Yaşamımda üçüncü kez bu Honka ismine rastlayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Üçüncü kereye geçmeden önce ilk ikisini anlatmam uygun olacak herhalde.
“Çocuktum, ufacıktım(1)” ilkinde, hayal-meyal(2) zihnimde. Yan evlerden birinde, oynayıp gürültü yaptığımız için bize her daim kızdığını sesinden anladığımız, ancak sözlerini hiç anlamadığımız, hatta edepsizce “Gâvur(3)” dediğimiz, ancak komşuların “Boşnak(4)” dediği bir teyze vardı.
Şimdi, yani bu yaşlarda bu “Gâvur” kelimesini kullanmış olmaktan dolayı ar duyuyorum(5). Üstelik o zamanlar ona yakıştırdığımız; “moruk(6), nemrut(6), acuze(6), kapkara, Boşnak-boş kafa” gibi kelimelerini de.
Oğlu ve gelini bakıyordu ona, muhtemelen torunları da. Onlar çatapat(7) bazı kelimeleri anlıyor idiyseler de onunla konuşup anlaşabilen tek kişi oğluydu...
O gün sayım yapılıyordu, doğal olarak evlerimizde hapistik. Ama kendi avlumuzda kendi bahçemizde koşuşturuyorduk. Bilmem söylemek ayıp olur mu? Koştururken akranlarımızdan biri kayıp düşmüş, kafasını da haşmetlice(8) yarmıştı. Annesi onu öyle görünce; “Oğlum, Oğlum!” diyerek yere yığılmıştı.
Aklı evvel teyzelerden biri hemen çişini yapıp o teyzeye içirmişti. Neymiş aklı başına gelirmiş, kendine gelirmiş, üzülmezmiş, sakinleşirmiş, falan-filân(9). O arkadaşa annesinin daha sonra; “Senin yüzünden çiş bile içtim oğul!” deyişini bugün bile hatırlarım kendi sesinden.
Annesiyle yalnız kendisinin anlaşabildiği ağabey, daha doğrusu amca o gün giyinmiş, hüzünle çıkmıştı evinden.
Ve her zaman kurallara uymasına rağmen Nüfus Sayımının yapıldığını bile bile sokağa yönelmişti o amca, anlayamadığımız bir şekilde.
O anı şu anda aynen yaşıyor gibiyim. O zamanlar Polis Teşkilâtı yok muydu, yoksa vardı da Nüfus Sayımlarında jandarmalar mı görev yapıyorlardı, bilmiyorum. Ama omuzlarına ters asılı tüfeklerle iki “Asker Abi” gelmişti o ağabeyin evine. O Asker Abiler geri giderlerken annemin ve komşulardan bazılarının;
“Honka Nine ölmüş!” sözleri çalınmıştı kulağıma.
Sonrasında Asker Abiler dört kişi olarak tekrar ve bir tabutla gelmişler, götürmüşlerdi onu oğluyla birlikte bir yerlere…
İkincisi bu kadar kısa değil, ama uzun da değil ve fakat beni etkileyen bir Honka idi.
Üniversitedeydim ve stajım için Almanya da bir burs kazanmışım. Ailem Edirne’de oturmasına rağmen ben İstanbul’a gitmiş, Sirkeci’den binmiştim trene. Ha! Denilecek ki Orient Ekspres mi? Nerde, bizim gibi garibanların o trene binmesi? O trenlere ancak Agatha Christie(10) gibi meşhurlar biner ve o güzel, esrarengiz, meşhur “Orient Express(10)” romanını yazarlardı. Bizimkisi gariban(11) treni idi, gideceğin yöne doğru günlerce yolculuğu sürecek.
Bilenlerden oraya götürmek için nelerin yasak, nelerin serbest olduğunu öğrenmiş ve içmediğim halde çantama birkaç paket sigara koymuştum, çamaşır vs. dışında. Gerçek anlamda yedi çeşit sigaram vardı, her birinden üçer tane. Avusturya’dan Almanya sınırına girerken Kontrolcü amca Almanca sadece sormuştu, güvenle.
“Deklare(12) edilecek bir şey?”
“Hediye için sigaram var, yirmi bir adet!” demiştim Almanca.
“Olmaz, yirmi tane olması gerek!” deyince paketlerden birini, ucunda kırmızı şerit olanı(13) açmış kompartımandakilere arkadaşlara ve görevli amcaya(!) ikram ettikten sonra bir tane de ben tüttürmüştüm ve tiksinerek söylemem gerekir ki otuz yıllık sigara içme serüvenim(14) böyle başlamıştı!
Münih’e indiğimde çatapatın biraz ilerisinde Almancam, iyi bir İngilizcem ve mükemmele yakın(!) iyi bir Türkçem vardı. Öyle “Gidiceyim, geliceyim!” diyemesem bile “Gideceğim, geleceğim” diyebiliyor, “Ayol, örneğin” yerine “Yahu, meselâ” diyebiliyordum.
Ama Almanca öyle değildi, kelimeleri uygun kullanmak gerekiyordu. Unutmuşum, bunun ilk tecrübesini yahut da tecrübesizliğini de Münih Garında Stutgart’a bilet almak istediğimde yaşamıştım.
Trenle gitmeyi anlatmam gereken kelimenin “Gehen” (yürüyerek gitmek) değil, Fahren, Reisen (bir vasıtayla gitmek, yolculuk yapmak) olduğunu gişedeki memur parmaklarıyla yürüme işareti yaparak öğretmişti bana.
