeyi(18) anlat. Tekbirde ellerin kulaklarda dakikalarca tutulmayacağını söyle. Cenaze namazını anlat, kılınmasını göster! Devamlı olarak Arapça kelimelerle bir şeyler bildiğini anlatarak övünmek yerine bilmemiz gerekenleri, iyi dua etmeyi tarif et!..
Belki dediğin gibi yılda bir-iki defa bayram namazına, kırk yılın başında bir cenaze namazına gelenler vardır. Onları günah-haram-cehennemle korkutmak yerine, Allah’ın hoşgörüsünden(19), affediciliğinden söz et!”
Ve belki şımarıp şunları da eklemeğe devam ederdim, daha birçok eklemem gereken olduğunu bilmeme rağmen:
“Cemiyet adabını, gençlerin uymaları gereken kuralları, davranış biçimlerini anlat, ama bağırmadan-çağırmadan, hiddetlenmeden-şiddetlenmeden, iftira etmeden, gıybetten çekinerek, küfreder, eziyet eder, azarlar gibi söylemeksizin...”
Bu sözleri uluorta söyleyemezdim. Söylesem; Allah muhafaza, maazallah o hoca gibi düşünmekten kendini alamayan kendini dindar, muhafazakâr(20), mutaassıp(20) sayan gerici, cahil, yobaz(20), bağnaz(20), kendini softa(20), sufi(20), sofu(20) sananlar cami-mami demeyip ya beni oracıkta linç ederlerdi(21). Ya da camiden çıkmama el elden yardımcı olup şehrin bir diğer merkezine kadar yorulma bilmeksizin kovalarlardı.
Toplum psikolojisi olarak makul karşılamam gerek, ben de öyle yaptım tabii. Bilen-anlayan-bilgisine güvenen ve fakat cesareti körleşmemiş hiç bir insan da ortaya çıkmaz;
“Hop! Ne oluyor? Şeriatta(22) herkes inancında bağımsız, kültüründe herkes cinsiyet, dil, mezhep, ırk, renk, düşünceleri yönünden serbest!” demez, diyemezdi sanırım.
Neyse!
Okunan ezan Hoca Efendinin(!) daha fazla kusmasına, beyin törpülemesine fırsat bırakmamakla birlikte, gördüğü kalabalıktan şımararak, ezanın okunmuş olduğunu ve dışarıda güneş altında bekleyen cenazeler olduğunu bilmesine rağmen duygu sömürüsü(23) yapma arzusuna set vuramamış, engelleyememişti bu hırsını.
“Ne verirsen elinle, o da gider seninle!” ve benzeri cümlelerle “Makbuz Mukabili” Kur’an Kursuna, falan camiye yardım dilemiş, bana göre neredeyse emretmişti. Yanlışlığım varsa bağışlansın, o makbuzlar, alanların ne işine yarardı ki?
Makbuzu verenler zaten kendilerince dindar insanlardı, ceplerine beş kuruş bile atmaları mümkünsüzdü ve komisyon ya da kurul olarak toplanan paralar için zaten tutanak tutuyorlardı. Hem herkes makbuz da almıyordu. O halde makbuz için masrafa ne gerek vardı ki (bence tabii)?
Cenaze olduğu zamanlarda, tespih çekilmemesi yanında, hocalar namazı teravih namazı gibi hızlı mı kıldırıyorlardı ne, yoksa bana mı öyle gelmişti? Çünkü ben daha Ettehiyyatü’yü okuyup bitirmeden hoca “Esselâmüaleyküm ve rahmetullah!” demişti bile.
Cenaze Namazı için tabutların başına geldim. Gözlüklerimin ikisini de gazete-kitap okuduğum evde masa üzerinde bırakmış olmalıydım. Üçüncü-dördüncü safta da olsam o kocaman resmi ve tabutunun kapağında büyük harflerle ismi yazılı olan liseden sınıf arkadaşım olan Kâmil’i nihayet hatırlamış, tanımıştım. Ama bu, yıllar sonrasında tabut içindeyken mi olmalıydı?
Kâmil’in, daha lise yıllarımızda belli idi çenesiyle iş yapacağı! Bire beş katıp anlatır, ne anlattığını anlayamazdık çok zaman. Kız arkadaşlarımızdan biri hariç hepsine yalan söylemekte, bizlerin ders notlarını almak için çeşitli bahanelerle kıvırttırmakta, hocalara yağ çekmekte üstüne yoktu.
Ölülerin arkasından kötü sözlerle konuşulmayacağını, gıybet edilmeyeceğini, ölü etinin yenilmeyeceğini bilmeme rağmen, doğrudan, doğruluktan kaçınmalı mıydım?
Sonraları duyduğum, okuduğum kadarıyla gerçekten büyük adam olmuştu. Üniversiteden sonra karşılaşmamıştık hiç. Karşılaşsak da burnunun büyüklüğü ile onun beni tanımayacağından adım gibi emindim zaten.
Ben de karşılaşmayı hiç mi hiç düşünmez, istemezdim de zaten. Tekrar ediyorum yalan söylememe gerek yok, öncelikle kendime karşı dürüst olmalıyım.
Onun için “Büyük adam” deyince nedenlerini sıralamam lâzım;
Önce çoook büyük bir holding ya da ne deniyorsa işte orada yönetici olmuştu, aktarılanlara göre arkası sağlamdı. Sonra Belediye Başkanı, bu basamaktan sonra milletvekili, daha sonrasında parti yetkililerinden biri, ayrıca büyük adamın danışmanı olmuştu.
Bakan falan da olmuş muydu, hatırlamıyorum, duymadım, ya da herhangi biri söylemedi. Ama o yaratılış biçimiyle ve yaratıcılığı ile üç-beş günlüğüne de, üç-beş yıllığına da olsa bakanlık yapmıştır, diye düşünüyorum. Çünkü basit bir devlet memuru olarak benim için politika hiç mi hiç ilgilendiğim bir konu değildi. Üstelik devlet memuru etiketim böyle bir şeyi fiziksel olarak gerçekleştirmeme engeldi.
Namazla-niyazla aram iyiydi, ama hacı-hocalarla iyi değildi. Hele ki onların tasvip etmediği(24) gazeteleri, mecmuaları okuyup, onların uygun bulmadığı yerlere gidip onların fikirlerine katılmadığım zamanlar…
Neyse konu ben değilim, rahmetli iyi olarak anmam gereken o. Şu anda düşünüyorum: “Acaba bir sürü unvanı beni ilgilendirmiyor olsa da hak ederek ya da hak etmeyerek sahiplenmiş olmasına rağmen gerçekten “Adam” olmuş, olabilmiş miydi acaba?
Bu konuda hiçbir şey diyemem şu anda. Çünkü büyüklerim bana; “Ölü arkasından kötü konuşulmaz!” diye öğretmişlerdi. Peki ya kalanlar için?
Kâmil’e kin tutmamın, hasetlenmemin(25), hatta belki de kıskanmamın sebebi ise…
Bugüne kadar sırdı içimde, ama o artık ölmüş olduğuna göre kendim kendime açıklamamda sakınca yok.
Karısı, yani liseden sınıf ve sıra arkadaşım olan Aysel, benim dünyada en çok değer verdiğim insandı. Kâmil, ben ve Aysel o sıkışık, erkek nüfusunun daha fazla olduğu sınıfta beraber ders görüyorduk.
İki farkla yalnız… Aysel sıranın duvar ucunda, Kâmil ortada, ben de leyleğin yuvadan attığı yavru(26) yahut da dış kapının mandalı(26) gibi koridor tarafında uçta oturuyordum. Kâmil’in diğer bir avantajı uzaktan da olsa Aysel’in akrabası olması, aynı soy isimleri taşımaları, çok zaman öğretmenlerimizin onları kardeş, hatta ikiz kardeş sanmaları idi.
Sonraları bu düşünce uzaklaşmıştı bizler gibi öğretmenlerin düşüncelerinden de (sanırım), çünkü onlar iki akraba değil, iki sevgili gibiydiler, hem her bakımdan…
Anlatabiliyorum değil mi?
Bir ara Kâmil; “Uzaktan da olsa akraba olmaları dolaysıyla, ailelerinin onları birbirine yakıştırdıklarını, belki üniversiteye bile başlamadan kendilerini evlendirmek istediklerini” anlatmıştı uluorta, herkesin içinde, herkese, mezuniyete yakın bir sınav öncesinde…
Oysa ben…
Ben…
Âşıktım Aysel’e, canımdan çok seviyordum onu, “Deli gibi âşıktım ona!” desem yeriydi.
