Yaşım bir hayli ilerlemişti.

“Üzümün çöpü, leblebinin kırığı var!” aşamasını da geçirmiştim.

Babamın, annemin önerilerinden, hele ki kız kardeşimin “Evlen, sıra bana da gelsin!” deyişlerinden bıkkınlık, hatta gına gelmişti(1). Aday adayları bile uzaktan…

Hadi, menfi ya da kötü bir şey söylememiş olayım hepsi; “Dünya-ahret(2) bacılarım, kardeşlerim olsunlar!” idiler.

Aslında fena bir adam değildim de. Evim, arabam yoktu, ama düzenli bir hayatım, ufacıcık da olsa birikimim, beni ele güne muhtaç etmeyecek de maaşım vardı.

Hani; “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur!” türünden bir yaşamı düşündürtmeyecek kadar. Yeter ki ikinci gönül de birinci gönüle rastlayabilseydi…

Saklamamam gerekirse Tanrı bütün mesaisini güzel kızlar, yakışıklı delikanlılar için harcamış, beni de bir dinlenme anında boş vaktini değerlendirirken şekillendirmişti galiba sakil(3) olarak. Hiçbir şeyim tamam değildi ki, hangi birini sayayım!

Boş vermek en iyisiydi. Zaten bunun içindir ki, henüz on yedisinde olan ve dünyadaki güzellerin en güzeli kız kardeşim benimle inatlaşmaktan ve iddialaşmaktan vazgeçmiş, eğer fark etmem yanlış değilse her gün evimizin önünden geçip pencerelere bakan delikanlının verdiği cesaretle;

“Bugün-yarın on sekizime basacağım, beyaz atlı prensimle karşılaşırsam, sıra-mıra beklemem ha!” diyerek beni tehdit bile etmişti!

Bir ağabey olarak doğal bir şekilde “Prens Efendiyi” araştırmalıydım, değil mi? Ben de görevimi yaptım.

Bilinir ki; “Kuzguna yavrusu Anka gözükür!” eloğlunda da, elkızında da mutlaka bir hata, bir kusur, bir yanlışlık, bir eksiklik bulunurdu! Hm zaten bana göre, bulunmalıydı da, mademki kardeşimi biçok  (“çok” anlamında) seviyordum Benim araştırmamın sonucu da öyle idi, hakça!

Evet! Çocuk dört-dörtlük değildi, ama doğruyu söylemezsem Allah beni taş ederdi; hani şöyle sekizde yedilik, hatta biraz daha dişimi sıkıp söylemem gerekirse yüzde doksan dokuzluk olmasa da en aşağı yüzde doksan sekizlik iyi vasıfları vardı.

Nasıl mı? Bir defa evin tek ve biricik oğluydu. Burada garanti puan doksan idi. Eh! İşi, arabası, babasından kalması olası görünen mal varlığı da vardı. Ev-arsa-han-hamam-çift-çubuk bilgilerimin dışında idi.

Eee! Görünüşe göre bundan iyisi de can sağlığıydı.

Dolaysıyla kız kardeşim gönlünün sultanını bulmuşsa, bundan böyle benim ev kurmam, baş-göz olmam, acele etmem gereksiz olup, söz konusu bile değildi. Zaten bu şehir beni boğuyordu nedense.

Göz süzdüklerim beni beğenmiyorlardı. Beğenmiş görünenler de gereğince sevgileri olmadığından ya görünüşlerindeki samimiyetsizliği gizleyemiyorlardı, ya da eksikleri-gedikleri vardı ki davranışlarıyla beni etkileyeceklerini sanıyorlardı.

Farkına varıldıysa hiçbir şekilde ne kız kardeşim için aday olan delikanlının ne de çevremdekilerin güzelliklerinden bahsetmedim. Bu, belki de çirkin olduğum için; “Yüz güzelliği izafidir(4)!” düşüncesini yaratmıştı bende.

Ve bir düşünce, ya da bir vecize yer etti dilimin ucunda: “Aramakla bulunmaz, meğerki rast gele!

Ama her şeyi şans gibi, kısmet olarak yorumlamak yahut da şanstan-kısmetten beklemek de olmazdı ki? Şansı iteklemek, kaderi desteklemek, kısmeti; “Haydi arkadaş!” diye teşvik etmek gerekmez miydi? Bencilce bir düşünce olsa da “Hayır!” demek mümkün değildi!

“Boğuldum!” demiştim bu koca şehirde. Bu sırada bir iş için şehre gelen dayıoğlu hem iki cümleyi uç uca eklemek, hem de karınca kararınca geldiği şehirden getirdiklerini vermek üzere bizi ziyaret etmişti.

Onun evimize geldiğinde sataştığı ilk kişi, utandırıp saklanmasına neden olduğu kız kardeşim idi. Dayıoğlunun kız kardeşimin indinde önemli bir yeri vardı. Bir yaz tatilinde dünyaya gelen ilk bebeğine bakımda, kız kardeşim yardımcı olmuştu okulu açılana kadar.

Sonrası bildik, bilinen şeyler işte.