Lâf aramızda o zamanlar tüm Almanlar müşfik(15), sevecen ve kendi lisanlarını öğretme canlısı idiler ve Almancamı anlayamadıkları zamanlar, İngilizcesini soruyorlar, söylemim sonunda “Ah so!” diyerek Almancasını öğretmeye çalışıyorlardı.
Kısacası şoven(16), kafatasçı, Nazi, “Türken Raus!” diyen yoktu. İlerilerinde olmuştu ve daha sonraki gidişlerimde ben onu da yaşamıştım.
Almanya ayrı bir macera, hiç anlatmama gerek yok!
Stajım bitmiş geri dönüyordum. Bavulumun içi, üzerinde çalışmayı istediğim kitaplarla dolu idi, kirlilerimin çoğunu yük etmemek için çöpe atmak yerine banyo sobasında yakmış (o zamanlar şofbenler, doğalgaz kombileri mi vardı ki?) birkaç parça eşya, bir fotoğraf makinesi ile Türkiye’ye geri dönmek üzere Münih Garına gelmiştim.
Bu sefer bilet alırken “Fahren” demeyi unutmamıştım, ama karşıma şans olarak Türk bir memur çıkmıştı, üstelik “İstanbul’luyam!” diyen hakiki bir İstanbullu! Trenin kalkmasına bir hayli zaman vardı ve saçlarım papaz gibiydi. Hani bizim “alabros” dediğimiz, kenarları alınıp da üstünde bir parça saç bırakma şeklini, daha kaba bir şekilde okul tıraşı, fırça gibi düz kesilmiş tıraş biçimini Alman berbere nasıl söyleyeceğimi sordum, o memura. “Fasson schnitt dersin, o keser!” demişti. Bavulu paralı dolaplardan birine koyup aylak aylak aramağa başladım berberi.
Girdiğim berbere, “Selamünaleyküm” diyecek değildim ya. “Guten Tag” dedim oturdum, sandalyeye ve öğrendiğim şekilde o kelimeyi söyledim.
Berber kulağıma eğildi; “Nasıl keseyim istersiniz genç arkadaşım!” dedi Türkçe. Yakamdaki Türk Bayrağı rozetini unutmamıştım.
“Türk Usulü, nasıl kesersen kes be arkadaş!” dedim.
Konuştuk, oradan buradan. Bahşiş (yani trinkgeld) kabul etmedi.
“Hepimiz ortağız, boş ver! İyi yolculuklar!” dedi.
İstasyona geldiğimde gençten, şişmanca, aşağı yukarı benden birkaç yaş büyük bir genç yaklaştı yanıma. “Nerelisin?” diye belki de istemeden ağzını yuvarlayarak sordu, İngilizce.
“Türk’üm, Edirneliyim!” dedim, oysa sadece ailem yaşıyordu Edirne’de. Bunun için İstanbul’a kadar bilet almış olmama rağmen, belki de koşullar öyle gerektiriyordu, Edirne’de inmeyi düşünüyordum trenden, İstanbul’a git-gel yapmak yerine.
Kondüktör kapıyı açacağını vaat etmişti Karaağaçta. Çünkü o zamanlar tren İstanbul’a ulaşmak için bir süre Yunanistan topraklarından geçiyor, bu nedenle tren kapıları zorbalıkla kilitleniyor ve ancak Uzunköprü’de açılıyordu, yanılmıyorsam. Neyse!
Bana nereli olduğumu soran arkadaş, Ankaralı bir inşaat mühendisiydi, Amerika’da bilmem nerede okumasını, ya da her ne ise onu tamamlamış, Türkiye’ye dönen bir ağabeydi. Aynı trenle aynı kompartımanda yolculuk edecektik, Edirne’ye, Karaağaç’a kadar.
Tren o zaman tek parça devlet olan Yugoslavya Zagrep’e varınca “Zınk!” diye durdu. Bir süre bekledik. İnşaat Mühendisi (ayıbım o ki, ismini hatırlayamıyorum) İngilizce, ben Almanca sorarak nedenini öğrenmek istedik. Tesadüf gardaki herkes kendi lisanını bilecek kadar ileri, ancak İngilizce, Almanca anlamayacak, bilmeyecek kadar Fransız’dı!
Şansımızı zorladık, işaretle anlaşmaya çalıştık görevli olduğunu düşündüğümüz biriyle. O; elleriyle saatini göstererek yaptığı işaretlerle makinenin bozulduğunu, en az beş saat, belki parmaklarını açarak altı-yedi-sekiz… belki on saat bile süreceğini anlatmak istedi.
Gençlik heyecanı…
Kim tutardı ki beni beş-on saat trenin içinde uyuklayarak, somurtarak, hareketsiz, ya da kitaplarımdan birini çekip okuyup, zihnimde Türkçeye çevirmeye çalışmakla?
Trene bindiğimizden beri, sesi-solukları çıkmayan, Brödchen ve Käse tomuran bizim emsal iki, muhtemelen yıllık izinlerine giden, Alman Markı (DM, Deutsche Mark) paralarını muhkem(17) bir şekilde sakladıklarını düşündüğümüz işçilere kompartımanımızı, emanet ettik.
Tabiidir ki bavul ve eşyalarımızı da ve istasyondan burnumuzun doruğuna dışarı çıktık, inşaat mühendisi bir yöne, ben bir yöne.
Serseri gibi dolaşıyor, belki de karnımı doyuracak bir yerler arıyordum. Karşılaştığım iki genç kız önce umursamaz bir tavırla baktılar bana. Sonra birinin gözleri büyüdü, yanındakine bir şeyler söyledikten sonra ötekinden ayrılıp yanıma geldi;
“Türk müsünüz?” dedi. Berberin de, İnşaat Mühendisinin de yakamdaki rozetten benim Türk olduğumu tanıdıklarını unutmuştum. Hayret ettim tabii.
