Adı ve soyadı birbiriyle uyumlu Zühal Zühre güzel bir kızdı, etki alanına girdiğim, düpedüz etki alanının içinde olduğum.
Ve o bunu hissetmişti, mutlaka biliyordu yahut. Ama ilgi göstermeyi bırak, göz ucuyla bile bakmıyordu bana sanki.
Üstelik bana bakması gerektiğinde bir zalim gibi bakmıyor, karşılaşmamız gerektiğinde tesadüfen(!) başka şeylerle meşgulmüş gibi davranıyor, duygularıma boş vermişçesine uzak durmaya çalışıyor, bunda da başarılı oluyordu.
Âdeta bir kedinin yaşlı, yaralı veya kötürüm bir fare ile oynaması(1) ne ise o da bana o şekilde davranıyordu sanki.
“Düşünüyordum, o halde var olmamıştım ki. Hem var olduğum için mecburen düşünüyordum(2)” böylesine.
Diğerlerine karşı da bana davrandığı gibi miydi davranışı? Yoo! Belki de ben kahırlı, sitemli davranışının yalnızca bana ait olduğunu düşünüyor olmalıydım, bu karma lisenin son sınıfında.
Hemen eklemem gerek ki, isminin birbirine uyumluluğu nedeniyle arkadaşları onu bazen Zühal, bazen de Zühre diye çağırıyorlardı, o da yadırgamadan cevaplıyordu hangisi olursa olsun.
Oysa benim ona bir kere bile ismiyle seslenmeme sanki izin vermediği gibi bana bir kere bile “Zühtü” dememişti. Yakın arkadaşlarım şarkısındaki gibi “Ben sana yandım Zühtü!(3)” diye şakalaşmalarına rağmen.
Ben nasıl bir evin şımartılmış olsa da derslerine çalışan bir evlâdı isem, ailem “gak!(4)” dediğimde “gakları, “guk!(4)” dediğimde gukları önüme seriyorlardıysa o da bir evin tek kızı olarak aynı şımarıklıkları yaşıyordu (bence, sanırım).
Farkımız; o çok kelimelere sığdırılamayacak kadar güzel, ben ise çirkindim, onun ailesi biraz daha varlıklıydı muhtemelen, benim ailemse varlıksız, fakir değil ama. O zeki ve akıllı idi, bense kaba anlamda inekleyerek bir kısım bilgileri elde etmeye, edinmeye çalışan.
Ama notlarımız arasında pek fark yok gibiydi, fen ya da sosyal ayrımı olmadan. Olsa olsa gerçekten itiraf etmeliyim ki onun notlarında benimkilere göre artı yıldız farkı olabilirdi, özellikle matematik öğretmenimizin ısrarlı bir şekilde kâğıtlara koymaktan zevk aldığı.
Kırmızı yıldız; “Çoktan çok âlâ”, mavi yıldız; “Çok âlâ”, yeşil yıldız; “Âlâ” mor yıldız; “Âlâca” demekti. Başka yıldız tasviri yoktu, kırmızı tükenmezle yazılan not o kişinin notu idi. Matematik Öğretmenimizin orta nottan aşağısı yoktu zaten.
O günlere göre on numara tam not ise ona göre “Herkes Türk Çocuğu olduğuna göre beş numarayı hak etmiş!” demekti, üstü ne ise o öğrencinin kazancı idi ve on numaralar sebil(5) gibiydi sınıfta, ama yıldız farklı ve sadece on numara olarak. Herhalde not defterinde de ayrı işaretleri olsa gerekti.
Zühal sözlülerde hiç şaşırmaz, nutku tutulmaz, cesurca konuşurdu, öğretmenler onun için; “Yarının siyasetçisi” derlerdi.
Oysa o Çocuk Doktoru olmak istediğini söylemişti bir arkadaşına, duymuştum.
Benimse muradım, Matematik Öğretmenime benzer, iyi bir Edebiyat Öğretmeni olmaktı. Çünkü şiire, öyküye, okumaya, failâtünlere çok meraklıydım, gizli gizli bir şeyler de karalıyordum, özel defterime.
Yok, öyle ciltli-miltli bir şey değil, normal bir Harita-Atlas-Metot Defteri gibi bir şeydi işte, yazabildiklerimi kargacık-burgacık da olsa ancak sığdırabildiğim.
Özellikle de son sınıfta aramıza katılan ve beni etki alanında bırakan için derlemeğe çalıştığım söz, yazı dizisi ve eğer “Şiir” denilebilirse şiirlerdi onlar.
Noktalama işaretlerine bile dikkate ettiğim kadar yazılı yoklamalarda yazmayı biliyorduysam da tahtaya kalktığımda kekelerdim, bazen gülüşleri duymazdan gelmeme rağmen.
Bildiklerimi tam olarak anlatamasam bile, karatahtaya yazıp çizdiklerimle bildiğimi ispatlardım.
İşte benim tam not almamla, onun yıldızlı not almasındaki farkımız bu idi.
Özel olan karma okulumuzda öyle sıkışık bir düzenimiz yoktu, sınıfımız otuz kişiden fazla değildi her sıraya bir kız-bir oğlan olarak oturmuştuk, başlardaki sıralarda.
Oğlan sayısı fazla olduğundan kalanlar arka sıralara doğru bazı yerlere çift, bazı yerlere tek-tek oturmuşlardı. Sanırım diğer sınıflara göre biraz daha elit(6) bir sınıf gibiydik. Bu, belki de benim hüsnü kuruntum(7) idi, kim bilir?
En önemli konuyu unuttum sanılmasın. Ben en ön sıradaydım, benden belki yarım-bir santim kadar uzun boylu olan Zühal benim tam arkamdaydı. Bir dokunuşluk mesafede olmamıza rağmen, yıl boyunca bir kere bile dokunmamıştı, ne omzuma, ne kürek kemiklerimin ortasına, hatta ne silgi, ne kalemtıraş hiçbir şey istememişti.
Benimle hiç konuşmamış, belki de konuşmak istememişti Zühal. Ben onun hakkında ne öğrendiysem, benim dışımdaki arkadaşlarıyla konuşurken duyup öğrenmiştim yahut da merak ettiğimde, fark edilmesinin mümkün olmadığını sandığım sorular karşılığı arkadaşlarımdan…
Zühal’in babası subaydı. Babasının tayini nedeniyle gelmişlerdi bu şehre. Lojmanlarına yerleşmişler ve bu yıl başlamıştı okula. Yabancılık çekmemiş, hemen adapte olmuş, hemen göze batmıştı sınıfımızda ve okulumuzda.
10 Kasımda, 23 Nisanda, 19 Mayısta hep o yapmıştı konuşmaları kürsüden, ya da o okumuştu şiirleri. Doyurucu, bitirici, ahenkli, dolgun bir sesi, seslenişi vardı. Yoksa bana mı öyle geliyordu, bilemiyorum.
Oysa sıralar olarak aramızdaki o kısa mesafeye rağmen bir “Merhaba” bile yoktu aramızda. Çok, çok nadiren göz göze gelmişsek, sokaktaki çöpçüye, ayakkabı boyacısına, bakkala, çakkala dediği gibi “Günaydın!” der, geçer otururdu yerine umursamadan ve hemen defterlerine, kitaplarına yönelirdi.
Sanki bilmez, hissetmez miydi ön sırasında çarpan bir kalbin kendisine ait olduğunu. Bir kızın bu sesi, bu seslenişi duyması imkânsız mıydı? Mümkündü tabii. Ama bilse, hissetse de, ilgi alanının içinde yer almadığıma eminken acırcasına ilgi gösterir gibi mi yapsaydı yani?
Bu; karşısındakini utandırarak umutlandırmak, saygı sınırlarını zorlayarak kendine bağlamak olmaz mıydı ki? Buna; “eziyet” denirdi. Zühal’in bunu yapmaktansa sırtını dönüp “Ümit” denilen kavramı zihnimden kovalamama yardımcı olmayı düşünmesi daha mantıklı değil miydi?
Gel de bunu bana anlat!
Her ne kadar, “Gönül ferman dinlemez, sevgiyle nefreti ayıran çizgi çok incedir(1), zürefanın şaşkını beyaz giyer, kış günü” denmişse de Romeo-Jülyet mi vardı şimdilerde, ya da Leylâ ile Mecnun yahut da Tahir ile Zühre?…
O halde dalında uzanamayacağım üzüm koruk olmalıydı, ya da uzanamayacağım ciğerin mundar(9) olduğuna dair şüphem. O halde Zühre ile Zühtü’yü de bir karede, yani aynı kare içinde düşünmek yanlış değil miydi ki?
Mezuniyet sınavlarına çok az bir vaktimiz kalmıştı. Matematik Öğretmenimiz, mezuniyet notlarımızı artırmamız, özellikle sekiz-dokuzlarda gezinen arkadaşlarımızın da notlarını on yapmaları için bir yazılı yapacağını, ama makul ve mantıklı sorular yanında bilmece gibi mantık soruları da soracağını vaat etmişti.
Normal üç sorusu, anormal beş sorusu olacaktı. Anormal beş sorudan, en az üçünü çözenin notu öğrencinin ve kendisinin istediği en yüksek not olan on olacaktı, diğer normal üç soruya dokunamasa bile.
Ve öğretmenimizin inancı şu idi ki eğer Matematik Olimpiyatları yapılıyor olsaydı, bu sınıftan en aşağı on aday çıkardı ve lise tarihinde en yüksek notların olacağı bir karne, ya da okul bitiriş derecesini bu sene ilk defa yaşayacaktı bu lise.
Kaba anlamda; fevkaladenin fevkinde(10) bir olay yaratılacaktı.
Çözen olursa sorular çözüldüğünde çözen, değilse kendisi yapacaktı tüm çözümleri teneffüste merak edenler için. Sorular şöyleydi(11);
1. ( 8 x 8 = 64) idi, ama 8 tane 8, bin olabilir miydi?
2. (9 x 9 = 81) idi, peki 6 adet 9, yüz olabilir miydi (en az üç örnekle izah verilmeliydi)?
3. Binin yarısı beş yüzdü, dört yüz yirmi beş de olabilir miydi?
4. İki kere iki dünyanın her yerinde dört idi, ne üç ederdi, ne de beş. Peki, sekizin yarısı kaç idi, dört mü?
5. İddiam şu; 1 = 2 dir. Sadece cebirsel işlemlerle sonuçlarda sıfır rakamının oluşmasına aldırmaksızın bu iddiamı ispatlayabilir misiniz?
Evet, sorular bilmece gibiydi, hatta zıpır(12) bilmeceler gibi. Ama mantığı çalıştıracağını herkes dürüstlükle söyleyebilirdi.
Öğretmenin bizlere güveni sonsuzdu. Hiç sıra aralarında filan dolaşmaz, kim ne yapıyor merak da etmezdi. Bu sebeple masasına oturup gazetesini okumağa başlamıştı bile.
Onun felsefesi kopya da, kopya hazırlamak da bir ders çalışma, bir öğrenme yolu, sanatı idi.
İlk defa iki küreğimin ortasına parmak uçlarıyla dokunuldu. Zühal ilk defa fısıldamıştı;
“Yana çekil, göremiyorum, hem biraz büyük yaz!”
Öğretmen fark etmişti, fark edemeyecek kadar uzak değildi çünkü;
“Fısıldanmazsanız, sohbetinizi dışarı yaparsanız memnun olurum. Netice itibariyle hepiniz benim dersimden başarılısınız ve söz veriyorum, hiçbiriniz mezuniyet sınavına limitlerin altında bir notla katılmayacaksınız!”
Utanmıştı Zühal, ya da utanır gibi olmuştu, öğretmenin sözlerinden. Arkasına yaslandığını hissettim, pencereden sarkan gölgesinden;
Soruları cevaplamağa çalıştım;
1. (888 + 88 + 8 + 8 +8) = 1000
2. (99 + 99 / 99) = 100 veya
[ 99 + (9 / 9) x (9 / 9) = 100 veya
(9 x 9) + 9 + 9 + (9 /9) = 100
3. 1000 / 2 = 500 = 5 x 100 = 4 x 125 (yani dört adet yüz yirmi beş, sadece kelime oyunu)
4. Sekiz ortasından yatay olarak yarıya bölünürse üstte de altta da sıfır oluşur.
5. (1 = 1) > (a = a) > (a2 = a2) > (a2 - a2) = (a2 – a2) > a (a – a) = (a – a) (a + a) > a = 2 a > Ve 1 = 2
Ve sonrasında mantıklı suallere dokundum şöylece, sınıfın tümü düşünmeye devam ederken ben ayağa kalkmış ve kâğıdımı vermiştim bile. Öğretmen kâğıdıma şöyle bir bakmış;
“Kitaplarından birini al ve en arkadaki boş sıraya oturup çalışmaya gayret et ve zil çaldığında, o sıradan itibaren kâğıtları toplayarak bana getir ve çözümlerini tahtaya yazarak geçir ve söyleyerek ispat et!”
Öğretmenim başka sorulara bakmaya gerek görmeyerek, belki de lüzumsuz addederek cebinden çıkardığı kırmızı kalemle en yüksek notu yazdıktan sonra rakamın sağ üst köşesine yıldız işareti yapmış ve elimi sıkmıştı.
Bu benim yaşamımda, tahsil hayatımda aldığım ilk ödüldü.
Benden sonra Zühal kalktı yerinden ve o da verdi kâğıdını öğretmenimize, öğretmen onun kâğıdına da baktıktan ve benim kâğıdımdaki bir yeri gösterdikten sonra aynı kırmızı kalemle, sanırım benim kâğıdıma yaptıklarının aynısını işaretledi. Çünkü takip ediyordum her ikisini de, tabii göz ucuyla.
O da kitabını aldı, yanıma otururken elimi sıktı, yanağımdan öpüp “Teşekkür ederim!” dedikten sonra fısıldadı;
“Sadece sekizin yarısındaki mantığı anlayamamıştım ve birin ikiye eşitliğini ispat için de sendeki “a” harfi yerine ismimin baş harfi olan “z” harfini kullandım, doğruya doğru…
Yardımını inkâr ya da reddetmek hiç de içimden gelmedi, çünkü…”
Öğretmenimizin sesi yükseldi;
“Gençler, gene fısıldaşıp diğer arkadaşlarınızın dikkatlerini dağıtmayın lütfen! Ya sohbetinize zil çaldıktan sonra dışarıda devam edin, ya da ilkel(13) bir ceza olacak, ama kapı önüne dikip tek ayaküstünde durma cezası vereceğim size!”
Sadece gülümsedik. Ama onun gözlerinde gülümsemenin bir başka tonu var gibiydi, hem de öğretmenime karşı. Ben de liseye başladığımda özellikle bana bakıp “Stop talking children!(14)” diyen evli-barklı-çocuklu, esmer güzeli İngilizce öğretmenime ilgi duymamıştım, belki de mutlaka ve düpedüz âşık olmuştum.
Yazılı yapan öğretmenimin bu tehdidi beni liseye başladığım yıllara götürmüş, götürüvermişti. Âşık mı olmuştum? Aşk nedir biliyor muydum ki, içtenlikle itiraf ediyordum şimdi, kendim kendime? O yaşlarda aşk nedir bilmem mümkünsüzdü, aşırı bir sevgi diye tarif etsem daha doğru olacaktı duygularımı.
Peki şimdi? Bu yaşlara gelmiştim, biliyor muydum? Konu Zühal olunca bildiğimi iddia edebilirdim. Ama o, yani Zühal dediğim kalpsiz, karanlık dünyamdan aydınlık dünyaya geçmem, gelmem için öne doğru bir adım bile atmamıştı.
Öpüşü mü yanağımdan? Arkadaş gibi değildi, bir kardeş gibiydi desem yalanım yoktu…
Hem susmuştuk o anda. Sınıfın yarısının, ya da bizden sonraki tümünün üstesinden gelemediği sorulardı herhalde öğretmenimizin sordukları.
Öğretmen son kâğıdı veren öğrenciye kırmızı kalemini vermiş, moral olmasını, sınavlar için sıkı bir çalışma yapmamızı tembihleyerek Zühal’i kaldırmıştı tahtaya, zıpır soruların cevaplarını yazması için.
Neden ben değildim de o idi, anlamamıştım. Bir bildiği olmalıydı herhalde öğretmenimin, ya da vermek istediği bir mesaj…
“Yap, yanıtla bakalım şu zıpır soruların cevaplarını.” demişti.
Zühal eksiksiz olarak tamamlamanın yanında özellikle altı adet dokuzun yüz ettiğini, belki de o anda aklına gelenleri ekleyerek çözmüş, çözümlemişti.
Sadece cevapları yan yana değil, alt alta yanıtlamayı yeğlemişti, hem de her seferinde, öğretmenin gözlerinin içine bakarak, tasdiklemesini bekleyerek.
Öğretmenim aptal değildi, tıpkı benim birkaç yıl öncemin İngilizce Öğretmeni gibi. Karşısındakinin bir genç kız olduğunu, gönlünün uçarı olduğunu bilir gibiydi. Kaçımını kırmadan(15) ikaz etmek gereğini hissetmiş olmalıydı, soruların çözümünün bitişinde.
Öğretmenim belki de sadece üçümüzün anlayacağı bir şekilde önce sağ elindeki yüzüğü burnunu kaşırmış gibi yaparak göstermiş, sonra elini kalbinin üstüne koyarak demek istediğini anlatmış olmanın huzuru ile yazılı kâğıtlarını ve kalemlerini düzensizce çantasına doldurarak arkasına bakmadan Öğretmenler Odasına yönelmişti.
Zühal ayaktaydı önce, sonrasında sırasına oturup başını elleri arasına almıştı.
Yanına yaklaştım;
“Bir şeyler söylememi, ya da yapmamı ister misin? Kantinden su, çay, kola ya da bir şeyler…”
Sözümü bitirmeme gerek kalmadan başını kaldırdı, kahredercesine yüzüme bakarken, kinle, belki de tehdit edercesine;
“Hayır!” dedi, sınıftan çıkmakta olan son öğrenciler onun uluyuş(16) gibi höykürüşünü(17) duyup hayretle bizlere bakmışlardı, ne olduğunu anlamak isterlercesine.
Onu oturduğu kendi sırasında yalnız bırakmamın doğru olacağına inanarak en arka sıraya giderek pencereden kendi hayatlarına gamsızca devam edenlere baktım.
Dışarıdan yeni ders için sınıfa giren tek-tük öğrenciler yerlerine oturmağa başlamışlardı. Elimde, avuçlarımda bir sıcaklık hissettim. Bu onun eliydi;
“Özür dilerim, sen yardım etmek istedin, ben hırçın davrandım, buna hakkım yoktu!” dedi.
Merhamet, zalimlerin yaşamadığı, yaşayamayacağı bir duygu olsa gerekti. Ben zalim değildim. Elini ben de tuttum, onun gibi ve yeni dersin başlaması için onu yönlendirip sırasına oturttum.
Ağlama sesi geliyordu kulağıma, gerime döndüm, ağlayan o idi ve ben neden ağladığını bilmiyor, bilemiyordum da…
Bilmem de gereksiz miydi, ne? Öyle ya, arkamdaki sırada oturmasına rağmen, sanki sırtını hep dönen o idi.
Sezon bitti. Sınavlarda hiç yüz vermedi Zühal, belki de hiç yüz yüze gelmedik. Onun numarası başlardaydı. Benimkisi sonlarda, neredeyse karşılaşmıyorduk bile. Bir tek kompozisyon ve yazılı sınavı tercih ettiğimiz iki derste uzaktan da olsa görebilmiştim onu.
O beni görmüş müydü? Sanmıyorum, bilmiyorum. Hem insan Kaf Dağının arkasında da olsa umuduna kavuşmak için bekleyebilirdi.
Oysa benim ne umudum, ne de beklentim vardı…
Mezun olduk ve görmedim onu bir daha. Ama hep içimde sakladım onu. Bir ara bir arkadaşına söylerken duymuştum sesini; “Doktor olmak istiyorum, hem de Çocuk Doktoru olacağım!” demişti. Okuldayken hazırlanmıştık sınavlara, beraber değilse de sınıfça…
Unutamıyordum onu. Nereye gittiğini, nasıl, neden, niye ve nereden kaybolduğunu bilmiyordum, bilseydim, bu ayrılık olamazdı zaten benim için. Kimler, kimlerle arkadaşlıklarım olmuştu, bazısı başlamadan biten, bazısı başlama aşamasında biten, kimi üniversite yıllarımda, kimi sonrasında…
Anne ve babamı arka arkaya kaybetmiş, babamın bıraktıkları sadece güçlü bir banka hesabım olmasını sağlamıştı, bana yararı olmayacak, işte o kadar. Çünkü idealist bir Edebiyat Öğretmeniydim ve üniversitede öğrenemediğim, ama matematik öğretmenimden ne öğrendiysem onu uygulamaya çalışan bir öğretmen, bir hoca olmaktan ziyade, bir ağabey, bir baba, bir amca, bir dayı olmaya çalışıyordum öğrencilerime.
Ve doğup büyüdüğüm yerle, öğretmenlik yaptığım yer arasında o kadar çok mesafe vardı ki! Bankadaki yüküm yeterlidir diye babamdan kalan ve içindeki özeller haricindeki evi olduğu gibi Çocuk Esirgeme Kurumuna bağışlamayı arzulamış ve gerekenlerin yapılmasını rica etmiştim, ilgililere.
Özellerimi almak ve bürokrasinin gerektirdiği bir kısım imzaları atmak için eve ve daha sonra kuruma yöneldiğimde şaşırmama neden olan Zühal ile karşılaşmıştım.
Şaşkındım karşısında, hem daha öncesinden her zamanki gibi, hem de şaşkınlık ötesindeydim, Zürefanın Şaşkını gibi.
“İdealim olduğu için Çocuk Doktoruyum ve bu bölümün başıyım. Bu nedenle gerekli belgelerde ismini gördüğüm için ve hiçbir şey önemli olmamasına rağmen, sebep uydurup seni göreyim istedim…
Nasılsın? Matematik öğretmenim gibi burnunu kaşı bakayım. Bir matematik öğretmenimi, bir de seni unutmadım, bugüne kadarki yaşamım boyu. Bir de zıpır bilmeceleri…”
Dilediği gibi, ama iki elimle birden kaşımıştım burnumu. Tepkisi olmamıştı başlangıçta.
“Ah garibim! Sen de mi bulamadın, benim gibi gönül sultanını, ya da kraliçesini bugüne değin?”
Ümit verdi sorusu bana, ya şimdi, ya da hiç. Bir daha bu şansı yakalamam olası değildi, yakalayamazdım da.
“Ben onu lise son sınıfta iken bulmuştum, ama o nişanlı bir matematik öğretmeniyle ilgiliydi. Bir kere, yalnız bir kere tutmuştu elimi, sevgiyle diyebileceğim…
Ve o, hep uzak durmuştu benden...”
“Peki! Hiç kolundan tutup kendine çevirip ‘Seni seviyorum, sana âşığım’ demeyi denemiş miydin?”
“Denemeli miydim? O hep sırtını dönüyordu, hep uzak duruyordu, hep elinin tersini gösteriyordu, hep gözleri kapalı, hep yüzü başka yöne çevrili idi. Nasıl yüzünü bana çevirebilirdim ki; ‘Beni gör, beni anla, seni seviyorum’ diye. Üstelik bugüne kadarki yaşamım boş geçti, bundan sonra olacağı gibi herhalde!”
“Tek suçlu o kız diyorsun yani. Reddedilme olasılığı olsa da hiç eline, ya da onun kitaplarının, defterlerinin arasına iki satır yerleştirip duygularını anlatmak aklına gelmedi mi ki, sitemle hep o kızı suçluyorsun?..
Mezuniyetinden sonra hiç mi Tıp Fakültesinin önünü adımlamadı ayakların, istekli? Üstelik Edebiyat Fakültesi bana uzaktı ve ben görmek istediğimi uzaktan da olsa görebiliyordum, onu isteyebiliyordum kendime…
Oysa o genç adam uzaktı, ya da uzak olmak dileğindeydi ve sanki onu bir sevenin olduğunu bilmiyordu. O kız, gençti, belki güzel de sayılabilirdi, gönül kimi severse güzel o olduğuna göre…
Ama o genç kız gönlündeki ona koşarcasına yarışırken o bir adım bile yaklaşmıyorsa; ‘Al beni, sevdiğin olayım, karın olayım, çocuklarımızın anası olayım!’ diyebilir miydi ki?”
“Zaman geçti mi demek istiyorsun?”
“Ya sence?”
“Başlamak için bir şansım olabilir mi, çok gecikmediysem?”
“Bir dene, istersen!”
Boğazımı temizledim;
“Gecikmiş bir teklif diye düşünme. Seni seviyorum, seni sevmekten hiç vazgeçmedim, benimle bir yaşamı paylaşmak için, evlenir misin?”
Masasından kalktı, masasının önüne geçti;
“Diz çökmedin ama…”
“Hemen…”
“Senin yerin benim dizlerimin dibi değil, gönlüm. Demin bir şeyler geveledin ağzında, tam anlayamadım, tekrarlar mısın?”
“Benimle evlenir misin?”
“Böyle yarım-yırtık değil, biraz evvelki gibi tüm cümleleri sıralayarak…
“Seni seviyorum, seni sevmekten asla vazgeçmedim, hem ilk günden bugüne kadarki yaşamım boyunca. Benimle evlenir misin?”
“Tabii! Tabii!” dedi “Evet!” demek yerine ve bulunduğu makama aldırmadan kucakladı beni, birilerinin görebileceğini düşünmeden ve hem özlemle, benim özlemimi kat kat geçmiş olarak…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Zürefanın Şaşkını; Çok kişi bu sözü “Zürafanın şaşkını” şeklinde söylemektedir ki, yanlıştır. Zaten bilgisayarda zürefa yazar yazmaz altına kırmızıçizgiyi çekiyor hemen mal bulmuş mağribi gibi. Zürefa; zarifler, kibarlar anlamında bir kelimedir. Sözün devamı; “Zürefanın şaşkını, beyaz giyer kış günü” şeklindedir. Ayrıca eskilerden kalan deyimler olarak; “Eşkıyanın, ihtiyarın, fukaranın düşkünü beyaz (hasa) giyer kış günü” şeklinde de söylenegelmiştir. Burada denilmek istenilen; durumu elverişli olanın kıyafetinin düzgünlüğünün, elverişli durumu yitirmesiyle kıyafetine olan düzeninin, ya da düşkünlüğünün yok olduğu gibidir.
Öyküde; davranış ve alışkanlıklarında değişikliklere sebep olan şaşkınlığı anlatmak için bu deyişi kullanmak istedim.
Bununla hiç de ilgili olmayan bir tekerleme vardı, çocukluğumuzdan aklımızda kalan: “Zürafanın aşkından, filler verem olmuşlar, bunu duyan kel kızlar, saçlarını yolmuşlar” gibi olan. Ama öyküyle ilgisi yok, tabii.
Zühal; Satürn Gezegeni,
Zühre; Venüs Gezeni (ayrıca; “çiçek açan” anlamı da vardır).
Ben derdim ki onun babası bu isim yerine kısaca “Yıldız” deseydi daha iyi olmaz mıydı ki acaba? (Sanki öyküyü kaleme alan ben, değilmişim gibi yorum yapmam da fena olmasa gerekti!)
Zühtü; Her türlü zevke ve dünyalıklara karşı koyarak kendisini yalnızca ibadete veren kişi.
(1) Kedinin Fare ile Oynaması; Bireyin karşısındaki nesne ya da insanla keyfinin kâhyası ışığında istediği sürede istediği kurallarla oynayıp sıkıldığında bırakmasını ifade eden deyim.
(2) Düşünüyorum, o halde varım. (Cogito, ergo sum; je pense, donc je suis.) Rene DESCARTES
(3) Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü… diye başlayan “Ben sana yandım Zühtü” Ankara yöresi türkülerinden biri.
(4) Gak-Guk; Yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarındadır.
(5) Sebil; (Öyküdeki anlamı yöresel olarak; çok.) Kutsal günlerde hayır beklemeden dağıtılan su. Genellerde camilere bitişik olarak özel biçimde yapılmış su dağıtılan yapı.
(6) Elit; Seçkin, güzide. Hâkim ve varlıklı. Toplumda seçkin bölüm.
(7) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(8) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
(9) Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
(10) Fevkalâdenin Fevkinde; Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur, bir sanatkârın uydurmasıdır. Fevkalâde; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel, demektir. Fevkinde ise; üstünde, aşan demektir. Demek istenen; “Üstünün de üstünde” gibi bir şey söylemek olsa gerek.
(11) (8 x 8 x 8) = 512 > 512 – 8 = 504 > (8 + 8) / 8 = 2 > 504 x 2 = 1008 > 1008 – 8 = 1000 şeklinde de bir çözüm olabilir. Nihayetinde yine 8 adet 8 rakamı kullanılmıştır.
99 + (9/9) + 9 – 9 = 100 veya (9 + 9 / 9) x (9 + 9 / 9) = 100 veya (999 – 99) / 9 = 100 veya (99 / 9) x 9 + (9 / 9) = 100 veya ( 99 + ( 9 / 9) / (9 / 9) = 100 şeklinde özetlenebilir.
(12) Zıpır ( Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır.
(13) İlkel; Primitif. İlk durumunda kalmış olan, gelişmemiş. Zaman bakımından en eski olan.
(14) Stop Talking Children; “Sesinizi kesin çocuklar!” anlamında İngilizce bir deyiş.
(15) Kaçımını Kırmak; Yöresel olarak hevesini, arzusunu, isteğini, yapmasını engellemek.
(16) Ulumak; Ses çıkararak bir insanın boğuk boğuk ağlaması, söz etmesi, bağırması, çağırması. Hayvanların uzun, ağlar, inler gibi ses çıkarması.
(17) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.