Dayıoğlu Ayhan;

“Ya, teyze oğlu! Buralarda bahtın kapalı inşa!. Arabayla gelmiştim, izin al, benimle gel, hem senin için değişiklik olur, hem de bakarsın şehrimin güzellerinden biri aklını çeler, hem seninkilerin, hem de bizimkilerin dillerinden kurtulmuş olursun…

Ha! Niyetin; ‘Hele bir kız kardeşim yola çıksın, ben evi beklemeye devam ederim!’ demekse ısrarımı yok farz et! Allah yardımcın olsun! İyi evde kalmalar!” demişti.

Neyse! Silâh zoru ile değil, ama gönül rızam olmasa da dayıoğlunun peşine takılmıştım, onun işinin bitişinde, izin alarak, hem de kısa süreli olmayan.

Dayım Aziz’e de, oğlu Ayhan’a da Allah; “Yürü, ya kulum!” demişti, varlıklıydılar.

Şöyle ki; şehirde rahat rahat, canımın istediği gibi dolaşmam için arabalarından birini bana vermişlerdi.

Hemen unutmadan eklemeliyim ki; Allah’ın dayıma “Yürü ya kulum!” dediği zamanda Allah babamı da unutmamış, ona da; “Zahmet olacak, ama yürümeyi denemek istemez misin, ya kulum? Hadi gayret et!” demiş olmalıydı.

Ama standart bir devlet memuru olan babam nasıl yürüyeceğini bilememiş, yerinde sayarcasına olduğu gibi kalmış, amirlerinin takdirlerine rağmen; “Şöyle bir dairede müdür bile olamamıştı(5)!”

Dayımın nüfusu kalabalıktı. Ama evi de genişti. Dayıoğlu beni otele mi bırakacaktı? Üstelik şehre girişimizde;

“Yahu, uygun bir yere park et de karınca-kararınca bir şeyler alayım çocuklara!” dediğimde;

“Çocuklar, diyorsun. Hepsi zıpır(6) kadarlar. Hem merak etme, sen onların her birine ayrı, ayrı onların düşüncelerine göre hediyelerini aldın. Ben bu sefer boş geldim sayılır…

Ama gene de bir kutu çikolata yaptırdım. Arabanın bagajında inşallah erimemiştir. Erimişse vay halime? Bizim bebeler kesinlikle yemezler ve hepsini tek başıma benim sünnetlemem(7) gerekecek. O zaman da mızıkçılık(8) yok, bana yardım edersin, değil mi?”

“İsterim, ama inşallah erimemiştir, dileğim bu!”

Akşamın ilerlemeğe çalıştığı vakitlerde eve ulaştığımızda üç dayıkızı da beni sevinçle kucaklamış ve hepsi de söz birliği etmişçesine “Yakışıklı Ağabeyimiz!” demişlerdi. En büyüğü olan Ayça, kız kardeşim Ayşegül’den en az üç-dört yaş küçüktü.

Dayım ve Yengem, Ayhan Ağabeyi büyütmek için bir süre mola verdikten sonra Ayça, Ayda ve Ayla arka arkaya dünyalarına katılmışlardı. Ayhan Ağabey; Ayça ve Ayda’ya yeni model cep telefonları ile en küçük Ayla’ya dizüstü bilgisayar almıştı benim adıma bizim koca köyümüzden(!) dönerken.

Çocuklar;; ağabeylerinin tarifindeki zıpırlar ki ben onlara “Yeğenlerim!” diyordum, hediyelerini alınca beni tekrar kucaklamışlardı, tabii kontenjandan(9) ağabeylerine de sarılmışlardı.

Hele ki Ayla;

“Bu kadar zamandır beni görmediğin halde bilgisayara ihtiyacım olduğunu nasıl hissettin ki Aydın Ağabey?” dedi.

“Bilirsin bir söz vardır; Ab…(10)

“Eğer o sözü tamamlarsan seni ne kucaklarım, ne öperim, ne de yanına oturup seninle sohbet ederim!”

“Gel güzel kız! Öyle alt dudağını sarkıtıp kaşlarını eğmek sana hiç yakışmıyor. Sahi, ne söylüyordum ben, bak gördün mü, bana unutturdun! Eğer söylediğim şey yanlış bir şey idiyse ağabeyiniz arabalarından birini bana verdi, tarif ederseniz sizleri istediğiniz yerlere götürebilirim…

Eğer büyük mağazalara gidersek dondurmalar benden, ayrıca alamadığım sınıf geçme ve takdirnamelerinizin ödülü olarak, getirdiklerimi saymıyorum, neleri isterseniz onlar da benden…

Elbise, ayakkabı, her ne düşünüp isterseniz! Artık sizler de bana çok sevdiğim tatlıdan bir dike ısmarlarsınız, değil mi?”

“Gene Şambali(11) mi?” dedi Ayla.

“Gene ve her zamanki gibi sen bildin fıstık, küçük abla!”

“Ben ne zaman büyüyeceğim Aydın Ağabey?”

“Sen hiç büyüme, gönlümde hep böyle, hep bugünkü gibi fıstık, küçük abla olarak kal!”