“Nereden anladınız?” dediğimde, yakamdaki rozeti gösterip;
“Ben de babam tarafından Boşnak kökenli Türküm, adım Honka!” dedi.
Bu yaşamımda, karşılaştığım ikinci Honka idi. Tokalaştığım eli, hissettiğim nefesi, kokusu, gözleri sıcacık, sıcak, sımsıcak idi.
“Buranın parası yok cebimde, ama Amerikan Doları, Alman Markım var, vaktin müsaitse bir şeyler ısmarlayayım, bana kendini anlat, Almanya’dan gelip Türkiye’ye geçiyorum. Trenim beş-altı saate kadar kalkacak, dönmeliyim çünkü.” dedim.
Saatleri uç uca eklemeye çalışırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Onu öpmeme, kucaklamama, saçlarını koklamama izin vermiş, sadece fotoğrafını, fotoğrafımızı çekmeme izin vermemişti.
“Çekme! Unutmam da, unutman da zor olur!” demişti temiz bir Türkçe ile.
Gene de ve düşüncelerindeki, zihnindeki her şeye rağmen İstasyona gelmişti benimle beraber. Herhalde aşk dedikleri şey, bu kadar erken ve çabuk başlamaz, olmaz, yaşanmaz ve bitmezdi.
Yolda ilerlerken durumunun nasıl olduğunu sordum. Ailesi fakirmiş, okumaya gayret ediyormuş. Bazen garsonluk, bazen temizlik görevlisi olarak ne iş bulursa yapıyormuş. Utandım.
Utandım, çünkü içtiğimiz çayın ve aldığım sigaranın parasını bu durumuna rağmen o ödemişti.
Çantasını açtım, zorla hem. Cüzdanımı çıkarttım ve içindeki paralardan sadece on Türk Lirası yol paramı ayırarak kalanını çantasına koydum. Gezmekten-tozmaktan zaten fazla param yoktu. 5-10 dolar, belki 10-20 Alman Markı.
Utandı. “Hayır!” demek arzusunu hissetti. Elimle ağzını kapattım. Ben yaşamımda o dudakların avucumda bıraktığı heyecanı, sevinci, mutluluğu, coşkuyu, sıcaklığı asla anlatamam. Keşke ömür boyu o elimi, avucumu hiç yıkamasam, hiç kullanmasaydım bir daha.
Onunla birlikte trene gelip kompartımanımıza yöneldiğimizde beni bir sürpriz bekliyordu. Bavullarımız açılmış, dağıtılmıştı. Benden belki de saniyeler, belki birkaç dakika önce kompartımana gelen İnşaat Mühendisi arkadaş iki garibanı uyandırma gayreti içindeydi. Soyulmuştuk.
Yardım etmesi için Honka’ya baktım, bir taraftan da bavulumu toplama gayreti içindeydim.
Pardösüm, tıraş makinem, havlum ve koleksiyon için oradan-buradan topladığım kuruş şeklindeki paralara ait poşet haricinde bir eksiğim yoktu. Konu-komşuya, eşe-dosta aldığım bence ufak-tefek diyeceğim poşetlere de dokunulmamıştı.
İyi ki fotoğraf makinem yanımdaydı. Az-uz değil, neredeyse eski bir model kullanılmış tosbağa Volkswagen parasının üçte bir bedelini ödemiştim ona, çünkü.
İnşaat Mühendisinin de şu ana kadar ismini neden hatırlayamadığıma hayret ediyorum kendime, adı meselâ Mehmet olsun, Mehmet’in de bir kaybı yoktu, hatta benim kadar bile.
Güçbelâ uyandırabildiğimiz iki gariban önce sırtlarını yoklamışlar, kontrolleri olumlu sonuç vermiş olmalıydı ki, memnuniyetle ve usul usul onlar da alacalı-bulacalı görünen eşyalarını ya da hediyeliklerini toplamaya başlamışlardı bavullarına.
Honka bir kısım memurlarla gelmiş, hep beraber istasyona gitmiş ve ifadelerimizi verdikten sonra raporlar tutulmuştu.
İki garibanın anlattıklarına göre kompartımana gelen iki yolcu ayranla, poğaça ikram etmişlerdi kendilerine. Ayranı içip poğaçayı yedikten sonrasını ikisi de hatırlamıyorlardı.
Görevli gelen, omzundaki şatafatlı işaretlere göre başlarında olan kişi Amar ve Faris diye iki isim söyledi. Honka’nın söylediğine göre bilinen kişilermiş ve trenin kalkmasına daha saatler varken iki hırsız da çaldıklarını torbalarını boşaltıp ellerinden çıkaramadan yakalanmışlardı.
Honka’nın yardımı olmasa kavuşabilir miydik eşyalarımıza yeniden? Bilmiyorum. Bilmem de önemli değildi zaten. Ben onun ellerinin, gözlerinin sıcaklığından nasıl ayrılacağımı düşünüyordum, trenin kalkış vaktinin Boşnakça, İngilizce ve Almanca anons edildiği vakte kadar.
O; fotoğrafını çekmeme izin vermediği gibi, ne fotoğrafını vermişti anmam için, ne de fotoğrafımı istemişti, beni hatırlamayı istemesini düşündüğüm gibi. Bugünün teknolojisi o günlerde yoktu ki, habersiz de olsa beynime nakşettiğim gibi kâğıtlarda da, makinelerde de zapt edebilseydim, onun unutulmaması gereken cismini.
