Göle yoğurt mayası çalmağa çalışırken kendisini ikaz edene “Ya tutarsa?” demişti Nasrettin Hoca.

Birileri de; “Olmaz, olmaz deme, olmaz olmaz!” demişmiş.

“Umut fakirin (ya da yoksulun) ekmeği!” diyen de vardı.

“Gökten halka yağsa biri bile başımızdan geçmez, ama iki kazık düşse, biri girer de, öteki ‘o çıksın da ben gireyim!diye sıra bekler!” diyen de.

Bunun bir benzeri de; “Gökten para yağsa, şanssızın torbası dolmazdı!”

Sondan evvelki iki deyiş ise; kendini uzman bilenlere aitti; “Umut olmadan, umut edilen ele geçirilemezdi.(1)

Ve; “Şans, bir uğraşının eseriydi.(2)

Eh! Bir de son olarak kendime adapte edeceğim bir deyişi öne serebilirdim belki: “Vermeyince mabut, ne yapsındı Toprak? Mahmut değil.

Toprak benim adım, toprağına düşkün olup ben küçük yaşlarda iken toprağa girip de beni babasız bırakan babamın verdiği isim. “Şans yoktur, tesadüf vardır!” diyene de saygım olmakla birlikte umutla-şans birbirine karışmış, birbirinin artısı ya da eksisi olmuş iki kavramdı bence, peşi peşine sıralanan yahut da benim serdetmeye(3) çalıştığım konunun.

Bir reklâm geldi aklıma;

“Ya çıkarsa?” diyordu bazen genç, güzel, cici bir bayan, bazen genç, yakışıklı bir delikanlı. Bu da bir bakıma umut tacirliği(4) idi, bence. Tüm bunları söylememin nedeni şans oyunlarına bir bakıma vakit ayırışımın nedenini açıklamaktı.

Aslında şans oyunlarına hiç de ihtiyacım yoktu, uygun ve bence yeterli bir maaş gelirim, karımdan kalanlar, evim-barkım benim için kâfiydi, ama içkiye, gezmeye, tozmaya düşkünlüğüm olmasaydı. İşrete(5) değil, ama saza-söze düşkünlüğümü de göz ardı edemezdim.

Evet! Öyle durup dururken olmamıştı içkiye düşkünlüğüm. Mazbut(6) bir yaşamım vardı, hatta sağlığım bile yerinde ve iyiydi.

Karımı sevmiştim. Hem de çok sevmiştim. Âşık mıydım? Âşıktım tabii. Âşık olma mecburiyetim yoktu. Ama eş-dost önerisi ile görücü usulü ile ilk karşılaştığımızda bana ve gönlüme egemen olmuş, bir ömrü onunla paylaşmaya karar ve söz vermiştim.

O da sevmiş miydi beni? Muhtemelen, belki, belki de mutlaka. Ama konu; ömrü paylaşmak olunca beni yaya bırakmıştı karım…

Bebeğimiz olmamıştı, belki de olamadığından olmamıştı, bilemiyorum. Biz bize yetiyorduk. Düşünecek, ya da araştırma yapmayı isteyecek ya zamanımız olmamış, ya da aklımıza gelmemişti.

Düzgün, standart ve fakat bence güzel bir yaşamımız vardı. İstediğim her şey vardı karımda ve yuvamda. Ama “Sakınılan göze çöp batarmış!” demişlerdi ya hani, bir gece yatağımıza beraberce yatmış, sabahına tek başına uyanıp kalkmıştım.

Ve yine hani derler ya; “Gözleri açık gitti!” diye, öyle değil. Karım gözleri kapalı olarak gitmişti dünyamdan. Bana ve yaşamına doymuştu herhalde, kalp kriziyle.

Oysa ben doymamış, doyamamıştım.

Bu nedenle, kahrımdan(7) başlamıştım içkiye akşamlarımın yalnızlığında. Mesleğim ayık olmamı gerektirdiğinden ve kendimi zapt etmek gayretinde olmasam belki sarhoş olma gayretime sabahlardan başlama düşüncesini bile yaşayabilirdim, kahır, hüsran(7), hicran(7) ne denirse tümünün ayrıklarıyla.

O zaman da maaşım yetmezdi, yememe değil, sadece içmeme, şimdilerde bile yetmediği gibi. Acaba içtiğim şişeleri satsaydım, fıkradaki gibi, getirisi ile birkaç ay idare edebilir miydim, bırakın araba satın almayı, sadece bir süre içki parası denkleştirmek olarak düşünelim konuyu!?

Aslında düşünmem gereken çok şey vardı. Örneğin bunlardan biri, “Allah razı olsun!” diyeceğim, karımın ölümünden sonra evimin her türlü hamaratlığının(8) üstesinden gelen karşı dairedeki ablaya hizmetlerinin karşılığı borçlarımı ödememdi.

Nedense ona “Komşu Abla” demeyi, kocasına da “Dede” demeği sindiriyordum içime. Zorla değil ya, teyzeyi çok seviyordum “Abla” diye, beyini yani kocasını da hadi ona yakıştırdığım “Nemrut(9), Huysuz(9)” sıfatları bende gizlenmiş olarak kalsın, mecburen sevmeye çalışıyordum; “Dede!” diye!

İşte bu nedenlerledir ki; para yetiştiremez gibi olunca böylesine şans oyunlarına yönelmiştim. Hani herkesin dediği gibi “Çıkarsa önce fakir-fukaraya el uzatacaktım!” Hani meselâ! İnsan söz verse bile neleri unutmuyordu ki, bu denli söylediklerini unutmamış olsun.

Neyse!

Tüm şans oyunlarının günlerinde yalnızca bir kolon, ya da bir kupon, her ne deniyorsa, ondan oynuyordum. Öyle bilinçli, doğum tarihi, şehir ismi, ismimin harflerinin sıralanışı gibi kurallarla değil.

Çektiriyordum makineden bir kupon, sen sağ, ben selâmet! Yoksa “Bu hafta şu numaralar çıkmış, bu hafta bu böyle, şu şöyleymiş, şu şuradaymış, bu buradaymış…” diye

“Halamın bıyıkları olsaydı!” felsefesiyle beyin yormama asla gerek yoktu. Çıkacak olduktan sonra ha düşünüp taşınıp oynamışsın, ya da ha bir - ha beş-on kolon…

Bence fazlası keseye zarardı. İyi bir felsefe tutturduğum inancındaydım. Özel günlerinde Milli Piyango bileti de alırdım, en küçük değerlisinden ve bileti aralardan bir yerlerden çekerek.

Ve sonralarında bir gün beklediğim olmuştu.

Çok değil, ama az da olmayan bir ikramiyenin keseme yöneldiğini, bir sonraki hafta hiçbir kontrol yapmadan tekrar oynamak için gittiğim bayide öğrenmiştim. Ödemeyi yapamayacağını bildiren bayi bana sonucu bildirince doğrusu sevincimden ne yapacağımı kestirememiştim o an.

Hiç kimseye haber vermeden tüm miktarın, bana gerekecek diye düşündüğüm ve yine bankadaki bir Fon Hesabımda saklı olan bir bölümü dışındaki miktarını Banka Müdürünün pehpehleri(10), öneri ve direktifleri doğrultusunda bankaya vadeli olarak yatırmıştım.

Çok değilse bile iki ayda bir maaşım kadar faiz alacaktım ve bu faiz ikinci bir talimata ihtiyaç göstermeden normal Fon Hesabıma aktarılmış olacaktı. Enflâsyondu(11), paranın değeri azalıyormuş, umurumda değildi…

İkramiyenin rastlamasından sonra yaşamımda hiçbir amaç ve gayem olmadığından içkilerim ve gece hayatım daha da renklenmeye başlamıştı. Eskiden tasarruf olsun diye bir büyük şişe rakıyı iki-üç güne üleştirmeye çalışırken, şimdi su gibi viski içmeye başlamıştım.

Öyle ucuz olanlarından değil, öğrendiğim güzel markalardan, azıcık pahalı olmasında mahzur olmayan.

Gittiğim yerlerde, çalıştığım yerle ilgili çevremdekilerden kimseyi fark etmiyordum ki, onlar beni fark etsin. Ya da fark etseler ne olurdu ki? Atalardan kalmış bir tarlayı, arsayı, evi satmış olabilirdim belki. Çok, pek çok sıkıştırıldığımda meselâ.

Yalandan kim ölmüştü ki?

Çok tanıdık meyhane, meyhaneci edinmiştim, çevremdekilerin sık sık gidemeyeceği. Hem mesai arkadaşlarımdan birilerine bile rastlamamıştım, karşılaşmamıştım herhangi biriyle. Hoş bu ikramiye desteği olmasaydı, değil sık-sık, acaba arada bir de olsa ben de girebilir miydim bu mekânlara, böylesine arzu ile ve cesurca?

Paranın gözü kör olsun! Ne kadar cesur ediyordu insanı, kişiliğine boş vererek.

Bazen meyhaneler kesmiyordu beni. Ara sıra da olsa pavyonlar, gece kulüpleri de mekânım olmuştu, param vardı ya! Tanıyanım çoktu, üç-beş seferden sonra. Hepsi dünya-ahret bacılarım-kardeşlerim olsunlar idi. Hepsinin ismi, sanki ormandan, ağaçlardan, iklimden idi; Fidan, Çiçek, Bahar, Filiz, Tomurcuk, Akasya, Gül gibi.