Bildiğim, anladığım, içimden geçirdiğim ve yaşadığım kadarıyla aşk; asla ve kat’a masal, öykü, şiir, hayal ya da rüya da değildi, yaşamdı, yaşamın bizzat kendisiydi, aşkta karşılık beklenmezdi, beklenmemeliydi de, yoksa sihir ve o duygu asla aşk olmazdı.
Ve aşk, karşındaki seni umursamamışsa tek başına da yaşanırdı, yaşanmalıydı da…
Bütün o gelişmelere karşın gel de bunu bana anlat, kalbime dinlet, gönlümü zorla, beynimdeki şeklini, şemailini(27) bu gelişmeler üzerine sil, düşünme ve unut! Nasıl mümkün olabilirdi ki bu?
Ortaokuldan beri olan birlikteliğimizi, el ele duruşumuzu, belki çocuk gönlüyle de olsa âşık olmamı lise öğrenimimde, hem de Kâmil yüzünden umursamazlık edemezdim ki!..
Kâmil liseye başlangıcımızda katılmıştı okulumuza. Bulunduğu yahut da okuduğu yerde lise olmasa gerekti, herhalde. Başlangıçlarda bir süreliğine akrabasında(!) kalmış, sonrasında Aysel’in ailesi “Ateşle-barut bir arada olmaz!” demişlerdi.
Bu felsefe ile Kâmil benim de kaldığım Öğrenci Yurduna gelmişti, her ne kadar ileri tarihlerde yakın olan akrabalar ateşle-barutun başlarını bağlama arzusunda olsalar da.
Oysa aileler tarafından bilinmeyen yahut da anlaşılmakta zorluk çekilen ya da umursanmayan şey, öğrenciliklerinde gün boyu ateşle-barutun bir arada olduğuydu!
Rahmetli Kâmil’le benim aram mı? Başlangıçlarda ve o zamanlar limoni(28) değildi.
Ben biraz çelimsiz ve sıska olduğumdan Kâmil çok zaman koruyucum olurdu benim, herhangi bir aksaklıkta! Çok zaman ders çalışırken birbirimizin eksiklerini tamamlama gayretinde olurduk.
Aramızda birbirimizi destekleme anlamında tatlı bir rekabet bile vardı diyebilirim. Çünkü bir dersten birimizden birinin aldığı yüksek not, ötekini tetikler, aynı başarıyı yakalamaya çalışırdık.
Kırık not mu? Asla telâffuz ettiğimiz(29) bir kelime değildi. Ama Aysel, okuyup, üfleyip afsunlar(30) mıydı ne, o aldığı notlarla hep bizi geçerdi ve Kâmil’in takdiri hep onu öpmek olurdu, beni kıskandırdığının farkında olmadan.
Hatta bu öpüşleri öylesine gürültülü olurdu ki, tapası açılmış bir havuzdan boşalan suyun çıkardığı ses gibi o ses, neredeyse okul bahçesinden duyulurdu (Buna benim kıskançlığımla abartmamın eklenmesi zor olmasa gerek)!
Gönlümdeki yara derin, gönlümün sızısı, ağrısı, sancısı(31), acısı tükenmeyen bir çıban gibiydi. Aysel’in öylesine güzel gözleri vardı ki! Evrendeki tüm ağaçların yaprakları, çağlaları, erikleri, yosunları baş edemezdi onun gözleriyle.
Bir keresinde haddimi bilmemiş, bilememiş, hislerime egemen olamamış, ona “Yosun gözlüm!” demiştim, ortaokul sınavlarının sonuna doğru, liseye başlamadan evvel.
Ne diyeceğini şaşırmış, gözlerime çakmak-çakmak bakıp elimi sıkmıştı avuçlarında. Bugün gecikmiş olsam da tüm içtenliğimle o günü özetleyebilirim o yaş için bile, tek cümle ile:
“Onu seviyordum, hem tüm kalbimle, tüm varlığımla!”
Üniversiteye başladığımızda okullarımız da, yollarımız da, illerimiz de ayrıldı. Pardon, okulu, yolu, ili ayrılan yalnızca bendim. Onlar iki akraba, ayrı fakültelerde olsalar da aynı şehirdeydiler. Akraba olmalarının avantajı, belki de ailelerinin önayak olmalarıyla ile ev tutmuşlar, yanlarına aynı şehirden bir kız arkadaşlarını da alarak aynı evde yaşar olmuşlardı.
Bu haberleri sıralarken kıskançlığımın bir kere daha hoş görülmesinin yararlı olacağını düşünmekteyim.
Kâmil çok rahattı, temizlik, yemek, çamaşır, bulaşık gibi dertlerinden hiçbiri yoktu, evde iki kız vardı ya! Bu nedenle tüm görevi ders çalışıp bir an önce mezun olmak ve katıldığı sosyal etkinliklerin meyvelerini hemen toplamaya başlamaktı.
Gerçekten çenesiyle alttan da, üstten de bir sürü yakınları, yandaşları ve yakınlıkları olmuş, yararlanmış, yarınını, yarınlarını çoktan kurtarmıştı.
Nereden mi biliyorum? Bildiklerimin bir kısmını bile uydurmam mümkün değil. Ara sıra sınıf arkadaşlarımızdan bir kısmı ile oturur, sohbet ederdik. Bu sohbetler bilgilerime katkı yapardı.
Çok da önemsemediğim halde böylesine meşhur ve büyük(!) adamların gazete ve dergilerde rastladığım haber, röportaj ve hayat hikâyeleri ve başarıları(!) bazen dikkatimi çekiyordu.
Sınıf arkadaşım Kâmil’le övünüyordum desem, bu inandırıcı olmaz, kargalar bile gülerdi bu deyişime. Doğrusu; Kâmil’in suratını unutmak isteğimdi.
Ve bence de ilerleyen zamanda ilgilenmeyip tamamen unutmuştum, unutmak istediğim için. Çünkü o benim sevdiğimi, avantajlarını özelleştirerek elimden almamış, âdeta çalmıştı!
Ve aileler meclisi karar vermişti, o benim tek aşkımla evlenecekti. Bunu ben gazeteden okumadım, bizzat Aysel anlattı. Nasıl mı?
Üniversite bitmişti. Askerlik görevimi yedek subay olarak yapmak için kurayı onun yaşadığı ile çekmiştim.
Burada bir parantez açıp askere gitmeden önceki durumumu anlatmam yararlı olacak herhalde.
Evet, okulu bitirir-bitirmez, askere gitmeden önce annem ve babam “Başımın bağlanmasının” uygun olacağını düşünüp kararlarını vermişlerdi.
Yaşamımda beklediğim bir umut yoktu zaten. Onlara uymam uygun olacaktı.
Ayrıca buna mecbur gibiydim de. Çünkü benden sonraki üç kız kardeşimin nasiplerinin çıkması halinde, ataerkil(32) bir aile olduğumuz iddiası ile annemin-babamın; “Ağabey yola çıkmadan, kızların yola çıkması uygun olmaz!” şeklindeki diyecek oluşlarının da önemi olmalıydı.
Düşüncelerinin diyemem, çünkü onlar gibi, onların adına düşünmem mümkün değil.
Ben de tıpkı Aysel ve Kâmil gibi ailemin onadığı pek de uzak olmayan akrabalarımızdan birinin kızı ile nişanlanmıştım, karım Muzaffer ile.
Bir erkek ismi gibi gözüken isme sahip olan karım, tıpkı benim gibi ve farklı olarak benden birkaç yıl sonrasında bir Zafer Bayramında doğduğu için ona Muzaffer adını koymayı uygun görmüştü ailesi.
Konuştuk, anlaşmak istedim onunla. Ne de olsa tecrübem vardı kendi yaşantımdan:
“Bak Muzaffer, el ele büyüdük. Gönlün olmayabilir, rızan olmayabilir. Beni sevmez, sevemeyebilirsin. Sana kastım yok. İstersen ‘Hayır!’ dersin, bu dünyanın sonu olmaz…
Varsa gönlünün eriştiği biri, düğününüzü ben yaparım, kavuştururum sizi, mutlu olmanızı sağlarım!” dedim.