Trenimiz hareket etmeden önce eşe dosta aldığım karınca-kararınca hediye niteliğindeki tüm şeyleri ona uzattım. Almak istemedi, zorladım. Türkiye’me boş-bomboş dönecektim, Türkiye’mden çıktığım gibi ve umurumda değildi.
Trenimiz hareket etti…
Ben onu ömrümün şu anına kadar unutmadım. Unutmam da mümkün değil, üç-beş saat içine sığıştırmaya çalışmış olsak da ellerinin, gözlerinin sıcaklığını…
Sürüklüyordum ömrümü. Mezun olmuş, unvan kazanmış, hem askerlikte, hem görevde, dağda-bayırda, denizde-kıyıda, ırmakta-ormanda yaşadığım zannıyla ömrümü harcıyordum.
Asla tüketememiş, unutamamıştım Honka’yı beynimde, gönlümde, kalbimde ve en önemlisi ruhumda…
Sonra bir gün…
Ağız tadıyla tatil yapamadığım günlerden bir gün…
Üçüncü ve son Honka ile karşılaştım. O Honka mıydı? Bilmiyorum. Biri, ya da birileri “Honka!” demiş ve sarışın, güzel bir kız doğrulmuştu masaların birinden, tarif edilmesi, anlatılması mümkün olmayan ve asla olmayacak.
Tanrının böyle birini dünyaya insan olarak göndermesi mümkün değildi. İlâhe(18), ya da bir melek olmalıydı, lâmı-cimi yok(19).
O ne birinci, zaten mümkün değildi, ne de ikinci Honka’ya benziyordu. Dünya da hiç kimse ikinci Honka olamazdı zaten, ama bu üçüncüsü?...
Evet, bu Honka sanırım üçüncü olmayı gerçekten hak ederdi, eğer şansımı ve çenemi iyi kullanabilir, ikinci Honka’nın uzaklaşışındaki yakınlığı onda yaşayabilirsem yahut da o bana yaşatabilirse!
Tabiidir ki bu şansı istese de, istemese de onun iyi kullanması da zorunluydu. Eh yani, öhö, ben de bulunmaz Hint Kumaşı(20) değildim, ama…
Ama deyip bitirivereyim konuyu. Çirkin değildim vallahi. Hani bazen annem; “Yakışıklı Oğlum!” bile derdi, yaşlanmaya fırsat bulamayıp da ölmeden önce.
Bilinir ki; “Kuzguna yavrusu şahin (ya da Anka) görünür! Sinek yavrusuna; “Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!” dermiş. Kirpi yavrusunu; “Pamuğum!” diye severmiş.” gibi…
Başlangıcım karşı karşıya gelmeyi isabet ettirip “Günaydın! Good Morning! Guten Morgen!” demek oldu. Hiç oralı olmadı.
Bir diğerinde “İyi günler! Good Afternoon! Guten Tag!” diye diledim, önemsemedi.
Sonrasında ortalıklarda; “Merhaba! Hi! Hello! Guten Tag!” deyişlerim de etkilemedi onu, tınmadı(21) bile.
Günlerden bir gün baktım masasında yalnız. Sağ elimin iki parmağını tabanca namlusu gibi yapıp kendisine doğrulttum ve;
“Bak Honka!” dedim. “Ya benimle konuşur, iki kelime sohbet edersin ya da bu bıçakla seni lime, lime(2)…”
Son anda elimi tabancaya benzettiğimi hatırlayıp öksürüp devam ettim, şaşkınca;
“Bu tabancayla kalbini kurşunla doldurup oraya yerleşiveririm yoksa…”
Gülümsedi, ister-istemez, şaşkınlığıma mı, şaka ile de olsa yalvarışıma mı, her neyse işte! Türkçeye çok yakın bir Türkçeyle;
“Sahi, bana kıyar mısın, ismimi bilen arkadaş?” dedi.
Cevabımı birkaç kelime içine sığdırmağa gayret ettim;
“Ben kalbini kazanmaya yönelmişken, nasıl kıyardım ki size? Sonra övünmek gibi olmasın, vahşi biri değil, sadece size hayran, isminizden etkilenmiş, size kendini anlatma gayretinde olan bir zavallıyım, izniniz olursa tabii…”
“Gel otur o zaman karşıma. Anlat kendini, sen neymişsin, bileyim, anlayım!”
“ş” harfini “j” harfine yakın, “t” harflerini sanki dilini ısırarak “s” harfine yakın, hatta Arapçaya yakın “sad-dad” gibi söylüyordu. Özellikle de “anlayayım” demek isterken ortadaki “ya” hecesini unutması dikkatimi çekmişti. Başlangıçta sormam gerektiğini hissettim;
“Türk müsünüz, yoksa Honka olan isminizi düşündüğüm için soruyorum Boşnak mısınız?”
“Ne alâka? Siz kendimi anlatcam derken, bana sorgu yapıyorsunuz? Çok ayıp! Ama önemsiz, sohbet etmiş oluruz, bir günüm de böyle geçer, n’apalım?”
