Bir sel nelere mal olmuştu. Yalnız kalmıştım, bu dünyada…
Gecenin gümbürtüsüyle ürperten(1) soğuklukla uyanmıştım. Soğuk su bedenimi sürüklüyordu. Neredeydim, eşim, çocuklarım? Gökyüzünde yıldızlar ve beni sürükleyen su, çevremde, etrafımda sadece suyun sesi, ne bir ses, ne bir çığlık…
Bilinmeyen bir âleme sürükleniyordum. Birden bir kök, bir ağaç, ya da her neyse bir şey durdurdu bedenimi. Can havliyle mi desem, eğer düşündüğüm gibi canlarım olmadıktan sonra cana ne gerek vardı ki?
Tanrının insanların kaderlerini daha doğuştan yazdığına inanıyordum. O halde beni böyle cezalandırması zulüm değil miydi? Ben ne yapmıştım ki, beni bu cezaya lâyık görmüş, “Ben veririm, ben alırım!” demiş ve bütün kinini, bütün garezini(2) benim üstümde yoğunlaştırmıştı ki!
O halde kısasa kısas(3); ben de inancımı yitirmeyi deneyecektim ve denememe kalmadan yitirmiştim de.
Karım, en büyüğü on sekiz, diğerleri onu takip eden üç kızım daha yoktular artık, hissedebildiğim kadarıyla.
Gece gündüze dönmüş soğuk su hâlâ bedenimi ürpertmekte devam ediyordu, gittikçe azalarak. Bu arada ters bir masa üzerinde titreyen bir köpekçik yanımdan geçmek üzereydi. Masanın bacağından ancak tutabilmiştim. Dalı bırakıp sürüklenip köpekçik de ben de çocuklarıma katılsa mıydım acaba?
Evet, inanç konusunda Tanrıyla iddialaşmıştım ama onları şu anda kesin bir bilgim olmasa da kendisi almıştı, bense kendisine ulaşmayı deneyecektim, üstelik hiçbir suçu ve günahı olmayan köpekçiği de yanımda sürükleyerek, kısaca katil olarak.
Gönlümde inanç kırıntıları kalmış olsa da onların cennete gittiklerinden emindim, oysa ben uygulamayı düşündüğüm davranışımla doğrudan doğruya cehenneme gidecektim, kendime ve köpekçiğe boş vermekle.
Ayrılık olacak olduktan sonra ha ahret(4) cehenneminde, ha da dünya cehenneminde yaşamışım, fark etmeyecekti. O halde cehennemi dünyada yaşayıp cenneti orada umut edebilirdim. Eğer Tanrı uygun görürse. Hâlâ Tanrı demeye devam ediyordum yahu! Ben ona küsmüş, onu defterimden silmiştim hâlbuki.
Tutunduğum masa, selin gücünün ona yetmeyeceği, sürükleyemeyeceği kadar kuvvetli idi. Sonuçta her şeyin sona erişi gibi sel de sona erecek ve ben karıma, çocuklarıma, onların soğuk, belki de taşlaşmış soğuk bedenlerine nasıl, nerelerde, ne zaman ve nelerden sonra kavuşacak ve belki de hiç kavuşamayacaktım.
Gerçekten isyanım iyi bir şey mi olsa gerekti?
Kurtulmuştum. Sel tükenmeden bir itfaiye görevlisi sularla boğuşup yanımıza ulaşmış ve sonrasında çekilip kurtulmuştum, köpekçikle beraber, eğer kurtulmak denirse idi adıma. Sonra sıcaklık, değiştirilen üst-baş ve hiç de yiyeyim olmayan sıcak bir çorba.
Ve beni terk etmeyen, daha doğrusu terk etmediğim köpekçik de yanımda, dizlerimin yanındaydı, titremesi geçmiş insan sıcaklığına hasret ayaklarımın dibinde idi. Kızılay, ya da yardımsever insanlar onu da unutmamışlardı, bir bakıma kader ya da bundan sonraki yalnızlık arkadaşımı.
Eşime, büyük kızıma ve ondan sonraki kızıma ulaşabildim miller arasından çıkarılan cesetlerini tanıyıp da. Sonraki iki kızım yoktu ve bir daha olmaları da aklımdan geçmiyordu.
Kaybettiklerimin cenazelerini aynı Cenaze Arabasıyla götürdüm memlekete ve eş-dost ve akrabalarımın “Başın sağ olsun!” dilekleriyle yan yana mezarlarına taşıdım.
Olmayan çocuklarımın da namazlarını gıyaben(5) kıldırmasını rica ettim hocaya. Karımın ve kızlarımın cenazelerini kendim indirdim, topraklarına ve ilk toprağı ben attım üzerlerine, ilk damla suyu ben verdim, hicranla(6).
Benim yaşadığımı kimse yaşamaz, yaşayamazdı.
Ve bu acıya bir bedenin dayanması mümkün değildi, ama yaşamayı düşünüyordum, neden yaşamam gerekliydiyse?
Ve de kendisine inanmadığımı, inancımı yitirdiğimi bilse de Tanrının kendisine ulaşmam için yardım etmesini diliyordum, dua ile değil ama.
Birikmiş birkaç kuruşum vardı. Birkaç parça eşya almadan önce yaşayacağım bir ev bulma çabasını yaşadım. Köpekçiğim, nereye gitsem peşimde idi. Belediyeler bir yanlışlık yapmasın diye aşılarını yaptırdım, kulağını küpe ile tescillettim(7) öncelikle.