Onlar eğer ki o yolun yolcusu olmak kararında iselerdi ve bu onların kaderi ve tercihleri idiyse de ben onların hepsinin, bilâistisna(12) hepsinin Toprak Ağabeyleri idim…

Yalnız gecelerimde vakti olan, iş tutamayan gelir otururdu masama çekinmeden, ya bir yudum alırdı bardağımdan, ya da fondip yaparak(13) boş bardağı bırakırdı masama, hem ve hep mutlaka teşekkür ederek.

Sadece musiki ile avunduğumu, aklımın başka şeylere ermediğini veyahut da ermesini istemediğimi bilirlerdi her biri. Çünkü hiçbirinin ne şurasına, ne burasına, ne sözle, ne de göz ucuyla bile bakmazdım, bakamazdım.

Benim böylesine düşünülebilecek bir yaşantım karımın ölümüyle bitmişti sanki. Üstelik gözlerim ağladıkça, cismimde gülen hiçbir şey yoktu yaşamımda, hele ki hatıralarımda…

Günlerden bir gün, evimle ve her şeyimle ilgilenen karşı dairemdeki Komşu Ablam beklemediğim ve istemediğim haberi verdi;

“Parası-pulu sana kalsın oğul! Artık iyice kocadım. Ramazan da geliyor, artık bakamayacağım evine. Sen birini bul, ben o alışıncaya kadar ona yardımcı, göz-kulak olurum. Sonrasında da gözün arkada kalmasın, ben gene mukayyet(14) olurum…

Ben araştırdım. Bizim buralarda sana yardımcı olabilecek biri yok! Artık sen araştır, bul birini. Benden bu kadar! Hem dede; ‘Artık bana bak!’ diyor, biliyorsun benim bey huysuzdur biraz.”

Bu; benim için yıkım gibi bir haberdi. Teyze mahallede arayıp bulamadığına göre, benim adıma da güvendiği biri yok demekti. O halde ben kendi başıma ne halt edecektim ki? Patates, yumurta haşlamasını bile bilemezdim. Buzdolabında ne eksik, çamaşır makinesi için ne gerekli, hiç de ilgi alanım içinde olan şeyler değildi.

Şimdi Komşu Abla kaba anlamda; “Bana doyum olmaz, başının çaresine bak!” demek istemişti galiba. Üstelik birkaç gün sonra başlayacak Ramazan ve yaşlılığı ile dedenin huysuzluğu sebepti buna.

Boynumu bükmekten başka çarem yoktu. Özellikle karımı kaybettikten sonra boyutlarını aşan kalp çarpıntım, tansiyonumun sıkça düşmesi nedeniyle aldığım ilâçlardan dolayı oruç tutamıyordum.

Aslında bu Tanrıyı kandıracakmışım gibi bir duygu idi içimde, onu kandıramayacağımı bilsem de. Farzları yapamasam bile sünnetleri yapmağa gayretli oluyordum. Örneğin sahura kalkmasam bile, saati kuruyor, uyanamama olasılığına karşın ablaları uyandırıyordum her sahurda.

Oruç tutamasam bile mükellef(15) bir iftar yemeğine misafir oluyordum ablanın evinde, Ramazan boyunca. Teravihlere de gidiyordum.

Bir önemli husus; sanki sadece Ramazana mahsus bir haram, günah ya da yasakmış gibi içki de içmiyor, öncesinde gittiğim yerlere de gitmiyordum, bir aylık, ya da yirmi dokuz günlük Ramazan süresi içinde.

Ve bayrama herkes gibi ben de heyecanla ulaşıyordum, fitremi(16), fidyemi(16) ödemiş olarak. Bu seneye kadar hiç zekât(16) ödememiştim, param yoktu çünkü. Sanırım bu seneki zekâtımın da bankadaki birikimimin aradan bir yıl geçmemiş olması dolaysıyla, gerek değil gibi geliyordu bana.

En kısa cümleyle, bu sene değilse bile gelecek sene mutlaka olması gerekirdi. Bilemediğim, haydan gelen için kırkta bir, ya da yüzde iki buçuk oranında zekâtın verilip verilmeyeceği idi. Seneye kadar bunu bir hocaya danışacaktım mutlaka.

Hocaların söylemlerine göre fitre-fidye için ayırdığım parayı bir yerlere bağışlamam mümkün değildi. Mahallenin durumunu biliyordum, fidyeye, fitreye ihtiyacı olan bir yoksul, ya da dilencimiz yok gibi geliyordu bana.

Bir tek benim, evimin önünden özellikle Cumartesi ve Pazarları geçerken, pencerelerime bakıp; “Çorapçı!” diye sesini yükselten kadrolu, asla boş çevirmediğim, istekte bulunan biri vardı. Ama tüm ayırdığımın hepsini de ona vermeğe içim elvermiyordu.

Kime verebilirdim başka sanki? Her yıl olduğu gibi bu senede sıkıntım bu olmuştu. İmdadıma yetişen Komşu Ablam, ön-ayak olmuştu ve onun köyündeki bir yoksulun “Allah razı olsun!” şeklindeki hayır dualarını almıştım.

Henüz başlayan Ramazanda benim alt katımda oturan Komutan Subay Ağabeyin tayini çıkmıştı. Komutan Ağabey evliydi, çocuğu yoktu, tıpkı benim gibi, bizim gibi. Düşüncesi onlara aitti tabii, karışmam mümkün olmayan. Zaten Komşu Abla dışında tek konuştuğumuz, anlaştığımız, gidip-geldiğimiz onlardı, rahmetli karım yaşarken.

Komutan Subay Ağabeyler karım öldükten sonra da ilgilerini eksik etmemişlerdi, ama her şey bir yere kadardı. Karşılaştığımızda selâmlaşmamız, hal-hatır sormamız, bazen börek-kurabiye ikramlarından, bazen; “Gel dost, maçı beraber seyredelim!” davetlerinden ve çay ikramlarından hoşnut oluyordum.

Onların televizyonları benimkine göre farklıydı, her ne ise benim göremediğim birçok kanal onların televizyonunda seyredilebiliniyordu. Uzak olmasalar da yakın olmaktan çekincelerinin benim bir ayyaş(17) olmam olduğumu kesinlikle biliyordum.

Her şeye rağmen Komutan Ağabeyin tayini benim için ikinci bir yıkımdı. Onlar da tayin olup gittiklerinde bir tek ablam ve huysuz dede kalıyordu hayatımda ki, hak var-gerçek var, onların da sittin sene(18) yaşamaları mümkün değildi, belki de “birer ayakları çukurda” demek daha doğru olacaktı.

Komutan Ağabey de, Komutan Abla da benden büyüklerdi yaşça. Çok zaman danıştığım, berilerdeyken danıştığımız, bana-bize yol gösterenlerdi, her şeyden önce beni-bizi insan yerine koyup dinleyenlerdi.

Ellerim bir kez daha boşluğu dövecek demekti. Ramazanın sonlarına doğru, belki bayramı yaşamadan, belki de bayramın hemen ertelerinde, belki de eşyalarını nakletmek için bir fırsattan faydalanmaları gerekirse hemen birkaç gün içinde vedalaşacaktık.

Kim ne derse desin, “Hakkını helâl et!” demenin içinde “Ömür boyu görüşememek” saklı idi, “Gidip de gelememek, gelip de görememek” sadece bir deyişti.

Dairede arkadaşlara, devamlı gittiğim lokantalardaki garsonlara, patronlara, telefonlarını bilebildiğim orman, ağaç, çiçek(!) kız kardeşlere sordum; “Bana yardımcı olacak birileri var mı?” diye.

Aslında bu çocuklara “Konsomatris(19)” demek hiç içimden gelmiyordu. Onlara “Kızlarım” demekten mutluydum. Bana yardımcı olacak birine karşı para-pul-zaman önemli değildi benim için. Gelsin, gerekenleri yapsın, istediğini vereyim, diye.

Birkaç aday belirdi kapıda, kapıdan, hatta otobüs durağından dönenler dışında. Halk Otobüs Şoförlerinden de tanıdıklarım vardı çünkü. Adresi sorup da geri dönenleri onlar söylemişlerdi. Mahalleyi mi, görmedikleri, ya da görebildikleri evin yapısı mı, kendilerince uzaklık mı onları etkilemişti, yoksa tarif üzerine beni mi sevmemişlerdi, benden ürkmüşler miydi, bilemezdim.

Gelen adaylardan bir kısmı beni beğenmedi, muhtemelen, belki de bana akıl vermek için yanımda duran Komşu Abladan, ya da Subay Ağabeyin subay hanımından korkmuşlardı, belki de benden çekinceleri vardı.

Eee! Komşu Abla ve Subay Abla da kendilerine verilen hakkı sonuna kadar kullanacaklardı, onlar da bu haklarını sonuna kadar kullanmışlardı.

Sonuç; ilânım boşa gitmişti, sıfıra sıfır, elde vardı sıfır.

