Garibime giden, küçük-büyük herkesin ona “Florıns” diye hitap etmesiydi. Abla diyen, teyze diyen, bacı-kardeş diyen yoktu, “Florıns” sadece.

Ve o da herkese gülümseyerek içtenlikle cevap veriyordu, sadece birkaç saniyeliğine de olsa ufuktan bakışlarını ayırarak.

Devamlı olarak ufku gözlemesi, denize hiç girmemesi, ayaklarının çıplak olması, onu deniz kenarında her gördüğümde aynı, rengi solmuş elbiselerin üstünde olmasıydı. Ha başka elbisesi yok muydu?

Vardı. Çünkü deniz kenarında görmediğim, gazete falan almağa yöneldiğim nadir bir iki zaman içinde onu temiz-pak, iyi elbiselerle ve pabuçlarla da gördüğümü hatırlıyorum, ama her zamanki gibi renksiz-boyasız, sarıya yakın beyaz yüzüyle.

            İnsanlar meraklarını frenleyemiyorlardı. Ben de o insanlardan biriydim. Ben kim miyim? Mesleğim ne mi? Boş verin…

Şimdi artık emekli bir vatandaşım, bilinen…

Biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz siyasal, duygusal, felsefi ve edebi ukalalıklar var meraklarım arasında…

 Çocuklarım çoktan büyüdüler uçup gittiler yuvadan. Torun topalaklar…

İkisi buralarda, ikisi şuralarda özlediğim.

Ve benim hatunum hep onlarla, yani torunlarımızla beraber olmak istiyor, buna kendini mecbur hissediyor ve çok zaman “Haydi yazacakların için biraz gez-dolaş!” diyordu.

Yazdıklarımı kendisi okuyor muydu? Ne gezer?

Ve ben çok zaman yazdıklarımı, daha doğrusu yazacaklarımı yaşadıklarımla bütünleştirmek için böyle uluorta seyahatlere çıkıyor ve mutlaka yazacak bir şeylerle karşılaşıyordum. Buraya gelmem de bir dost tavsiyesinin sonucuydu.

Muhtemeldi ki, tavsiye eden Florıns’tan bahsetmeyi unutmuştu. Bahsetse, umarım bana yük olmayacak bilgileri taşımam yararlı olurdu. Ama dostum, huyumu bildiğinden belki de Florıns’ı yaşayarak tanımamın yararlı olacağını düşünmüş de olabilirdi.

Gene de maya, ya da ipucu olunca öykünün devamını getirmek kolay oluyordu. Bu sefer hayal etmek yerine bizzat ve gerçekten yaşıyordum ama.

            Nerede kalmıştık?

Tamam, “Meraklıyım” demiştim ve orada kendim kendime yağ çekmiş, pohpohlamıştım(1) kendimi biraz. Evet, bu soluk elbiseli kadının, kısacası insanın bir öyküsü olmalıydı. Bir beklediği, bir umudu, bir hayali, bir düşüncesi olmalıydı.

Ve ben bunu öğrenecektim, ama mutlaka ve mutlaka.

Nasıl mı? Gayet basit. Mademki herkes için Florıns idi, benim için de Florıns olmaz mıydı ki? Olurdu tabii. Muhtemeldi ki acısı, hüznü, kederi vardı.

“Peki, benim için de Florıns ol!” demek yarasına tuz basmak olmaz mıydı?  Hem;

“Buraya gelmiş de, beni bilmemiş, beni tanımamış!” deyip de küçümsemez miydi ki beni?

O halde, benim gibi denize giren, olası ki benim gibi yüzme bilmeyip de kıyılarda yüzermiş gibi debelenen(2), benim yaşlarımda yahut da benden biraz daha genç olmasında mahzur olmayan birine, birilerine sormalıydım Florıns’ı.

Ben kim miydim? Ben kaç yaşında mıydım? Eee! Dediğim gibi emekli idim, altmışımı taşmıştım, ama ben hâlâ “Altmışımdayım” diyordum.

Florıns mı? Onu da olsa olsa en fazla kırk beş-ellilerinde, ama sanırım vaktinden önce çökmüş gibi göründüğüne göre yaşını otuzlar, otuz beşler civarı olarak düşünmek daha gerçekçi olabilirdi.

Onun kim olduğunu öğrenme arzumu erteleyerek ben de herkes gibi yanından geçerken onu selâmlamak gereğini hissettim, ama acayip bir şekilde ve herkesten farklı olarak;

“Merhaba Florıns Hanım!” demiştim. Sondaki “Hanım” kelimesi etkilemişti onu, gözlerini bir an için ufuktan ayırıp bana döndü;

“Buraya ilk defa geliyorsunuz, değil mi?”

Türkçesi oldukça iyiye yakındı, ama düzgün değil gibi gelmişti bana.

“Evet, ama bu kadar kalabalık insan grubu içinde nasıl anladınız bunu? Tenim beyaz olduğu için mi?”

“Yoo! Benim tenim de beyaz. Hem buraya beyaz tenliler de gelir, kimisi aynen geri döner, kimisi bronzlaşarak!”

“O halde ben kimim?”

“Kim olduğunu bilemem arkadaşım. İlk defa geldiğini bildim, sadece. Çünkü ben herkes için ‘Florıns’ım’, ‘Florıns Hanım’ değil. Fark ettin mi şimdi seni nasıl tanıdığımı?”