Bir süre durakladı, elindeki kitabı masanın üstüne koydu, bardağındaki alacalı-bulacalı, şapkalı, kenarında bir dilim limon bulunan içeceğinden bir yudum aldıktan sonra;
“Aslında Türk kökenliyim, Boşnak falan değilim. Fin halkındanım. Babam Yusuf gençliğinde herkes Almanyalara, Fransalara giderken belki de bahtının sürüklemesiyle Finlandiya’nın Espoo kentine gelmiş. Espoo; Helsinki, Turku arasında bir yer, tren istasyonu olan…
Babam daha sonra annem Anne Marie ile tanışmış, sözüm ona dinini değiştirmemekle beraber ismini de nedense Yasef olarak değiştirmiş, evlenmişler ve sonrasında da ben gelmişim dünyaya…
İsmime gelince; yaşadığımız kentin bir futbol takımı var, babamın ve annemin tutkuyla bağlı oldukları. Hani fanatik(23) de diyorlar öylesine. Bu futbol kulübünün ilk ismi Tapion Honka imiş, sonraları FC Honka olmuş. FC, biliyorsunuzdur mutlaka Futbol Kulübü kelimelerinin kısaltılmışı…
Bu nedenle de bir önemli maç arifesinde, doğuşumla o maçı izleyememelerine neden olduğum için bana Honka ismini vermişler yani…
Nereden yakıştırdığını bilmiyorum, ama ne Boşnağım, ne de yaşamımda bir kere bile olsun ne bölünmeden önce, ne de bölündükten sonra Yugoslavya’ya gitmişliğim var. Yılda bir defa bir yerlere, genellikle de Türkiye’ye gelirim tatil için…
O da uçakla, anlatabildim mi genç arkadaş? Unutmadan da ekleyeyim, aynı hatayı yapmamanız için. Beni en çok kızdıran şeylerden biri Türk arkadaşların “Hokka” demeleri, yabancı arkadaşların ise araba markası olan “Honda” ile çağırmaları…
Beni bu kadar anlatmam yetti mi acaba size?”
“Yetmedi! Madem bıçak yerine tabanca ile başladım, o zaman boyunu, kilonu, ayakkabı numaranı da söyle de tamam olsun bari! Farkında isen, benim için önemli olmayan yaşını sormadım. Bunları öğrenmemin yararı olacak benim için. Çünkü belki memleketine dönerken buraları, beni hatırlatacak ufacıcık da olsa bir hediye alabilirim sana.”
“Daha tanışmadan hediye almak mı? Daha ismini bile bilmedim ki?”
“Önemli mi? Hadi ertelemeyelim, hemen çarşıya çıkalım. Böyle güzel ve cici bir kıza Türkiye’mden naçizane(24), âcizane(24) bir-iki hediye alırsam neden mutlu olmayayım ki?”
“Naçizane, âcizane ne demek?”
“Yani bence de, sence de önemi olmayan anlamında gibi bir şey işte, kısaca!”
“Anladım!”
“O zaman hadi, içtiğin şey ne ise bitir, ya da öylece bırak sana şehrin gezemediğin yerlerini gezdireyim, göremediğin yerleri göstereyim, sonra denize gireriz, yemek yeriz, ne istersen onu yaparız!”
“Olur, ama önce beş dakka ver, beklemeye. Ben kitabı koyum. Giyinip geleyim, gözlük takayım. Sonra her şey hediye olmaz. Alman Usulü. Yoksa çok ayıp olur.”
“Dakka, koyum, gözlük takayım” hep kendi şivesinde idi. Sanırım gün boyu daha bir sürü kelimeleri ile karşılaşacak, tanışacaktım. Ama acilen vermem gereken cevap vardı;
“Babandan bilirsin, biz Türkler öyle Alman Usulü falan bilmeyiz. Misafir bizim başımızın tacıdır. Hele ki baban Türk, sen baştan aşağıya misafirimizsin!”
“Baş tacı? Baştan aşağı?”
“Hadi sen giyin gel, onları da açıklamaya çalışırım sana!”
Elbisesini değiştirmiş, gözlüklerini saçlarının üstüne takmış, çantasını da eline almıştı. Öylesine transparan(25) giyinmişti ki, iç çamaşırı yok, sadece mayosu var gibiydi. O; kendinin peşinden koşturacak süslü bir fino köpeği, bense ağzının suları akarak peşinden sürüklenen bir sokak köpeğiydim tam tarifimle!
Hele ki koluma girip parfümünün yaz sıcağında bayıltmasını ve göğsünün, daha doğrusu göğüslüğünün (yani sutyen diyorlar ona) dirseğime ikide bir değmesi nedeniyle aklım başımdan gider gibiydi, ya da aklımın başımdan gitmesine ramak kalmıştı(26)!
Honka, önce denizle ilgili malzemeleri satan bir mağazaya girdi, bir bikini beğenip denemek için kabine girdi. Çantasıyla kabin kapısında beklemek zorunda kalmıştım. Biraz sonra perde aralandı ve;
“Şey! Bir bakar mısın? Kopçası çok mu sıkı, yoksa bana mı öyle geldi, takabilir misin? Hem bak bakalım, beğenecek misin sen de?” dedi.
Kopçayı iliklemek zor olmamıştı, ama aklımı zapt etmekte zorlanıyordum. Hani tarifle anlatmam gerekirse sülün gibi bir vücudu vardı diyebilirdim. Cüzdanını çıkarttı;
“Olmaz ihtiyacım vardı, ben aldım, hediye olmaz!” demesine rağmen elini ve çantasını tutarak bedelini ben ödemiştim aldığının.
Bunun karşılığında daha selâmlaşmamızın üzerinden iki saat bile geçmeden dönüp öpünce aklım zayi olarak ziyan olmuştu!
Yaşamayan bir yaşayan idim, tarifte zorlanacağım. Kendimi dar-kıt kabinden dışarı attım. Onun için bazı şeyler normal olmalıydı galiba. Perde arkasından üstünden çıkardıklarını uzattı;
“Ben bu mayo ile dolaşacağım, entarimi üstüme giyip, zahmet olacak üstümden çıkanları paketlettiriverirsin mi?” dedi.