Kızlarımdan biri, hangisi olduğu aklımda değil, tanıdığı, bildiği, önereceği biri olmadığını, ancak Büyük Cami çevresinde, ya da avlusunda iş arayanların olduğunu, orada şansımı değerlendirmemi öğütlemişti.

Taş atıp da kolum mu yorulacaktı ki? Denemekten zarar mı gelecekti ki? Oldu, oldu, olmadı canım sağ olsun! Şanstı bu, deneyecektim, hem mutlaka denemeliydim. Sonuçta ya beni soyardı, mühim değildi benim için, ya bana tahammül edemezdi, ya da ben ona tahammül edemez, “Sana doyum olmaz!” der, hakkını ödeme gayretinde olur, helâlleşirdim. İşte, o kadar!

Ertesi günlerden bir sabahı bekledim. Amirlerimin hoşgörüsüne sığınarak Büyük Camiye gittim. Gerçekten genç-ihtiyar, kadın-erkek meraklı beklentiler içinde çok insan vardı ortalarda, ortalıklarda.

Yaza rastlayan Ramazan nedeniyle çoğunun dudakları daha sabahtan kurumuş-çatlamış, gözleri ve avurtları çökmüş, mideleri içlerine çekilmişti sanki. Bir kısmı muhtemelen evlerinden getirdikleri ekmek parçalarını güvercinlere kırıntı yapmakla meşguldü.

Oruçlu olmadıkları belli olan birkaç insan pet şişelerden -ki bu pet şişeler küçük değil, en aşağı bir-bir buçuk litrelikti- sanki iş bulacakları yahut da iş bulamayıp boynu bükük evlerine dönecekleri ana kadar susuzluklarını gidersin düşüncesindeydiler.

Diğer bir kısmı yandaki duvara dayanarak, ucuz olsun diye sigara sararak, kahırlı bir şekilde, bir kısmı kesesine güvenerek fitilli -ya da- fitilsiz sigara içiyor veyahut da içmeye çalışarak dumanlarını umutlu ve histerik(20) bir şekilde havaya üflüyorlardı.

Sağa-sola bakmaktan, bakınmaktan, ayakta dolaşmaktan bıkmış gibiydim. Banka reklâmı olan banklardan birine oturarak sağa-sola bakma hakkımı kullanmaya devam edeyim istedim.

Ne kadar zaman geçmişti aradan, bulamama, rastlayamama üzüntüsünü yaşarken, hatırımda değil, fark etmedim, bilmiyorum. Sabah, daha yükselme moduna girmemiş yahut da bu hakkını kullanmamak eğiliminde, muhtemelen de dalgın gibiydi.

“İzninizle!” diyen bir sesle kendime gelir gibi oldum. Farkında olmadığım yanıma oturan genç kadın, artık oturmak için mi, yoksa hazırladığı paketinden çıkardığı sigarayı yakmak için mi olduğunu anlayamadığım bir şekilde izin istemişti, sanırım.

Göz ucuyla değil, tüm dikkatimi üzerine çevirmek zorunda hissettim. Çünkü kendi çapımda, yaşadığım evin bir odasını çalışmalarıma ayıracak amatör bir ressamdım ve karşımda Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa (La Giocanda)’sı(21) vardı.

Teferruatı ile tam olarak değil şeklinde görünse bile sima olarak yüzde yüz, haydi abarttım diyeyim, ama % 99,99 Mona Lisa vardı.

Ve ben karşıma dikilen bu şansı mutlaka ve mutlaka, şöyle-ya da böyle değerlendirmeliydim;

“Bence mahzuru yok, ama yakıştıramadım!”

“Ramazan diye mi?”

“Hayır, her koyun kendi bacağından asılır, benim öğrendiğim, bildiğim bu. Üstelik kimse, kimsenin hayatına, özgürlüğüne müdahale etme hakkına sahip değildir. Hele ki insan Mona Lisa’ya bu kadar benzerken, ı-ıh!”

“Hemen fark ettiniz demek!”

“Fark edilmeyecek gibi değilsiniz ki? İzninizle yüzünüzü bana tam olarak dönmeniz mümkün mü?”

“Okulda öğretmenlerim, şimdilerde yine okuldaki öğretmenler de aynı şeyi söylemişlerdi!” derken yüzünü sigarasını yakmadan çevirme gayretinde oldu.

Ben ve benim gibi amatör olduğunu zanneden saf ressamlar, bir resmi bir tuvale(22) ne kadar ve nasıl sığdırabileceğimizin hesabını yapmak için her iki elimizin baş ve işaret parmaklarını ters şekilde kare gibi ölçü yapmak gayretinde olurduk.

Ben de şapşallığımla(23) bu hareketi yüzüne karşı işaretlemiştim. Bu resmi zihnime taşırmadan yerleştirmeli ve hemen bu gece çalışmaya başlamalıydım, nasıl olsa Ramazan dolaysıyla işim de-gücüm de yoktu!

Ama sözlerimi de bitirmek gayretini yaşıyordum;

“Yanlış anlamayın, oruç tutmuyorsunuz diye sizi kınamak aklımın ucundan bile geçmez, hem buna hakkım yok, hem ben de oruçlu değilim. İnsan sebebi ne olursa olsun oruç tutamıyor, sakınarak, gizlenerek, başkasını rahatsız etmemek, ya da özendirmemek amacıyla yiyor, içiyorsa bana göre o Tanrının af sınırları içindedir diye düşünürüm yorum olarak, ancak bu konuda da kimsenin şu ya da bu şekilde ahkâm kesmelerine(24) hakları yoktur, olamaz, olamamalıdır da.”

“Sizi dinleyeceğim, içmeyeceğim, peki! Ama sormama izin verin lütfen, resmi bu kadar iyi bildiğinize göre ressam mısınız?”

“Yoo! Kendi çapımda amatörce bir şeyler karalama gayretinde biriyim, o kadar. ‘İçmeyeceğim!’ dediğiniz için sizin adınıza, size teşekkür ederim.”

“Aslında beni yönlendirdiğiniz için ben teşekkür ederim. Siz de mi iş aramak için buradasınız? Aslında kültürlü, temiz, böyle bir şeye muhtaç değil biri gibi görünüyorsunuz.”

“Yok, ben geçerken yorulmuştum da, öyle oturmuştum da, onun için bakınıyordum da dört bir tarafıma!”

Nedense orada bulunuş amacımı saklamak gereğini hissetmiştim, ya da dosdoğru saklamak istemiştim, kekelemem ele vermiş miydi maksadımı?

Muhtemelen evet! Sonrasında ise, ona yaklaşmak, varsa derdini öğrenmek, paylaşmak arzusu geçmişti içimden:

“Eğer anlatmak, rahatlamak isterseniz, anlatın, adınızı bile sormayacağım size ve söz veriyorum bu banktan kalkar-kalkmaz ayrılıp sırtımı döndüğümde söylenenleri unutacağım. Tabii yardımcı olabileceğim konular varsa, siz anlattıktan sonra sözlerinizin karşılığı olacak desteklerimi mutlaka vereceğim.”

Hayret eder gibi bakmıştı yüzüme. Söylemekle söylememek arası bir çekince içinde gibiydi. Benim kanım kaynamıştı, ama bilmeden, anlamadan ne diyebilir, nasıl yardımcı olabilirdim ki, fikir olarak bile.

“Çekinceleriniz var, anlıyorum. Nihayeti sigara içmemenizi öneren ressam olduğunu zanneden yabancı bir adam, neden ve nesine güvenesiniz ki? Ama ola ki dertleşmek isterseniz şu benim telefon numaram, dilediğiniz yere gelir, dinlerim sizi, eğer anlatıp rahatlamayı dilerseniz, tabii ki iş durumum müsait olursa veya görevli olarak il dışında olmazsam.”

Kendimi saklamak istercesine adresim, unvanım, iş ve cep telefonlarım yazılı olan kartlardan birini vermek yerine bir not kâğıdına sadece adımı ve cep telefon numaramı yazıp uzatmıştım kendisine. 

Bundan sonrası kendisine kalmıştı. Eğer beni ararsa ve iş aramak için orada idiyse ben de teklifimi yapacaktım, daha doğrusu benim evime bakmasını rica edecektim. Eğer durumu düşündüğüm gibi idiyse ve tabidir ki teklifimi kabul ederse. Böyle bir insana isteyeceği ücreti vermekten çekincem yoktu.

O gün eve döndüğümde, hiçbir şeye bakmadan resim yaptığım odaya yöneldim. Zihnimdeki Mona Lisa’yı hemen tuvale dökmek arzusundaydım. Sabah ezanı okunurken bile ben hâlâ bitiremediğim konunun üzerindeydim ve resmimi kendimden bile kıskanıyordum. Üzerini yatak çarşaflarımdan biriyle örttüm.

Komşu Abla; “Birini buluncaya kadar sana yardım etmeğe devam ederim!” demişti. Onun beni terk etmesine nasıl dayanacağımı düşünürken bir taraftan da arıyor, ama bulamıyordum istediğim vasıfta birini. Hani herkesin düşündüğü vasıflar vardı, onların tümünü de arıyor değildim.

Umudum sigara içmesini menettiğim kadındaydı. Kimdi? Neydi?