“Kimse de gönlüm yok ağabey. Atalarımız; ‘Nikâhta keramet vardır!’ demişler, severiz birbirimizi, anlaşır, destek oluruz, belki âşık bile olabiliriz birbirimize. Sen yaşamamışsın, ben yaşamamışım, birlikteliğimiz olmaz mı?”
Vah garibim! İçimdeki yangından bihaberdi. Gerçi Aysel de dâhil içimdeki bu yangını bilen benden başka biri yoktu ki.
Olayı geçiştirmeliydim;
“Bak nişanlandık, farkında mısın bilmem, şimdi bile ‘Ağabey’ diyorsun bana. Peki, nasıl karım olacaksın sen, benim? İstersen nikâhımızı erteleyelim, ben askerden dönene kadar. İyice düşün, benimse düşünmeme ihtiyacım yok, elini tuttuğum gün dünyamda da, ahretimde de karım kabul ettim seni!”
“Elimi tuttuğun gün ben de seni dünyamda ve ahretimde kocam, erim kabul ettim. ‘Nikâhta keramet vardır!’ dedim. Mademki sen askerden dönene kadar evimiz olmasın istiyorsun, peki!..
Yolunu özlemle bekleyeceğim. Bu nikâh biliyorsun, kardeşlerinin yani görümcelerimin yollarını açacak. Bu nedenle sen de uygun görürsen, askere gitmeden önce nikâhımızı belirlediğimiz gibi yapalım.”
Çok akıllıca, çok kültürlüce konuşuyordu Muzaffer. Üstelik sözlerinde “Hak var, ölüm var!” sözcüğünü kullanmamakta gayretli idi.
Askere uğurlanmamdan birkaç gün önce aileler huzurunda nikâhlandık ve sonrasında da askere uğurlandım; “En büyük asker, benim asker!” sözünün bu kadar yakıştığı dünyada bir başka kadın yok gibi geliyordu bana.
O kadar kalabalığın içinde “Bizim” yerine “Benim” demesinin farkını gerçekten ve içtenlikle hissetmiştim…
Askerde boş bulduğum her anımda ona yazıyor, yazmaya çalışıyordum. Mutlaka saygısızlıktı yaptığım. Hissettiklerimi sanki onun (içimdeki asıl için) yaşayıp hissediyormuş gibi yazıyordum, nankörce(33).
Anlamıyor olamazdı Muzaffer, zeki kızdı çünkü.
“Bir başka sevgi olabilir mi?” diye düşünüyor olabilirdi.
Ama beni yıllardır tanıyan ve hatta arkadaşlarından bir kaçının benimle tanışmak için kendisine ricada bulunduklarını hatırladığımızda Muzaffer’in benim içimi-dışımı bildiğini iddia edebilirdim, kalbimdeki bir bölme hariç. O bölmeyi Allah’tan başka kimsenin bilmesi mümkün değildi, asla!
Eee! Peki! Ta ki sözlenme, nişanlanma, nikâhlanma aşamalarını kat etmiş birinin, kısacık bir zaman içinde kalbine tek bir kişiyi, ömür boyu birlikte olacağı kişiyi oturtmaması mümkün müydü?
İnsanoğlu çiğ süt emmişti, gün doğmadan neler doğardı ve insan yaşamında olmaz, olmazdı, olabilirdi çünkü!
Böylesine düşünüyor olmalıydı Muzaffer belki de kıskançlık duyguları yaşarken. Atla deve değildi ki. Hem sabreden derviş, murada erermiş idi, “Belki” ya da “Olasıdır” düşünceleri aklından geçse bile.
Muzaffer içini kemiren düşüncelerden kurtaramıyordu kendini.
Ve Muzaffer için işin kötü, belki de yanlış tarafı erini sevmeğe başladığını hissediyor olmaya başlaması idi. Yoksa bu kıskançlık hezeyanının(34) sebebi başka ne olabilirdi ki?
Acaba “Özledim!” deyip kalkıp gitse miydi ki, oralara? Hem o kadar cesur değildi, hem de yol-iz bilmezdi.
“Geliyorum!” dese, bir başkası varsa ki buna ihtimal bile vermiyordu, “Ama şüphe dağları beklerdi!” “Minareyi çalan kılıfını hazırlar!” örneği açık mı verirdi ki kocası, yani ben?
Çörekler-börekler hazırladı. Birkaç takım iç çamaşırı satın aldı, babasını ikna etti; “Erimi özledim!” diyerek, utanmadan.
“Şüphe; zalimlere musallat olan bir hastalıktı ve zalimlerin en çok şüphe ettikleri kişi de en çok sevdikleri kişi idi(35)”.
Sahi, çok mu sevmeğe başlamıştı beni? Bensiz olmayı, bensiz yaşamayı düşünemez mi olmuştu?..
Bir hafta sonu kentte aylak aylak dolaşırken sokakta karşılaştık Aysel ile. Elinde hemen fark ettiğim nişan yüzüğü olmasına rağmen, anlayamadığım bir şekilde daha görür-görmez coşkunca sarılmış, kucaklamıştı beni:
“Neden? Yıllar boyu, bir kere, bir tek defa bile aramadın, sormadın beni?” dedi.
“Uzaktın ve bir yakının vardı yanında, ne umut edebilir, ne düşünebilirdim ki?”
“Sevenler kavuşamazmış!(36)”
“Ne dedin?”
“Hiç! Ben çevremde, yaşantımda ne olursa olsun, ortaokulda elimden tutan, bana ‘Yosun Gözlüm!’ diyen o çocuğu tüm yaşamım boyunca unutmadım, sevdim, sevdim, sevdim…
O yakınlığını anlatsın istedim, uzaklaşmasın istedim, beni benim istediğim yaşama döndürsün istedim. Ama olmadı. Lise bitti, hani kaba bir tabir; ‘Harç bitti, inşaat paydos!’ gibi uzaklaştın, arkana bile bakmadan uzaklaşıverdin dünyamdan.”
“Bir ışık görsem, bir umut yaşasam, bir imkân bulsam, koşup kapanmaz mıydım ayaklarına sanıyorsun?”
“O halde neden?”
“Bir sahibin vardı senin, hem ailelerinizin tümüyle uygun gördüğü. O halde benim aklından da, gönlünden de, cisminden de uzak kalmam makul olmaz mıydı?..
Oysa ufacıcık bile olsa bir ışık görseydim gözlerinde Umut, Kaf Dağının ardında olsa bile senin için gayret eder, çabalardım, senin yolunda ölecek olsam bile, ama…”
“Mücadele etmek yerine kaçmanın doğru olacağını düşündün!”
“Gibi...
Üstelik elimdeki yüzüğü görüyorsun değil mi? Nikâhlandım, ama evlenmedim. Askerlik dönüşü…”
“Askerlik sonrası; düğün-dernek-gerdek diyorsun yani?”
“Bir bakıma yani…”
“Nedense, benim olmayacağım bir yaşamda mutlu olacağını hissedemiyorum. Gene de dileğim, mutlu olman, olabilirsen, olmak için çaba gösterirsen eğer…”
“Ben de aynı dilekleri senin için diliyorum.”
“Dileme! Ben mutlu olamayacağımı kesinkes biliyorum. Görevim evlendiğimde kocama karılık yapmak ve ona bizim çocuklarımızı doğurmak…
İnsan yaşamında bir kere âşık olur, aşk doğmaz, büyümez ve ölmez. Sadece yaşar ve ben o hakkımı kullandım.”
Vedalaşamadan sırtını döndü. Küskünce ayrılmıştık. Yoksa bana mı öyle gelmişti? Cebimden bir sigara çıkartıp yakmaya yeltendim…
Karım ve babası beni özlemiş olarak çıkmışlardı yollara ve bu düşüncelerle ulaşmışlardı yaşadığım kente. Yol-iz bilmek, bulmak için sorup-soruştururlarken ve tam sigaramı tutuşturmaya çalışırken çıkmıştım önlerine. Karımın seslenişini duydum;
“Zafer!”
Hayretle döndüm, bu aklıma gelebilecek en son olasılıktı. Elimdeki kibrit yanmağa devam etmiş ve parmaklarımı yakmıştı. Elimi silkeledim, büyüğüme saygı için dudaklarımdaki sigarayı attım parkın çimenleri üzerine.
Beynimdeki “Acaba?” kelimeleri feleklerini şaşırmışlar(37) gibi sağa-sola koşuşturmağa çalışırlarken, düşünmek gereği ile ikisine birden sarılmıştım. Beni ne zaman gördüklerini anlamak istememin telâşı içindeydim.