Ne aklımı, ne gönlümü, ne de cismimi zapt edemiyordum zaten; “Hem zayi, hem de ziyan olmuşlardı!” dememiş miydim?
“Buradan çıkınca tımarhaneye giderim herhalde!” diye düşündüm.
Uysallaşmıştı. Eline torba haline getirilen paketini aldı, bu kere koluma girmek yerine elimden tuttu.
Monoton(27) bir şekilde yürüyüşümüzde önce beğendiği bir gözlüğü aldım. “Bu hediyen!” dedim. Sonrasında bir pabuç beğendi, “Bu benim!” diyerek cüzdanına davranmaya çalıştı. Sağ elimin işaret parmağını “Seni gidi seni!” ya da “Hııı? I-ıh! Olmaz!” anlamında sağa-sola salladım.
Belki de görgü ve bilgisi ile alışkanlığı olmadığından teşekkür etmesine rağmen kabul etmekte zorlanmadı.
Yemekte balık yerine İskender ve künefe yemeyi tercih etti.
Henüz masadayken sordu;
“Aç mısın?”
Anlamamıştım.
“Şimdi yemek yedik, ya?” dedim.
“Çapkın daha ismini bile söylemeyen arkadaş, ne demek istediğimi anladın, ama boş ver, ben biliyorum, nefeslenmenden, soluklanmandan…
Beni otelime götür. Gezmeğe sonra devam ederiz tekrar. Eğer istersen!”
Odasına beraber çıktık. Ben odasındaki sandalyede otururken o çekinmeden üstündekileri çıkarıp banyoya girdi. Bikininin kopçasını iliklerken de böyleydim, şimdi de.
Tariflere sığmayacak bir bedeni vardı; 90-60-90 olmasa bile 89-61-89 mutlaka vardı.
Banyodan çıktığında başında bir havlu vardı ve vücudunu örttüğünü sandığı şey vücudunun alttan ve üstten ancak yüzde yirmi beşini kapatabilmişti.
“Sen de duş al, hadi!” dedi.
Ortada, orta yerde soyunamazdım onun gibi. Pabuçlarımı ve çoraplarımı çıkardım sadece, onun hayret dolu bakışları arasında.
Bazı konularda prensiplerim vardı ki, ne bermuda(28) denilen şeylerden, ne de kısa dizler üstünde pantolon giyerdim. Asla mayo veya şortla dolaşmaz, dolaşamazdım uluorta.
Gömleğimin düğmelerini yakama kadar kapatmasam da, göbeğime kadar da açmazdım. Ne öyle kocaman madalya, madalyon, ne de benzeri şeyler takmazdım boynuma, hatta hamaylı(29) bile. O sadece sağ koltuğumun altında dururdu, ne giyersem, giyeyim.
Kulağıma küpe takmak mı? Allah muhafaza! Kıldan-tüyden nefret ettiğim için Allah beni göğsü kıllı yaratmamıştı. Sakallarım ve kulaklarımdaki kıllar en nefret ettiğim yaratılışlardı sadece, o kadar.
Duş yaparken kilitlemediğim kapı açıldı ve…
Bu kısım Türk filmlerinde kararlatılmış olarak sansürleniyor, sonrasında da bir bebek görünüyordu beyaz perdede…
Bizimkisi o filme sığacak kadar kısa, o filme taşacak kadar da uzun değildi. Ama gene de gerekenden uzun sürmüştü beraber duş alışımız…
Birbirimizi sürükleyerek, birbirimize destek vererek ulaştık yatağa, kurulanmadan. Nefesini durdurmağa çalışırken;
“Soluklanmandan belliydi çok aç olduğun, acıktığını neden sakladın ki?”
“Senin de beni istediğini bilemezdim ki!”
“İçimi belli eden elbise giydim, koluna girdim, elini tuttum, mayomu kopçalamanı istedim, daha ne yapaydım ki yani? Karşına geçip de şıkıdım-şıkıdım…
Tövbe, tövbe!..
Üstelik buraya getirmesem, yanında soyunmasam, banyoya girmesem bir halt edeceğin yoktu!”
“Öyle deme, kırılırım ama!”
“Yani ‘Yalan söyle!’ demek istiyorsun!”
“Yok, o da geçmiyor aklımdan!”¨
“O halde koynumda dinlen, kucak kucağa uyuyalım, sen iste beni. Ben doyamadım sana. Tüm varlığınla beni sarmanı, kucaklamanı, sevmeni istiyorum. Çok değil isteğim, değil mi?”
“Çok değil, sadece seni hak etmeme, seni kazanmama izin ver!”
“Hafta sonuna uçuyorum Finlandiya’ya, yani Suomi’ye. Yani iki günüm var, bu beni sevmene yeter mi?”
“Yeteceğine inanır mısın?”
“Yetmez, o halde benimle Finlandiya’ya gel!”
“Sen Türkiye’ye gelmeyi denemek istemez misin?”
“Senin için düşünürüm, ama ben bir Türk kızı gibi yetişmedim. Annem Fin idi, ben de Fin’im. Eğer beni böyle kabul edersen. Sonra üzüleceğin şeylere sebep olmak üzer, kahreder beni. Senin bir an için üzülmendense bir ömür boyu kahırla yaşamayı…
Yok, yok…
Üzüldüğünü hissettiğim anda ölmeyi dilerim.”
“Seni neden kabul etmeyeyim ki? Düşünmek bile aklımdan geçmez!”