“Madem beni hep seveceksin, o zaman ben de böyle kalırım. Ama yanlışlıkla büyürsem, filmlerdeki gibi beni bir oğlan isterse verme beni olur mu Aydın Ağabey? Ben hep senin küçük ablan olarak kalayım.”

“Tabii olur küçük ablam! O zaman tasdik et bakalım öperek.”

Öptü yanağımdan, ama suratını değiştirdi hemen;

“Hayırdır, ne oldu?”

“Sakalın battı da!”

“Özür dilerim, yarın hemen tıraş olacağım, hatta senin için bıyıklarımı da keseceğim. Yeter ki her üçünüz de incinmeyin!”

Ayça ile Ayda da gelip öptüler yanaklarımdan ve Ayça Ayla’ya dönerek;

“Hiç de sakalı yok, sen çok kaprisli(12) ve çok nazlısın!” dedi. O da ablasına dönerek;

“Sen benden iyi mi bileceksin, akıllım?” dedi…

Sabah, sabah olmakta gecikmedi. İşe gidecekler işlerine gitmişlerdi, ben sabah olağan mahmurluğuma peşin ödeme yaptığımdan uyanmakta da, kalkmakta da gecikmiştim biraz.

Ve beni öperek uyandırmak görevi Ayla’ya verilmişti.

Yeğenlerimin hazırladığı mükellef(13) bir kahvaltıdan sonra beraberce onların tarif ettikleri AVM denilen Alış Veriş Merkezi olan koca binaya gittik. Şu anda yanımızda olmasa da kız kardeşimi de kendime katarak diyorum ki; “Yeğenlerimiz için canımız feda!” idi.

Kız kardeşim de, ben de yarattığımız en ufak bahanelerle onlarla beraber olmaktan mutlu oluyorduk. Bu nedenle onların hiçbir beklenti ve ihtiyaçları olmadığını bilmemize rağmen; “Bir dediklerini iki etmemek” prensibimizdi. Zaten kız kardeşim Ayşegül de telefon etmişti;

“Yeğenlerimin yeni mayoları benden, bedelini ödemek senden!” diye. Verilecek tek cevap;

“Emrin olur Ayşegül!” demekti ve ben de onu söylemiştim.

Eh! Sabahın on-on buçuğunda girdiğimiz alışveriş merkezinden, yemek, dondurma seansları ile birlikte saat dört olmuş, biz hâlâ çıkamamıştık. Yeğenlerim daha bu yaşlarda “müşkülpesent(14), titiz, seçici kadın milleti!” sözünü hak ediyorlardı.

Neyse ki mayoları da, pabuçları da, birer takım elbiseleri de çantalarında idi. Kim bu bekleyişlerin sonunda “Allah’a şükür!” demezdi ki?

Bugün ve bu yaşamla hiç de ilişkili görünmese de “Tanrı hakkı dört” deyip de birkaç eşi olanlara akıl-sır erdiremiyordum.

Son olarak çaylarımızı da içmiş, hesabı ödemiş, eve yönelmek için kalkmak üzereyken, Ayça ve Ayda bir mağazanın yanından geçerken;

“Şuraya da bakalım bir!” demişler onlar mağazadan içeri girerlerken Ayla’yla beraber tüm paketlerle birlikte kanepelerden birine oturup onları beklemeye başlamıştık. Henüz iki lâfı bile birbirine eklememiştik ki yanımızdan telâşla sandığım bir şekilde koşarak geçen bir bayan cebindeki telefonu düşürmüştü ve o bunun farkında değildi.

Eğilip telefonu aldım ve peşinden koşmaya çalışırken;

“Bekleyin, döneceğim!” dedim Ayla’ya.

Bu iki kelime bile telefonu düşürenle aramızdaki mesafeyi açmaya yetmişti. O kaçıyor, ben kovalıyor gibiydim, bir kısım vatandaşların meraklı bakışları arasında.

Sevdiğini, sevgilisini yitirmemeğe çalışan biri miydim, yoksa kanlımı bulmuştum da kaçırmamak gayretinde olan biri mi? Bir tek ben biliyordum, düşürdüğü telefonu vermek için peşinden koştuğumu, kendinin bile haberi yoktu bundan.

Yürüyen merdivenlerden özür dileyerek, bant merdivenlerden “Pardon, izninizle!” diyerek devam eden koşuşturma sonunda garaja inince kaybetmiştim onu, buhar olup uçup gitmişti sanki.

Otopark reyonlarından birinden kulağıma ulaşan motor sesi ve yanan farlar dikkatimi çekti. Telefonu düşürenin yüzünü görememiştim ki o anda arabayı çalıştıranın o mu, değil mi olduğunu bileyim?

Çalışan arabanın yanına geldim. Direksiyonda genç bir kız vardı ve park yerinden çıkma gayretindeydi. Yüzünde merak, telâş ve endişe belli olup acelesi var gibiydi. Pencereyi açmasını işaret ettim elimle çevirme hareketi yaparak.

“Ne var? Ne istiyorsun?” gibilerinden işaret yaptı, kapısını kilitlerken. Cep telefonunu gösterdim kılıfıyla. Cebini yokladı, fark edince camı araladı, çekinircesine aldığı telefonu yanındaki kanepeye attıktan sonra teşekkür bile etmedi.