Ya?..
Bu sorumun devamını getirmek bile zordu benim için. Yıllar sonra heyecanının parçası olan biriyle karşılaşmak ve yıllarca akla gelemeyecek bir tesadüf. Ama karım hem aceleci, hem de daha kıskançtı benden.
“Yanından uzaklaşan o kadın kimdi Zafer?”
“Yalan Rüzgârı” bir esmiş, pir esmişti;
“Dünyada ne garip insanlar var yahu! Görüyorsun ki sahaya ait subay elbisem var, buralı olmadığım belli. O halde neden adres sorarsın ki bana, behey kadın, değil mi?”
“Bakayım ellerine!”
Ellerimi gösterdim;
“Yüzüğün parmağında. Baktı kadın, eli-yüzü düzgün, yakışıklı, hem subay. ‘Şansımı deneyeyim!’ demek istedi galiba, ama yüzüğünü görünce de suratını buruşturup uzaklaştı zahir(38)! Bir de beni, bizi görseydi yanında, nasıl morarırdı, kim bilir?”
“Muzaffer, sen kâhin(39) misin kız? Vallahi aynen dediğin gibi, yüzüğümü görüp gitti. Her neyse! Hoş geldiniz! Önce otelde size bir yer bulayım, biraz dinlenin. Karnınız açtır, sonra sizi bir yerlere götürürüm, doyunuruz. Ben otelin danışmasında oturur, gazete okur, beklerim sizi, dinleninceye kadar!”
“Olur mu? Sen de yanımızda kal, hem lokantaya gitmeye gerek yok oğul. Muzaffer çok şeyler yapıp getirdi, köreltiriz(40) nefsimizi!”
“Olmaz baba! O kadar yolu tep-gel, sonra gel burada oğlunun mekânında nefsini körelt! Onları sabah kahvaltıda yeriz, kalırsa da düşünürüz bir şeyler, isterseniz.”
“Olur, olmasına da, sen hesap ver bakayım, ne zaman başladın sigaraya?”
“Çok olmadı, dudak tiryakiliği de diyebilirim baba!”
“O zaman o paketi hemen buruşturup çöp kutusuna at! Yok ‘Hayır!’ dersen, şimdi kızımı koluma takar, nikâhlı falan dinlemez, basar-giderim geriye!”
“Ciddi misin baba?”
“Ona kadar sayayım mı? Sen de hazırlanmaya başla kızım!”
“Yok sayma baba! Hemen buruşturup atıyorum.”
“Aslan oğlum benim! İyi ki Muzaffer’i sana vermişim!”
“Sen ne diyorsun baba? Zafer’i ben alnımın akıyla kazandım, aldım, hak ettim!”
“Her neyse! Birbirinize aitsiniz ya! Ben bir lâvaboya, banyoya gireyim, leş gibi terledim, bir duş alayım.”
Babam lâvaboya girdi. Biliyordum ki isteyerek şarkı söylüyor, sözüm ona terlerini akıtıyordu. Elinden tuttum Muzaffer’in:
“Karım, canım, her şeyim!”
“Erim, canım, her şeyim! İyi ki geldim. Seni görmenin beni bu kadar mutlu edeceğini sanmazdım. Yıllardır sana bakıp da seni görmemekten, görememekten dolayı kahırlıyım şimdi. Öp beni, sar beni, ellerimi tut, babam banyodan çıkıncaya kadar da bırakma beni. Seni bu kadar özleyeceğimi beni istemeye geldiğinizde söyleseler, kahkahalarla gülerdim. Ama şimdi…”
“Öyle yanlış şeyler söyleme bir tanem. Eğer bir hayal dünyası yaratsaydım kendime, imkânı yok bu dünyada seni görebileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. İyi ki varsın. İyi ki geldin. Ömrüm sonuna kadar seninim!”
“Benden başkasını asla görmeyeceğin, bilmeyeceğin, işitmeyeceğin, solumayacağın, sormayacağın, sevmeyeceğin anlamında mı bu sözün?”
“İnanman için kendimi pencereden atayım mı?”
“Yoo! Hayır! Kıyamam!”
Şarkı sesi de, su sesi de kesilmişti. Bir süre sonra ikaz gibi bir öksürme sesi geldi ve daha sonunda da banyonun kapısı açıldı.
Ayrı köşelerde, ama alı-al, moru-morduk. Bunu anlamayacak kadar gabi(41) olamazdı kayınpederim.
“Siz dinlenin. Belki Muzaffer de duş yapmak ister, ben aşağıdayım. Sonrasında beraberce bir iki kelime ederiz. Yarın da şehre çıkar gezdiririm sizi. Hem buranın meşhur bir şeylerinden eşe-dosta alacaklarınızı alırsınız…
Ve peşinen söyleyeyim, burada sizin paranız geçmez. Artı; döneceğiniz otobüs vaktini söylerseniz, bileti de beraberce alırız, bak onun bedeline karışmam, söz!..”
Askerliğim bitinceye kadar ne Aysel’le karşılaştım bir daha, ne de Muzaffer kontrole geldi beni. Mektuplarımın onu hoşnut ettiğini, ona güven sağladığını hissediyordum.
Askerliğim bitti.
Düğün-dernek-gerdek…
İlkbaharları-yazları yaşadık karımla, çocuklarımız oldu; Şükran, Şükriye ve Şükrü, Tanrının bağışladığı nimetlerimiz.
Ama o son bahar, son sonbahar, kışı bekleme arzusunu duymadan gelip yerleşti otağımıza.
Nasıl söylenir, nasıl anlatılır, bilemiyorum o menhus(42) hastalık nereden yol -iz- bulmuşsa bulmuş, gelip yerleşmişti karaciğerine karımın. O sancılarına aldırmamış, ses bile çıkarmamıştı, biz/ler üzülmeyelim diye.
Doktora gittiğimizde vakit ise, her şey için çok geçti.
“Üç-beş ay!” dedi doktorlar, biçtikleri ömür için.
Karım hasta yatağındaydı. Son sözler olarak;
“Kendine ve çocuklarımıza iyi bak! Onları mutlaka okut! Mezarım belli olsun, başıma sadece bir taş dik! Ara sıra bana, beni unutmadığını göster ve eğer gönlüne göre, bebelerimize üvey analık yapmayacak birine rastlarsan, yalnız kalma!” demişti, göçüşüne çeyrekler kala...
Doktorlar; “Üç-beş ay!” demişlerdi, karım onları da bizleri de şaşırtmıştı, hem kendisi fazla eziyet çekmemek için, hem de sevenlerine üzüntüyle eziyet çektirmemek için olsa gerek. Hastalığını öğrenişimizin daha birinci ayı bitmeden, metastaz denilen canavarın hükmüne direnemeyerek sessizce ve ansızın “Allahaısmarladık!” bile demeden ayrılmıştı dünyamızdan.
Demek ki sevdiğini, sevdiklerini canını verecek kadar sevenler, o canı kendisine bağışlayana daha çabuk ulaşıyor, Tanrılarına daha çabuk kavuşuyorlardı.
Veyahut da Tanrı yanına çağırdığını, onu sevenlerden daha çok sevdiği için alıp kendine saklıyordu kulunu.
Muzaffer’in utanarak söyleyebileceğim eksikliği, ölümünün yaklaştığı, elden ayaktan kesildiği ana kadar tüm ev işlerini yapmağa çalışması idi. Bana, bizlere hiçbir şey öğretmemişti.
Ne üniversiteye giden Şükran, ne liseyi bitirmek üzere olan Şükriye, hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyorduk ev düzeni hakkında desek yeriydi. Çünkü o, öyle yaşatmıştı bizi.
Şükrü mü? Oh! Ho! O nevi şahsına münhasır(43) bir başka âlemdi. Ablaları himayesinde biricik, şımarık bir bebe idi, bakkaldan ekmek almasını bilmezdi, sadece okur, okur, bir bakıma arkadaşlarının lâf ebeliği diyeceğim bir şekilde inek gibi “Mölerdi!”
Allah’tan benim okuma yazmam vardı! Bir şeyleri bilmesem bile, kitaplardan okuyor, öğreniyor, ya da öğrenmeye çalışıyor, yemekleri, salataları, tatlıları yapmağa, üstesinden gelmeye çalışıyordum.