“Düşünme de! Sadece koynunda beni yaşa, beni duy, beni hisset, anla, nefesimi duyarken teninde…”
“Olur, ama bir daha ağzından ölüm kelimesi çıkmazsa…”
Dünyayla ilgimiz yoktu, yemek-içmek dâhil. Akşamın karanlığı inerken kapanmıştık odaya. Sabahın seher yeli eserken, çok-çok uzaklardan ulaşan ezan sesinde biz hâlâ beraberdik, doymamışçasına, doyamamışçasına.
“Neden bu kadar geciktin, neden geldiğim gün çıkmadın karşıma? Ben şimdi ne yapacağım? Bana nasıl kıyıp da göndereceksin beni ülkeme?..
Keşke ilk karşılaştığımız an elinde gerçek silâh olsaydı da bugünü yaşamadan göçseydim sonsuzluğa. Ama kıyamam, katil olmana gönlüm razı olmaz, rızam olmazdı…
Ben yaşamımda tatmadığım insancıl duyguları ve heyecanı tattıran insan yerine kendim kıyardım kendime.”
Soluklandı Honka. Kalktı banyoya gitti, duşunu aldı, yanımda kurulandı, utanmadı yanımda giyindi ve emretti;
“Haydi sen de duşunu al, ikimiz de temiz olalım. Tanrı beni huzuruna kirli kabul etmesin. Sen de beni uğurlarken kirli olma, temiz ol!”
“Neler söylüyorsun sen Honka? Aklın başında mı? Ne bu Tanrı, temiz ol saçmalıkları? Bana; ‘Zaman ver!’ demiştim, düşündüm, zamana da ihtiyacım yok artık. Senin arkandan hemen ülkene geleceğim ve senin olacağım, ölünceye kadar!”
“Hayır! Birincisi ülkeni, ikincisi kendini çok seviyorsun, hissettim, hissediyorum. Üstelik bir Türk olarak değil de bir Finli olarak kendimi sana ikram etmemden hoşlanmadın. Ben seni bir günde sevdim, çünkü yıllardır aradığıma inandığım insan sendin…
Ama bu yılları seni arayarak geçirirken ucuz zevk ve tatminlerden uzak duramadım…”
Sorgulamak ister gibi yüzüme baktı, konuşmasını bitirme arzusuyla;
“Sen beni böyle kabul edemezsin. Ne burada, ne de benim ülkemde. Haydi, kalk duşunu al! Bana ne namaz, ne niyaz, ne dua, hiçbir şey öğretilmedi. Sen duşunu alıncaya kadar ben de içimden kendi lisanımda ve Türkçe dilek ve isteklerimi sıralamağa çalışacağım…
Çünkü “Ne tam kâfirim, ne de tam Müslüman.(30)”
“Bak bir delilik falan yapmağa kalkışma lütfen!”
“Aslında beni sen deli ettin, insanlığınla, sevecenliğinle, sevginle…
Ama söz veriyorum, sen duştan çıkıncaya, giyinip beni kucaklayıp öpünceye kadar hiçbir delilik yapmayacağım, rahat ol(31)!”
Yıkandım, çıktım duştan. Gözlerini kapatmış, başı göğe doğru, dudaklarını kıpırdatıyordu. Bir dalgınlık anımda, belki de ben duş yaparken bir şeyler karalayıp o notu cüzdanıma yerleştirdiğini bilmiyordum, fark etmemiştim de.
Önce kucakladım, kokladım, öptüm Honka’yı, sonra giyindim.
“Haydi, kahvaltıya inelim!”
“Sen ısmarla bir şeyler, ben de peşin sıra geliyorum, makyajıma bakıp.”
Ben indim, masama tam oturmuştum ki, komilerden biri bağırdı;
“Bir kadın camdan düştü!”
“Bu deli kız, bir yanlışlık yapmış olmasın sakın!” dedim, söylediği belli-belirsiz sözleri anlamlandırmaya çalışarak. Koştum.
Evet! Deliliği yapan o idi ve gözleri açıktı…
Günlerce bekledim başında, morga götürülmesini istemediğim, odasında muhafaza ettiğim, kapağı açık, kefenlenmiş, yüzü açık tabutu başında.
Annesi-babası götürmeğe çalıştılar cenazesini.
“Burada, benim ülkemde kalsın, onu çok sevmiştim!” dedim.
Makul(32) karşıladılar. Oranın hem camisinde, hem de kilisesinde okundu, üflendi bedeni. Annesi;
“Okunsun, üflensin, yakılsın ve külleri denize savrulsun!” istedi.
Cami hocası rıza göstermedi.
Bana, yazdığı, cüzdanımdaki notta, “Öldükten sonra bile senden ayrılmak istemem, senin olduğun yere, beni ziyaret edeceğin yere göm beni!” diye yazmıştı.
Denizi görecek bir mezara defnettik bedenini. Sonrasında mezarını yaptıracağımı vaat ettim annesine ve babasına ve Edgar Allan POE’nun Annabell Lee şiirindeki şu satırlar onun için geçti zihnimden:
“Orda gecelerim, uzanır beklerim / Sevgilim, sevgilim hayatım, gelinim / O azgın sahildeki / Yattığın yerde seni...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bu öyküyü kaleme almamda Grigoriy PETROV’un “BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE” isimli Atatürk’ün “Askeri okulların müfredatına konulmasını emrettiği” şahane kitabın da etkisi olduğunu özellikle belirtmeliyim (Bu öyküyü okuyanların adı geçen kitabı da okumalarının yararlı olacağını söylemem bence gerçekten iyi bir öneridir).