Gidiş işaretine doğru yönelmeğe çalışırken gelen taşıt olup olmadığına dikkat ederek “Gel ve direksiyonu çevir!” işareti yapmamın ona yararı olmuş muydu, bilemiyorum. Ama arabasına patinaj yaptırarak ilerlemesi kendi sayesinde olmuştu, maşallah!

Bilmiyordum ki derdimin yeni başladığını yahut da başlamış olduğunu. Gitmem gereken yere yöneldiğimde çıkış kapısında üç güzellerle karşılaştım beni bekleyen.

Üçü de sözleşmişler gibisine sağ ayaklarını biraz ileri uzatmış olarak ayaklarının parmak uçlarıyla tempo tutuyor gibiydiler ritimle ve ellerindeki paketlerle. Mikrofonu büyük kız, yani Ayça almıştı eline;

“Gördün güzel kızı, bizi unuttun amman(15)!” dedi melodisiyle.

“Vallahi bir daha, bir başka yerde görsem, tanımam, bilmem bile!” dedim.

“Siz erkek milleti, böyle yeğenlerinizi ortalıklarda bırakırsınız. Neyse ki taksi tutacak paramız vardı. Yoksa ‘Yandı gülüm keten helva!’ Ağabeyimizin keyfi olacak da, gördüğü güzeli unutacak da, bizi bulacak da, deyip bekleyecektik.”

Sitemli sözlerin sahibi (sanki) mikrofonunu her zaman elinde tutan Ayça idi.

“Bu kadar sitemi hak etmiyorum. Ben sadece sizlerin yakışıklı ağabeyinizim. Bu suratımla bana kim bakar ki? Bana bakanın aklından zoru olduğuna inanırım. Hem kim kendisine bakmama izin verir ki, söyleyin güzellerim? Cihar atıp şeş oynasam bile şansıma güvenemem…

Üç-beş yıl sonra “Oğlan kurusu(16)” olarak kalacağım garanti. Hele sizler de böyle destek olacağınıza köstek olursanız, evde kalışımın gecikmesi olası değil!”

“Haklısın dayı!” dedi Ayla. Ara sıra, bazı, bazen “Ağabey” yerine “Dayı, teyze oğlu, abi” de derler, ya da uygun görürlerdi yeğenlerim böylesine, ben babalarına “Dayı” dediğim için. Tabiidir ki ortadaki konuda yüzde bin beş yüz haklı olduğum, ya da onlar öylesine inandıkları zaman.

Evet, yemin etmiştim, “Görsem bir daha tanımam!” diye, ama arabasının plâkası aklımda kalmıştı. Bu müstesna(17) şehrin kodu, “Güzel” kelimesinin “GZL” harfleri ve doğum tarihim. “Gazel, Gazal, Gizli, Gözlü…” vb. kelimeleri saf dışı bıraktığım hissedilmiştir (hani)!

Ya kullandığı araba kendi arabası değildi ise…

Sonrasında aradınsa bul, meğerki rastgele! Zaten ümit etmeğe bile hakkım olmadığını nasıl anlatabilirdim ki kendime?

Ayla’nın sözü üzerine yeğenlerimin hepsi sevgiyle kucaklayıp öptüler beni;

“Haksızlık ettik dayı, insancıl bir davranıştı sizinki, belki yaşamın devamı için bir koşuş da olabilirdi, ama gerçeği söyle, görüp beğendiysen araştıralım, tarattıralım, onu bulmaya gayret edelim.”

“İnanmıyorsunuz, ama inanın karşılaşırsak, tanışma ortamı bile olsa, onu hele ki o endişeli, asık suratını, sinirli, asabi duruşunu, hiddetini unutmam mümkün değil, bir de teşekkür bile etmeden, arabasını patinaj ettirerek sırtını dönüşünü. Dediğim gibi tekrar görsem de tanıyamam kendisini…

Hem öyle birinin bana hükmetmesini düşünmezsiniz, değil mi? Hem hükmetmemeli, hem zaten hükmedemez de. Ola ki gerçekten görüp beğendiğim biri diyelim. Sizler de araştırıp, tarattırıp buldunuz, onu da diyelim haydi!. Ya evli-barklı-çoluk-çocuklu-çok varlıklı biriyse? O zaman o kadar gayretiniz boşa gitmiş olmaz mı?”

“Haklısın dayı! O zaman unutalım gitsin, ama bunun için bir dondurma daha borcun olsun!” Mikrofon ilk defa Ayda’nın elindeydi.

“Hemen mi? Tombik(18) olup sonra beni suçlamayın!”

“Yok dayı, bir münasip(9) zamanda, meselâ gece saat onda(20)” dedi Ayla.

“Neden olmasın? Siz bir şeyler istersiniz de dayınız onu yapmazsa kör-şaşı-sağır olur, çolak-topal-kambur olur. Söylediklerime göre şeklen öyle görünmesem de, görünüş tavrımla öyle olmama rağmen bunu ne sizler istersiniz, ne de ben, değil mi?”