Oldu, oldu, olmadı marketler, lokantalar ne günlere duruyordu ki? Koşuyor, koşuşturuyor, çorba dâhil, pizza-mizza her bir şeyi alıp getirip koyuyordum, masaya, bebelerimin önlerine.
Ancak övünmeyi sevmediğimden, sanki fark edilmeyeceğini umuyormuşçasına hazırdan aldığımı itiraf(!) ediyordum çocuklarıma.
Ancak kısa zaman içinde birçok şeyi yapmayı öğrenmiştim. Çamaşır-bulaşık-temizlik zaten favori mesleğim olmuştu! Yemeklerden ise mantıdır, yaprak sarmasıdır ya da baklavadır gibi tatlı yapamıyordum, ama envaı çeşit(44) çorba, her türlü bakliyat, yaş sebze yemeği, pilâv, kısır, muhallebi yapabiliyordum.
Mercimek köfte ve çiğ köfte en çok sevdiğim şeylerdi ve maalesef elimden hiç gelmiyor, gelemiyordu da. Bebeler mercimek köfteye ortak oluyorlardı da, etsiz de olsa çiğ köfteyle araları hiç hoş değildi, hem de istisnasız(45) hepsinin.
Cumartesi günlerini iple çektiklerini bilirdim. Çünkü o gün babalarının tatsız-tuzsuz yemeklerinden kurtuluş bayramı(!) ve İskender artı künefe tatma günleriydi, hem hiç bıkmadan, usanmadan, hem her hafta.
Onların damak zevklerine, hoşnutluklarına göre alışveriş ettiğim yerler belli idi. Peyniri, zeytini, yoğurdu, meyveyi, hatta ekmeği bile hep bildiğim işaretli yerlerden alırdım.
Bu, benim için yürüyüş, bir bakıma hava almam, soluklanmam demekti.
Keza çok zaman hazır bazı şeyleri de belirlediğim şarküterilerden, yalnızca belirlediğim tarihlerde alırdım, taze olarak. Örneğin kaymak, bal, salça gibi. Çünkü gerekli araştırma-soruşturma ve hafiyelik özencimle neyin, ne zaman, nerede, nasıl olduğunu, olacağını öğrenmiştim. Olmadı mı, bir gün bile beklediğim olurdu, tazesinin, yeni tarihlisinin gelmesini.
Reyon, raf ya da buzdolaplarının da öyle ön sıralarından değil, arka sıralarından alırdım, almam gerekenleri, dayanması uzun sürsün diye ve raflarda karışıklığa sebep olursam da ellerimle düzenlerdim rafları tekrar.
Bir tek günlük sütleri ve “Mazot” diye şifrelendirdiğim içkimi mahalle bakkalı Muhammet’ten alırdım. Adı Muhammet idi, ama içki satardı.
Aslında sigara gibi, içki de içmez, ağzıma koymazdım, ama karımın vefatıyla Allah’a isyan etmiştim, karımı hem kısa süre içinde, hem de benden önce yanına aldığı için.
İçki içerek Allah’tan intikam alıyordum, sözüm ona. Allah’ın da pek umurundaydı sanki!
Çocuklarım bu söylenişime üzüldükleri için yalvar-yakar içki içme arzumu, canımın içki çekmesini iki gün ile sınırlamışlardı, uzun-uzun pazarlıklardan sonra! Bu iki gün tazı gibi koşturduğum Salı ve Cuma akşamları idi.
Bazen kontenjandan Pazar akşamları da iznim olurdu, ama çok nadiren. Galiba Muzaffer’i yitirdiğimden beri ilk zamanlar hariç, sözleşme yapılıp da frenleme moduna girdiğimden beri belki üç, belki de en fazla dört kere yaşamıştım bu ayrıcalığı, bayram-seyran gibi.
İçki konusunda ukalalık(46) parayla olsaydı, elimden tutulmayacak kadar çok zengin olurdum herhalde, bebelerime dil döküş ve saçmalıklarımla. Her neyse bıraktım bu saçma konuyu da saçmalığı da.
Gelelim başlangıcıma. Dediğim gibi her şeyin iyisini, belirli zamanlarda, belirli yerlerden alıyordum ya. O market ve cami olayını, oğlum organik yumurta ve bilmem ne firmasının tereyağından istediği için yaşamıştım. Çünkü onun istediklerinin en tazesi o cami yanındaki marketteydi ve ben bebelerimin bir dileği için Fizan(47) denilen yere bile gitmekten çekinmezdim…
Tabut yüklendi bir cenaze arabasına omuzlar üstünde. Otobüsü vardı mevtanın(48), kalabalık bir taksi ordusu yanında, garibanlar ve benim gibiler için. İnsanların gittikleri yerin birinin diğerinden farkı yoktu. Tüm erkek mevtaların hepsi yedi metre üç parça kefenle giriyorlardı(49) toprak altına.
Tek farkları kiminin kefeni makbul olduğu üzere patiska, kimininki Amerikan, kimininki pazen olabiliyordu, varlık durumlarına göre. Belki bir de uğurlanış farkı olabilirdi. Hocanın verdiği talkından sonra hayat yeniden başlıyordu, herkes için, diğer cenazeler için de aynı.
Mezarlıkta herkes “Başınız sağ olsun!” diyerek uzaklaşırken sıraya girdim. Böyle bir atmosferde de olsa, böyle acılı bir gününde de olsa ve ne olursa olsun Aysel’le konuşmak için şansımı deneyecektim. Çevresinde bir sürü insan vardı, ben “Başın sağ olsun!” derken.
Yılların eskitemediği sesimi, ya da yüzümü tanımış olmalıydı;
“Sen?” dedi, sessize yakın, “Sağ olun!” demenin öncesinde.
“Yarın!” dedim anlaşılır anlaşılmaz fısıltıyla, dikkati çekmemek arzusuyla o kadar kalabalığa rağmen. Cenaze namazı öğle namazından sonra kılınmıştı, “Yarın” muradımın da öğleden sonrası gibi yorumlanması gerekir, diye düşündüm.
Anlamış mıydı? Anlaması gerekliydi, anlamalıydı hem.
Böyle büyük bir adamın gazetelerde boy-boy resimleri ile ölüm ilânları olmalıydı, değil mi? Evlendiğimden, bağrıma taş bastığımdan, son karşılaşıp konuşmamızdan beri onu ne görmüş, ne de aramıştım, düşünmek dışında.
Çünkü o; arkadaşımın aşkı(50), karısı, çocuklarının anası idi. Benim de hiçbir şeyimi eksik etmeyen bir karım vardı bir zamanlar, çocuklarımın anası olarak.
Gazetedeki ölüm ilânını okudum;
“Sevgili eşi, kırk küsur yıllık hayat arkadaşı” denmişti Aysel için.
Sonra çocukları sıralanmıştı: Hâle, Jâle, Lâle ve Halet(51) olarak. Sanırım oğlan için gereken kafiyeyi uyduramamış olmalıydılar. Sonrasında Kâmil’in kardeşi Cemil ile Aysel’in kardeşleri Nursel, Cansel ve Göksel isimli kardeşleri geliyordu. Aysel’in annesi-babası isim ve seslerde kafiyeyi tutturmuşlardı.
Bana göre her iki tarafta da enteresan olan üç kızdan sonra gelenin oğlan olmasıydı. Eee! Ne demişlerdi; soy soya, bulgur suya çekermiş, doğal değil mi?
Ertesi gün çocuklarıma yalan söyledim. Önemli bir maç olduğunu, erken çıkacağımı anlattım onlara.
Oysa ne cumartesi-pazardı, ne de bayram-seyran. Sormamışlardı bile bana; “Ne maçı, ne zaman, hangi sahada, hangi takımlar?” gibi, saygılarından ötürü.
Sabahın erken vakitlerinde, elimde küçücük bir pusula ile mezarı başına gittim rahmetlinin. Mezarı üzerine bıraktığım sarıçiçeklerden birinin altına notumu bıraktım ve yan mezardaki akrabama(!) bildiklerimi okumaya gayret ettim. Saat mi, saatler mi geçmişti aradan, farkında olmadığım?
O göründü uzaklardan sanki bir medya ordusu ile. Yanında başkaları da var mıydı, bilmiyorum. Rahat bırakmıyordu kimse, rahat bırakmaya da niyetli değil gibiydiler.