“Evet, sağ ol! Gene de boş vaktinizde sohbet edersek, sevinirim.”

“Ben çok zaman buradayım arkadaşım. Bu kumsal, bu küs olduğum deniz, bu ufuk benim. Zaten başka bir şeyim de yok, olması da gerekli değil zaten!”

Sözlerinde engelleyemediği, muhtemelen engellemek için çaba bile göstermediği, gösteremediği belki de bir hüzün vardı.

Ve benim için Florıns’ı bilmek, tanımak vacip(3) olmaktan çıkmış, farz(3) olmuştu…

Ben, benden genç biriyle denizi paylaşmayı düşlerken, yanıma benden yaşlı biri gelip taşırmıştı denizi! Onun boylu-poslu olmasının ötesinde kocaman bir göbeği vardı, eylemi gerçekleştirmesine neden olan.

Ve deniz suyunun tuzlu olduğunu onun sayesinde bir kere daha anlamıştım! Ama Florıns’ın öyküsünün bir kısmını ondan, bir kısmını meşgul etmemek çabasını gösterdiğim bakkaldan, diğer bir kısmını 8-10 bardak çay içerek Çay Bahçesindeki kasiyer kızdan ve son kısmını da aynı Çay Bahçesinde konuşmamıza şahit olup da detayları(4) anlatma hevesinde olan yaşlı teyzeden öğrenmiştim.

Yaşlı teyze dediğime bakmayın, benden en fazla 10-20 yaş büyük, sözlerindeki yanlış veya hataları düzeltme çabasındaki, kocası olduğunu sandığım, bastonlu adamdan da 3-5 yaş küçük olsa gerekti. Yani ikisi de ellerini öpmem gereken insanlardı.

Florıns’ın yaşamını, öğrendiğim kadarıyla şu cümlelere hapsetmem mümkündü:

Florıns çok da geri gidilmeyecek yıllar öncesinde, tıpkı benim yaptığım gibi, dost-arkadaş önerisi ile gelmişti buralara, tatil için, turist olarak. İngiliz’di ve ismi Sue Anne idi. Florıns ismi, Florence Nightingale’e mizaç ve meslek olarak benzemesi nedeniyleydi.

Bu ismi sokak, mahalle değil, muhit sakinleri vermişlerdi ona, sırası geldiğinde anlatma gayretinde olacağım nedenini.

Sue Anne, tatile ilk geldiğinde Fatih’le karşılaşmış, tanışmış, onu sevmiş, unutmamıştı. Fatih de her şeye rağmen; uzanamayacağı üzüme, koruk demektense ona karşı aynı duyguları beslediğini hissettirmişti. Ama anadan kalan ev, ya da yazlık her neyse o ve babadan kalan tekne dışında başka bir varlığı yoktu Sue Anne’e verecek.

Bu nedenle Sue Anne’le beraber olmak için ülkeyi Fatih’in terk etmesi gerekirken, Sue Anne ülkesini, ailesini, işini-gücünü, terk etmesi gereken ne varsa hepsini terk etmişti Fatih için.

Öylesine yüce idi ki aşkları, Sue Anne’in beldeye gelişinin hemen ertelerinde evlenmişlerdi. Dünya onlarındı, her anları aydınlık, her günleri güzeldi.

Bir gün, şu anlarda denize her çıkışında giydiği elbise sırtında olarak kocasıyla birlikte sahile gelmişler. Fatih balığa çıkmak için kayığını hazırlarken Sue Anne gökyüzünde gördüğü kara bulutlardan endişelenip çekinerek kısa zaman içinde öğrendiği Türkçesi ile;

“Gitme!” demesine rağmen Fatih;

“Hem müşterilerim bekler, hem de para kazanmamız gerek, biliyorsun!” deyip onu kucaklamış, sanki kısa bir süre için vedalaşıyormuş gibi;

“See’ll you!(5)” demişti.

Oysa Fatih’in ayrılışından sonra kara bulutlar kâbus(6) gibi denize çökmüş, sonrasında deniz hırçınlaşmış, kızgınlığını, kudurmuşluğunu iki gün içine sığdırdıktan sonra geri çekilmişti kendi yaşamına.

Alması gerekeni almış olarak mı? Muhtemelen…

Sue Anne, günlerce beklemişti kocasını, vedalaştıkları yerde(7), şu anlarda bile üstünden çıkarmadığı elbiseyle, aç-susuz-uykusuz.

Ve sonrasında yaşamına dönmüştü küskünce. Yakınları şu sözleri işitmişlerdi dudaklarından ve o günden sonra denizde ayaklarını bile ıslatmamıştı;

“Denize küsüm, aldığını geri vermediği için.”

Geçimi, geçinmesi için kocasına ait üç katlı evini yazları pansiyon olarak kiraya veriyor, belirli müşterilere kullandırıyordu bir bakıma. Evinin en üst katı kendisine aitti. Orta kattaki odalarda aileler kalıyor, en alt kattaki mutfağı da onlar kullanıyorlardı isteklerine göre.