Gün tükenip bitmek istiyorsa tükenip bitiyor, yenisi gelmekte arzuluysa o da peşi sıra geliyordu, tıpkı yaşadığımız günün ertesi olan bugün gibi.

Azize Yenge bir liste ve kredi kartını tutuşturmuştu elime, sanki yaşamda benden başka kimsesi yokmuşçasına.

“Şunları almanı rica edeceğim senden. Bu bebeler seni rahat bırakmazlar. ‘Gelmişken şuraya da götür, burayı da gezdir’ diyerek başının etini yerler. Bu nedenle harcamalarını buradan yap, kartın şifresi 3509(21)

Harcamalarını buradan yapmazsan ölümü gör! Ha bebeler için yapacakların, düşündüklerin varsa, bak onlar için kulak şapırdatabilirim(22)!”

Çocuklar memnundu. Başlangıç olarak parkları, bahçeleri dolaşmıştık, el ele, kol kola girerek. Sonrasında hem acıktık, hem de bir gün öncesinin sözü olarak dondurmasadık(23) ve güzeller aynı alışveriş merkezine gitmeyi istediler, oranın yemek ve dondurmalarını çok beğenmişlerdi galiba yahut da alışverişe doymamışlar mıydı ne? Altımızda araba, bizi bağlayan mı vardı ki?

Yöneldik.

Buluşma yerimizi kararlaştırıp çocukları indirdikten sonra arabayı park ederken gözlerime inanamadım. Böyle bir şeyi ne düşünebilir, hatta ne de hayal edebilirdim. Böyle bir tesadüf on, yüz milyonda bir ancak umut edilebilirdi.

GZL burada idi, hemen park ettiğim otopark reyonunun bir yanında. Ben burada idim. Ona rastlamak için saatlerce arabasının başında bekleyebilirdim, karşılaşmak için.

Sonra, sonrası?

Ve de niçin?

Düşündüğüm sayılamayacak kadar çok olan olmazlıkları zihnimden, düşüncelerimden defetmem imkânsızdı, hem her bakımdan.

İnsan bir çuval pirinç içindeki GiZLi olan, niteliği belli GüZeL bir beyaz taşı bile bulabilirdi, samanlık içindeki ince GöZLü bir iğneyi, samanlar arasında görebilir, bir safari de bir GaZaLı yakalayabilirdi eğer sabırlıysa, gayretliyse, umutluysa, hatta şansı da varsa, kader denilen şey kendine ait aczi hissettirmeyip yardımcı olabilirse.

Ama ben suratının asıklığından ve telâşından başka zihnimde hiçbir izi olmayan birini bu koskoca AVM denilen binada, o kadar insan yoğunluğu içinde nasıl bulabilirdim ki? Hem o ne idi, kimdi ve ben şöyle kendime gelip kendime de sormalıydım; ben neydim,  ben kimdim?

Saklamamam gerek, görmeden, bilmeden, tanımadan, huysuzluğundan, suratının asıklığından ve telâşından mı etkilenmiştim ki? Hem etkilenmiş olsam da ne önemi vardı, belki de güzel olan o kız için.

Karanlıkta göz kırpmışsın yahut da yine karanlıkta esnerken elinle ağzını kapatmışsın, neye yarardı ki? Hem insan uzanıp uzanamayacağı asma dalındaki meyvenin üzüm mü, koruk mu olduğunu bilemez miydi ki?

En iyisi avucumu kontrol etmek ve temizse umut bile etmeden “Avucumu yalamalı”, üstüne “Bir bardak soğuk su içmeli” sonrasında da çevreme, yani üç güzellere hiçbir şey hissettirmemeliydim, üstüne üstlüğün üstünde yani…

Yemeklerimizi ve dondurmalarımızı yedik. Bilgisayara yazıcı, kartuş, kâğıt, cep telefonlarına kılıf aldık. En küçük, yani Ayla “Ben de isterim!” dediği için ona bir cep telefonu alacaktık.

Ablasının eski telefonu onu neşelendirmemişti.

Üstelik denizde kum, dayı da para boldu, bir de hem benim, hem de Azize Yengemin Kredi Kartlarımız da yedekteydi. Dayıları yeğenleri için değil parasını, canını bile esirgemezdi.

Babalarının banka hesaplarına yatırdığı miktarlara rağmen dayılarının, yani benim ceplerine sıkıştırdığım ufacık harçlıklar onları daha çok mutlu ederdi, gibime gelir.

Hani “Serseri mayın(24)” derler ya öylesine dolaşıyorduk işte koskoca AVM denen yerde. Bir parfümeri mağazasının önünden geçerken içeriye girmek istediler çocuklar.

“Hiç bana bakmayın, hiç anlamam çünkü, ne istiyorsanız alın, çekinmeyin, şu cüzdanım da, annenizin kredi kartı da yanınızda olsun. Para yetişirse parayla ödersiniz, yoksa benim kredi kartımdan ödemeye gayret edin. Cüzdanımı sonra bana iade edersiniz” dedikten sonra dışarıdaki banklardan birine oturup gelene-geçene bakmağa başladım.

Maksadım yahut da umudum; tanımadığım, bilmediğim, görmediğim birine rastlamaktı. Nasıl rastlayıp, nasıl tanıyacaktıysam?