Köpekçik dişi bir köpekti, doğurganlığını ve yaşını bilecek kadar bilgim yoktu, dolaysıyla kısırlaştırmak için onun fikrini almam gerektiğine inanıyordum, ama nasıl? Aşısını yapan veteriner sonrasında bana bu bilgiyi ulaştırmıştı, sanki köpekçiğin duymamasını istercesine.
Önceki sahipleri gerekeni yapmışlardı çünkü çok evvelden. Köpekçik anne olamazdı, eğer daha önceden anne olmadıysa. İçim rahattı ev ararken.
Bilinir böyle şeyler işte. Han kadar evler benim için gereksizdi. Küçük evlerin sahipleri de mağdur(8) olmama rağmen, “dul” diye, “köpeğim var” diye beni kabul etmiyorlardı. Otellerde bile bazen köpekçik yüzünden yer bulmakta sıkıntı çekiyordum.
Oysa köpekçik, hiç sesini çıkarmayan, minneti(9) nedeniyle sandığım şekilde hiç peşimden ayrılmıyordu ve hem her şeye rağmen. Çünkü otellerde bazen bodrumlara, bazen avlulara, bazen oto garajlarına bırakmak zorunda kalıyordum onu, ses etmiyor sesini çıkarmıyordu.
Sahi “Köpekçik, Köpekçik” diyordum, ama bilemediğim bir ismi olmalıydı. O halde ben isim koymalıydım. Mademki böylesine uysaldı(10), o halde adı; “Uysal” olmalıydı. Bir kere “Uysal!” dedim, başını kaldırmıştı, ikinci bir defa “Uysal!” dediğimde hemen gelip ayağımın dibine kıvrılmış, anlamıştı.
Ve işin enteresan tarafı birileri bana doğru yöneldiğinde, gücüne yeterliliğine bakmadan ayağa kalkıyor, sessize yakın hırlıyor, kuyruğunu sallıyor, sonrasında istediği olmuşçasına yine ayaklarımın dibine kıvrılıyordu.
Uysal’ın yemek derdi de, çiş derdi de yoktu. Bir ağaç yanından geçerken sessize yakın havlıyor, gidip işini görüyor, sonra devam ediyordu benimle arayışlarımıza.
Ve üstelik ne verirsem yiyordu. Bazen bir simidi, bir poğaçayı üleşiyorduk, yarı yarıya. Erinmiyor, elimden kopartarak verdiklerimi bir lokmada yutmuyor, sanki çiğneyerek zevkini çıkarmağa çalışıyordu.
Ve üstelik kasaplardan istediğim çiğ et ve kemiklere bakmıyordu bile. Patlıcan ya da kabak musakka mı yiyorum, masanın dibinde ekmek içine koyup ikram etmemi bekliyordu. Muhallebi ya da tatlı mı, yine ekmek içine koymamı bekliyor, bazen bıyıklarını titreterek, bazen abartılı da olsa yüzünü ekşiterek, ama mutlaka yutkunuyordu.
Ben yaşamımda böyle bir şeye rastlamamıştım, öncemde. Ona “Hayvan” demek bile içimden geçmiyordu, o “Uysal’dı.”
Sonrasında kümes gibi bir ev bulduk bana ve Uysal’a yetecek kadar. Bir oda, ufak mutfak gibi bir yer ve banyo-tuvalet iç içe, salaş(11), barakadan bozma gibi, ahşap. Ama mal sahibi, ya da ev sahibi kişi paragöz(12) bir cingözdü(12).
Ev üç değerinde ise, beş istemişti, daha iyisini aramak için vaktim, otellerde ayrı ayrı kalmağa mecalim(13) ve seçim hakkım yok gibiydi. Uysal can dostum olmuştu, ben ondan o benden ayrılmaz gibiydik.
Biraz birikmişim vardı, demiştim. Sel Yardımı diyorlardı, ama ne zaman? Hem ben kimdim, neredeydim? Devlet Babanın eli uzundu, ama beni bulurlar mıydı, bilinmez. Bu nedenle ihtiyacımız olacağını düşündüğüm bize yetecek kadar birkaç parça bir şeyleri almağa çalıştım. Kalanını aklıma geldikçe tamamlayacaktım. En önemlisi bir odun sobasıydı ve onun yanı başı Uysal’ındı.
İş yerimden on beş-yirmi gün kadar sel izni vermişlerdi. Onu da cenazeler, ev aramalar derken harcamış, bitirmiştim.
İşe başlamam gerekti. Soğuklar sadece geceleri etkindi. Bu nedenle yiyeceğini bir kaba koyup, dış kapıyı hafif aralık bırakarak kapıyı nasıl açacağını ve çişini nereye yapacağını işaretle göstermiştim.
Uysal bir sokak, bir köy köpeğinden ziyade yetiştirilmiş bir salon köpeği olmalıydı. İki söyleyişte anlıyordu, ne demek istediğimi. Üstelik “Merak etme” dercesine onun için aldığım kazak gibi şeyi de dişleriyle üstüne nasıl örteceğini göstermişti; “Aferin almak” isteğiyle belki. Onu dudaklarından öptüm, erinmeden(14), çekinmeden, kucaklarken.
“Başın sağ olsun, geçmiş olsun!” dileklerini kabul etmem o kadar zordu ki, hem kulağım hâlâ anonslarda verilecek haberlerde idi. Türkiye Kızılay Derneğine başvurmuştum. “Yardım falan dileğim yok, sadece ve yalnızca iki bebemin cenazelerini bulun bana, yeter!” demiştim.