Ve acaba güvenip de arayacak mıydı beni? Umutsuzluğa düşen bir insan hayattan kopardı. Umut üzerine; Aristoteles; “Umut, uyanık adamın rüyasıdır, Umut, insanı uyandıran bir rüyadır.” Nietzsche ise; “Umut sadece eziyetin süresini artırır.” demişlerdi.

Sözlerin zihnimde kalması gerekiyordu; olmasını umut ettiğim, olması gereken, neden olmasın idi ki?...

Cep telefonum çaldı, ankesörlü bir telefon numarası gözüküyordu ekranda, ben dairede işlerimle meşgulken.

“Ağabey, ben Açelya, çok bunaldım, ‘Dinlerim!’ demiştiniz. Dinleyin beni ne olur? Nereye gelelim, lütfen söyleyin!”

“Gelelim?”

“Evet, kızım Şebnem de yanımda!”

“Peki, karınlarınız aç mı?”

“Şey, tokuz! Büyük Caminin yakınındayız.”

Yalanını yüzüne vurmak hoş olmayacaktı.

“Tamam, tam onun yanında Köşe başı Lokantası var. Ben hemen oraya geliyorum, en fazla on beş dakika sonra orada olacağım. Tamam mı?”

“Tamam Ağabey! Hemen söyleyeyim istedim. İlk karşılaşmamızda ‘Yakıştıramadım!’ demiştiniz, o günden beri kendimi tartmakla meşgulüm ve sigarayı bıraktım, hem de o gün, kesinlikle.”

“O zaman dileyin benden, ne dilerseniz!”

“Sağlığınızı dileriz. Allah size sağlıklı ömür versin efendim!”

“Sağ ol! Bekleyin, hemen geliyorum!”

Solmuş, çökmüştü Açelya. Yanındaki 8-10 yaşlarında gözüken çocuğun da ondan farkı yok gibiydi.

“Kızım Şebnem!” dedi utanarak.

“Utanmana da gerek yok, ‘Tokuz!’ demene de. Oruç tutmadığını yahut da tutamadığını biliyorum. Kızın da küçük o da tutmuyordur, tutmaması gerek hem. Hani söylediğim gibi, kimse onun da aklı başına geldikten sonraki yaşamına hükmedemez. Ama ‘Tutmasa iyi olur!’ diye de söylemeyi hak bilirim kendimce…

Eee! Ben de niyetli değilim. Şöyle Ağabey-kardeş-evlât gibi güzelce doyunalım desem? Hem de seni ve dertlerini dinleyeyim, umarım sonucunda çözüm üretebilirim. Yardımcı olacağım, olabileceğim ne varsa bildiklerimle yardımcı olmaya çalışayım.”

Yemek için istekleri olmadı; “Siz ne derseniz!” dedi Açelya. Şebnem suskun, çekimser ve fakat masaya konan salataya özlemle bakar gibiydi.

Bir de “Dileğiniz var mı?” dediğimde, yerinde şöyle bir kıpırdar gibi olmuştu, isteğini belirtmek ister gibi. Sanırım yanında oturan annesi dizlerine dokunmuş, ya da cimciklemiş olmalı idi ki, bakışlarını camlara doğru çevirmişti anında. 

Garsona kebap, Şebnem için kola, bizler için meyve suyu ısmarladım. Şebnem’in yüzünde bir tebessüm oluşmuştu:

“Söyle bakalım küçük abla, yemekten sonra tatlı mı istersin, meyve mi?”

Boş bulundu, annesinin tedbir almasına gerek kalmadan;

“Karpuz yiyelim amca, ama dondurma da olabilir!” dedi.

“Olur!” dedim, bu da onu mutlu etmişti herhalde, çocukların bu kadar çabuk mutlu olduklarını bilmezdim, yaşamamıştım ki çünkü.

Masa donatıldığında ve kebaplar da geldiğinde uzun bir süredir böyle bir sofra ile karşılaşmadıkları inancını yaşadım. Daha ilk lokmalarında yüzlerine kan yürümeğe başlamış gibiydi.

Lokmalar ilerledikçe kendisinden ummadığım bir düzgünlükte konuşmasında, bulunduğu ortamda sözleriyle ilerlemeğe çalışıyor, ancak kızından çekiniyor olmalıydı ki cümleleri kesik kesikti.

Karpuzunu da yedikten sonra Şebnem’e alt katta Oyuncak Reyonu olduğunu isterse ağzını yıkadıktan sonra orada bir süre oynayıp dinlenebileceğini söylediğimde annesinin yüzü ışıldamıştı. Gerçeklikle açılabilecek, anlatabilecekti demek istediklerini…

Ve ben tüm söylediklerini not ettim beynime, Şebnem canı sıkılıp da yanımıza dönünceye kadar.

“Açelya, bir İlköğretim Okulunda hademe, ya da bugünkü deyişle Temizlik Görevlisiydi. İş-güç sahibi olmayan kocasının soğuk bedenini bir süre önce gece sabaha karşı eve getirmişlerdi Güvenlik Görevlileri.

Bir yerlerde para kazanmak için çalışmaya çalışırken açlık ve dermansızlıktan çöküvermişti. Evlenirken de işsiz-güçsüzmüş ama Açelya onu ona kaçacak kadar sevmiş, evlenmiş, sonrasında da onun kızını doğurmuştu, kira ile oturdukları evde, ebe ve ev sahibi ablanın yardımıyla.

Kocası varken evlere temizliğe falan giderken, kocasını kaybettiğinde o evlerdeki hanımlar dul oluşunu bahane ederek onun gençliği nedeniyle kocalarını kıskanmışlar, zaten Sosyal Güvenceli bir iş olmadığından ona kapıyı göstermişlerdi.

Açelya, yaşama bile küserek kendi ıssız yaşamına dönmüştü.

Kendi yaşamına dönmüştü, dönmesine de, takviyesiz maaş boğazlarına ve giderlerine yetmediği gibi, ev sahibi de kira konusunda aşırı bir taleple karşısına dikilmişti. Ev sahibi kocası yaşarken böylesine sapık değilmişti.

Kocası ölünce dileğini açığa çıkarmıştı; ‘Ya kiraya zammı ödeyecekti, ya da ara sıra ev sahibinin bedenini hoş edecekti, üstelik kimselerin duymaması şartı da vardı ve bu şart içine kendi karısı da dâhildi’.

Bunun kabul edilebilir bir dilek olmadığını düşünürken bu kez ev sahibinin oğlu elinde birkaç parça kâğıt parçası ile gelmiş; ‘Gönlümü hoş et! Bunlar senin. Sonrasında daha da çok vereceğim!’ demişti…”

“Sonunda dayanamadım, bana bir akıl ver Ağabey! Namusumu yitirip yaşamaktansa, yitirmeden ölmek isterim. Ama bu çocuk ortada kalacak, ev sahiplerim gibi sapık kurtlara-kuşlara yem olacak. Eğer bakacak birinin olduğuna inanırsam, hiç bakmam, kızımın mutluluğu için saniye gecikmem, kıyarım canıma.”

Acele karar vermem, üstelik de bu namussuz ve şerefsiz babalı-oğullu sapıklara hadlerini bildirmem gerekiyordu, hatta bu boynumun borcu gibi görünüyordu.

“Cep telefonun var mıydı Açelya?”

“Ağabey güldürme beni lütfen! Günlerden beri ilk defa doyuyoruz. Evimize gidemiyoruz artık. Okulda sandalyeler-sıralar üzerinde uyuklayıp ne bulursak onunla nefsimizi köreltiyoruz(25)

Ve günlerdir aynı çamaşırlar üzerimizde. Çünkü pis çakallar(26) bekliyor evimizin kapısını.”

“Durum acil öyleyse! Şimdi beni kırmayın ve şu parayı borç olarak kabul edin, ne istiyorsanız onu yapın. Bana biraz süre verin. Biraz düşüneyim, hal çaresi arayayım. Söylemek istediklerimi sıraya koyup, beynimi toparlamağa çalışayım. Özellikle ev sahibimiz dediklerinizin iyi bir sopaya ihtiyaçları var, fiziki anlamda değil ama. Ders niteliğinde, bir daha kafalarını asla kaldıramayacakları gibi bir ders olarak. Ama dediğim gibi düşünmeliyim…

Akşam yemeğinde fazla gecikmeden, daireler-ofisler tatil olur olmaz sizi burada yine misafir etmek isterim.”

Düşünmüştüm, hem de çok iyi kurgular da yapmıştım, kendimce. Önce “Kamuoyu Yoklaması” diyebileceğim şekilde Komşu Abla ve dedeyi bilgilendirmek istemiştim. Her ne kadar onların “Öküz altında buzağı arama” felsefelerini biliyordumsa da buna mecburdum. Bu nedenle “Sütten ağzı yanan derviş gibi, yoğurdu nasıl yemem?” gerektiğinin de bilincindeydim.

Sonrasında daha akşam olmadan, mesai bitmeden, arkadaşlara; “Bir işim çıktı, erken çıkıyorum!” dediğimde manidar(26) bakışlarına boş vermem gerektiği inancındaydım.