Ayrıca, rahmetli kız kardeşimin damadı Tomi’nin ve Lise yıllarımda İngilizcemizi ilerletmemiz için İngilizce Öğretmenimizin önerdiği kalem arkadaşım (penfriend) olarak mektuplaştığım Anne Marie’nin (evlenmeden önceki de evlendikten sonraki soyadı da hatırımda olmasına rağmen yazmayı uygun görmediğim) de Finlandiyalı olmalarının öykünün kaleme alınmasında etkilerinin olduğunu belirtmemde yarar görüyorum.
Bugünkü teknoloji o günlerde olsaydı e-mail, msn mi yaşardık, yoksa Chat olayı mı olurdu, düşünmek bile bana zor geliyor.
Rahmetli babamın anlattığına göre; benim de uzaktan da olsa kökenimde Boşnaklık varmış ve büyük nenelerimizden birinin adı da Honka imiş. Boşnak lisanında Honka’nın bir anlamı var mı bilmiyorum, ama yaptığım araştırmaya göre Niğde ve yöresinde Honka “Duvarda su yalağı” (Ayrıca; Eski bir çam ağacı) anlamına geliyormuş.
Bir kısmını gerçekten yaşadığım bu öyküde Honka adını kullanmamın nedeni, belki de büyük nene dediğimin (Babaannemin) adını rahmetle anmak isteği olmuş olabilir, diye düşünüyorum.
Belki okurun iğrenmek hakkını kullanmak isteği olabilir, öyküdeki çiş içme olayı gerçektir, gerçekleşmiştir de aslında tıpkı deve çişi içmek gibi, insan çişi içmenin de hiçbir âdâbı ve doğruluğu yoktur, bence sapıklıktır kısaca
Doktorların; “İdrarınızı içmeyin!” önerilerine karşılık bu konuda; “Çişteki Mucize (Corman THOMAS)” diye bir kitap yazıldığını ben de Pakize SUDA’nın bir yazısından öğrendiğimi itiraf etmemde sakınca yok.
(1) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı. “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN’ın bir şiiri de GOOGLE’da ayrıca yer almaktadır.
(2) Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.
(3) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. Yöresel olarak yabancı, el.
(4) Boşnak; Bosna halkından ya da bu halkın soyundan olan.
(5) Ar Duymak; Utanmak, utanç duymak.
(6) Moruk; Yaşı oldukça ilerlemiş, yaşlı, ihtiyar erkek. Argo olarak, ya da gençler arasında iltifat sözü olsa gerek.
Nemrut, Nemrutça, Nemrut Bakışlı, Nemrut Yapılı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
Acuze; Yaşlı, çirkin ve huysuz kadın.
(7) Çatapat (Çat Pat anlamında); Bir yabancı dili konuşma ölçüsündeki zayıflık olarak yarım yamalak, şöyle böyle, çok az, kırık dökük anlamlarındadır. Ayrıca; uygunsuz zamanlarda, zamanlı zamansız anlamlarında da kullanılır.
(8) Haşmetlice; Gösterili bir şekilde, gösterişli, heybetli bir biçimde.
(9) Çiş İçmek; Zamanımızda hâlâ bu düşünceye sahip olup da hacca gittiklerinde deve çişi içenler olduğunu okuyunca o yıllarda telâş ve heyecanın bastırılması amacıyla teyzenin çiş içirmesinde bir yanlışlık göremiyorum.
(10) Orient Ekspres (Şark Ekspresi); Tarihi bilgileri serdetmek uygun değil. Söylemek istediğim “Şark Ekspres’inde Cinayet (Murder On The Orient Expres)” roman (ve filminde) Agatha CHRISTIE’nin sayfalardır.
(11) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(12) Deklare Etmek; Bildirmek, açıklamak, duyurmak. Gümrüklerde vergi konusu olan eşyayı, vergisini ödemek üzere gümrüğe bildirmek, bildirimde bulunmak.
(13) Yanlış aklımda kalmadıysa o sigara “Bahar” Sigarasıydı ve fitilli (yahut da filtreli) sigaralar kullanılmaya ya başlamak üzereydi yahut da henüz başlamıştı ülkemde.
(14) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.
(15) Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.
(16) Şoven; Yurdunu, ulusunu içtenlikle, ama körü körüne seven, bağnaz, yurtsever.
(17) Muhkem; Sağlamlaştırılmış, sağlam.
(18) İlâhe; Tanrıça.
(19) Lâmı-Cimi Yok; Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz”. Değişmez. Kesin, başka yolu yok.
(20) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey
(21) Tınmak; Aslı tınmamak, ya da dınmamak. Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.
(22) Lime Lime Etmek; Parçalamak.
(23) Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
(24) Naçizane; Önemsiz, değersiz bir şey olarak.
Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.
(25) Transparan; Işığı geçiren, arkasını gösteren. Saydam.
(26) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
(27) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(28) Bermuda; Boyu dize ya da diz altına gelebilen dar ve kısa pantolon.
(29) Hamaylı; Muska da denilen mürekkebi farklı, üçgen ya da rulo şeklinde, yedi kat balmumu ile kaplanmış muşamba ile örtülü, insanları (genelde) kötülüklerden koruduğuna inanılan Arapça dualardan müteşekkil bir koruyucu. (İlki Hazreti Muhammet zamanında “Cevşen” adı ile yapılan muska, şimdilerde aynı adla cami yanlarında, avlularında satılmaktadır.)
(30) Ömer HAYYAM bu sözü bir dörtlükte şöyle ifade etmiş; “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de Müslüman.”
(31) Rahat Ol; Eğer Türkçesi kıt olmasaydı bu durumda söylenecek en iyi söz; “Müsterih ol!” olabilirdi (belki).
(32) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.