Çömeldiğim yerden doğruldum, müdahale etmem gerekliliği ile ve gibi;
“Sevgili kardeşler, genç arkadaşlar, biliyorum ki görevlerinizi yapmağa çalışıyorsunuz, saygı duyuyorum, ama siz de her kimse bu kadıncağıza saygı gösterin, bırakın rahatça dua etsin mezardakine, sonra ne soracaksınız, ne söyleyecekseniz, fotoğraf çekecekseniz, daha sonra sorun, söyleyin, çekin, lütfen!”
Aysel’e doğru ilerledim;
“Sarıçiçeğin altına bak!” diye fısıldadıktan sonra, sesimi yükselterek;
“Buyurun hanımefendi, duanızı gönül rahatlığıyla edin, ben sizi izleyenlerin karşısındayım, ama duanızı bitirdikten sonra lütfen onlara yardımcı olun, onlar da görevlerini yapsınlar lütfen ve beni bağışlayın!”
“Sen hâlâ…” dedi fısıldayarak, cümlesini tamamlayamadı.
“Ben hâlâ…” dedim burnumu kaşır gibi yaparken ağzımı kapatarak, ben de cümlemi tamamlamadım, tamamlamak istemedim. Çünkü dudak okuyanlar olabilirdi. Bu Türk Medyası o kadar zeki idi ki çünkü…
Hele magazin? Gayya Kuyusu(52) gibiydi. Düşmeye gör kurtulamazdın. Zaten bunun için yazmıştım ya, kısa sayılacak o uzun notu;
“Mutlaka takip edenlerin vardır. Telefonla arama, internetten ulaşmaya çalışma. Bir yabancı telefondan ‘Şuraya gel!’ de. İstediğin yere, istediğin saatte geleyim, seni mutlaka görmek, ellerini tutmak, içimden geçenlerin tümünü söylemek istiyorum. İsim verme, cisim belli etme, telefon numaram şu:…” diye.
Bir gün, beş gün, bir hafta, bir ay bekledim. Hiçbir haber yoktu, hiçbir haber ulaşmamıştı, gariban yüreğime. Benim suskunluğum çocuklarımın da dikkatini çekiyordu, ama sorularının karşılığı “Hiç!” olunca ve normal yaşama düzenimiz devam edince, ya ellerinden bir şey gelmiyordu sessizliğime çare olarak, ya da yaşamlarının hiçbir bölümünde olmadığı gibi müdahale etmek istemiyorlardı yaşamıma, yalnızca içki konusu hariç…
Sadece küçük kızım Şükriye bir gün, daha doğrusu o bir günün iki gün sonrasını merakla sormuştu, takvimdeki “Mevlit” diye işaretli yeri göstererek.
“Bir arkadaşımın ölümünün kırkıncı günü. Onun için mevlit okunacak da.” demiştim…
Mezarlığa sabahtan gittim. Sadece sarı lâleler ve sarı karanfiller alıp koydum Kâmil’in mezarının üzerine. Kâmil’in mezarı eski mezarlar gibi çökmesi beklenen bir mezar olmayıp, betondan hücre şeklinde olduğundan, mezarı ve mezar taşı yapılmış, üstüne yazılması gerekenler yazılmış, üstündeki toprağı yeşillikler ve çiçeklerle donatılmıştı.
Benim çiçeklerim de o güzellikler arasında sırıtmıyor, “Biz buradayız!” diyorlardı sanki anlayana, ya da anlamak isteyene yahut da isteyenlere. Acaba eskiye olan özlemimle yanlış mı yapıyordum?
Cevabım; “Bilmiyorum” değil, “Bilmek istemiyorum idi!” kendime.
Cümbür-cemaat(53) geldi öğle namazı öncesinde bir sürü insan ve medya tabii. Aysel öncesinde sarı lâleleri ve karanfilleri okşadı, getireni biliyormuşçasına sanki. Bunun benim hüsnü kuruntum(54) olması oldukça açıktı. O karışıklığı görüp de tekrar not yazmayışıma üzüldüm. De…
Yazmak istesem, yazsam, ne yazabilirdim ki ikinci kez?
Orada mezar başında sesi gür biri; “Öğle namazından sonra mevlit okunacağını” anons etti(55).
Çocuklarıma mevlide katılacağımı ben de anons ettim!
Kısaca hiçbir şey olmadı. Acaba ben mi çok aceleciydim? Bir insan kırk küsur yıla yakın bir zamanı beraber tükettiği birini toprağa teslim eder-etmez mazisine geri dönebilir miydi ki? Bu haksızlık, bu yanlışlık, bu hata olmaz mıydı?
Mevlit sonrasında kapıdan çıktığımda bir genç kız yaklaştı yanıma;
“Babamın okul arkadaşıymışsınız. Annem fotoğraflarınızı gösterdi, babamla birlikte olduğunuz. Cenazesine de gelmişsiniz, teşekkür edememiş. Şimdi de durumu müsait değil, acımızı paylaştığınız için teşekkür etmek istiyor!”
Beni arayamayışının nedeni anlamıştım. Notumu ya kaybetmişti istemeyerek yahut da görülmesin, bilinmesin, anlaşılmasın diye isteyerek yırtıp atmış olmalıydı. Düşüncemde kendimi ayıplayarak da olsa teselli etmeyi amaçlarken sordum genç kıza;
“Sen kızlardan hangisisin?”
“En küçük olan Lâle, efendim!”
“Başınız sağ olsun Lâle. Ziyaret etmeyi de dilerdim, ama hem acınız taze, hem bence taziyeye(56) gelenlerin çokluğu nedeniyle durumunuz uygun değil, hem de gazete ilânı ile teşekkür etmişsiniz zaten herkese.
Gene de, kâğıdım yok maalesef, senin de yok gibime gelir, istersen avucuna yazayım yahut da cep telefonunu çaldırayım, cep numaram orada kaydedilmiş olsun. Ayrıca da söylerim umarım unutmazsın, değil mi?”
“Unutmam! Hatta çocuklarınızla arkadaş olabilmek için ben bile arayabilirim sizi!”
“Teşekkür ederim!” derken düşünüyordum: Ne evli, ne dul, ne de çocuklarım olduğunu söylemediğim halde, nasıl bildiğini düşünmem gerektiği geçti içimden. Korktum, çekindim, acaba anneleri anlatmış mıydı beni çocuklarına?
Oysa ona da hiçbir şey söylememiş, anlatmamıştım kendimi.
Büyük insanların uzun kolları vardı, araştırmış olabilir miydiler ki beni? O zaman deşifre(57) olmaz mıydık? İnsanın beyni küçücüktü, ama o küçücük yere o kadar çok şey sığdırabiliyordu ki?
Yahut da o beyin o kadar çok şeyi kapsıyordu ki, bedenin diğer organları şok olmamak için kendilerini zor zapt ediyorlardı.
Düşünüyor, düşünmemeye çalışıyordum, ama yorgunca;
“Yok canım, ne biliyordu ki hakkımda, çocuklarına anlatsın? Mümkün değildi? Belki soluk lise fotoğraflarımızı gösterirken meselâ şöylesine; ‘Babanızın okuldan ve öğrenci yurdundan arkadaşı’ demiş olabilirdi. Ancak o kadar işte! Fazlası zaten gereksizdi.”
Acaba ben de, “Maça gidiyorum!” dediğim gün maça değil de, neden saklanmak gereğini hissettiğime hâlâ akıl erdiremediğim arkadaşımın cenazesine gittiğimi söylese miydim çocuklarıma, gecikmiş olarak da olsa?
Ve yine acaba; “Arkadaşımın kırk mevlidine gidiyorum” dediğim gün aslında annelerinden önce sevdiğim kadının kocasının mevlidine gittiğimi bugün açıklasa mıydım?
Yoo! Bu konuda tahammülsüzlüklerinin olacağını düşünüyordum.
En iyisi susmaktı, hem mezara gidinceye kadar. Mümkün değildi, ama gerçekler bir nedenle de olsa, örneğin uykuda ya da mümkün olacak ateşli bir hastalık sırasında sayıklayıncaya veya içkinin dozunu artırıp ağlayıp-sızlarken itiraf ederken ortaya çıkıncaya kadar...
En doğrusu susmak idi galiba…
Günler geçmeye devam etmiş, etmeye devam ediyordu, okullar açılmış, mazimi, mazimizde kalanları unutma moduna girmiştim.