Öyle manidar bakmaları gerekli değildi. Benim ne taraklarda, ne bezim olup olmadığını bilirlerdi, ama gene de davranışlarını frenleyemezdiler işte, “Dervişin fikri neyse, zikri odur!” örneği.

Hoş, ben de davranışlarımı yorumlamakta sıkıntı çekiyordum ya, neyse! Aynı hızla, ya da aynı süratle lokantaya gidip, bir masaya oturup beklemeğe başladım onları.

Çekinerek, bir yengeç gibi yan-yan, bir kuzunun anasına sokuluşu gibi usulca geldiler.

“Zahmet etmeseydiniz, öğleyin iyice doyunmuştuk!” sözlerine boş vererek siparişleri verdikten sonra, ne söylediğimi ben bilmezcesine sormuştum, onlar anlamazcasına yüzüme bakmışlardı.

“Ne dersiniz? Bu gece okulda sandalyeler üzerine tünemek yerine benim ya da Komşu Ablamın evinde kalıp rahat rahat uyumak istemez misiniz? Siz rahat edin, ben kendime kalacak bir başka mekân bulurum, merak etmeyin!”

“Nasıl olur Ağabey? Size ya da Komşu Ablanıza zahmet vermeyelim. Üstelik çok kirliyiz. Yataklarınızı çarşaflarınızı kirletmeyelim.”

“O kolay! Şimdi bir mağazaya gidelim. Kendine ve kızına temiz neler istiyorsanız alın. Eve gidince banyonuzu yaptıktan sonra onları giyer, temizce yatarsınız yatağınıza. Eksiğiniz olmasın, ona göre pijama, çorap ve mendillerinizi bile unutmayın. Ben ödeyeceğim, siz de bana geriye taksit taksit ödersiniz, sonra, daha sonraları!”

“Anlayamıyorum Ağabey, siz ve sizin gibiler hâlâ yaşıyorlar mı dünyada?”

“Muhtemeldir. Haydi, acele edelim dükkânlar, mağazalar kapanmadan. Siz kadın milleti hepiniz birbirinize benzersiniz, ölen karımdan biliyorum, müşkülpesent(27), titiz ve çok seçicisiniz. Teravihten önce eve ulaşalım, yoksa ablam meraktan ölmez, ama hasta olur. Sonrasını da sonra anlatırım…”

Eve gitmek üzere otobüse bindiğimizde -ki dünya kadar param olmasına rağmen ne çalışmaktan, ne de tasarruftan vazgeçmemiştim- o günkü iftar için ezan okunmaya başlamıştı. Bilen biliyordu beni, en başta kendim biliyordum kendimi, asla cimri(28), nekes(28) ya da eli sıkı değildim. Yoksa param olmadığı zamanlar içmek, param olduğu zamanlar pahalı şeyler zıkkımlanmak(29) cimrilik diye konu edilmemeliydi herhalde.

Komşu Ablanın evine ulaştığımızda, huysuz dede iftarını açmış, namazını bitirmiş, tespihini çekiyordu. Kapıyı o açtı tespihini çekerekten. Komşu Abla ise, henüz akşamın sünnetini tamamlamaya çalışır gibiydi.

Sağına-soluna selâm verdikten sonra alıcı gözüyle baktı Açelya’ya. Fark ettirmemeğe çalışsa bile her büyüğün koruma arzusu ve titizliğiyle dudak bükmüştü, başlangıçta. Gene de taşlar yerine oturmağa başlamıştı, bence.

Sonrasında ise mutfağa gitmek bahanesiyle yanımdan geçerken fısıldamıştı;

“Aman oğul! Sakın bu kadını kaçırma elinden!” diye.

“Teravihi kaçırmayalım oğul. Sen dedeyi götürekoy(30). Teravihten sonra gelir bizde yatarsın. Ben çocuklara yol ve yer göstereyim, ama öncesinde sen kombini yakıver hele, şimdi güzelce yıkansınlar, karınları tokmuş, ama çay-may bir şeyler isterlerse yerlerini, yatacakları yerleri göstereyim, kalanını da sonra hallederiz. Hadi siz camiye gidekoyun(30), ben size yetişirim.”

“Yok, gitmiyoruz seni bekleriz abla!” dedikten sonra fısıldayarak da olsa devam etmek gereğini hissettim:

“Bir tek benim resim atölyeme girmemelerini söylersen sevinirim.”

Onları benim evime yönlendirdikten bir süre sonra döndü Komşu Abla:

“Oğul, hemen eve aldım, ama güvendiğimden. Yeri-yurdu belli, yerinde-yurdunda olmasa bile hiç olmadık çalıştığı okul var. Ama insanlar çiğ süt emmişler. Bu nedenle ‘Biraz dikkatli olalım’, derim! Sen teravihe bu akşam gelme, evde kıl! Kulağın tetikte olsun. Televizyonu da açarsan sonra, sesini kısık dinle! Sonrası Allah Kerim! Allah’ın dediği olur!”

“Aman Abla alınacak, götürülecek neyim var ki? Keşke yararı olsa birilerine, ‘Tiği teber şahı merdan(31)’ derler ya hani, sen biliyorsun evimi. Neyim var ki alınacak? Ben de sizinle geliyorum teravihe!”

Günleri şaşırmıştım. Ertesi günün cumartesi olduğu aklıma bile gelmemişti, oysa yoğun, çok yoğun geçecek bir gündü bu cumartesi.

Birincisi; Komutan Ağabeyler eşyalarını toplayıp koliler haline getirmişlerdi, gelen askerlerin yardımıyla. Gidiyorlardı. “Allahaısmarladık!” demek için eşi, ev sahibi olan huysuz dedenin, Komşu Ablanın, kendisi de benim evimin kapısını çalmışlardı.

Komutan evimde Açelya ile Şebnem’i, beni de karşı dairede görünce şaşırmış, hayret etmiş gibiydi. Hatta karı-koca ikisi de hayret etmişlerdi desem, daha doğru olacak. Evin anahtarlarını teslim alan Komşu Abla onlara kısaca; “Uzun hikâye” diyerek konuyu özetlemiş gibi oldu!

Öğlenine o ev bomboş kalmış, hemencecik de bir-iki insancık; “Kiralık mı?” diye sormuşlardı, perde falan olmayınca.

Oysa ben minareyi çalmamıştım, ama Komşu Ablaya danışarak kılıfını çoktan hazırlamıştım.

Açelya ve Şebnem, Komşu Ablaya -ki ben öyle dediğim için onlar da analı-kızlı, yaş farkı gözetmeksizin aynı şekilde Komşu Abla, ya da Komşu Teyze demeye başlamışlardı- evin her türlü işinde yardım edecek, yapacak onun ellerini sıcak sudan soğuk suya değdirtmeyecek, onların ahir ömürlerini hoşça geçirttirecek. Buna mukabil eğer kabul edip Komutanın çıktığı eve yerleşirlerse Komşu Abla da onlardan başlangıç olarak ve bir süreliğine kira almayacaktı.

Açelya, sair zamanlarda(32) ise benim evimle meşgul olacaktı, karınca-kararınca(33). Ben de isterlerse istedikleri miktarda para verecek, ya da Şebnem’in şimdi ve İlköğretimden sonra gideceği iyi bir okul için tüm masraflarını yüklenip karşılayacaktım.

Açelya’nın okuldan alacağı maaşı da evlerine, ellerine kalacaktı.

İnsanları ikna etmenin en iyi yollarından biri gereğine uygun gereğince konuşmak, gereğince konuşulmasına karşılık, karşı tarafın söylediklerini dinlemek olduğunu bildiğimi söylemem, iddialı bir söz gibi kabul edilmemeliydi.

“Bundan iyisi Şam’da kayısı(34)” dedi Komşu Abla ve evi kiralamak için başka istekliler olmasın diye bir-iki eski çarşafı pencerelere raptiyelememi istedi. Çünkü evin boya badanasının yapılması, eksik-gedik(35) bir şeyler varsa mutlaka tamamlanması gerekti…

Komşu Abladaydım. Kapı çalındı, karıncanın ayak sesinden daha sessiz, usulca. Hemen açtım evin delikanlısı(!) gibi, gelen Açelya idi;

“Haber veremedim, ama inşallah Komşu Abla ve dede iftarlarını yapmak için bu eve gelmezlik etmezler. Evde olanlarla mükellef olmasa da karınca-kararınca bir şeyler hazırladım. Eksiklerinizi de not ettim. Artık uygun bir vakitte tamamlarsınız efendim.”

Yüzüne anlamsızca bakmama aldırmadan devam etti;

“Biz size daha fazla zahmet vermeyelim, yük olmayalım, yolcu yolunda gerek, hem dün ve hem de geçirdiğimiz güzel gece ve rahatlık için teşekkür ederiz. Bilmediğimiz hayata geri dönmeye çalışalım!”

Temiz elbiseleri çok yakışmıştı onlara ve analı-kızlı o kadar güzel ve masumdular ki. Üstelik anlayamadığım bir duygu gizli gibiydi gözlerinde, tavırlarında. Hüzün desem, değil...

Özlem desem, hayır...

Minnet desem, ı-ıh!

Şaşkınlık? Merak? Belki…

“Umarım Komşu Abla ve dede iftara gelirler.”