Gerçekten başka dileğim yoktu, ben yaşarken ölüydüm. Sevgiye, teselliye, şefkate ihtiyacım vardı ve yaşamım monoton(15) bir şekle dönüşmüştü. Her akşam Uysal’ın hakkını ve kendi hakkımı alıyordum. Uysal çok zaman hırlasa da sessiz, sakin kalma gayretindeydi, bense alkolik olmak üzereydim, ancak böylesine unutuyor, unutabiliyordum kendimi.
Günlerden bir gün, daha doğrusu çok zaman çağırıyorlardı, hüzünle dönüyordum, ama günlerden o bir gün önemli idi, gene morga çağırmışlardı beni. Üstünü açtıkları yarı yarıya çürümüş benim kızım olabilir miydi? Evet, hatırladığım gamzeleri, benleri vardı, ama o bedende bunlara rastlamam o kadar zordu ki.
Tam ayrılmak üzereyken bir bilezik getirdiler; “Kolundaydı!” diyerek. Çığlığımdan bütün morg inlemişti. O en küçük kızımdı…
Dayanacak yüreğim de kalmamıştı, onu da annesinin ve ablalarının yanındaki mezarına saklarken. Artık hayalet gibiydim. Yediğimden-içtiğimden vücudumun bir hayrı yok gibiydi, sadece alkol ve yine alkol…
Uysal, teselli olamamanın üzüntüsü ile olsa gerek o da yemeden-içmeden kesilmiş gibiydi, yanan odun sobası yerine ayaklarımın ucunda olmaya çalışıyor ve üstünü örtmüyordu.
“Sana da bir şey olursa ben ne yaparım?” derken peltek-peltek(16) konuşarak onu, yavaşça sobanın yanına götürüp üstünü örtme çabasında oluyordum, yatağımda sızmadan evvel.
Bir gün nedense onu alıp gezdirmek istemiştim, alkol duvarıma yaklaşmadan önce. Günlerce evde kalmaktan, dışarıya çıkamamaktan sıkılmış olsa gerekti. Daha dışarıya adımını atar-atmaz şaklabanlığa(17) yeltenmiş(18), sonra hüznümü fark etmişçesine durulmuştu.
Ve küs olduğum o yüce varlık nelere kadirdi ki, yaşama küskün olan birine, konuşamasa da teselli olacak bir canı hediye ediyordu.
Beraber dolaştık, çok uzun bir süre. Sonrasında kapısında pehlivan yapılı birilerinin durduğu, bir salon gözüme ilişti, beni itekleyen bilemediğim garip bir duyguyla oraya yöneldiğimde;
“Yassah hemşerim!” dedi o pehlivanlardan biri, Uysal’ı göstererek.
“Peki, üşümeden kalacağı bir yer var mı?” diye sorduğumda ise, “Benimle gel!” diyerek işaret etti. Bodrum gibi bir yere indik, içeride boş şişeler, karton kutular vardı, elektriği yakınca gördüğüm.
“Lâmba açık kalsın, gerekirse bedelini öderim ben, zaten içeride de fazla kalacağımı sanmıyorum!” derken Uysal’ın da başını okşamıştım; “Beni, burada uslu, uslu bekle!” diyerek. Sessize yakın hırlar gibi sesini çıkarmıştı; “Anladım!” dercesine.
İçeride bara gidip bir duble rakı ve su söyledim. İlk defa böyle bir taleple karşılaşmış gibiydi barmaid(19). Sonra yanıma benim yaşlarımda, belki de benden geçkince bir kadın yaklaşmıştı, zannederim bodyguard(20) dediğimiz pehlivanlardan gerekli dokümanı almış gibiydi;
“Aradığın ne?” diye sordu.
Boş bulundum;
“Şefkat arıyorum!(21)” dedim.
“Onun için sen…” dedikten sonra durakladı cümlesini değiştirmek gereğini hissetti;
“O senin için fazla genç değil mi?”
Anlamamıştım başlangıç olarak, sonra garsona işaret etmiş ve sarışın bir kız gelmişti yanımıza; “Merhaba!” diyerek.
“Şefkat, işte bu!” “Saat ücreti biraz pahalıdır yalnız.”
“Önemli değil, mademki uygun gördünüz. Pehlivanlardan biri bizimle gelsin, evimi öğrenmek için. Biz sabaha kadar…”
“Sabaha kadar?”
“Mahzuru mu vardı? Hanımefendi ‘Sıkıldım!’ derse bir taksi tutup gönderirim evine kendisini, sanırım cevabım yeterli olmuştur!”
“Yeterli değil, o kadar paranız var mı?”
“Param yetersiz olsa pehlivanlardan biri gelip evimi öğrensin, diyecek kadar budala mı sandınız beni?”
“Anlaşıldı, haydi Şefkat, üstünü giy ve düş yakışıklının peşine!” dedi, göz mü kırpmıştı, yoksa bana mı öyle gelmişti? Ben ne düşünceler peşindeydim, onlar ne anlayıp ne düşüncelere saplanmışlardı?
“Köpekten korkar mısın Şefkat?” dedim.
“Yoo, aşılıysa, ev köpeği ise, neden korkayım ki?”
“Benim tek dostum o, eğer dilersen bir geceliğine de olsa sen de dostum olabilirsin.”
“Paranız varsa bence mahzuru yok!”
Uysal’ı aldım, Uysal sevmişti genç kadını herhalde, uysalca başını dayadı onun pantolonuna. O da onun bu tezahüratını(22) boş çevirmedi, başını okşadı.