Evde etrafı toplayıp, bebelerime yemek hazırlamaya çalışırken telefonum çaldı;
“Efendim!?”
“Öhhö!” diye zoraki bir öksürme sesi geldi, anlamıştım.
“Yarın benim okulumun sekreterliği önünde!”
“Saat 9.00?”
“Evet, 9.00!”
Teknoloji ileriymiş, dudaklar okunuyor, telefonlar dinleniyor, bilgisayarların IP numaralarından şahıslar tespit ediliyormuş, zehir hafiyeler varmış…
Hadi canım sen de! Beni bulabilene de, telefondaki araç seslerinden anladığıma göre kontörlü(58), ankesörlü(58) telefonları bildiğime göre onu bulup tespit edebilene de “Aşk olsun!” demek ve yarının sabahını düşünmek dışında hiçbir şey düşünemiyordum.
Çok zaman büyük kızımın kullanıp da kardeşlerini de okullarına bıraktığı arabam vardı. O günün akşamında “Eğer mümkünse” deyip arabamı “Rica etmiştim!” mal sahibi bendim, ama esas mal sahibi onlardı.
Onlara bugün için taksi paralarını verip;
“Havaalanına gidip eski bir arkadaşı karşılayıp, vaktim olursa normal, rutin(59) kontrol için doktora da gözükeceğimi” söylemiştim.
Arkadaş ve doktor doğru idi de, havaalanını sözünü nereden ve niçin uydurmuştum, aklıma sığdıramıyordum. Yalancının mumu yatsıya kadar yanacak olsa da, yalandan kim ölmüştü ki?
Aysel’in benim mezun olduğum okulu bilmemesi mümkün değildi. Yoksa sorardı bir başka çeşniyle(60), ya da şifre haline getirebileceği başka kelimeyle. Sanırım üniversiteye başladığımızda, il ve okullarımızı konuşmuştuk rahmetli Kâmil’le aramızda…
Buluştuk. Dünyalar benim gibiydi, yıllardan, nedenlerden sonra. Ben alelade(61) bir insan, o elinde bir çanta sosyete hizmetçisi gibiydi, makyajsız, silik, siyah gözlüklü.
Yanıma oturur oturmaz sarıldı, ben de ona. Yılların birikmiş bir özlemi vardı nefeslerimizde, sevgi, şefkat, muhabbet dolu, cinselliğin, şehvetin izi-eseri olmayan…
Limit(62) koymuştu Aysel beraberliğimize, birlikteliğimize: Yalnızca ve en fazla üç saat, sonrasında gene iki yabancı olacaktık, bir sonraki kısaltılarak gelecek üç saate kadar. Bugün günlerden salı idi, bir sonraki buluşmamız pazartesi olacaktı.
Her hafta bir gün öncesinde ve değişik saatlerde, değişik yerlerde buluşacaktık, birbirimizin gözlerine bakmak, el ele tutuşmak için. Ondan gayrısı bizim için gerekli değildi çünkü.
O bir hizmetçi idi sosyetede, bense onun ağabeyi idim görünüşe göre, aramızda bile konuşurken.
Öyle ya yerin kulağı vardı!
Oysa el ele oluşumuzu, bir ağabey-kardeş ilerisinde kucaklaşışımızı o yerin kulağı görmez-anlamaz-tespit edemez miydi sanki? Ama ne umurumuzdaydı ki? Biz birbirimize yetmeye çalışıyorduk yılların birikimiyle ve sadece nefeslerimizle.
Bazen saatlerce, yani bize yetmesi gereken üç saat boyunca konuşmadan birbirimizin nefesini soluyorduk.
Beraberliğimizde bir saniyemiz bile boş geçmiyordu. Anlatıyor, özlemiş olarak gülümsüyor, gülebiliyorduk bağımsızca. Bazı bazen coşarsam sesim gençliğimde güzeldi, şimdi de sanırım öyle, ufacıktan nihaventten, rasttan… Asla hicazdan, hüzzamdan olmayan şarkılar fısıldıyordum ona;
“Dünyaya değişmem seni, en tatlı emelsin(63)”, “Geçsin, günler, haftalar…(63)”, yahut da çok eskilerden “Bir ihtimal daha var(63)…” gibi. Bazen Orhan Veli’den “AYRILIŞ(63)”, Cahit Sıtkı’dan “DESEM Kİ…(63)” şiirlerini hatta kendimden şiirler okuyordum ona, “EĞER(63)” ya da “SEVENLER KAVUŞAMAZMIŞ(36)” der gibi…
O dışarıya nasıl çıkıyordu bilmiyorum ama benim için her şey kolaydı, nasıl olsa bütün gün evdeydim, dışarıya çıkmam zor olmuyordu. Üstelik son doktor kontrolünde(!), doktor bana; “Günde en az üç saat(?) dışarıda yürüyüş ve temiz hava almamı” önermişti!!!
Bu nedenle sokaklar da, Belediye ve Halk Otobüsleri de, tüm taksiler de benimdi. Bu nedenle çocuklardan bir daha arabalarını istememiştim, Aysel’le tekrar buluşmak için. Olur a, Güvenlik Kameralarında görüntülenmek ya birilerinin dikkatini çekerse idi. O zaman yandı gülüm keten helva olmaz mıydık?
Üstelik çocuklarımızdan da kendimizi gizlemeye mecburduk gibime gelir. Çünkü bu çağımızda ne onunkiler, ne de benimkiler kabul ederdi bizi!
Toplum? Toplumun da hoşgörüsünün olacağını sanmıyorduk. Gizlenmek-saklanmak en iyisi idi bizce, biz de onu yapmağa çalışıyorduk, tüm gözlerden uzak olmağa çalışarak! Göz göze bakışmamızın, el ele tutuşmamızın, hatıralarımızın günahı sayılacakmış gibi yaşamamızın kime zararı vardı ki?
Beraber olmayı dilediğimiz gün, saat ve yerler her seferinde ayrı ayrı oluyordu, olmak mecburiyetindeydi de, bir öncesinde plânımızı doğru-dürüst yapmak zorundaydık da. Bir arıza anında cep telefonlarımızı, ya da kontörlü bir telefonu bir defa çaldırıyorduk, arıza, bir sonraki haftanın o gününün aynı saati, aynı yeri oluyordu.
Biz, hem ikimiz de ajan, ya da casus olmalıymışız canım, saklanmamıza bu kadar dikkat ettiğimize göre değil mi?
Buluşmak için nereleri seçmedik ki, neleri denemedik ki, geciken mutluluğumuzu üleşmek için? Meselâ tiyatrolara, sinemalara, hatta amatör-profesyonel demeden maçlara gitmiştik. Diğerlerini de şöyle bir sıralamağa çalışayım;
Terminal, gar, havaalanları salonlarında ya yolcu karşılamak için beklemiştik, ya yolcu olmuştuk.
Şehirlerarası otobüslerle, trenlerle yakın il veya ilçelere taşınmıştık, göz göze.
Pazarları dolaşmıştık, el ele.
Hastanede muayene sırası, tahlil sonucu beklemiştik merakla.
Postanede, noterde ödenecek makbuzlarımızın, alacağımız evraklarımızın sırasını sinirle, ayaklarımızla tempo tutarak beklemiştik!
Pastanelerde, marketlerde, uzak salaş lokantalarda sabırla beklemiştik sıramızı. Gençlik Parkı, Hayvanat Bahçesi akla gelmeyecek her yerde bazen hüzünle, bazen neşeyle, bazen somurtarak, bazen tebessümle harcamıştık üç saatlerimizi.
Yahut da üç saate sığdırmaya çalışıyorduk birliğimizi, beraberliğimizi, beraber soluk alıp, nefeslenmemizi.
Tanrı dışında bizi görüp belirleyecek ve de tabiidir ki anlayacak bir Allah kulu olmayacağı gerçeğini yaşıyorduk düşüncelerimizde.
Bu nedenle özellikle Aysel’in genellikle de benim boy gösterdiğimiz mekânlarla, çocuklarımızın okul ve iş yerlerinin kenarından, köşelerinden bile geçmiyorduk.
Dileğimiz; bizi bulacakları ana kadar, sakındığımız gözlerimize çöp batmamasıydı.
Mutluyduk…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü zihninizde şekillendirmeniz için öykünün geçtiği şehirler olarak yaşamaktan mutluluk duyduğum; Bilecik-Ankara-İstanbul-İzmir ve Edirne şehirlerini düşünebilirsiniz
(1) Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(2) Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
(3) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.