“Elbette gelirler, sabahtan söyledim çünkü. Masanızı bu nedenle üç kişilik hazırladık kızımla. Biz mutfakta doyunduk(30) zaten.”

“Bak Açelya, bugüne kadar sustum, ama artık söylemem gerek galiba. Yalan söylemek dudaklarına hiç yakışmıyor. Hem kızına da kötü örnek oluyorsun. Unutmalı, bırakmalısın bu huyunu. Üstelik oruç tutmaya başladığını da fark etmedim sanma...

Haydi, masaya çabucak iki servis daha hazırla. İftarı beraber yapalım. Şebnem kızım, haydi sen de git ve Komşu Ablanın ve dedenin ellerinden tut ve buraya getir. Zira bu akşam onların ve onlardan sonra da benim sizlerle konuşacaklarımız var.”

Yemek yenmiş, çaylar bile içilmiş, iftarla-teravih arasındaki zaman içinde dilek ve temennilerimizi arka arkaya aktarmıştık, hem Açelya’ya hem Şebnem’e.

Ve sonrasında onların oturacakları evi göstermek için hep beraber aşağıya, Subay Ağabeyin boşalttığı eve inmiştik. Badana-boya kokusu sinmişti eve ve henüz yeterince havalanmamıştı.

Sonuç…

“Hakkınızı nasıl öderiz? Bize, daha doğrusu kızıma dünyaları bağışladınız, hakkınızı ödemem mümkün değil.” derken analı-kızlı Komşu Ablaya ve dedeye sarıldılar. Belki de kıskançlığım…

Sebep olanın ben olduğumu bilmelerine rağmen sadece Şebnem elimi öpüp başına koymak lütfunda bulundu, sessizce, o kadar.

Şebnem, ya konuşmayı sevmiyor yahut da duygu, dilek ve düşüncelerini kelimelerle yormak istemiyordu.

Oysa sesi vardı,  kuru kuruya da olsa “Teşekkür ederim!” ederim deyip kucaklasaydı ne kadar memnun olurdum, kim bilir?

Söylemem gerek ki; geçen zamanda Açelya ve Şebnem hep benim evimde kalmışlar, ben de Komşu Abla da misafirliğe devam etmiştim.

Evle ilgili işlemler bittikten sonra sıra onları iğrenç dileklerle evlerinden eden eski ev sahiplerine gözükmeye gelmişti. Oturduğumuz evin üst katlarındaki dairelerin birinde evden-eve, şehirden-şehire nakliye işleri yapan bir Ağabey vardı.

Şehir hayatının garipliği işte dini bayramlar dışında gidip-gelemediğimiz, karşılaştığımızda sadece selâmlaştığım bir Ağabeydi o. Ona uğradım, sabah evden çıkmadığını umarak ve şansıma şükrettim, bir kere daha:

“Ayıp ettin be yeğenim. Telefon et, iki kişi ve gerekli olan kutu, battaniye ne gerekiyorsa tüm malzemelerle anında belirttiğin adreste olurum.” demişti.

Piyasa da “Anında” denilse bile bu sürenin en az yarım saat-kırk beş dakika-bir saat, belki de daha fazla süreceğinin bilincindeydim.

İkinci konu Şebnem’i ikna etmemdi. Çünkü eskinin ev sahibi hüviyetli insanlarıyla konuşurken ağzımı bozma ve yalan söyleme olasılığım vardı. Onu Komşu Ablasında, ya da benim evimde kalması konusunda ikna etmem gerekti.

Ve bunda başarılı olmuştum. Dileği; elbiselerini ve oyuncak sepetini ve kitap dolabını getirmeyi unutmamamız idi. Üstelik bunu; “Unutmayın ha!” temennisi ile dile getirmişti! Dileğine kesinlikle uyacağımız konusunda söz vermiştim.

 İlk olması gerekirken, son olarak Açelya’yı ikna etmem gerekiyordu, beraber gitmemiz konusunda, çünkü günlerden sonra çekinikliğine anlam veremiyordum. Ama öğrenecektim nedenini, hem de kısa zaman içinde ve kızı Şebnem sayesinde.

İsterse dedeyi yanımızda götürebileceğimizi söyledim, huysuzdu ama halden anlar, gereğinin ne olması gerektiğini bilir, gereğini yapmamıza yardımcı olurdu.

Kısa, kesin, tiz ve sert bir şekilde, hem de ilk defa “Hayır!” dedi Açelya. Anlayamadığım ne idi, bilemiyorum. Ne kinayeli(36), ne sitemli(36), ne de özenç gibi hiçbir hareketim olmamıştı kendisine karşı, gözlerimi bile saklamış, yaşadığım şu ana kadar eline bile dokunmamıştım,

“Merhaba” diyerek tokalaşmamıştım bile. O halde ne, ne idi veyahut da neden ne idi? Bilmiyordum ve bilememekten dolayı da gizlice kahroluyordum.

Beraberce, ama hiç konuşmadan gittik eski evine. Karşılaşışımız “Küstahça(36)” olmuştu, baba-oğul tarafından.

“Öncelikle kim oluyor muşum? Kira bedeli ödenmeden şuradan-şuraya kıpırdamayacaklar, Açelya’nın eşyalarını vermeyeceklerdi, anahtar kendilerindeydi” ve koca şehirde sanki burası dağ başıydı!

“Peki! Ben size kendimi ve kim olduğumu tanıtacağım. Ama önce şu kontratı ve sonra ev sahibi olduğunuzu bilmem için hüviyetinizi görebilir miyim?”

Tavrım hükmedici idi, çekinir gibi olmuşlardı bir bakıma.

“Şüpheniz mi var?”

“Yoo! Bu benim her zaman yaptığım bir görev ve üstelik karımın haklarını korumam gerek!”

O anda aklıma gelen bir düşünce, savurmam gereken bir yalandı bu. Açelya hayretle açılsa da gözleri, belli-belirsiz, ev sahibi baba ise görünür şekilde tedirgin(37) olup irkilmişti.

Bu sırada oğlu Kontrat ve Nüfus Kâğıdını getirmişti babasının. Babası onları almış ve sonrasında da çekinerek de olsa bana uzatmıştı. Hemen ad ve soyadını kontratın üzerine kayıtlı olmasına rağmen tekrar ve Vatandaşlık Numarasıyla kaydetmiş ve Nüfus Kâğıdını kendisine iade etmiştim. Kontrata baktığımda hiçbir yasal değeri olmayan bir kâğıt parçası gibi gelmişti bana ve elimde tutmağa devam etmiştim.

“Hele bir de kapıyı açın, içeriye bakayım, hiçbir şeye dokunmayacağım söz, sonrasında da bir miktar konuşuruz sanırım.”

Kapıyı açtılar, evde olması gereken küf veya havasızlık kokusu yoktu. Havayı koklar gibi yaptım, onları şaşırttırmam, gerekli kozları elime geçirmem gerekti.

“Herhalde bu eve sık sık girilmiş, bir yerler kurcalanmış, karıştırılmış, araştırılmış olmalı. Çünkü evde havasızlık yok, üstelik de gördüğüm kadarıyla bazı şeyler de düzgün değil. Açelya’yı biliyor, tanıyorum, o asla arkasını düzgün bırakmadan çıkmazdı evinden...

Hırsız girmiş olduğunu da sanmıyorum. Sizler mi girdiniz yoksa? Neyse önemli değil. Arkadaşlardan bir ekip isterim, parmak izi filân belirleyerek eve kimler girip çıkmış belirlerler zaten…

Eğer eve girenler sapıkça bir şeyler yapmışlarsa vay onların haline. Zaten son zamanlarda böyle konularda tarihin kendini tekrarladığı söyleniyordu, eğer doğruysa vay o sapıkların haline tekrar ve yeniden.”

Biraz durakladım, yüzlerine bakma gereğini hissettim, galiba “Kireç gibiydi” diye benzetmem tevatür(38) olmasa gerekti. Şimdi düşünüp tasarladığım en mühim yalanı belirtme sürecine girmiştim. Çünkü bildiğim kadarıyla; “Dinsizin hakkından imansız gelirdi!”

“Şimdi merak ediyorsunuz, bu kadar şeyi bilen kim, diye. Söyleyeyim, ben Adliye Arşivinde Sicil Memuruyum. İsmim Toprak. Özel bir isim olduğu için ismim aklınızda kalır muhakkak…

Adliyede kime isterseniz sorun, tanırlar beni, öğrenirsiniz. Açelya’nın rahmetli kocasının imzaladığı elimdeki bu Kira Kontratını Hâkim, Savcı, Avukat Ağabeylere göstereceğim, üstelik şahit falan olmamasına rağmen ki en büyük şahit Allah’tır, bu dul kadından neler istediğinizi de anlatacağım onlara…

Vatandaşlık Numaranızı not ettim buraya. Bakalım buna göre cürmünüz(39) var mı, internetten bakacağım. Üstelik tekrar ediyorum, Açelya’ya iğrenç teklifleriniz de aklımda babalı-oğullu. Şimdi söyleyin bakalım, kira borcumuz ne kadar, ödeyeyim, anahtarı bize verin ve eşyalarımızı alıp gidelim!”