Eve girdiğimizde Şefkat perişanlığımıza hayret eder gibiydi, üstelik üşür gibi. Hemen sobayı tutuşturdum ve banyoyu gösterirken temiz pijamalarımdan altlı üstlü bir takımı uzattım kendisine.
“Bunları içeride giy, istersen!” dedim.
Bir şeyler söylemek istedi, sonra vazgeçti, Acaba; “Zamanın boşu boşuna geçiyor” mu demek istemişti ki?
Oysa ben bu sarışın, ismi Şefkat olanı değil, gerçek şefkati arıyordum, o ya farkında değildi, ya da alacağı parayı düşünerek farkında olmamayı yeğliyordu.
Çıktığında pijamaların bolluğu fark ediliyordu. Onunla gelirken Bankamatiklerden para çekmiştim, limiti(23) kadar ve cüzdanıma yerleştirmiştim, genç kızın manidar(24), meraklı bakışları arasında. Cüzdanımı masanın üstüne koydum.
“Sıkıldığında, istediğinde gidebilir ve hepsi helâl hoş olsun istediğin kadarını yahut da hepsini alıp gidebilirsin, cüzdanımdan. Eğer istersen istediğin yere kadar götürmesi için taksiye de bindirebilirim seni.”
Salondaki resimlere bakıyordu Şefkat.
“Ailen mi?” diye sordu.
“Ailemdi ve şimdi hiçbiri yok!”
“Nasıl yani?”
“Selde hepsini yitirdim, üstelik en küçüğün önündekinin bedenine bile ulaşamadım. Şimdi anladın mı, neden şefkat istiyorum dediğimi?”
“Yani, beni dilemedin, istemedin!”
“Hiç öyle bir düşünce olur mu bu yorgun bedenimde? Sen kızımdan birkaç yaş büyüksün sadece, sana evlât gibi sarılmak, sevmek, sonra omzuna dayanıp gücümün yettiğince kendimi tutmağa çalışarak anlatmak isterdim bir şeyleri…
Ve affına sığınırdım, eğer ‘Koskoca adam ağlar mı böylesine?’ dersen.”
“Ben ki feleğin çemberini(25) daha bu yaşlarda yırtmışım, yaşamımda ilk defa rastlıyorum sizin gibi bir beyefendiye. Ama saklamamam lâzım, benim adım ‘Şefkat!’ değil!”
“Olsun ben seni Şefkat olarak tanıdım ve eğer rızan varsa şefkatle sarıl bana, yok olan evlatlarımın kokusunu sende hissedeyim, sonrasında yolcu yoluna. İstersen kapım her zaman açık…
Uysal kapımı bekliyor, sıkıldıkça gel, benim sana göstereceğim şefkat değil, belki sevgi olabilir, bir çay içiminde. Yahut da alkol istersen cinsini söyle, ileride yaza doğru buzdolabım da olacak, muhafaza ederim, ama şimdilik şu teldolapta.”
“Ben de böyle bir sevgiye, böyle bir şefkate muhtacım yıllardır amca, bedenimi değil, beni seven bir insandı özlediğim. Bu özlemle elini öpmeme, sarılmama izin ver amca!” dedi.
Sarıldık birbirimize, belki baba-evlât gibi olmasa da, iki kardeş, iki tanıdık, dayı-yeğen gibi. Ağlıyordu.
“Ben ağlarım diye düşünürken sen niye?”
“Neden, beş sene kadar önüme çıkmadınız, beni bu hayata sürükleyen nedenleri neden göğüslemediniz? Ağlamam ona. Gecikmişim, hem de çok ve bu bataktan kurtulmam o kadar zor ki!”
“Dertlenme! Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var. Gün doğmadan neler doğar ki? Sen istersen para-pul dediğin ne ki? Benim sevgim yeter sana, Uysal’a. Umarım gerekli param da yeter senin için ve hiçbir şekilde çalışmana gerek yok, maaşım yeter, yaşamamız için. Sen bana evlât olursun, istersen ben de sana, ağabey, amca, dayı…”
“Sadece baba olursunuz!”
“Peki kızım, odamız ve yatağımız bir tane. Sen yatakta yat, ben sedirde kıvrılırım. Geceleri açılmak gibi huyun varsa, çocuklarımın üstlerini örtmeye alışkınım, üstünü örterken çekinme! Sonrası Allah Kerim!”
“Baba, sen yatağına yat, ben sedirde yatarım!”
“Olmaz sen şimdi misafirimizsin ve biz de misafir baş tacıdır, orası senin yerin ve sabah ola hayrola, eğer senin sıkıntın olmazsa…”
Sabah daha sabah olduğunu bilememişti, çünkü sabah ezanı bile ulaşmamıştı kulaklarıma, kapı edepsizce çalınırken. Uysal, uysallığını yitirmiş, hırlıyor, kesik kesik de olsa havlama gayretini yaşıyordu. Buna rağmen kapı tekmelenircesine açılmış, biri elinde silâh olan iki saygısız sorgusuz-sualsiz girmişlerdi içeriye. Silâhlı olan;
“Sustur şu köpeği yoksa…” diye tehdit etti, pavyon fedaisinden(26) ziyade şehir eşkıyasına(26), hatta daha geniş boyutta şehir dışı, dağ eşkıyasına(26) benziyordu. Silâhlardan pek anlamam ama elindeki silahın namlusu uzun olduğuna göre susturuculu olsa gerekti.
Uysal’ı dudaklarından öpünce sakinleşmişti, gelenler benim ne yapacağımı kestiremedikleri için kapı eşiğinde kalmışlardı öylece. Evet, enine-boyuna, boylu-poslu pehlivan yapılı değilsem de gözünü budaktan sakınmayan, gözü kara bir yapım vardı.
Yatağından doğrulan Şefkat, onların tavırlarına hayret etmemiş gibiydi.
“Patron, ‘Kazandıklarıyla birlikte gelsin, kapatmadan burada olsun, göreyim!’ dedi, giyin ve bizimle gel!” dedi silâhı olup olmadığı görünmeyen yahut da silâhını benim göremediğim adam.
“Bir şey kazanmadım ve bundan sonra da yoğum, beni unutun ve selâm söyleyin patrona da, kızlara da. Bütün giysilerim kızların olsun, eğer dönebilirsem ben olmadan, yani Şefkat olmadan önceki yaşamıma dönmeye çalışacağım…
Allah’ı tanımıyorum, ama var olduğunu bana yardımcı olup beni o hayattan, günahkâr yaşamımdan kurtaracağına inanıyorum.”
“Bu ihtiyara mı güveniyorsun?”
“O bir gecede benim atam, babam, dedem, her şeyim oldu. Beni dürüstlüğe, insanlığa yönlendirdi. Şimdi gidin ve bunları patrona söyleyin ve gözükmeyin bir daha buralarda…”
Hani iki kedi, ya da iki köpek bir birine afra-tafra(27) yapmağa kalkışır da, sonunda biri pabucun pahalı olduğunu görüp pes etmek yerine arkasına bakmadan kaçar ya…
Onlar da öyle ellerindeki yahut da bellerindeki silâhlardan cesaret aldığını sanan ve fakat patronun şerrinden(28) de korkan adamlar, aynı o köpekler, ya da kediler gibi kuyruklarını apış aralarına(29) saklayıp, geldikleri gibi çıkıp gitmişlerdi.
“Bunlar seni rahat bırakmayacaklar kızım, adım gibi biliyorum. Sanırım sen benden daha iyi bilirsin. Önce çarşıya gidelim, üstündeki bu frapan(30) şeylerden kurtul. Mazbut(31) bir şeyler alalım sana, giyin!..
Sonrasında bu adamların bizleri bulamayacağı, uzak yerlerde, beraber yaşayacağımız bir ev arayıp bulalım. Sen de Uysal gibi bana katıldığına göre bu yeni evde ayrı odan olmalı. Belki mazini saklamayacağın biri çıkar kısmetine, evlenip çoluk-çocuğa bile karışabilirsin...
Ama sanıyorum ki şu anda evimizi bilen bu nesebi(32) belli olmayan, insan demeğe çekindiğim varlıklar seni mutlaka arayıp bulmağa çalışacaklardır. Hele ki bilmediğin, ya da bildiğin şekilde onlara borcun veya sözün, senedin, sepetin varsa.”
“Yerden göğe kadar haklısın babam. Ama ne kadar kaçabilirim ki ondan, onlardan? Bir gün mutlaka tökezleyeceğimi bilirler, bu sinsi fırlamalar(33). Affedersin baba, işte onlar demek istedim. Bu nedenle sana evlât olmadan önce onlarla alışverişimi tamamlamak isterim, tamamlamalıyım da.”
“Bak kızım, para-pul gerekirse çekinme. Allah’a şükür var biraz. Yardımcı olurum, yeter ki saçının bir tek teline bile zarar gelmesin.”
Çarşıya çıkmış, Şefkat’i istediği gibi, daha doğrusu istediğim gibi giydirmiştim ve geriye dönmüştük. Eve yaklaştığımda ayak seslerimden veya kokumdan hisseder, iki kere havlardı Uysal. Bu kere sesini duyamayışım garibime gitmişti.
Uysal sobanın yanında gözleri açık cansız yatıyordu, battaniyesini üstüne çekmeğe ancak fırsat bulmuştu, korunma içgüdüsüyle olsa gerek. Herhalde o susturuculu dediğim silâhla mermi kusulmuştu bedenine, kafasına, neresine gelirse.
Ne kötülük görmüşler, ya da ne istemişlerdi ki garip Uysal’dan. Üstelik masa üstüne kargacık-burgacık bir şekilde yazılmış bir not bırakılmıştı;
“Sizin sonunuz da farklı olmayacak, gene geleceğiz.”
İmza yerine sadece büyük bir “X” harfi vardı.
“Bu onun, onların işi!” dedi Şefkat ve çözdüğü başörtüsünü başına tekrar bağlayıp “Dur!” dememe aldırmadan, belki de gerek görmeden beni Uysal ve kaderimle baş başa bırakarak bir anda kapıdan çıkıp kayboldu.
Karımdan, evlâtlarımdan sonra “Dost” dediğim bir canlıyı, bir kader arkadaşımı daha yitirmiştim yaşamımda, ama bu Tanrının değil, bir köpekçiğe kıyacak kadar vahşileşen insanların gazabı(34) idi.
Üstelik beni ben başıma bırakan Şefkat’in de akıbetinin ne olacağını düşünemiyordum bile.
İntikam(35), evet intikam, ya da kana kan, kısasa-kısas. Denilebilirdi ki; “Bir köpekçiğin canı ile bir insanın canı bir midir?” Tanrı canlılara can veriyordu, “Şu şunun, şu bunun” diye değil. Kısaca can, candı ve yok yere cana kıyana da her zaman “Canavar” denilirdi, denmeliydi de. Sadece öldürme zevkini tatminin adı başka ne olabilirdi ki? Sadece “cani” demek mi?
Ama beterin beteri varmış, can almanın ötesinde. Çünkü belirli bir süre sonra Şefkat, bir kömür çuvalı gibi atılmıştı kapımın önüne. Neden kömür çuvalı gibi? Her tarafı mosmor, simsiyahtı çünkü. Yeni aldığımız elbiseleri paralanmıştı. Bir omzu, kolu ve memesinin biri açıkta, açık olan kolunda da yanık izleri belli idi. Onu getirenler;
“Al kızını, güle güle babalık yap!” derken kahkahalarını esirgememişler miydi, işte bu gücüme gitmişti, hem de çok.
Hiçbirini önemsememişti, hatta göğsünü kapatmak gereğini bile hissetmiyordu Şefkat. Çünkü eli sağ gözünün üstündeydi, kapatmağa çalışıyordu;
“Şefkat! Ne oldu kızım sana, anlat!” dedim.
“Beni yaktılar, beni kör ettiler baba!” dedi direncinin sonuyla.
Ambulans istedim. Yaşamımdaki canlardan birini daha yitirmek istemiyordum.
Hastaneye ulaştığımda ve sonrası haberler hayal kırıklığımdı, hüznüm, üzüntümdü, hiç hoş olmayan. Patron ızdırap çektirmek için önce kollarında ve vücudunda sigara söndürerek, sonra sille-tokat-tekme ile eziyet verdikten sonra; “Bundan sonra güzelliğin on para etmez!” diye sağ gözüne spreyle(36) kezzap(37) püskürtmüştü.
Ayağının birini kaybettiğinde itidalini(38) kaybetmeyen Polyanna’nın deyişi geçti aklımdan, Şefkat’e uyarlayarak;
“İyi ki tek gözü kör olmuştu. Diğer gözü ona da yeterdi, bana da. Ben ona göz de olurdum, baba olduğum gibi.”
Yeter ki intikam yemini etmeden, intikam deyip yaşamadan bitmiş olsundu her şey. Ama hayaldi, canavarların canavarlıklarına doyamayacaklarını, ilerleyen tarihlerde yeni canavarlıklar sergileyeceklerini kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim.
Bir akşam, hatta akşamın oldukça ilerleyen vakitlerinde Şefkat yatağında, ben sedirde yatarken bir kısım tıkırtılar, sesler çalınmıştı kulağıma, başlangıçta önemsemediğim. Uysal yaşasaydı bilir, anlardı bu ahşap evin etrafında neler olup bittiğini, ama yoktu ki!
Bense neler olduğunu anlamakta, bilmekte gecikmiştim.
Evin dört tarafında birden, özellikle kapıda can alıcı bir şekilde alevler yükselmiş, ateş ve duman içinde kalmıştık. Mutlaka ölmemizi istemişti birileri. Ama ben pes edecek biri değildim. Dalgın, ruhsuz gibi uyuklayan Şefkat’e seslendim.
Uyandı sağlam gözü hayretle açılmıştı, öteki gözünde bant vardı zaten hâlâ.
Ağzına, yüzüne, saçlarına, kısaca başına ıslak bir havlu sardım. Üstüne pardösümü giydirdim, ceplerinden birine her ihtimale karşı cüzdanımı yerleştirdikten sonra;
“Biraz üşüyeceksin ama seni kurtarmam için mutlaka yapmam gerek!” diyerek başından aşağıya bir kova suyu boca ettim. Elektrik sigortasını kapattıktan, kendi üstüme de bir kova suyu boca ettikten sonra Şefkat’i kucağıma alıp yanmakta olan kapıya koştum, gücümün yettiğince.
Elbiselerimize ve vücutlarımıza sıvadığımız su bizim ağırlaşmamıza neden olmuştu, ama yaşamamız için bu gayret gerekliydi. İşin enteresan tarafı yangından kurtulup dışarıya çıktığımızda tam bir kara mizah örneği yanan evimizin karşısında kurumaya ve ısınmaya çalışıyorduk.
Sonrasında itfaiye geldi. Ev sahibi geldi. “Kundak şüphesi(38)” dediler, herkes gibi. Gerek Şefkat ve gerekse ben cascavlak(39) ortalıklarda kalmıştık, üstsüz-başsız, yersiz-yurtsuz.
Otellerden birine yöneldik o vakitte. Ayrı odalarda kaldık, nasılını hatırlayamadığım. Sabah cüzdanım cebimde olmasına rağmen para çekme limitinin üstünde çekme hakkımı kullanmak için bankanın açılış vaktini bekledim.
Daireye telefon etmiştim, cüzdanımın pardösümün cebinde olduğunu unutarak. Memurlardan bir hanım tasdikli bir hüviyet belgesi getirdi dosyamdakinin kopyasının kopyası olarak bu belgeye göre bankadaki paramdan bir miktar, saklamama gerek yok, yeteri kadar çekmem konusunda dairedeki bayan arkadaş, banka nezdinde araştırılan konular için yardımcı oldu.
Şefkat için giyeceği bir şeyler aldık, ben de kendimi tertiplemeğe çalıştım, ilerim hiç aklıma gelmiyordu, ne yapıp ne edeceğime dair. Ancak amirlerimin hoşgörüsüne minnettar olduğumu içtenlikle belirtmem gerek.
Düşünüyordum; birinci felâketim sel olmuştu, sevdiklerimi benden ayıran, ikinci çöküşüm önce Uysal’ın ölümü, sonrasında yaşadığım yangındı. Üçüncüsü için “Allah Muhafaza” demek geçiyordu aklımdan.
Şefkat’le devamlı otelde kalmamız mümkün değildi, her ne kadar o bana “Baba” diyor, ben ona “Kızım” diyor idiysem de ayrı odalarda kalıyorduk. Araştırmalıydık bir şeyleri uzun vadede. Çünkü insanın birikimi Marmara Denizi kadar bile olsa biterdi bir gün, her ne kadar onu beslemek gayretinde olan nehirler olsa da. Kinim büyüyordu, yapılan yapanın yanına kâr mı kalmalıydı? Çözümü olmalıydı, çözümsüzlük denilen şeylerin mutlaka.
Ben işe gittiğimde ve mesai bitiminde akşamın ilerleyen saatlerine doğru otele geldiğimde görememiştim Şefkat’i. Bir insan evlât dediğini, yokluklarına alışamadıklarının sevgisini aktardığını bu kadar mı severdi?
Endişeliydim onun için. Ama bilemezdim, bilmem gerektiği halde bilemediğim şeyleri.
Şefkat pavyonun ya da gece kulübünün her neyse akşama açılış hazırlıklarının yapıldığı o yere gitmiş ve patronun karşısına geçmişti;
“Tek gözümü senin yüzünden kaybetmeme rağmen seni unutamadığımı, halen sevdiğimi, sensiz olamayacağımı hissettim. Halen senin dişinim ve senden ayrılmayı düşünmekle yaptıklarıma pişmanım. Aşk yuvamıza çıkıyorum. Bekleyeceğim seni, fazla bekletmezsen özlemimi dindirmeni mutlu olurum, ama sabahlara kadar da beklerim seni!” derken; göğsünü iyice yaklaştırıp kendindeki dirilikleri onun bedeninde hissettirmeği istemişti Şefkat.
Odasına çıkmıştı patronun, kim bilir daha önce kaç kez çıktığı? Biliyordu ki bu odada kütüphanenin gizli sağ çekmecesinde bir silâhı vardı patronun. Mermisi, ya da mermileri, belki dolu bir şarjörü de vardı patronun.
Yoksa da bulurdu, bulamazsa çarşıya çıkar alırdı. Nihayeti bir gün gecikmiş olurdu gerçekleştirmeği istediği düşünce için.
Ha, bu arada bedenini üleşmek zorunda da kalabilirdi ama önemli değildi. Sonuçta, gözünü kaybetmesinin, evinin yakılmasının ve Uysal’ın intikamını alacaktı ya. Zaten günahkârdı, iyi olmasına izin vermemişlerdi. O zaman kötü olmakta, kötü olmaya devam etmekte beis yoktu(40).
Patronun hem yatak, hem çalışma odası olarak kullandığı odaya çıktığında aradığını bulmuştu, kontrol etti, silâhın şarjörü doluydu. Soyunmadan yatağa uzandı ve beklemeğe başladı. Ya bir gün geçmişti aradan, ya da bir saat. Patron ihtirasla(41) yönelmişti kendisine doğru kapısını kapatıp.
“Sana her şeye rağmen beni vereceğimi mi düşündün alçak!” deyip tetiğe bastı. Birinci mermide sendeledi patron denilen adam, ikinci mermide yere kapaklandı, yalvaran gözlerinde duanın izleri bile görünmüyordu, bir mermi de kafasının ortasına sıktı. Silâh seslerine korumaları yönelmişlerdi.
“Su testisi suyolunda kırılırdı!” öyle denmişti atalarımızca ve bu gerçekti.
“Evimi yakan sizdiniz, Uysal’ı öldüren sizdiniz, beni bu hallere getiren de sizlerdiniz, siz de benim gibi nasipsiz kalmayın alın, diye silâhı ateşledi arka arkaya, kaç mermi varsa, tabancada, bitirinceye kadar. Önce biri, sonra ikincisi yıkılmıştı.
İkincisi tek farkla, yere kapaklanmak üzereyken belki bilinçsizce, ama isabet kaydeden bir şekilde silâhını ateşlemiş ve o mermi Şefkat’in sonu olmuştu.
O düşen mermi Şefkat’in hayatını sonlamasa daha mı iyi olurdu ki? Bilinmezdi. Bilemezdim de, ama bilirdim ki, her hal ve şartta, şimdi olduğu gibi canlı da olsa ayrılık yazılırdı kitaplarımıza. Yaşamak olmadıktan sonra ha şöyle, ha böyle…
Bir sel, bir yangın yaşamıştım. Sanırım Şefkat’in ölümü benim için deprem gibiydi ve yaşamımda hiç mi hiç tutunacak bir dalım kalmamıştı.
Şefkat’in esas adı mı? Önemli değildi ki, Şefkat, şefkat görmeden ayrılmıştı dünyadan.
Mark TWAIN’in dediği gibi; “Şefkat öyle bir dildir ki, sağır işitebilir, kör okuyabilir” yahut da Dale CARNEIGE’in dediği gibi; “Zekânın karşısında insan ezilir, iyi davranış ve şefkat karşısında ise diz çöker” denilmiş olması onu ilgilendiren sözler olmamıştı asla…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
(*) 11 Eylül 1957 yılında Hatip Çayının taşması nedeniyle Ankara sel felâketine uğramıştı. Ben o gün Saymakadın’da (Saime Kadın olarak da söyleniyor) idim ve anlattığım olayların benzerlerine şahit oldum. Öyle ki tren köprüsünün altından geçmek için bir şirkete ait kamyonlar birer boş teneke gibi yuvarlanıyordu ve trenlerin köprüden geçmesine izin verilmemişti.