(4) Salâvatlamak; Uğurlamak. “Güle güle” demek. Mezarına teslim etmek.
(5) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.
(6) Hilâllemek; Abdest alırken el ve ayak parmaklarıyla sakalın ve kadınların sık saçlarının arasına ıslak parmaklarını sokarak hareket ettirmek.
(7) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
(8) Cılızca; Güçsüz, zayıf, cansız, gelişmemiş olarak.
(9) Okkalı Küfür; Çok fazla, söz olarak hazmedilmesi zor gibi olan ağır küfür.
(10) Vaiz; Cami, mescit gibi yerlerde, genellikle öğüt niteliğinde konuşmayı yapan, aşırı derecede ayet, suret, hadisleri Arapça olarak tekrarlayan kişi.
(11) Zındık; Hacı-hoca takımının “dinsiz-imansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile; “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
(12) Namaz Çeşitleri; Kaza, Nafile, Şükür, Ziyaret, Sefer, Tespih, Kuşluk, Teheccüt, Hacet, Tehıyyat-ül Mescit namazlarının vakit namazı için gelinen camide kılınmaması gerekir (Unuttuklarım da olabilir).
(13) Gafil; Aymaz. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen.
(14) Fetva; İslâm hukukuyla ilgili bir konunun, bir sorunun dinsel hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, müftüce verilen hüküm. Bir işle ilgili yargıda bulunmak, bir işin yapılmasına olur vermek.
(15) Ecir (Ecr); Sevap, ücret
(16) Şefaat; Birinden, başkası adına ricada bulunma, kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu ve ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından aracılık etme, kayırma, iltimas ve yardım.
(17) Sanırım bu cümleye yakışacak en uygun söz; Biliyorsan konuş, ibret (âlim sansınlar) alsınlar, bilmiyorsan sus da, adam sansınlar… MEVLÂNA
(18) Tekbir; İslâm’da Tanrı’nın ululuğunu, yüceliğini belirtmek için söylenen “Allahüekber!” sözü.
Tevhid (Tevhit); Vahdet kelimesinden oluşmuş tek olmayı anlatan bir kelimedir. (Örneğin “Lâilâheillâllah” kelimesine kelime-i tevhid denilmektedir.)
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
(19) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(20) Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Softa; Yaşadığı çağın gerisinde kalmış, geri kafalı. Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlı olan.
Sufi; Tasavvufta gönlü saf kimse, eren, ermiş, nefsinin arzularından vazgeçmiş.
Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına uyan kimse.
(21) Linç Etmek; Yargılamadan öldürmek.
(22) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
(23) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
(24) Tasvip Etmek; Bir düşüncenin ya da davranışın doğru, uygun, yerinde olduğunu belirtmek, onu uygun bulmak, onamak.
(25) Hasetlenmek; Kıskançlık göstermek, çekememek, kıskanmak.
(26) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
Dış Kapının Mandalı; Gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim.
(27) Şemail; Bir kimsenin dış görünüşünün özellikleri. Huy, özyapı, karakter.
(28) Limonileşmek; (İnsan ilişkilerinde bozulmak, ekşimek, tatsızlıklar yaşamak.
(29) Telâffuz Etmek; Söyleyiş şekli, sesleniş tarzı gerçekleştirmek.
(30) Afsunlamak (Efsunlamak); Fisun (sihir, büyü kelimesinin çoğul hali) sihirlemek, büyülemek.
(31) Ağrı-Sancı; Çok zaman ağrı ve sancı karıştırılmaktadır. Buna ait yorum şöyledir; Ağrı sert bir karakterdedir. Bacağınıza bir tekme yerseniz ağrı duyarsınız. Ama sancı daha başkadır. Meselâ ishal olduğunuz veya ani bir dışkılama ihtiyacı duyduğunuz zaman karnınızdaki his sancıdır. Yediğimiz bir şey dokunduğu zaman “Karnım ağrıyor!” deriz fakat burada olan ağrı değil sancıdır. Eğer karnınıza biri sert bir çimdik atarsa burada olacak şey ise ağrı olacaktır. Romatizmalı mafsallar ağrır. Ponpon (zatürree) esnasında göğüsün yan tarafına gelen ise sancıdır.
(32) Ataerkil; Pederşahi. Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.
(33) Nankörce; Kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyerek. İyilikbilmez tavırlarla.
(34) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
(35) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS) şeklindedir.
(36) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “SEVENLER KAVUŞAMAZMIŞ” derlememin ilk dizesi şöyleydi;
“Yalvarmam güç Tanrı’ya; ‘Bağışla!’ demek için sonsuz âlemde,
Seni sevmek günahım, yanacağım bunun için cehennemde,
Seni yaşamak kaderim, bunu hisset, anla, yaşa, bil sen de!
‘Sevenler kavuşamazmış!’ Kitap yazar, bilmesen de, bilsen de...”
(37) Feleğini Şaşırmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz olmak.
(38) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.
(39) Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan.
(40) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
(41) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
(42) Menhus; Kötü, uğursuz.
(43) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(44) Envaı Çeşit; Türlü, çeşitli, çeşit çeşit.
(45) İstisnasız; Kimse, ya da şeyleri benzerlerinden ayırmama, ayrı tutmama, beraber düşünme, ya da aynı kuralları uygulama.
(46) Ukala; Arapça akil kelimesinin çoğuludur. Akıllılar anlamına gelir. Kendini akıllı ve bilgili sana, bilgiçlik taslayan.
Ukalalık; Ukala olma durumu, ukalaca davranış.
(47) Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.
(48) Mevta; Ölü, ölmüş kimse.
(49) Kefen; Kadınlar için 8 metre, 5 parçadan, erkekler için 7 metre, 3 parçadan ibarettir.
(50) Arkadaşımın aşkısın… Sözlerini Fecri EBCİOĞLU’nun yazdığı orijinali “La Femme De Mon Ami” şeklinde olan bir Enrico MASIAS şarkısı.
(51) Haled (Halet) (Osmanlıca); Halet şeklinde kullanılan kelime “Hal, durum, keyfiyet” anlamındadır. (Halet-i ruhiye; ruh hali anlamındadır, kelime daha çok bu haliyle kullanılır.)
(52) Gayya Kuyusu; Sözlük olarak İslami anlamı cehennemde ateşten bir dere, nehir veya cehennemin en derin tabakasında yer alan bir kuyu olarak tarif edilir. Kur’an’daki ayete göre; cehennemliklerin içine atıldığı, ne tam battıkları, ne de tam nefes aldıkları içi pislik dolu kuyu. Öykü de bu anlam kullanılmıştır. Ayrıca mecaz olarak; belâlı, karışık ve karmaşık işlerin döndüğü yanlış durumlar (Arapça; limit, en son uçta) anlamındadır. Genelde olumsuz, ümitsiz, aşılması zor durum, handikap (aşılması zor, güç engel) olarak da düşünülebilir.
(53) Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.
(54) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(55) Anons Etmek; Bir olayı duyurmak.
(56) Taziye; Başsağlığı dileme.
(57) Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.
(58) Kontörlü Telefon; Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren telefon.
Ankesörlü Telefon; Kumbarasına para, jeton ya da özel kart atılınca konuşmaya açılan telefon.
(59) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.
(60) Çeşni; Tadımlık. Hoşa giden tat, lezzet. Değişiklik.
(61) Alelade; Banal. Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı şekilde.
(62) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.
(63) Dünyaya değişmem seni, en tatlı emelsin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır.
Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Osman Nihat AKIN’ ait olup eser Nihavent Makamındadır.
Orhan Veli KANIK’ın “AYRILIŞ” isimli şiiri hepimizin bildiği gibi şöyledir: “Baka kalırım giden geminin ardından; / Atamam kendimi denize, dünya güzel;/ Serde erkeklik var, ağlayamam.”
Desem ki sen benim için / Hava kadar lâzım / Ekmek kadar mübarek / Su gibi aziz bir şeysin… Cahit Sıtkı TARANCI “DESEM Kİ”
KARATEKİN, Erol. 1964 Yılı. “EĞER” İlk kıta şöyledir; “Dilerdim... Yerine gelseydi dileğim, / Sen olurdun bu dileğimde meleğim, / Yaratılsaydım eğer bitki olarak / Sen olurdun tek, dalımdaki çiçeğim…”