Kendi odasındaki minik bir buzdolabı ve ufak birkaç elektrikli makine tüm ihtiyacını görüyordu. Bu katta kendine özgü tuvalet ve banyo da vardı ayrıca. Yaz-kış evinden ayrılmıyordu, ayrılması için de bir sebep yoktu zaten.

Küs olduğunu söylemesine rağmen, bulduğu her boş anında deniz kıyısına gidiyor ufka bakarak, gidenin geri geleceğine inanıyor, umuyordu sanki.

İnsanın bir noktadan sonra umutlarına “Dur!” demesi gerektiğini bilmiyordu, kimse de ona anlatmamış, belki de anlatamamıştı. Belki de o, anlamamakta direnmişti.

Yaşama, denize küsmüş, ama çevresine küsmemişti. Herkes biliyordu onun hemşire olduğunu. Başı ağrıyan, dişi ağrıyan, çocuğu kusan, bebeğinde pişik olan, öksüren-tıksıran neredeyse bir an bile boş bırakmıyorlardı onu.

Kimin nasıl bir sıkıntısı olursa olsun onun haberi olurdu. Çocuğa, ya da çocuklara mı bakılacak, bakardı.

Bir yere gidilecek, ya da birileri misafir mi gelecekti, yemek, kurabiye, börek falan mı yapılacaktı, yapar, ya da yapılmasına yardım ederdi.

Zeytin mi silkelenecek, silkelerdi, irat mı toplanacak, toplardı, pazara mı çıkılacak, çıkardı, birileri uğurlanacak, ya da karşılanacak mı, gereğini yapardı, erinmezdi(8).

Tüm yaşadıklarına, kendisine bakmamasına rağmen güzelliğini hiç yitirmemişti Florıns.

Zaten hadiste ne deniyordu? “Ahlâkı güzel olan insan her yaşta güzeldir.”

Tüm bunları gönül rızası ile yapardı, bırak parayı, hediye adı altında verilmek istenen en küçük şeyi bile kabul etmezdi. Belki bir parça börek, bir adet kurabiye…

İşte o kadar…

Bu nedenle evinin kocası adına kayıtlı telefonu hiç susmazdı deseler, yanılmış olmazdı, söyleyenler. Gerçi evin tapusu da hâlâ kocası adına kayıtlı idi, hem yol-iz nedir bilmemekten, hem de umudunu yitirmemiş olmaktan dolayı değiştirmemiş, değiştirememişti.

Yazlıklarından evlerine dönenler, evlerinin anahtarını ona bırakırlardı, hepsi değilse de çoğu. Evde hususi bir anahtar panosu vardı: Ahmet Bey, Mehmet Bey, Hatice Hanım, Ayşe Hanım gibi yazılar vardı her çengelin başında.

O anahtarlarla kışın ara sıra o evlere gider, pencereleri açıp havalandırır, hırsız-mırsız, fare-mare girmiş mi, var mı diye kontrol ederdi. Güve ve örümcek dışında rastladığı hiçbir şey olmamıştı, yaşadığı güne kadar. Onlar için de çantasında taşıdığı naftalin ve sprey yetiyordu.

Ayrıca unutulmuş ödeme makbuzları varsa onları da sevabına öder, hallederdi.

Florıns’ın kabul ettiği tek şey, yazlıklarından evlerine dönenlerin götüremeyecekleri olup evlerinde bıraktıkları, sebze-mebze, kahvaltılık, şu-bu gibi şeylerdi.

Onları kabul eder, bırakılanları kendi getirdiği tabak ya da kavanozlara koyduktan sonra cereyan gitmesin, elektrik harcanmasın diye buzdolabının kapısını yarı açık bırakarak bulaşıkları yıkar, yerli yerine yerleştirirdi, yani yerleştirmesi gereken yerlere.

Bu işlemin yazlıkçıların gelişlerinden haberi olursa, ya da onlar geleceklerini haber verirlerse, evin havalandırılması, buzdolabının çalıştırılması gibi işleri de onlar gelmeden evvel tamamlamağa çalışırdı.

Bütün komşuların huylarını sularını, hatta bilmemesi gereken sırlarını bilirdi, kendine göre, kendince. Bir de belki insanların bu kadar güvenmelerine hayret edilecek olsa da, evlerine dönen tatilciler onun bildiği yerlere para bırakırlardı, otomatik ödeme talimatı olmayanlar. Gelecek elektrik-su ve benzeri giderler, meselâ aidatlar için.

Kendisine makbuz gelince, başlangıçta evlere gider her birinin makbuzlarını ayrı ayrı toplardı, daha sonra görevli memur çocuklar hazırladıkları “Ödenmiştir!” makbuzlarını topluca ona getirip bırakır olmuşlardı.

Yine başlangıçta her makbuzu ayrı ayrı ödeyip para üstlerini ayrı ayrı paketlemek zor gibi olmuştu. Hatta bunun için banka memuru ile ufak çapta bir tatsızlık yaşamış olsa da sonrasında makbuzların bedelini önce kendi cebinden ödeyip, sonra her eve ayrı ayrı girerek makbuzları bırakıp karşılığını alıp bozuk paraları da üstlerine koyması daha kolay olmağa başlamıştı.

Tabii ki sonrasında banka memuru ile arasını tatlılaştırmıştı, bir kutu çikolata bunun için yeterli olmuştu!

Bozuk paraları toparlaması da kolay olmuştu bir bakıma. Başlangıçta semt pazarının sonlarına doğru dilenci ya da muhtaçların paralarını bütünlerken, sonrasında onlar kapıya kadar getirmeğe başlamışlardı bozuk paraları, yaz boyu akşamüzerlerine doğru.

Çünkü onlar da bilirlerdi, Florıns’ın sair zamanlarda küs olmasına, barışmak için hiçbir gayreti olmamasına rağmen denize kahırla baktığını, ufku özlemle gözlediğini.

Ve devran(9) dönüyordu. Kapanışa, yani sezon sonuna doğru on günlüğüne gelmiştim buraya sözüm ona.

Pansiyondaki misafirler ayrılmışlardı.

“Bir haftalığına bana kiralar mısın?” dediğimde;

“Yalnız adamsın, olmaz!” dedi.

“Daha iyi ya, benim yalnızlığımı sen üleşirsin, bir daha ki sefere haber veririm, eşimle birlikte geliriz, o zaman da sizin yalnızlığınızı biz üleşiriz. Olmaz mı?”

“Olur tabii. Ben Florıns’ım. Ne kimseye hesap vermem gerek, ne de birinin bana hesap sormasına.”

“Teşekkür ederim, yalnız öyle kış indirimi, ya da tenzilâtı gibi bir şey yok. Yazlıkçılar ne ödediyseler aynısı. Bir de yemek konusu önemli benim için, beni lokantaya göndermezsen sevinirim, neler gerekliyse bana söyleyin çarşıya, ya da semt pazarına gidip alıp getirmeye çalışayım ve üleşelim, eğer mahzuru olmazsa!”

Kaldığım otelin bütçeme göre biraz pahalı olmasının hiç önemi yoktu, ama beklentilerimden uzaktı birçok şey. Bu nedenle toparlanmam zor olmadı. Nihayeti birkaç kirli gömlek, pijama, defter-kalem, kitaplarım…

O kadar işte. Onları da arabama koymak zor olmamıştı. Yerleştirmek, sığdırmaya çalışmak ne kelime. Bavulumu bile çıkartmamıştım ki arabadan.

Böyle seyahatlere araba ile çıkmamın nedeni; “Nerede akşam, orada sabah” felsefem dolaysıyla idi. Kafama uygun bir şey yakalamışsam, ya da yakalayacağımı seziyorsam beynime uygun, oralardan kopmaz, kopamazdım, anlamam, tamamlamam gerekeni anlayıp tamamlayıncaya kadar.

Otelden çıkıp Florıns’ın evine gelinceye kadar da onun öyküsünü kaleme alıp almamakta tereddüt geçirdim. Ne yazabilirdim ki? Birbirine düşkün iki gönül, birinin kayboluşu, belki de ölümü ve sonrasında elleri böğründe bir kadın. Bu, benim tarzım değildi, bana uygun değildi.

Florıns karşılamak istedi beni.

Oysa elimde bir tek pijamamın, notlarımın ve ufak bir şişe içkimin olduğu bir çanta vardı. İzin vermedim. Önden çıkıp odamı gösterdi ve tarif etti;

“Banyo-tuvalet şurada, mutfak-buzdolabı aşağıda, ne istersen var içinde. Karnıyarık yapmıştım, hafif olsun diye bir de sütlâç. Bilmem sever misin? Yarın ne istersen onu yapmağa çalışırım, denizden kalan vaktimde.”

“Bayılırım!” demiştim. Gerçekten bayılırdım, ama sevdiğimden değil. Patlıcan, her nedense yaşantımda uzak durduğum tek sebze idi. Bir de sütlü-tatlı-pirinç pilâvı dediğim sütlâç. Bu akşam ikisi de sofrada olacaktı ve daha ilk günden çekimserliğim tatsızlık olacaktı.

Bu nedenle hapırsa da, köpürse(10) de ses çıkartmadan, surat ekşitmeden yiyecektim. Galiba sonucunda da “Eline sağlık, güzel olmuş!” demeyi unutmamam gerekecekti!

Tüm bu söylediklerim önemli değildi benim için. Duvarların tümünü kaplayan bazısı büyük tablo büyüklüğünde, bazısı kartpostal gibi, kimi renkli, kimi siyah-beyaz, bir kısmında yalnız biri ya da öteki, bir kısmında beraber resimlerdi.

Ve ben bu resimlerdeki o yüzü, özellikle de o gözleri tanıyordum. Ama nereden? Hatırlamıyor, hatırlayamıyordum. Acaba karşılaşmış olabilir miydik önceden?

Sanmam, bu benim buraya ilk gelişimdi, onunla burada karşılaşmış olmam asla mümkün değildi, hele ki o gencin doğma-büyüme burada yaşadığını, sadece askerlik yaptığı dönemin hariç olduğunu öğrendiğime göre.

Peki, daha sonra bir başka yerde? Bu da imkânsızdı, çünkü “Fatih’i denizde yitirdim!” demişti Florıns.

Fatih? Fatih!

Hiçbir çağrışım yoktu zihnimde. Ama bu gözler beynimde yer etmişti, ben bu gözleri yaşamıştım ömrümün bir anında, ama nerede, hem ne zaman, hem de nasıl? Üstelik gördüğüm yüzüğünü de hatırlıyordum.

Ve fakat beynim çalışmamaya yemin etmiş, âdeta isyan eder gibiydi.

Düşünmeli, beynimi zorlamalıydım, beynimin isyanına boş verircesine.

Boş bulundum, sofraya otururken;

“Florıns Hanım!” dedim yine.

“Herkes gibi Florıns de, yaşlı adam! Büyüğümsün çünkü.”

Billur gibi denecek, aksanındaki teklemeye rağmen güzel bir sesi vardı. Üstelik karmaşık yapılı cümleleri kolayca kurup söyleyebiliyordu. Fatih çok iyi öğretmiş olmalıydı Türkçeyi yahut da o sevdiği için çok çabuk öğrenmişti, kocası sayesinde Türkçeyi.

“Peki Florıns! Ben bazı akşamlar içmeyi severim. Mahzuru yoksa burada, yok belli, belirli prensipleriniz, kaideleriniz, ya da kurallarınız varsa, balkonda, ya da odamda içebilir miyim?”

“Herkes kendi hayatını yaşar ve buna kimse karışamaz. Eğer içkiniz rakı ise bir türlü alışamadım bu içkinize, bu nedenle katılamam size, ama başka bir cins ise, ne olursa olsun, size arkadaş olmak isterim.”

“Tamam o zaman, viskim var, hemen odama gidip-getireyim.”

“Sen yorulma yaşlı adam. Hem adın ne senin? Ben herkesin bildiği Florıns, resmen de Sue Anne’ım. Ama sen kimsin?”

“Ben Görkem!”

“Yani Muhteşem. Güzel isim, ama Fatih en daha en güzel isim!”

“Haklısın! Sue Anne da, Florıns da güzel isimler…”

“Teşekkür ederim!” derken ayağa kalktı, bir tabureyi ayaklarının altına çekerek uzak-üst dolaplardan bir raftaki şişeye uzandı. Elindeki yüzük parlamıştı, lâmbanın yansıtmasıyla uzaktan. Hâlâ evliydi galiba Fatih’le.

Ve bu nedenle çıkarmamıştı yüzüğü parmağından.

Alt raflardan iki bardak, buzdolabından buz ve bir şişe soda ve elindeki şişeyle geldi oturdu masaya. Şişede, ikimize ancak bir defa için yetecek kadar, kaba anlamda birer fırtlık(11) viski vardı.

“Sen nasıl içersin bilmediğim için, hem buz, hem soda getirdim. Benim için nasıl olduğu ise fark etmez!”

Şişedeki içkiyi eşit bir şekilde üleştirmeye gayret etti ve servisi bitirir bitirmez;

“Eşinizin ve sizin sağlık, huzur ve mutluluğunuza, benim de beklememi kimsenin engelleyemeyeceği Fatih’ime!” dedikten sonra bardağı bir dikişte boğazından aşağıya iteledi sanki.  Dikkatimden kaçmayan bazen “Sen” bazen “Siz” demesiydi.

İçki içmek konusunda belki de aynı kahrı yaşamadığımdan ona uyamazdım ve dikkatimi çeken olaylardan biri de solak olmasıydı, belki o ana kadar fark edip de üstünde durmadığım. Bu kere bardağı kaldırıp ağzına dikişinde çekmişti solaklığı ve yüzüğü.

Hafızamı yokladım, bu yüzük hatırlamakta zorluk çektiğim yüzüğün bir benzeri olabilir miydi? Elini tutup ikisinin de yüzüklerini heyecanla gösterdikleri Fatih’le birlikte oldukları büyük resmin önüne götürdüm onu.

“Fatih ve sensin, değil mi?”

 Resmi ya da tablo halindeki çerçeveyi indirdi yerinden, Fatih’in resmini okşarcasına sildikten sonra öptü.

Soruma zaten cevap aramıyordum. Sorum beynimdeydi, ben bu yüzüğü gördüğümü, simayı ve özellikle gözleri ve bakışları hatırladığıma göre öteki dünyaya mı gidip gelmiştim acaba, reenkarnasyon(12) denen bir biçimde? Hem de kısa, onu görüp dönecek kadar kısacık bir zaman içinde.

Mümkün müydü? Değildi tabii.

İçkim bitmişti. “Bir dakika!” şeklinde işaret ettim ve odama yöneldim merdivenlerden. Şişemi alıp gelmiştim. Bardağına içkiyi koyarken “Hayır!” demedi. Bu kere de götürdü bardağı dudaklarına. Ama fondip(13) yapmadı, yarısını bekletme gereğini hissetti, belki de ilk defa karşılaştığı bir insana, yani bana karşı yanlış yapmama gayretindeydi…

Sonrasında şişemizde ancak birer yudumluk, ya da enine bir parmaklık, bir fırtlık miktar kaldığında koltuğa oturmuştu masayı öylece bırakıp. Yanındaydım.

“Ah, yaşlı adam, yani Görkem Muhteşem, her ne isen o bey! Sevmiştim Fatih’i. Canımı esirgemeden. O gitti, ben yalnız kaldım, ölmek istedim, ama hâlâ yaşıyorum. Ben buna inanamıyorum. İnsan canı, kanı, ruhu olmadan yaşayabilir mi? Eğer bu yaşamaksa yaşıyorum işte.”

 Belki yıllardan sonra, ilk defa aldığı ağır içki sarhoş etmişti onu, farkında bile olmadan.

Onu divanın üstünde bırakıp ağır ağır tekrar geçtim resmin başına. Yüzükler ve simalar, özellikle beynimde yer eden ve fakat hatırlamakta zorluk çektiğim sima.

Birden…

Evet, hatırlamıştım. Ama neredeydi? Zihnim, beynim inatlaşıyordu benimle. Ben de onlara inat yapacaktım. Akşamın geç, gecenin ilk ve fakat ilerlemek mecburiyeti yaşadığı anlarda telefon ettim eşime. “Alo!” der demez ilk sözü, nasibim olan fırça idi.

“İçki mi aldın sen gene? Tabii, ben yoğum ya! Yaşlı-başlı kocaman adam oldun, torun-topalağa karıştın, hâlâ aklın fikrin meşkte(14).” dedikten sonra sitemle de olsa merakını giderme gayretinde olarak sordu;

“Hayırdır?”

“Hani geçen sene, yaz tatilindeyken, saçı-sakalına karışmış, pejmürde(15), hırpani(15) kılıklı genç birine rastlamıştık, elindeki yüzüğünden başka ne Nüfus Kâğıdı, ne parası-pulu olan... Tek amacı elindeki yüzüğü korumak olan, duyan, ama konuşamayan bir delikanlıydı o, hatırlıyor musun?..

Poğaça mı, simit mi ne ısmarlamıştın ona da, o da elinden öpmüştü, nedense tiksinmemiştin ondan.”

“Hatırlıyorum tabii. Sonrasında sen onu berbere ve hamama götürmüştün. Ben de karınca kararınca çok yeni olmasa da senin giyeceklerinden bir takım hazırlamış, yeni iç çamaşırlar almıştım ona. Eee! Peki, adını bile söyleyemeyen bu garip çocukla mı karşılaştın yoksa yine?”

“Keşke karşılaşsaydım, mutlu olurdum. O da mutlu olurdu, belki aklını başına devşirdiği(16) takdirde ve eğer mazisini hatırlayabilirse. Şimdi benim sorum şu. Biz o çocukla nerede karşılaşmıştık, hatırlayabiliyor musun?”

“Sanırım Akdeniz kıyısında güzel bir yerdi. Şu anda neresi olduğu aklıma gelmedi hemen. Resimlere bakayım, sonra sana orası için mesaj gönderirim.”

“Sadece mesaj gönderme! Çocuklarla konuş, bir ya da iki günlüğüne torunlara bakmayı, ya da baktırmayı denesinler. Teyzeleri, halaları her kimlerse yardımcı olsunlar. Sen de sabah ilk otobüsle bana mesaj yazacağın yere gel… Ama bavuluna benim eskilerimden bir şeyleri koymayı unutmadan. Geldiğinde haberdar et, seni karşılayayım. Belki ve inanıyorum ki, büyük bir sevaba gireceğiz, eğer düşündüklerimde haklı isem… Haksızsam da düşüncem sükûtu hayal(17) olacak… Ama ben bunu mutlaka denemek ve sonrasını yaşamak istiyorum.”

“İçkili gibisin ama. Araba kullanman bir sakınca yaratmasın!”

“Tamam, birkaç kahve arka arkaya içer, sonrasında çıkarım yola. Beni düşündüğün için sağ ol!”

“Senden başka kimim var ki koca adam? Tabii ki seni düşüneceğim hayat arkadaşım, çocuklarımın babası, torunlarımın dedesi!”

Bıraksam, günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak konuşmaya devam edecekti, herhalde.

“Görüşmek üzere bir tanem!” deyip kapattım telefonu.

Öncelikle kanepede uykuya dalan, muhtemelen sızmış olan Florıns’ın üstüne onun odasına saygım nedeniyle girmediğimden, kendi yatağımın pikesini örttüm. Başının altına yastığımı koydum ve elini tutarak;

“Umarım sana güzel haberlerle geri dönerim güzel kız. Sen mutlu olduğunda, dünyadaki mutlu insanların sayısının Fatih’i de sayarsak ki inşallah diyorum, iki kişi artacağına kesinkes inanıyorum” deyip eşimin mesajının gelmesinden hemen sonra başucuna düşüncelerimi yansıtan, niyetimi saklayan bir not yazmıştım;

“Bir işim çıktı, acele gidip döneceğim. Görkem!”

O kadar işte. İnsan ümit vermemeyi de bilmeliydi, sonrasında hüsran(18) olmaması için. Hem düşüncelerimde haklı olursam, sürpriz olmaz mıydı bu?

Erkenden yola çıktım, kendi kendime hazırladığım kahveleri içtikten sonra. Ne erkeni? Florıns’ın masasına notu bırakıp da kahveleri içtikten hemen sonra, gecenin ilerlemiş bir kör vaktinde. Ama akıl etmiş bagajdaki bavulumun kilidini kapatmıştım, neden gerektiyse?

Ertesi gün, ertesi gün olmakta gecikmemişti.

Sabah gitmem gereken yere ulaşmıştım. Sahilde bir kenara çekilip camın birini aralayıp kapıyı kilitledikten sonra koltuğu yatırıp uyuklamaya, belki de doğrudan uyumağa çalıştım.

Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim. Camım tıklatılmıştı, bir ekip arabası merak etmiş, arabadan inen iki polisten biri tıklatmıştı camı.

“Günaydın!” deyip gerinmeden açtım kapımı ve ehliyet ile ruhsatımı uzatırken sordum;

“Devamlı dolaşan, elindeki yüzüğünden başka serveti olmayan, adını bilmediğim, ama konuşması olmayan bir garibanı(19) arıyorum, belki onu arayan ailesine rastladığım için.”

Uzun boylu, genç olanı, hatırlamak ister gibi başını havaya doğru dikip gözlerini kapatarak düşünme moduna girdi:

“Sanırım Erol’un Lokantasında verilenlerle karnını doyurduktan sonra, caminin yanındaki inşaata sığınmıştır.”

Denilen yere, muhtemelen bulunabileceği diğer yerlere baktım. Kimi; “Bekle, gelir!” dedi, kimi; “Ne yapacağı, ne edeceği belli olmaz, şansına!” dedi.

Gün boyu aramalarımdan sonuç alamamıştım, sadece bir yerde, yemek yemeden, biraz daha kestirmek gayretinde olmuştum, ara vermek olursa arayışlarıma.

Akşamın karanlığı düşmek üzereyken eşimin telefonu geldi. Sanırım Türkiye’min en yavaş otobüslerinden biri ile gelmiş olmalıydı buraya. Niye “Uçakla gel!” demediğime hayıflandım.

Eşim otobüsten inerken iki el sarılmıştı ellerine ve hemen dudaklarına götürmüştü. O; gariban dediğim kişi Fatih idi. Eşim de, ben de bir dostla karşılaşmışız gibi sevgiyle sarılmıştık ona, çekinmeden.

O bizi, nasıl hatırlayıp sevinmişse, biz de onu görmekten mutlu olmuş, sevinmiştik. Belki mutluluğumuzun devamı da olacaktı. Sabırsızdım, eşimin bagajı indirilinceye kadar sabredemedim:

“Fatih!” dedim.

Döndü hayret edercesine, sağ elinin işaret parmağını göğsüne bastırdı; “Ben miyim?” dercesine. Başımı sağlayınca, her iki elinin parmaklarıyla “F” işareti yapmağa çalıştıktan sonra sağ elinin avucunu göğsüne yapıştırdı ve dudaklarıma bakarak “Fatih!” demeye çalışır gibi oldu. Boğuk bir ses yuvarlandı sadece dudaklarından. Hareketini boş çevirmedim, tekrarladım; “Fatih!” diye.

Eşimin bagajını aldı eline, ne yapacağını söylememizi istercesine aynı boğuk sesle kafasını salladı. Duyuyordu, ama nedense hem işaretlemek, hem de söylemek geçti içimden;

“Önce arabayla otele gidip teyzeni bırakacağız. Sonra onun vereceklerini alıp önce berbere, sonra da hamama gideceğiz, ilk karşılaştığımızda olduğu gibi. Tamam mı?” dediğimde, avucunu yine göğsüne bastırmıştı.

Zihnimde plânımı yapmıştım. Bu şehir, uygulamak istediğim düşüncelerime engel olan bir kâbus gibiydi. Buradan çabuk uzaklaşmalı, öncelikle ve hatta hemen sevenleri birbirine kavuşturmamız gerekliliğini yaşamaya başladım.

Gerçi tatil için gelmiştik, ama o zaman grup halindeydik ve mihmandar(20) nereye yönlendirirse biz de o tarafa yöneliyorduk, üstelik kaldığımız yer şehir içinde değildi. Bu nedenle umudum yoktu, ama arabada arkamda oturan Fatih’e sordum:

“Teyzeni bırakacağımız iyi bir otel biliyor musun?”

“Yürü!” anlamında işaret etti. Dönmemiz gereken yerlerde ses çıkarmağa çalışıyor, eliyle yönümüzü işaretliyordu. Nihayet bir otelin önüne gelince çığlık attı;

“Sen otur, beni bekle!” dedim.

Eşimin getirdiği bavul arabada, çantası elindeydi. Yalnız kendisi için bir kişilik oda istedim. Bedelini ödeyip;

“Sen iyice dinlen, bana yardım etmen için senin dinlenmiş olman gerek!” dedim.

Oysa ehliyeti yoktu ki, ama fırça çeker, sitem eder, muaheze etme(21) hakkını kullanır, beni uyanık tutardı yol boyu. Hem belki iyi tarafına da gelir, şarkı da söylerdi, kim bilir bizim şarkımız olabilirdi, söyleyeceği.

Berber-hamam-tellâk(22)-kese ve benim eskilerim de olsa temiz olan bavulda beğendiklerini giydirmem, eski çıkardıklarını çöpe atmam bir hayli zamanımı almıştı, ama mutluydum, sanırım o da mutluydu.

İlk karşılaşmamıza göre tek bir değişikliğim fotoğrafından aklımda kaldığına göre saçlarını alabros(23) denilen şekilde kestirmeyi akıl etmiş olmamdı. İlk seferde tercihim sıfır numara olmuştu çünkü.

 Fatih ne o bora ve fırtınanın olduğu geceyi, ne de ondan sonra yaşadıklarının hiç birini hatırlamıyordu. Bildiği sadece yüzüğüne sahip olmak, kıskanmak ve kaybetmemekti. Ben onun adına düşünmeye başlamıştım.

Muhtemelen o gece fırtınaya yakalanmış, ya kayığıyla, ya da kayığı parçalanmış olup kendi başına mücadele etmişti denizle. Doğrusu kendi başına seçeneği daha gerçek gibiydi. Kim bilir bu mücadelesi ne kadar sürmüş, açlık-susuzlukla mücadele etmekten dilini ve hafızasını kaybetmiş olmalıydı.

Bu serüveni(24), yani denizin kendiyle uğraşı ne kadar sürmüş ve deniz sanki başka işleri varmışçasına ondan ne zaman vazgeçip onu sahile atmıştı, bilemezdim tabii.

Eğer Sue Anne ile yaşadıkları yere yakın bir yere sürüklenmiş ve karaya çıkmış olsaydı belki bir tanıyan, bir yol gösteren olurdu ona.

Ama denizin fırlattığı kumsalda onu tanıyan yoktu, olsa da kendisinin aklı başında değildi ki, ismini bile bilmiyordu. Duyuyor, ama dilinde güvensizlik var gibiydi, ses çıkartamıyor, kelimeleri uç uca ekleyemiyordu, ağzını açtığında sadece boğuk acayip bir ses çıkarıyordu, o kadar.

Otele geldik beraberce. Eşimi aldım, bir çay ocağında üçümüz de birer kahve içtikten sonra yola koyulduk. Garibime giden yeni elbiseleri ile onu kimsenin tanımamış olmasıydı.

Fatih meraklı gözlerle yola bakıyor, yorgun olduğumu düşünen eşim, fırça çekmek, yermek yerine çocuklardan, torunlardan bahsediyor, ara sıra da teybin düğmelerine basıyordu.

Benzin aldık bir yerlerden, saçımı-başımı-yüzümü soğuk suyla yıkadım. Fatih de aynısını tekrarlama gayretinde oldu. Eşim su, kola, bisküvi benzeri şeyler almıştı, alması da iyi olmuştu.

Çünkü dayanmalı, dalmamalı, gayretli olmalı, “Dağ dağa kavuşmaz, ama insan insana kavuşur!” denilmesini ispat etmeliydim.

Florıns’ın evinin önüne geldiğimde evin ışıkları yanıyordu. Demek ki Florıns yatmamış, ya da yattıysa da uyumamış olabilirdi.

Arabayı durdurduğumuzda Fatih’in bakışlarının değiştiğini de fark etmiştim. Hatırlar gibi mi olmuştu, hatırlıyor muydu yoksa? Veyahut da ben öyle istediğim için mi, öyle gözükmüştü bana?

Kapıyı parmaklarımla tıklatıp kenara çekildik eşimle. Kapı açıldı ve canhıraş bir feryat soru, dilek, istek, merak şeklinde çınladı, mahalleyi, şehri değil tüm dünyayı ayağa kaldıracak gibi ve o kadar;

“Fatih?!”

Nutku tutuldu sonra sanki. Buna mukabil Fatih’in dili açılmıştı, kim bilir kaç yıl sonra ona doğru koşarken ağzından iki hece çıktı;

“Sue Anne!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Florence NIGHTINGALE, 1820-1910 tarihleri arasında yaşamış İngiliz hemşire olup, modern hemşireliğin kurucusu olarak anılır. Bir ara Türkiye’de (Yıl: 1854) Selimiye Kışlasında yaralı İngiliz askerlerinin tedavi ve bakımı için bulunan Florence yardımseverliği nedeniyle Lâmbalı Kadın (The Lady With The Lamp) olarak anılmıştır. Onunla ilgili en büyük özellik doğum tarihi olan 12 Mayıs gününün tüm dünyada “Hemşireler Günü” olarak kutlanmasıdır.

(1) Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.

(2) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

(3) Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(4) Detay; Ayrıntı.

(5) See’ll You; (İngilizce) Görüşmek üzere. Göreceksin. Allahaısmarladık.

(6) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(7) Bu güzel ilçe Datça olabilir mi? Oldu dersem de mahzuru yok! Yakın ilçe de Marmaris, Fatih’in saç-sakal karışık bulunduğu yer de Dalyan olabilir.

(8) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

(9) Devran Değişmek (Dönmek); Zamanın, çağın, kaderin, talihin değişmesi.

(10) Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

(11) Bi(r)Fırt; Bir gıdım, azıcık, minnacık.

(12) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

(13) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(14) Meşk; Yazı ve müzik öğrenmek için yapılan el çalışması, müzik terimi olmakla birlikte “Aşk olmadan, meşk olmaz!” şeklinde kullanıldığında hoppalık, karşılıklı sevgi birlikteliği gibi anlam kazanır.

(15) Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.

Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.

(16) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.

(17) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(18) Hüsran; Umulan, beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı, düş kırıklığı.

(19) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(20) Mihmandar; Resmi ya da özel konukları ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.

(21) Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.

(22) Tellâk; Hamamda erkeklere kese yapan kişi.

(23) Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.

(24) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.