O günden aklımda kalan enteresan bilgi, çocuk yaşta çoğumuzun bilinçsizce inandığı gerçek ise; “Kaçın baraj taştı, Ankara sular altında kalacak!” söylentisiydi ve biz birkaç akraba Saymakadın’dan, Saymakadın’ın tepeleri yerine Samanpazarı’nın yüksekliklerine kadar koşmuştuk!
(1) Ürpermek; Korku yaşamak, korkmak. Üşüme, korku, tiksinme gibi herhangi bir nedenle tüylerin diken diken olup, derinin nokta nokta kabarmasıyla birlikte ansızın titremek.
(2) Garez (Garaz); Birine karşı (kapalı) güdülen düşmanlık, kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.
(3) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.
(4) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(5) Gıyaben; Hazır bulunmasa da, yokluğunda.
(6) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(7) Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme.
(8) Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.
(9) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
(10) Uysal; Başkalarının haksızca isteklerine bile kolayca uyabilen, onların yönetimine girebilen, yumuşak başlı, iyi huylu. Hayvanlar içinse istenilen biçimde, kolayca yönetilebilme.
(11) Salaş; Aslı sebze-meyve satmak için kurulu eğreti, derme-çatma, dükkân ya da baraka. Bu şekilde Eğreti, derme çatma, tahtadan yapılmış çok kötü görünen evlere de böyle denilmekte.
(12) Paragöz; Parayı çok seven, hiçbir işi parasız yapmayan, paraya çok düşkün.
Cingöz; Hiç aldatılamayan, kurnaz, açıkgöz, zeki.
(13) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(14) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(15) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(16) Peltek-Peltek Konuşmak; Dilini dişlerinin arasına alır gibi konuşan bu sebeple bazı harfleri kusurlu söyleyen, tutuk, ya da titrek bir şekilde konuşan kimse.
(17) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
(18) Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak.
(19) Barmaid; Barın sorumlusu bayan.
(20) Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
(21) Şefkat Arıyorum; Rahmetli Zeki MÜREN, “Kandil” isimli şiir ve şarkısında şu sözler yer almıştır;
“Gün ışığında yola koyuldum / elimde kandil gözümde mendil / vefa arıyorum dost arıyorum / şefkat arıyorum aşk arıyorum Vefa uzaklarda kalan bir his / dost eski şarkılardan bir iz / şefkatse bardaki sarışın kız / dizlerimde derman / kandilimde yağ bitti / bulamadım gitti!”
Buraya ayrıca bir şarkıyı da kendimden eklemeye ihtiyaç hissediyorum.
Böyle bir kara sevda, kara toprakla biter… şeklinde ünlenen Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın… şeklinde başlayan Muhayyerkürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Gündoğdu DURAN’a aittir.
(22) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(23) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.
(24) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.
(25) Feleğin Çemberinden Geçmek; Çok tecrübeli, başından birçok olay geçmiş, gün görmüş. Her güçlüğü yenip, her zorluğun üstesinden gelmiş.
(26) Pavyon Fedaisi; Pavyonda görevli kabadayı.
Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapar, cinayetler işleyen azılı haydut.
Dağ Eşkıyası; Kent dışında, dağda, bayırda, yollarda, izbe yerlerde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.
(27) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.
(28) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar).
(29) Apış Arası; İki bacağın arasında kalan yer.
(30) Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.
(31) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
(32) Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.
(33) Sinsi Fırlama; Piç, arsız, terbiyesiz gizli ve kurnazca kötülük yapan. Hergele.
(34) Gazap; Kızgınlık, öfke.
(35) İntikam; Öç.
İntikam, hele kan davası gibi bir intikam asla aklımdan geçen bir şey değil. Beni etkileyen bir iki sözü de buraya eklemeden geçemedim;
Merhamet, her vakit intikamdan daha asildir, Yiğitlik intikam almak değil, tahammül göstermektir. SHAKESPEARE
Bir insanın içinde intikam almak arzusu varsa, onu işbaşına getirmek, bir delinin eline kılıç vermekten farksızdır. Cardinal de RICHELIEU
Hep intikam almayı kuran bir kimsenin yarası, kapanacağına, işler. Francis BACON
İntikam soğuk yenen bir yemektir; Yapılan haksızlıkların, adaletsizliklerin ve aldatmaların karşılığında alınılması düşünülen intikamın biraz zaman geçtikten sonra alınması gerekliliğini, suların durulmasından sonra ortada hiçbir şey yokken taarruza geçilmesi gerektiğini belirten söz.
(36) Sprey; Bir püskürtücüyle çok ince damlacıklar halinde püskürtülen sıvı demeti. Bu amaçla kullanılan araç.
(37) Kezzap; Nitrik asit. Son derece tehlikeli bir yapısı olup insan vücuduna temas ettiğinde büyük acı ve hasarlar bırakan bir asit türü.
(38) Kundak (Kundaklama) Şüphesi; Kundak, kav ve kükürtlü maddelerden oluşan bir yanıcı, yakıcı bir bomba türü olarak tarif edildiğinden, bez ya da çaputlardan oluşan (bebe kundağı gibi) bir nesneyle bir yeri yakma şüphesi.
(39) Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
(40) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
(41) İhtirasla; İsteklice, tutkuluca, isteyerek, arzuyla.