“Borcunuz falan yok, beyim. Biz sadece…

Sadece…

Şaka yapalım istedik!”

“Diyorsunuz. Peki, dul bir kadına o denli şaka yapmaya hakkınız var mı, yalnız bir kadını tehdit eder gibi davranmaya hakkınız var mı sizin? Yok, bu sorunu ancak mahkeme çözecek. Haydi Açelya, evdeki eşyalar onlara kalsın, biz doğru mahkemeye gidip dilekçemizi verelim, nasıl olsa adres belli.”

Suskun ve başları öne eğikti.

“Ne dersiniz, eşyalarımızı almamıza izin var mı, yoksa mahkemeye gidip de sonra mı alalım?”

“Aman beyim!” dedi yaşlı olanı. Ne anlamda olduğu meçhul, ama yalvarırcasına gibi…

Nakliyeci Ağabeye telefon ettim;

“Adres şu, gelmeniz mümkün mü Ağabey?” diyerek.

Korkuları, çekinceleri karşımdakilere yeterdi, ödleri bilmem nerelerine karışır gibiydi, ama ben de böyle durumlarda durmasını bilmeyen sadist(40) yapılı bir insandım (herhalde).

Yaşlı olan ve de esas ev sahibi olana döndüm;

“Sahi, hanımın nerde be arkadaş, geldiğimizden beri hiç gözükmedi ortada, ortalıklarda. Allah bilir baba-oğul sizlerin bu dul kadına yaptıklarınızdan da haberdar değildir, ne dersiniz, gidip kendisiyle konuşsam mı?”

“Aman ha!” demişlerdi, belki arkasından “Biz ettik, sen etme!” de diyeceklerdi, kim bilir?

“O halde evden bize iki sandalye çıkarın. Nereden bulursanız bulun, koli ve gazete kâğıtlarıyla kırılacakları paketlemeğe başlayın hemen...

Ha! Yeni evimize gittiğimizde bir tanesi bile kırılmış olursa tüm takımı yenilettiririm size, ona göre…” demiş ve özellikle evlilik sözümü tekrar etmemek için çaba göstermiştim.

Sandalyeler çıkarıldı, oğlan bir yerlere seğirtti, elinde koliler, bantlar ve gazetelerle geri geldi, birkaç dakika içinde. Üstelik kahvenin önünden geçerken bizlere çay söylemeyi de unutmamıştı.

Eh! Ne de olsa korku, dağları beklerdi, değil mi?

Açelya, uzak durmağa, aramızdaki mesafeyi korumak istercesine çayını yudumlamaya çalışırken fısıldadı;

“Her şeye, her söylediklerinize tamam da, ‘Evliyiz!’ demek de nereden çıktı?”

“Önemsesinler istedim.”

“Diyorsunuz!”

“Korkutmak da istedim. Belki biliyorsundur ne Adliye Arşivinde Sicil Memurluğum var, ne de tanıdığım Avukat, Hâkim, ya da Savcı. Ama bak, ‘Taşlar yerine nasıl oturdu?..’

Ve çekindiler. Bu onlara ders olur herhalde, ömür boyu...”

“Ben hâlâ neden ‘Evliyiz!’ demek gereğini hissettiğinizi anlamış değilim. İkimiz de sevdiğimiz insanları kaybettik. Sizinkisi, kaybettiğinizi bende bulmak isteği olmasın sakın?”

“Bana ‘Ağabey’ dedin. Nasıl böyle düşünebileceğimi düşünebilirsin ki?”

“Peki! Ama şimdilik. Nasıl olsa yüz yüze bakacağız çok zaman. Akıllı değilim belki, aptal da değilim ama. Zeki olduğumu sanırım. Ve bir gün…”

Cümlesini bitiremedi, belki de bitirmeyip öyle kalsın istedi. Çünkü kamyon gelmişti.

Profesyonel kişilerdi gelenler, neyi, nasıl, ne şekilde yapacaklarını çok iyi biliyorlardı, zamandan ve vakitten nasıl tasarruf amaçlı olacakları için.

Ev sahipleri kırılacak bir-iki parça eşyayı toparlayıncaya kadar onlar evi toparlamışlardı bile.

Açelya’nın eskiden, kocası ve çocuğu ile yaşadığı evden ayrılmadan önce;

“Kontrata, ‘Alacağımız yoktur!’ diye yazın, imzalayın ve sakın bir daha, Açelya ve Şebnem’e yaşamlarında gözükmeyin!”

Taşındı Açelya ve kızı. Ama yerleşmesi uzun sürdü biraz. Her şeyi teker teker elden geçirmek yanında, oruç tutmağa başlaması, hemen ve öncelikle yataklarını hazırlayıp kendi evlerinde kalmağa başlamaları onu yoruyordu.

Üstüne üstlük, okula gidip-gelmesi, Komşu Ablanın evinin işleri, çok ısrar edip yapmamasını istememe rağmen benim evime de uğramak mecburiyetini hissetmesi onu yormanın yanı sıra zayıflatıyordu gün-günden.

Ya da bana öyle geliyordu.

Ben de bu arada iş zamanlarım dışında kapısı kilitli olmayan, ancak kapalı olan atölyemdeki resimlerimi tamamlamaya çalışıyordum. Resimlerdeki ayrıntılar da önemliydi benim için. Meselâ Açelya’nın burnunun sağ tarafında ki ben -ki kızının da beni aynı yerdeydi- ve yine Açelya’nın sağ kaşının kenarındaki muhtemelen çocukluğundan kalan yara izi ve kulaklarındaki birer nokta şeklinde belli-belirsiz görünür gibi olan küpeleri tamamlanmalı, “Mona Lisa” eksikli kalmamalıydı, keza “Mona Lisa’nın Kızı” da.

Bazen onlara dikkatli bakışlarımdan rahatsız oluyorlarmış gibi gelse de bana, “Eserler noksansız olmalı!” diye düşündüğümden, bakışlarımı fark ettirmemeğe, ya da umursatmamağa çalışıyordum.

O kadar işte!

Bir gün atölyeme girdiğimde, değişiklik var gibime geldi. Bayrama bir gün kalmıştı, bu nedenle teravih yoktu ve ben evdeydim.

Açelya, Komşu Ablanın evinin bayram temizliği için kenar-köşe-bucak temizliği nedeniyle gecikmiş olduğundan, Şebnem de benim evimin salonunda benim ansiklopedilerimden bir şeyler öğrenme çabasındaydı:

“Şebnem?” diye sanki bağırdım, sorarcasına seslenişle.

“Efendim amca!” diye geldi yanıma, ne şaşkınlığı, ne garipsemesi vardı.

“Bu odaya girdin mi hiç sen?”

“Hem de her gelişimde girdim!”

Cevabı; “Önemsenecek bir şey mi vardı?” sorusunu kapsar gibiydi!

“Ve annene de söyledin tabii!”

“Söylemese mi idim?”

“Önemsiz, peki odadaki, duvarlardaki resimleri ve henüz tamamlayamadığım resimlerinizi beğendin mi?”

“Beğenmez miyim? Ama ben o kadar güzel değilim ki!”

“Sen benim gönlümde, bir evlât gibi, bir melek kadar güzelsin ve bırak, öyle kal! Şimdi söyle bana, bayram için ne hediye istersin? Bir kütüphane, bir masa, bir bilgisayar örneğin, fena olmaz derim. Hem sonra acaba annen bu resimler dolaysıyla bana kırgın, kızgın mı acaba?”

Zihnimden geçen, belirli bir sürenin geçmesinden sonraki Açelya’nın, resimlerden haberdar olmasının ardından davranışlarının, sitemlerinin, söz dokunduruşlarının sebebini öğrenmemin rahatlığıydı.

Çok kısa bir zaman geçmişti, ama “Gönlün ferman dinlemediğini” okumuştum bir yerlerde. Öyleyse bir yerlerden başlamalıydım, eğer içimdeki sevgi ise…

Sevgi emek isterdi(41), ben bu emeği geçen kısa süre içerisinde verebilmiş miydim? Bilmiyordum, hem hiçbir şeyi. Keşke rahmetli karımla görücü usulü değil de, konuşup-anlaşarak, âşık olarak evlenseydik, diye düşündüm.

O zamanlar bilemezdim ki; “İkinci bir baharın” gönlüme hükmedeceğini. Sevmeme izin verir miydi? Aslında aşk sona bırakılmazdı, aşk zamana bırakılmazdı, zamanla bırakmak için zaman istenirdi bu nedenle cevaplanmalıydı hemen.

Beklemediğini, beklemediği bir anda, bekletmeden sormalı mıydım?

Açelya Komşu Ablada bayram temizliği işlerini bitirmiş olmalıydı. Tahmin ediyordum ki, rahatladığını düşünerek onu oruç tutmaya Komşu Abla yönlendirmişti. Zayıflamasının nedeni de bu yöneliş olmalıydı.

Peki, zayıf bir anı da olabilir miydi? Denemeliydim…

Şebnemi almak için kapımı çalan Açelya’ya;

“Açelya! Vaktin müsaitse birer sütlü neskafe yapayım üçümüze de, bir-iki kelimeyi uç uca eklemeye çalışırız. Şebnem de ansiklopedilere bakmasını tamamlar bu arada. Hem bayramdan bir hafta sonra okullar açılıyor, senin aşırı yorgunluğunun başlayacağı günler gelmiş olacak.”