Belirli bir süre sonra yanıma biri oturmuştu, muhtemelen bir bayan olmalıydı, bayıltıcı bir parfüm kokusu vardı çünkü, hissettiğim.

Döndüm, hiç de tanıdık bir sima gibi değildi, üstelik gülümseyişiyle aradığım o birisi de olamazdı. Ama beni ona yönlendiren tarif etmekte güçsüzlüğümün ispatı bir şey, ya da bir şeyler vardı.

Umut insanların daima yüklenmek için sabırsızlığına “Dur!” denilemeyen bir şeydi. “O; o olamaz!” diye düşünmeme rağmen, içimde gezinen bir şeyleri engelleyemiyordum, taş atıp da kolum mu yorulacaktı ki?

“Affedersiniz, tanışıyor muyuz acaba efendim? Birine benzettim gibi geldi de!”

Cevabı kısa ve kesin bir “Hayır!” oldu genç ve güzel bayanın.

Tekrar “Affedersiniz!” deyip önüme döndüm. Bu dönüşümle gözüm parfüm mağazasının vitrinine ilişti. Üç güzellerin, yani yeğenlerimin meraklı bakışları ile karşılaştım ve o genç bayan sesini duyurmak istedi, dikkatimi çekmek istercesine;

“Ben dün telefonumu düşürüp de size yaşadığı telâş nedeniyle saygısız davranan kişiyim!”

“Sahi mi?” dedim, karşımdaki güzellikten etkilenmişçesine, saygısızlığını sanki tasdik edercesine.

Sonrasında; “Affedersiniz!” demek zorunda kaldım;

“Telâşınız vardı, ola ki ben anlayışsız davranmış olabilirim!”

Genç kız elimi tuttu;

“Özür dilerim, annemin rahatsız olduğu haberi beni telâşlandırınca sizi umursamaz tavrımla üzdüğüm, kırdığım için! Annem ‘Rahatsızlığının bir gaz sancısı olarak geçtiğini’ bana verdiğiniz telefonla bildirince hemen geri döndüm ve aradım sizi, ama bulamadım…

Aklımda hafif şehlâ(25) oluşunuz, iki kaşınız arasındaki o büyük ben ve aynamdan fark edebildiğim aksaklığınız kalmıştı. Yeğenleriniz parfüm bedelini ödemek için cüzdanınızı açıp da kimliğinizi düşürünce resminizden hemen hatırladım sizi…

Yeğenleriniz de hafifçe aksadığınızı söyleyince gecikmeden geldim yanınıza. Tekrar özür dilerim, insanların telâşları gerçekten uygun olmayacak davranışlarına neden olabiliyor, lütfen bağışlayın efendim!”

“Sözü bile edilmemeli. İnsan kendini hayata bağlayan biricik ve yalnız olan annesi için hiçbir şeyi umursamamalı diye düşünüyorum, hele ki kişinin sorumlulukları uç boyutlardaysa…”

“Annemin yalnız olduğunu, babam olmadığını söylemedim ki nereden anladınız?”

“Yaka kartınızda erkek ismi var, büyük bir olasılıkla bu babanızın ismi olsa gerek, çünkü tüm personel bayan. Ve onları etkileyen, yöneten tek kişi sizsiniz, yeğenlerimi uzaktan da olsa görmek, onların ne aldıklarını gözlemlemek için baktığımda fark ettiğim…

Ve asla GZL plakalı arabayı kullananın siz olduğunuz aklıma gelmedi. Gerçekten bağışlayın. O an telefonunuzu verirken sadece hüzün ve siteminizden dolayı asık suratınıza, yani demek istediğim yüzünüze bakmamıştım, belki de haddimi bilememekten ve cismimdeki kusurları bilmekten dolayı…

Ama itiraf etmeliyim ki plâkanız GZL gibi güzel, hatta çok güzel bir bayansınız. Allah sizi eşinize ve çocuklarınıza bağışlasın efendim!”

“Yani evli-çoluk-çocuklu kart bir kız kurusu(16) mu gözüküyorum ‘Güzelsiniz’ demenize rağmen.”

“Asla efendim. Bu kadar güzel bir hanımefendinin benimle sohbet etmesiyle mutlu olduğumu, ama eksikliklerimi bilerek de hoşnut olmadığım(26) dillendi sözlerimde.”

 “Kendinizi aşağılamanıza gerek yok. Tüm dünya fiziksel güzellikler üzerine kurulu değil. Meselâ ben…”

Duraksadı bir süre ve devam etmek gayretini yaşadı;

“Evet, iş-güç, babamın adıyla ayakta durmaya çalışıyorum. Zeki bir insansınız, üstelik araştırıcı. Elimdeki yüzükten evli-barklı olduğumu çıkardınız, ama bu babamın yüzüğü ondan bana hatıra kalan...

Takmamın sebebi de bu yaşa kadar ne sevgilimin, ne de sevdiğim birisinin olmaması, ama çok talibimin olması…

İnsan yuva kuracağı kişiyi iyi etüt etmeli, bana ulaşanlar beni değil, belki güzelliğimi, belki de mal varlığımı cazip buldular. Bu nedenle de babamın yüzüğünü takıp rahatladım…

Demek istediğim güzelliğin para etmediği.(27)

Biraz daha durakladı;

“Abarttı diye düşünmezseniz, bu güzel tesadüfe jest olsun diye, yeğenlerinizin aldığı parfümlerin bedelini almayacağım gibi onlara ayrıca birer şişe benim parfümümden hediye edeceğim, beni hatırlamaları için...

Ayrıca sizinle bu konuşma yeterli değil benim için, üst katta şirin bir pastane var, yeğenlerinizle birlikte beraber çıkalım, sanırım beğeneceksiniz!”

“Bir saniye lütfen! Beni hem mahcup etmeyin, hem de bu kızların eline koz verip beni ortalıkta bırakmayın. Ne olur?”

“Daha iyi ya! Telefon edeyim yer ayırsınlar. Sonrasında da siz yolunuza, ben yoluma, iyi olmaz mı?”

Ses çıkarmak ya işime gelmedi, ya da sesim çıkmadı.

Birkaç dakika içine sığan konuşmamız bana saatlerce sürmüş gibi geldi, adını bile sorup öğrenememiştim.

Genç ve güzel kız bilgisayarının olduğu masanın arkasına geçti, görevli kızlara, yeğenlerimi kendisine yönlendirmesini işaret ettikten sonra, telefonu çevirdi, bir şeyler konuştuktan sonra, kızların ellerindeki ödeme fişlerini buruşturup çöp kutusuna attı.

Daha sonrasında belirlediği bir raftan üç aynı boyutta üç şişe alıp her birinin ellerindeki torbalarına ayrı ayrı masasından aldığı bir kartla birlikte koydu. Masadaki (onlar “desk” diyorlarmış!) kızlardan birine bir şeyler söyledi, kızın kasaya gelmesi üzerine son talimatlarını verip yeğenlerimi kapıya doğru yönlendirdi ve kapıdan çıktılar.

“Haydi Aydın Bey, gidelim. Bu bir özür dileme ve genç kızların gözlerine girerek yeni müşteriler edinme çayı-pastası, artık ne derseniz…

Farklı düşünen var mı?..

Yok!..

Bir erkek kardeşim olsaydı bu fıstıkların hiç olmazsa birini kaçırmak istemezdim.”

Kendi soruyor, kendi cevaplıyordu.

“Abla, utandırma bizi, daha ne fol var, ne de yumurta!”

“O da olur inşallah! Düşündüğünüz, inandığınız prenslerinize kavuşursunuz!” dediğinde ağız birliği etmişçesine Ayça ve Ayda aynı soruyu yönelttiler kendisine:

“Sizin prensiniz yok mu abla?”

“Bugüne kadar olmadı, belki bugünden sonra…”

Hakkımda iyi olarak ne söylenmesi gerekiyorsa, hepsini söyleme gayretinde olmuşlardı kızlar. Beğenmedikleri huylarımı da; Tanrının beni işinin olduğu bir zamanda özenmeden yarattığı ve sevdiklerime karşı müsrifliğimin aşırı boyutta olması olarak tarif etmişlerdi beni.

Birincisinde hemfikirdim, ama ikincisini doğrusu bilmiyordum.

Sonrasında kendilerini ve ailelerimizi anlatmışlardı, içten pazarlıklıydılar, niyetlerini anlamamak safdillik(28) olurdu. En sonunda benim bilmem gerekenleri sormuşlardı kendisine ustaca. Özellikle Ayça.

Bunu anlamayacak kadar gabi(29) biri değildi Beria(30). Evet, ismini öylece duymuş, öğrenmiştim. Beria, her şeye rağmen tüm soruları istekle cevaplandırma arzusundaymış gibiydi.

Ben hiç söze karışmıyor, belki de karışamıyordum.

Bir ara söz döndü-dolaştı, nereden gerektiyse Beria;

“Güveneceği elemanlara ihtiyacının olduğunu, yıllardır cumartesi-pazara sıkışmayan bir tatil yapamadığını, Ayça’nın ve Ayda’nın kendisi ile çalışıp-çalışamayacaklarını sordu.

Ayça liseyi bitirecekti bu yıl, Ayda’nın önünde bir fırın ekmek yemesi gereken bir süre vardı. Ayla için ise bu fırın ekmek konusu üç fırın, hatta dört fırın kadardı.

Özellikle Ayça ihtiyatlı konuştu.

“Öncelikle söylemem gerekir ki lise son sınıftayım, bitirmeliyim. Yaz tatilinde çalışmayı da annemize-babamıza danışmamız gerek!”

“Ya dayına?”

“Tabii, ona da danışmamız gerek!”

“Söylemeyi unuttum. Yemek, yol parası, sigorta benden, çalıştırdığım kızların maaşı kadar maaş veririm size de!”

“Ücret önemli değil, yeter ki biz işlere alıştıktan sonra siz iyi bir tatil yaparsanız bu benim, bizim mutluluğumuz olur.”

“Benim de!”

Yarım saate sığışacak çay molası bir-bir buçuk saatlik bir zamanı aşmıştı, vedalaşırken.

Beria’nın teşekkür etmesinden ziyade, “Görüşmek üzere” sözü etkilemişti hepimizi.

 Aziz Dayım kızların çalışmalarını uygun görmüş, hatta bu karşılaşmadan memnun bile olmuştu. Çünkü başlangıçtan itibaren kızlarının eve kapalı kalmalarını, okul zamanlarında ev-okul arası yaşamak yerine hayatı tanımalarını istiyordu.

Bu, belki ağabeylerine destek olarak arkasını devam ettirmeleri için de bir basamak olabilirdi. Hani aç tavuk kendini darı ambarında hayal edermiş ya, benimki de o hesap, hani onlar bu işe başlarlarsa benim için de “Acaba?” konusunda müspet yöne ilerleyişim olur muydu meselâ?

Ayça da, Ayda da hemen başlamışlardı işlerine.

Bir gün…

Üç gün…

Beş gün…

Neredeyse iznim bitmek üzereydi. Büyükler işlerine alışmışlar ben de küçük Ayla ile becelleşmekten(31) yorulmuş gibiydim. Çünkü devamlı olarak belki de ablalarının kurgularıyla yaşının ilerisinde sataşmalar içerisindeydi.

Ben de bu sataşmalarını önlemek için, gönlüm çok, daha çok istemesine rağmen Ayla’nın nezaretinde(!) ancak bir kere “Hayırlı olsun!” demeye gitmiştim, bir kahve içimi sonunda umutsuzluğumla bir daha önünden bile geçmek değil, Alışveriş Merkezinin civarından bile geçmemiştim.

Gençlerin plânlarından, projelerinden, neleri uygulamaya yöneldiklerinden haberim yoktu.

Bir gün hayalimden bile geçiremeyeceğim, ummadığım bir telefon aldım. O idi;

“Seni tanıdım, ilgililer sayesinde. İzninin de bitmek üzere olduğunu öğrendim. Ne dersin, sen de beni tanıman için beni yemeğe davet etmek istemez misin?”

“Şaka yaparcasına teklifiniz hiç de hoş değil!”

“Sanırım konuşmamız gereken önemli konulardan biri bu olacak. Yüz güzelliğinin değil, gönül güzelliğinin, ruh güzelliğinin önemli olduğunu bir ömrü tüketmem gerekse de öğretmem gerekecek sana!”

“Öğretmek? Aklın başında mı senin? Hem bir ömür boyu? Ciddi misin?”

“Niye? Bu, bu kadar önemsenecek bir şey değil ki?”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

(2) Dünya Ahret (kardeşimsin); Arkasına gelen ismin önemini artıran bir deyiş. (Örnekte; Kardeşlik duygusundan başka bir gözle bakılmadığının ifadesi)

(3) Sakil; Çirkin, kaba. Sıkıntı veren, sıkıntılı.

(4) İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı.

(5) Namdar Rahmi KARATAY’ın GEÇTİ BOR’UN PAZARI, SÜR EŞEĞİNİ NİĞDEYE” şiirindeki satırlar şöyledir: “Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin? / Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin? / Şöyle bir dairede müdür bile değilsin. / Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye / Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye”

(6) Zıpır; Şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan.

(7) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi.

(8) Mızıkçılık Etmek; Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek.

(9) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

(10) Söz; “Abdala Malûm Olmak” olarak tamamlanırdı. Yani; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için şaka yollu söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında kullanılan söz. Türkçemizde bu söz “aptala” şeklinde söylenmektedir ki yanlıştır.

(11) Şambali (Aslı Şammali);  Ege yöresine has irmik ve yoğurtla yapılan, sert hamurlu, yoğun şuruplu tatlı.

(12) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan.

(13) Mükellef;  Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş.

(14) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

(15) Ayhan’ın vurgulamak istediği; “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun…”  Kayseri yöresine ait türkü.

(16) Kız Kurusu; Evlenmemiş yaşlı kız.

Oğlan Kurusu; Evlenmemiş yaşlı erkek (olsa gerek)!

(17) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(18) Tombik (Tombiş); Küçük ve şişmanca çocuk.  Şişmanca, tombul.

(19) Münasip; Uygun. Yerinde.

(20) Şu güzeller güzeli / Yâr gibi geldi bana… diye başlayan Nihavent Makamındaki, Söz ve Müziği Necib MİRKELÂMOĞLU’na ait olan Türk Sanat Müziği eserinin “Bir münasip zamanda, meselâ saat onda” şeklinde olan bir bölümüne atıf yapılmıştır.

(21) 3509; Üniversite numaram.

(22) Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.

(23) Dondurmasadık; Türkçede böyle bir söz yok, bilindiği gibi, “susadık” kelimesinden çağrışım olarak uydurulmuş bir kelime (tarafımdan).

(24) Serseri Mayın; Amaçsızca dolaşan kişi. Denize döşenip akıntıya bırakılmış mayın.

(25) Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.

(26) Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.

(27) Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… diyen Âşık VEYSEL’i rahmetle hatırlamamak mümkün mü?

(28) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

(29) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

(30) Beria: Olgunluk ve güzelliğiyle üstün olan sevgili.

(31) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.