Ayakta dinlemek yerine, içeri girip oturarak dinlemesinin daha doğru olacağını düşündü herhalde, kızının çalıştığı masa yerine mutfak masasının sandalyesine oturmayı tercih etti. Devam etmek gereğini hissettim;

“Tek vasıta da olsa, git-gel zamanın artmış olacak. Muhtarlığa kaydınızı yaptırmış, Şebnem’in okul kaydını aldırmıştık. Şebnem biraz sıkıntı çeker, ama kısa sürede okuluna da, arkadaşlarına da alışır sanırım...

Şebnem için hiç merakın olmasın sabahları siz götüremeseniz bile, ben götürürüm, ya da servis bulurum. Dersleri bitince ya servisle gelir, ya da Komşu Abla yürüyüş yapmak için çıkar, alır-getirir onu…

İnşallah birileri bizlere yardımcı olur, tayinin kızının okuluna olursa beraber gider-gelirsiniz. Umut etmek, olacağa hazırlanmanın göstergesidir, demek geliyor içimden. Biliyorsun; “Gün doğmadan, neler doğar!”

“Bunlar bildiğim şeyler, esas konuya sadede gelseniz!”

“O halde şöyle söyleyeyim. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum, bu belki de Ramazan dışında aşırı alkol bağımlılığım nedeniyle olsa gerek. Malım-mülküm olarak bir tek bu evim var. Bir de maaşım…

Ve ölümüm halinde bunları “’Şunun olsun!’ diyeceğim bir eşim-dostum, akrabam da yok. Eğer uygun görürsen ben ölmeden önce bana birkaç fotoğrafınla Nüfus Kâğıdını verirsen ve bir gün bir arada tapuda buluşursak, bu evi sana, dolaysıyla beni çok etkileyen kızına bırakayım. Bu suretle kimseye muhtaç olmadan bundan, daha doğrusu benden sonraki yaşamınız kurtulur. Yahut da…”

Kararsızlık içindeydim, tekledim, ama o destekledi sanki;

“Yahut da?”

“Mantıklı değil, ama kâğıt üzerinde de olsa evlen benimle. Kocanın aziz hatırasına saygım var. Bana karılık yapmanı da istemem, dilemem, yaşantına aynen devam edersin, ayrı evlerde. Eğer bu evlenme işi gerçekleşirse hiçbir şeye gerek kalmadan öldüğümde her şeyim senin, sizin olur.”

“Birincisi, hiç kimse senetle-sepetle tutunmuyor yaşama. Kimin önce gideceği, kimin sona kalacağı belli değil!” diyerek yerinden kalktıktan sonra, ilk defa elimden tutarak, sürüklercesine resim odama götürdü, resminin örtüsünü açtı ve;

“Duygu sömürüsü(42) yapmadan, bana bu resmi anlatıp duygularını doğrudan doğruya söylesen…

Gönlün varsa, beni seviyorsan, söyle gönlündekini, ben de sevebilirim belki seni ilerleyecek yaşamımda.”

“Peki! Seni sevmeme izin verir, benimle bir yaşamı paylaşmak, benimle evli-barklı olmak isteğime ‘Evet!’ diye cevap verir misin?”

“Bunu önce kızıma sormalısın?”

Adı geçince yanımıza gelen Şebnem’e sordum:

“Peki Şebnem! Baban olma iddiasında değilim, asla! Bundan sonraki yaşamınızı benimle üleşmek ister misin?”

Şebnem bir annesine, bir de bana baktı, sesini çıkarmadı, başını eğdi sadece…

Yalvaran bakışlarımı Açelya’ya çevirdim. Gülümser gibiydi. Gülümsemenin sadaka olduğunu(4) bilir gibi.

O da kızı gibi sesini çıkarmadı, başını eğdi sadece…

Ressamlık vardı belki mayamda, ama keşke müzik bilgim kadar sesim de yeterli olsaydı da Türk Sanat Müziğinde şakısaydım(44), şakıyabilseydim bildiklerimle şu anda.

İkramiye kazanmışımmış, bir sürü birikimim, evim-barkım varmış, hiçbir şey önemli, hiçbir şey umurumda değildi, bundan sonra…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*)  Bir kısım sözler, deyimler internet havuzundan (ç)alıntılardır.

(*) Şebnem.; Çiy. Havada buğu durumundayken, akşamın, gecenin serinliğiyle yere inen ya da bitki yaprakları üzerinde toplanan su damlacıkları.

Açelya (Azelya);  Fundagillerden, kuzey yarımkürede yetişen, bol ve gösterişli, değişik renklerde çiçekleri olan, bahçelerde ve saksılarda yetiştirilen bir süs bitkisi.

Dört Element; Bilindiği üzere Su, Ateş, Hava ve Toprak. İnsanlar tarafından evrenin genelini oluşturan hayati güçler olarak tarif edilmekte ve ayrıca kuru-ıslak-sıcak-soğuk olarak da özdeşleştirilmektedir.

(1) Umut olmadan umut ele geçirilemez. LIESHERAK

(2) Şans, bir uğraşının eseridir.  Branch RICKY

(3) Serdetmek; İleri sürmek.

(4) Umut Tacirliği; İnsanların umutlarını çalma, umutlarından ilerleyerek duygu sömürüsü katkısıyla kendisine menfaat, karşısındakine hüzün yaratma.

(5) İşret; İçki İçme.

(6) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

(7) Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.

Hüsran; Umulan, beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı, düş kırıklığı.

Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.

(8) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

(9) Nemrut; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

Huysuz; Huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret.

(10) Peh-Peh; Bazen üç “Peh” arka arkaya da kullanılmaktadır. Genel olarak beğenmek, beğendirmek, şaşmak anlamında “Breh! Breh!” şeklinde de söylenirse de asıl anlamı taşkınlık derecesinde iltifat etmek, saygı göstermek, argo tabirle menfaat karşılığı yağ çekmektir.

(11) Fon Hesabı; Bankadaki paranın (daha fazla faiz oranı ile) bir hesapta toplanması, gerektiğinde alınıp, satılması bankaca alım-satım işlemleri için izin verilmiş paranın hesabı.

(12) Bilâistisna; İstisnasız, ayırım yapılmadan, ayrıcalıksız.

(13) Fondiplemek, Fondip Yapmak; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(14) Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

(15) Mükellef; Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş.

(16) Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.

Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.

Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.

(17) Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.

(18) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.

(19) Konsomatris (Konsomatris); Bar, gazino gibi eğlence yerlerinde müşterinin masasına çağrılabilen, müşteriyle birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın.

(20) İsterik (Histerik); Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.

(21) Leonardo da VINCI’nin Mona Lisa adlı eserinin aslını görmedim. Ancak İspanya-Madrid’de Museo Nacional del Prado’da; Rembrandt Von RIJN, Pablo PICASSO, Francisco de GOYA, Diego Velazques ile Salvador DALI’nın eserlerinden çoğunu görmem mümkün oldu. Gönlüm isterdi ki; Michelangelo BIONARROTI, Claude MONET ve Vincent Van GOGH eserlerinden de ilgili oldukları müzelere giderek nasiplenebileyim. Olmadı. Bu isimler benim aklımda kalan değerli sanatkârların isimleri. Hatırlayamadıklarım isimler umarım ki kusurumu bağışlarlar. (Türk Ressamların isimlerine ise unuttuklarım olabilir diye özellikle yer vermek istemedim).

(22) Tuval; Yağlıboya resim yapmakta kullanılan, özel olarak hazırlanmış bez, bu bez üzerine yapılmış tablo.

(23) Şapşallık; Aptalca, alıkça, davranışlarda bulunma. Üstüne, başına, giyimine, kuşamına özen göstermeme.

(24) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

(25) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(26) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.

(27) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

(28) Cimri; Elindeki parayı harcamaya kıyamayan, eli sıkı, pinti, varyemez. Parası olduğu halde harcamayan, türlü sıkıntılara katlanarak para biriktiren, para harcamaya eli varmayan.

Nekes; Cimri, eli sıkı.

(29) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(30) Gidekoy, getirekoy, geliverem, gidiverem, geti (getir), ko (bırak, koy), sinek (fıçı gibi tahtalardan yapılmış, testi gibi su taşıma kabı),  bibici (küçük yer, küçük şey), köfün (küfe)yöremde kullanılan deyişlerdir.

(31) Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir (Hazreti Ali olarak tarif edilirse de). Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.

(32) Sair Zamanlar; Başka, öteki, diğer zamanlar.

(33) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(34) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.

(35) Eksik Gedik; İhtiyaç duyulan ufak tefek şeyler.

(36) Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.

Sitemli; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme hareketi.

Küstahça; Saygısızca, kabaca, terbiyesizce.

(37) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(38) Tevatür; Çok yaygın söylenti.

(39) Cürüm; Suç.

(40) Sadist; Elezer. Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan, acı çektirmekten zevk duyan.

(41) Sevgi emek ister… Can YÜCEL Şiiri.

(42) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(43) Gülümsemek sadakadır. HADİS

(44) Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek.