Ne leyleğin yuvadan attığı yavru, ne huduttan hududa atılmış bir sürgün, ne çirkinliği nedeniyle dışlanmış Esmeralda’nın Quasimodo’su(1) idim ben.
Çirkinlik deyince öyle eline-yüzüne bakılmayacak biri sanılmayayım, artist gibi değilsem de, hani sözüm mecliste dışarı, kız olsaydım, kesinlikle evde kalmazdım, ama böyle eşşek kadar adam oluncaya kadar, evlenme isteğinde bir adam olmaya da gecikince haliyle üzümün çöpü, leblebinin kırığı olacaktı, oluyordu da.
Ha? Anadan-babadan, eşten-dosttan destek mi? Ana-baba yoksa da çevreden? Gani(2)!
Ama kişinin, yani o kişi ben oluyorum, bir gönlü vardı ki; ota da konardı, ayıptır söylemesi başka şeye de. Lâkin seçiminde bu öyle değildi.
Eşşek kadar deyişim de abartılı oldu galiba. Yirmi mi henüz geçmiştim on-on iki sene kadarcık evvel! İşte o kadarcık! Kısacası, öz olarak, beni kendisine hapsedecek, kul-köle edecek gönlümün sultanını, ömrümün aydınlığını arıyordum.
Oldu, oldu, olmadı; “Bu dünyadan çürüyen bir beden ile bir Süleyman geçti, ne bir baltaya sap oldu, ne arkasında bir eser bıraktı!” denilecekti. Derlerse eğer!
Ha! “Süleyman kimdir?” derseniz -o ben oluyorum bizzat ki bazen ben gerçekten kendimi bile güldürüyordum(3)- anlatayım kendimi, her ne kadar övünmeyi pek sevmesem de, kendimi anlatmak için sayfalar yetmeyecek olsa da!...
Türkiye’min şarkta, yahut da meselâ garpta olan uzak köylerinden birinde, yalnızlıklarını ve yoksulluklarını tek eğlenceleri(!) dışında kendi kendilerine yaşayan, benim şehirde olmam nedeniyle şehre gücenik, hatta küs olan baba ve annemin son olarak beşincisi olduğumu bildiğim çocuklarıydım ben.
Benden sonrasını bilmediğim, ancak benden sonra da doğduklarına kesinlikle emin olduğum bir ailenin çocuğuyum yahut da geçmiş zamanda çocuklarından biriydim.
Köy okulunda öğretmenimin uyanıklığı ve inkâr edemeyeceğim destekleriyle sonuna kadar okudum. Öğretmenim “Adam olacağımdan” kesinlikle emindi.
Okudum da, “Adam oldum mu?” Vallahi, bunu hâlâ tam olarak bildiğim iddiasında değilim.
Üniversiteyi devlet desteğiyle, askerliği bizzat kendi gücümle yapıp bitirdikten sonra, ilk defa talihimin yüzüme gülmesi ile mi, yoksa talihimin bıyık altından sırıtması ile mi anlayamadığım bir şekilde bu koca şehre tayin olup açlığa talim etmek üzere gelmiştim.
Önceleri her şey ters gibiydi, “Açlığa talim” dememden anlaşılmıştır zaten. Bir otel odasında konaklamak, tüm sosyal gereklilikleri; yemek-içmek, yıkanmak, yıkatmak, temizlik gibi şeyleri, bedeli mukabilinde yapmak, yaptırmak nedenleriyle yaşamım ot gibi şekillenmişti.
Maaşım yetmediği gibi, tek, yalnız, doyunacak bir adet boğaz olmama rağmen çalışma arkadaşlarımın bir kısmına borç bile yapmıştım. Her maaş alışımda biraz daha paramı yetirme konusunda gerilediğimin, borç alma konusunda ilerlediğimin farkındaydım.
Cumartesi-Pazarları pazarlarda limon-maydanoz mu satsaydım? Yoksa iki kıçı kırık bilgi kırıntısıyla öğrencilere ders mi verseydim? İlki bana yakışmazdı, ikincinde ise bence ben öğrencilere yakışmazdım. Aldatmak diyeceğim bir kavramla kazanabileceğim üç-beş kuruş ne bana helâl, ne de sıkıntılarıma merhem olurdu.
Sonrasında iş arkadaşlarımın teklif ve destekleri, amirlerimin hoşgörüsü ile Güvenlik Görevlilerinin nöbet için kaldığı, kendilerine tahsis edilmiş lojman, ya da büronun arka taraflarındaki odalardan birinde bir somya, eskilerin, ağabeylerin, güvenlik görevlilerinin himmetleriyle edindiğim buzdolabı dâhil, birkaç parça eşya ile bence mükemmel bir odam olmuştu yaşadığım.
Saklamadan bu isteğin benim tarafımdan sağa-sola, kenara-köşeye fısıldandığını, kamuoyu yoklamasının teklif ve destekler için faydalı olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.
Bu kadar mı? Yoo! Genç Güvenlik Görevlerinin eşleri -hiçbir bedel kabul etmeden- gelip, gerekenleri yapma gayretinde oluyorlardı, hatta yemek, börek, poğaça, kurabiye ile bile. Eziliyordum, ama çaresini bulmuştum.
Kocalarının cebine ayda bir, tüm reddetmelerine karşın ufak bir altın koyuyordum, bebelerinin ve eşlerinin doğum günlerini, hatta evlilik yıldönümlerini bile öğrenmiş olarak hatırlıyor, o günlerinde onları evlerinde ziyaret ediyor, tuvalete gitme bahanesiyle tespit edebildiğim bir kısım eksiklikleri bir sonraki seferimde, ya da maaş aldığım ilk aybaşında gidermeğe çalışıyordum.
Elim bollaşmıştı çünkü. Tüm borçlarımı ödediğim gibi, bankada “Ölümlük-Dirimlik(4)” diye bir hesap açtırmış, her ayda birikenlerimi orada stoklamağa başlamıştım.
Dedim ya, “Övünmeyi sevmem!” diye, baktım ki birilerinin çamaşır makinesi yok, altın haklarını gasp edip taksitlerimle çamaşır makinesi aldım onlara. Birinin çocuğunun çalışma masasına, bir diğerinin diz üstü bilgisayara ihtiyacı vardı, falan-filân işte...
Evimde, yani demek istediğim odamda bet-bereket vardı, üstelik cebimden de bir şey eksilmiyordu, zorla ceplerine bir şeyler koymayı ertelediğimden beri.
Üstelik benim yaptıklarım onların yaptıklarının yanında devede kulaktı ve sağ elin verdiğinden, sol elin haberinin olmaması gerektiğinden, yaptıklarımdan, kişilerin dışında kimsenin haberi yoktu.
Ve onların tümü, benim bu genç(!) yaşıma rağmen; evlâtlarım, analarım, bacılarım, kardeşlerimdi.
Eee! Elim bollandı ya, ek olarak “Gönül dostumu, hayatımın ışığı” diyeceğim kimseyi de aramaktan, bulmaktan vazgeçtiğime göre bazen lokantalara, gece kulüplerine, şarkılı-türkülü yerlere de gidiyordum, dışarıda yaşama zevkimi tatmin için.
Lâf aramızda “Bir tanem” diyeceğimi hiç aramamıştım ki, bulaydım, hiç olmazsa bulma ümidimi yaşasaydım. Belki de bu salakça yerlere, değişik lokantalara, değişik zamanlarda yönelmemin sebebi kendimi tedavi için bir araştırma olabilir miydi?
Yok canım! İskender evde yapılamıyordu ki, künefe “Ha!” dediğinle masada olmuyordu ki!
Evet, ettir, pilâvdır, helvadır oluyordu ama meselâ bir Rus Salatası, bir Zeytinyağlı Yaprak Sarma da istiyordu insanın canı. Marketlerden hazır olarak aldıklarımı şöyle ağız tadıyla yiyemiyordum.
Bir gün öylesine gittiğim lokantada 11 numara yazılı masada siparişi alan genç kız dikkatimi çekmişti. Lisanı daha doğrusu Türkçesi değişikti, kelimelerde bazı harfleri yutar gibiydi, siparişi alırken. Bir başka garson onun yanından geçerken;
“Oksana, yedi numaradan da çağırıyorlar seni, oraya bir baksana, acele et!” deyince adını ve ne olduğunu öğrenmiştim, ama bunlar benim için önemli değildi, hemen parmaklarına baktım, boştu, sanki hemen nikâhıma alacaktım!
Lâf ola, beri gele işte!
Ama itiraf etmem gerek; bir tike(5) de olsa, ölçü birimi metre cinsinden Angström(6) miktarında da olsa yemeğimi yerken, onu izlemekten yorulmamışçasına, biraz daha fazla görmek için çaba göstermiş ve etkilenmiştim ondan.
Doğruya-doğru, durup-dururken yalan mı söyleseydim yani?
Atağa geçmeme engel yoktu:
“Oksana! Biraz bana baksana!” dedim, aynı o garson gibi kafiyelice, şiir gibi.
Sanırım tebessüm eder gibi olmuştu şaklabanlığıma(7).
“Efendim?” dedi sorarcasına. Onu tanımam gerektiği inancıyla;
“Vaktinin müsait olduğu bir zamanda benimle bir çay içmeyi düşünür müsün?”
“Olur, benim adama da diyim, beraber geliriz! Ne zaman? Nerede?”
“Şey, affedersin! Elinde yüzük olmayınca…”
“Burada mecbur?”
Nerede yaşadığımı unutmuşçasına, anlayacakmış gibi;
“Forget it!(8)” demiş, hesabı kasaya gidip bizzat ödemiştim, utancımdan arkama bile bakmadan, kös-kös(9) burnumun doruğuna(10) doğru yürüyerek.
Arkamdan beni izlediğini bilemezdim.
Yolum, o lokantaya tekrar ulaşsın istediğim halde bir kez daha ulaşmadı, bile bile. Çünkü yaşamımda ilk defa ilgi duymayı düşündüğüm kişi, birinin eşi idi ve bir başkasının eşi benim için yasak demekti, kısaca.
Elim böğrümde, artık yaşamımın sonuna ulaşma modundaydım. Gene de kendime sınır koyduğum halde ne gözlerini, ne saçlarını, ne sesini…
Kısaca Oksana’yı unutamıyordum.
Bir gün nasıl olduysa hatırlamam güç, daireden Mehmet Ağabeyle aynı lokantaya girmiş buldum kendimi, üstelik aynı masaya yönelmiştik, cam kenarı ve 11 Numara.
“Sen siparişleri ver, kendin için ne söylersen, benim için de aynısı lütfen. Ben ellerimi yıkayıp geliyorum.” demişti Mehmet Ağabey.
Oksana, elindeki ufak bir sipariş makinesi ile gelip başıma dikilmişti. Beni unutmamıştı, belki de unutamamıştı, muhtemelen. Siparişimi beklemeden o eğilip sordu;
“ Bana ‘Çay içelim!’ dedin. Nerde, ne zaman?”
“Beyin de gelecek mi?”
“Benim bey adam yok! Ben yalan dedim. Bilemedim siz dürüst. Sonra anladım. Çok zaman geçti buradan. Siz iyi, ben anladım. Sonra çay vakti, söyleyin!”
“Hemen, şimdi, ya da hemen bu gün!”
“Olur, saat altı, on sekiz yani, benim iş bugün bitiyor, karşı pastane, tamam? Senin adın kim?”
“Süleyman! Ama sen bana ne istersen onu de!”
“Olur Süleyman!”
Öğle yemeği yemiştik Mehmet Ağabeyle. Bir şeyleri hemen bilmesine gerek yoktu, bir şeyleri hemen söylemeğe çalışmam yanlıştı. Mehmet Ağabey yılların birikimine sahip, evli-barklı, çoluklu-çocuklu olmasına rağmen…
Sahi, benim isteğim neydi? Evsiz-barksız, malsız-çulsuz…
Bir gönül macerası mı? Asla! Bir aşk mı? Neden, hem nerede hani? Hem nasıl? Zaman geçmek bilmediği gibi, üstesinden gelemediğim sorularla kavga ettiğimin farkında bile değildim.
Belki de ben, benimle kavga ediyordum da ben benleri ayırmağa mı çalışıyordum, bilemedim, nedir?
Gerçekten, sahi ben ne istiyordum? Oksana yıllardır benim olmasını beklediğim miydi? Yoksa hüsnü kuruntum(11) da olsa ben onun beklediği beyaz atlı prensi miydim?
O beni biliyor muydu? Ben onu ne kadar biliyordum, peki?
Dağ-dağa kavuşmaz, insan-insana kavuşur demişlerdi. Biz birbirini bekleyen insanlar mıydık? Bir çay içimi zamanın içine neler sığdırmalıydım, neler sığdırmak gayretinde olmalıydım? Ve neler sığdırabilirdim?
Elimde değildi. Tüketmeyi istediğim zaman gereğince tükenmiyor, ben saat altıya ulaşamıyordum bir türlü. Şimdi kapkaranlıktı beynim, beynimin tüm gri-beyaz-kırmızı hücreleri iflas etmişçesine, kendilerini yok etmişçesine bir boşluk yaratmışlardı beynimde.
Oksana nasıl bir kızdı, güzel miydi, güzel olmalıydı herhalde. Hatırımda değildi kesinlikle, dünya gözüyle. Herhalde gönül gözümle de onu saklamayı becerememiştim, şimdiki durumda çalışmamakta direnen beynime.
İlk karşılaştığımızda, ilk çay içmeyi teklif ettiğimde nasıl görmüştüm onu? İyi ki ‘Çay içelim’ demiştim. Yoksa bir garsona beraber yemek yiyelim demek, safdillik(12) olmaz mıydı?
Yoksa Orhan Veli gibi muhallebiciye(13) mi davet etseydim onu?
Netice itibariyle ha pastane, ha muhallebici. Maksat gönlümü açmak ve dilenmem, dilencilik yapmam idiyse ha orası, ha burası fark etmeyecekti. Neleri anlatabilirdim, hem nasıl?
Ya bir gören olursa idi; “Kör gözüm parmağına!(14)” der gibi koca şehirde?
Olmaz, olmazdı, ama ya olursa idi. Şaşkınlıktan, içinden çıkılmazlıkları arka arkaya oluşturmaktan, beynimde kaos senaryolarını(15) üretmekten bunalmış, terlemiştim bile.
Ama maşallahım vardı, küskünlüğünü savuşturan beynim, oluşturmakta ustaydı fikir ve düşüncelerimi.
Hiç evelemeye-gevelemeye(16), hecelemeye-deşelemeye(16) gerek yoktu. Kısaca “Yıldırım Aşkı” denilen şekilde, âşıktım ve demem gereken kafiyesiyle; “Oksana, benim olsana!” deyip hiç gecikmeden çaylarımızı içip bitirdikten sonra doğru Nikâh Dairesine gideydik ve Oksana benim olsaydı…
Yok deve!…
Affedersiniz, tövbe, tövbe! Hem de Katma Değer, Özel İşletim vs. vs. tüm vergileri de üstüne konulacak gibi, bir çay içiminde…
İnsan, hayallerini(17) sonsuz bir boyutta şekillendirmeğe çalışmamalı, durması gereken yeri bilmeliydi, ama nerde bende o kafa, ya da düşünce?
Saat beş olmuştu. Pastaneye ancak giderdim. İznimi alıp, bir taksi tutup pastaneye ulaştığımda saat beşi, ancak beş geçme hakkına kavuşmuş gibiydi!
Oksana da acele etseydi ya, “Hastayım, ustayım, işim var-gücüm var, mecburiyetim var!” deyip yalan söyleyip koşsaydı ya bana.
Yok! Bu, kesinlikle böyle olmayacaktı. Lokantaya gidip “Patron! Patron!” deyip sonunu getirmeğe bile lüzum görmeden Oksana’yı alıp pastaneye getirmeliydim.
Onu bir sandalyeye oturtturduktan sonra ellerini avuçlarımda terletirken; “Benimle evlen!” demeliydim! Yaşım otuzları geçmişti, ama hâlâ çocukça-mantıksız düşünceler içindeydim. Farkında mıydım?
Belki…
Bir çay içmiştim, bir çay daha söyledim. Bir dakika içinde bir bardak çayı nasıl içmiştim, farkında değildim. Saat henüz beşi altı geçiyordu, bu hızla giderse, Oksana da biraz gecikirse ki bu istisnasız tüm kadınlar için olduğu gibi Oksana için de çok muhtemeldi, içtiğim çay sayısı yüzü bulurdu da, geçerdi hatta. Buna midem nasıl dayanırdı, bilemiyordum.
Çay içmeden boş oturursam da düşünmekten beynim yorulur, tüm mavi-kırmızı-gri hücrelerim çalışamaz duruma gelirdi. O halde kendimi atmalıydım bir yerlere…
İçmediğim çayın parasını da ödeyip ayağa kalktım. Önünden geçtiğim, içinden kavga gibi müzik seslerinin geldiği salona yöneldim. Biraz cesarete ihtiyacım vardı, güçlü olmalıydım söyleyeceklerim için.
Önce bir viski-soda, sonra bir cin-tonik ve barmenin “Karıştırmasaydınız efendim!” uyarısına rağmen bir de votka-limon aldım.
Saatime baktığımda on sekizi birkaç dakika geçtiğini fark edince koşarcasına ayrıldım mekândan. Akşamın serinliği inmiş olmasına rağmen, sıcağın en koyusunun yaşandığı iklimde pelte(18) gibi olmuştum birden, adımlarımı atmakta bile zorluk çekiyordum.
Pastaneye ulaştığımda onu beni bekler gördüm, hayretten açılmış gözlerini fark ettim yalnız.
Ve sonrasında her şey bitti, yok oldu!
Bir değişik âlemdeydim kendime geldiğimde. Saatime baktım, yanıldığımı düşündüm, saatimi kulağıma götürdüm, çalışıyordu. Buna rağmen kolumla sallayarak tekrar kulağıma götürdüm, ne yaptığımın farkında olmaksızın.
Evet! Saat üçtü ve her yer karanlıktı pencereden. Loş bir ışık egemendi yattığım odada. Çıplaktım, sadece külotum vardı üzerimde. Hemen yattığım yatağın altının sağ tarafında bir leğen vardı ve onun biraz berisinde bir sandalye üzerinde Oksana uyukluyordu.
Neler olduğunu düşünmek istedim. En son Oksana’yı görüp mutluluktan uçuşumdan sonrasında hiçbir şey yoktu beynimde. Elbiselerim bir kenarda, bir sandalyenin üzerindeydi. Çarşafı üstüme çekerek yavaşça fısıldadım;
“Oksana!”
Oksana tetikteydi, hemen kendine geldi;
“Kendine geldin?”
“Ne oldu bana?”
“Çok sarhoş sen, âşık adam!”
“Ben?”
“Evet! Beni çok seviyor, bensiz olamıyorsa, evlenmezse intihar ediyor, felân. Sen deli?”
“Hepsini ben mi söyledim?”
“Kısacık diyorlar, az-biraz kısa zamanda, benim ev arkadaşlar şahit! Sonra yattın! ‘Öğ!’ dedin, leğen çok pisti, sonra utandın, hımm, ne diyorlar ona, uyumak gibi oldun, hor-hor! Ben ve arkadaşlar soyduk. Güzel adamsın, nasıl diyorlardı, hah, tamam yakışıklı…”
“Beni çıplak mı gördünüz yoksa?”
“He! Ayıp mı?”
“Utandım.”
“Utanma! Hep beraber baktık arkadaşlarla.”
“Hep beraber mi? Allah’ım bir de ‘Hep beraber!’ diyor. Mahvoldum, hiç mi gizlim kalmadı?”
“Gizli? Saklı yani! Yüzünü sildim, yıkadım, bildiklerimi dua diye okudum. Sonra beni öptün. Hatırlaman var? Bana ‘Evlen!’ dedin. Ciddi? Bir defa gördün, ben kimimdir, neyimdir, nasılımdır, bilgin var? Biliyorsun mu?”
“Bizim bir atamız var; ‘Mevlâna’ deriz biz ona…”
“Biliyor ben…”
“İşte o; “Kim olursan ol, gel!’ demiş. Ben onun kadar büyük değilim, olamam da asla, ama sarhoş iken söylediklerimin hiçbirisi gerçek dışı değil, tümünün yanında, arkasındayım, kim olursan ol, gir gönlüme, seni sevmeme izin ver, evlen benimle!”
“Ciddi?”
“Evet!”
“Ben kötü kadın bile, namus yok!”
“O, benden önceki, yalan söylediğini düşündüğüm hayatın olabilir, belki. Hem inanmıyorum da!”
“Doğru, para yok ülkemde, ben burada kaçak, anne-baba-kardeş para bekler benden. Ben namuslu, ben dürüst gibi, ama etraf kötü, hep teklif, hep teklif…”
“O zaman evlen benimle, benim ol, vatandaşım ol, kurtul kaçaklıktan. Daha iyi bir işle, daha çok kazan, daha çok gönder ailene.”
“Nerde evlencez, nasıl?”
“Hiç düşünmedim. Gerçi atalarımız; ‘Ev yapanla, yuva kurana Allah yardım eder!’ demişler ama hem dur bakayım, hep ben söyledim, sen benim için evlenmek dışında ne düşünüyorsun?”
“İlk ‘Çay?’ dedin ya! Kalbim hopladı. Sana ‘Benim!’ dedim, içimden. Bir daha görünmedin. Neden yalan söyledim, üzüldüm…
Boynum eğik, hep aradım, her yerde bulmadım seni bir daha. Sonra sen gene geldin, sevindim, çılgın oldum. Şimdi burada yanımda sen. Mutluyum!”
“O halde öp beni!”
“Burada? Arkadaşlar, herkes var ama…”
“Gecenin bu vaktinde?”
“He, bu vakitte, ama hak ettin!”
Öptü ve dudaklarının kızıllığını saklamak istercesine sordu;
“Sen, çok susadın sevgiye?”
“Hem nasıl? Doğumumdan sana rastladığım ana kadar. Ama artık eksikli değilim, sen varsın çünkü!”
“Ben de sen diyorum!”
“Evim-barkım, hiçbir şeyim yok. Bizde bir söz var, “İki çıplak, bir hamama yakışır!” diye, işte öyle…”
“Çıplak, hamam?”
“Söz gelimi, yanlış anlama, Evim-eşyam falan yok demek istedim.”
“Mühimsiz! Bura dayalı-döşeli, iki odada, iki arkadaş, bu oda benim, sen de istersen bu yatak ikimizin, mutlu yaşarız mı?”
“Olur mu?”
“Ben istedim olur, sen istedin olur, ev arkadaşlar istedi olur. Nikâh Cüzdan göster, ev sahibisin olur. Başka ne olur?”
“Oksana, Süleyman’ın olur!”
“Süleyman, çok mu özler?”
“Hem doğduğundan beri desem?”
“İnansam mı?”
“İnan ve haydi istirahat et! Yarın yine geleceğim lokantaya, yemek için değil, senin için…
Ve eğer beni, benim seni istediğim kadar istiyorsan Nüfus Kâğıdını ver, seni hemen kucaklamak istiyorum.”
“Çok çabuk!”
“Çok geciktim, zamanı değerlendireyim isterim.”
“Özlemiş olarak…”
“Evet, özlemiş olarak. Şimdi ben iyiyim. Size, sizlere bir söz gelmesin. İstersen hemen giyinip gideyim, istersen istediğin zaman…
Ve içki ayıbım için özür dilerim. Ama ayıbım olmasaydı da sana karşı gerçekten açık sözlü, açık yürekli olmakta çok sıkıntım olurdu. Bu nedenle pişman değilim desem, ayıplar mısın beni?”
Hiç düşünmedi, belki düşünmek gereğini bile hissetmedi; “Asla!” derken.
Bu kez öpmeme izin vermemiş, sadece parmaklarının ucuyla dudaklarıma dokunmayı yeterli görmüştü, salona, belki de arkadaşlarının yanına geçerken.
Uyuyamıyordum. Ancak uyumam gerekti, sabaha dinç olmalı, yaşadığımı, yaşamak isteklerimi, yaşayacaklarımı herkese anlatmak arzusundaydım. Acele mi etmiştim acaba?
Evet! Acele etmiştim. Hem çok acele etmiştim. Çünkü benim yaptığım saçmalık -ya da şaşkınlıktan- haberdar olan Yabancılar Şubesinden eve ulaşan görevliler (Nedense içimden “Yalancılar” demek gibi bir düşünce geçti, “Yabancılar” yerine) yalvarışlarımıza, yakarışlarımıza aldırmadan üçünü de alıp götürmüşlerdi.
Oksana ile evleneceğimize inanmamışlardı. Doğaldı, o şubede çalışıp da inanmamaları. “Sizinki ‘Çakma Evlilik’ olacak!” demişlerdi. Bu sözü ilk defa duyuyordum, ne demekse?
Onların bindirildikleri araçta belki onlar kadar, belki onlar gibi üzgün ve gergin gözüken bir genç adam daha vardı, onun elleri kelepçeliydi ama. Şaşkınlığı yüzünden okunuyor gibiydi.
Kızlar da onu görünce aynı şaşkınlığın içine gömülmüşler, onların o adama kin dolu bakışlarını görünce anlamam, bilmem gereken bir şeyler olması gerektiği inancını yaşadım. Bilmediğim çok şey olduğunu bilmezdim.
Belki Oksana açıklayacaktı, zaman yeterli olmamış, olabilirdi.
Ben Oksana’sız olamaz, yaşayamazdım. Bedenimin, gönlümün ve ruhumun en küçük zerresini bile o sahiplenmişken, nasıl düşünebilirdim ki onsuzluğu?
Görevlilere sordum; “Ne olacak?” diye.
“Yapılacak işlemler biterse bu akşam, yoksa yarın sabah doğru ülkelerine postalanacaklar!” dedi, kaba bir anlatımla. İçime çektim sözlerinin ağırlığını;
“Ya evlenirsem?”
“Çakma olmazsa, ne diyelim? Allah mutlu, bahtiyar, mesut etsin. Ama değilse, yanarsın! Kızı gene göndeririz ülkesine, ama siz hapis ve para cezalarından biraz zor kurtulursunuz!”
Uçağın, uçakların vakitlerini öğrenmem farzdı. İnternetten girdim adrese.
Akşam uçağı saat on sekizde idi. Tesadüf ki, benim yaşamaya başladığımı düşündüğüm an, yaşamımın da biteceği an olacaktı.
Mehmet Ağabeyin arabasını aldım. Bendeki değişikliklerin farkındaydı ama muhtemelen anlamlandıramıyordu belki de. Vaktin geldiğinde ilk haberdar edeceğim, ilk bilgilendireceğim insandı o, ama şimdilik ve şimdi; “Hayır!”
Mehmet Ağabeyin ağabeyi Samed’in güçlü kuvvetli bir polis, bir komiser olduğunu söylemiş miydim? Hayır! O halde şimdi söyleyeyim, o; uçan kuştan bile haberi olan biriydi, hem de koskoca şehirde.
Ve benimle ilgili neyin ne olduğunu, zamanını, kısaca ne gerekiyorsa Mehmet Ağabeye aktarmıştı, belki de Mehmet Ağabeyin isteği üzerine yaptığı araştırma ile. Mehmet Ağabeyin anlamsız bakışları sadece saygısından, bildiklerini benim ağzımdan duyma isteğinden olabilirdi, bilemezdim.
Yaşamımda o kadar çok şey vardı ki, bir toy(19), bir acemi(19), bir çaylak(19) gibi bilmediğim ve ilerlerimde bilip öğreneceğim.
Yabancılar Şubesi elemanlarının başkaca yapılacak iş ve güçleri çok olduğundan(!) bitirivermişlerdi onların dördünün de işlemlerini çabucacık.
Oksana’yı değil kucaklayıp öpmeme, onun elini tutmama bile bir saniye, bir an için bile izin vermemişlerdi. Hatta göz-göze bakmamız, bakışmamız bile yasaklanmış gibiydi.
Dediğim gibi; iliklerime kadar işleyen bu kız olmadan yaşayamazdım, hele ki sebebin benim sarhoşluğum olduğunun bilincindeysem.
O halde Oksana’nın sınır dışı edilişine sebep olduğum gibi onunla birlikte yaşayan o genç kızların sınır dışı edilmelerinin sebebi de ben olabilir miydim? Hem o genç delikanlı, oğlan, ya da adam, her neyse, neyin nesiydi ki?
O adam, kelepçeleri çıkartılıp uçağa yönelmek üzereyken Oksana’nın koluna girmek istemiş, Oksana sert bir hareketle uzaklaşmıştı ondan.
O adam sonra diğer ikisinin, yani Alakuş ve Zöhre’nin kollarına girmek istemiş, onların umursamaz tavırlarıyla kollarına girmekte başarılı olmuş gibiydi.
O andan unutamadığım, o genç adamın alay dolu bakışlarını bana çevirip bir an için de olsa gülümsemesi olmuştu.
Unutamazdım. Unutmam mümkün olmayan, olmayacak bir şeydi bu, çünkü.
Akşamın ilerleyen vakti olmasına rağmen Yabancılar Şubesine gittim, Oksana ile ilgili olarak isim, adres, telefon numarası gibi akla gelebilecek bilgilerden hangisi olursa olsun birini, birkaçını elde edebilmek için.
Ama başkalarını bilgilendirmek, dışarıya bilgi akışı yasaktı.
Ellerim böğrümdeydi. Sadece o genç adamın adını öğrenebilmiştim, lâf ola beri gele tipinde. Çünkü o; tescilli(20), vukuatlı(20), mimli(20) ve GBT’si(20) bir hayli kabarık, herkesçe bilinen biri idi; Nesimi…
Azerbaycan’daki dürüst aile kızlarını çeşitli vaatlerle Türkiye’ye getiriyor, durumu müsait olursa, ya da karşısındakiler müsait duruma gelirlerse(!) onları önce kendisinin malı ediyor, sonrasında da pazarlıyormuştu.
Ve bilmediğimin; o adamın sadece onları Türkiye’ye getirmek için değil, para karşılığı Türk tabiiyetine geçmeleri için “Çakma Evlilikler” yapmalarına da çaba gösterdiği idi.
Bilmiyordum, bilmem de imkânsızdı, eğer oradakiler söylemeselerdi. İnnallahe meassabirin(21)...
İster-istemez yanlış düşünceler geçti zihnimden kendimce. Acaba? Lâmı-cimi yoktu(22), eğer Oksana’sız yaşamayı düşünmüyorsam öğrenmeli…
Yok…
Yok…
Niye öğrenmek gayretinde olacaktım ki? Kirlenmişse bile sevgimle temizler, tertemiz ederdim onu. Çünkü sevgim yüceydi, uluydu ve hem benim sevgim Tanrı huzurunda en makbul bir sevgiydi; âşıktım Oksana’ya, kendime itiraf etmemde sakınca yoktu.
Ancak?...
Evet, ancak; cevaplayamadığım bir sualdi. O Azerbaycan’a gitmişti, ben ise ne yol biliyordum, ne adres…
Biçare(23) idim. O halde imkânsızlıklarım için, hiç çözüm aramadan yaşamıma son mu vermeliydim? Hayır, bir çare, bir… bir şeyler olmalıydı, Oksana ile birlikte yaşamak, mutlu olmak, bir yaşamı onunla birlikte sonlamam için.
Birden aklıma Oksana ve arkadaşlarının şubece toparlanamadan önce yaşarken öylece bıraktıkları ev geldi.
Paldır-küldür(24) hiçbir şans verilmeksizin götürülmüşlerdi, bir havlu-bir çamaşır bile almalarına imkân bırakılmadan, pasaportları haricinde.
Oksana adresini söylemiş miydi, yoksa hatırımda öyle mi kalmıştı? Eve gittim, ev sahibini bulmam, kendisi başımdayken eve girmem, Oksana’ya gelen eski mektuplardan ve telefon defterinden adres ve telefon numaraları bulmam zor olmamıştı.
Ev sahibine bir aylık kirayı peşin verdim; “Anahtar sende kalsın, biz Oksana ile evlenmiş olarak geri döneceğiz!” dedim.
Abdala malûm mu olmuştu(25), yoksa hissi kabl el vuku muydu?(25)
Hemen değilse bile, hemene yakın bir süre içinde pasaport-vize-izin-bilet işlerimi halletmiş, bu aralıklarda Oksana’ya “Bekle, geleceğim, geliyorum!” diye defalarca telefon etmiştim.
Elde tek telefon numarası olsa bile ki, Oksana’nın cep telefonu da vardı, ben murat ettikçe Oksana’ya, yani mevcudiyetimin sahibine ulaşmam kolayca, kolaylıkla oluyordu.
Ulaşmıştım da…
Oksana’nın karşılayışı candandı. Başvurduk. Nereye, ne zaman, nasıl ve ne şekilde başvurmamız gerektiğini Oksana biliyordu, o halletmişti her şeyleri, gözlerinde hüzün dolu olsa bile.
Ailesinden ayrı olacak oluşunun hüznü gibi yorumlayıp, ilk bulduğum imkânla dudaklarına öpücüklerle kondurdum dileğimi.
“Beni Türkiye’me bağlayan kimim-kimsem yok, yalnızca canımı bile vereceğim vatanım önemli. Ama senin özlemlerin için önemliyse Azerbaycan’da da yaşarız, ama derim ki; ‘Türkiye’de çalışmam bitsin, emekli olayım, ondan sonra.’ Ne dersin?”
Sarılmış cevaplamıştı öpüşümü, onu terk etmeyen düşünceler dolu hüznü ile.
Evlendiğimizde;
“Hemen bugünden seninle aynı yatağı paylaşamam, ailem burada, utanırım!” demişti, beraberliğimizin ilk anlarını ayrı odalarda yaşamadan önce ve eklemişti;
“Çok bekledin, çok sevdin, çok acıktın, çok susadın bana, biliyorum. Ama sabret, ne olur?”
Ömür boyu beynimde saklayacağım, saklamayı isteyeceğim sözlerdi bunlar. Ömrümün başlangıcından o anımıza kadar beklemiş, ömrümü adayacak kadar sevmiş, doyumsuzca acıkmış, susamıştım ona, onun deyişiyle.
Sabretmesini de bilirdim, bilecektim de. Bu sadece “Sevgi” kelimesiyle anlatılacak bir duygu değildi.
Sonraki iki günden sonra dönmüştük Türkiye’mize. Dönüşümüzde evimize gelmeden önce Yabancılar Şubesi dikilmişti yeniden karşımıza.
Evliliğimiz “Çakma Evlilikti” ise “Vay gelecekti başlarımıza!”
Bu nedenle çabucak bebek sahibi olmamızda yarar olduğunu belli etmişler, handiyse(26) önermişlerdi, istihza(27) ile!
“Emriniz olur!” demiştim. Oysa Oksana, böyle bir şeyi istemezse, aşkım için ben de onun isteğine uyardım.
Evimize girerken nedense çantalarımızı, bavullarımızı kapı önüne bırakıp onu kucağıma alıp artık “Bizim” diye düşündüğüm onun evine girmeyi arzulamıştım ve onu yere indirmeden önce öpmek geçmişti içimden.
“Bir dakika!” demişti. Salondaki takvimin birkaç günü üzerinde elini ona yakıştığına inandığım hüzünle gezdirdikten sonra, kolları ile çapraz bir işaret yapmıştı. Anlaşılmayacak bir şey yoktu. O çaprazlık doğru değilmiş, bilemezdim, inanmıştım…
Dinlenmemiz gerekti, yaşamımda ilk kez koynumda sevdiğim insan, nefesini üleşerek yaşıyordum.
Gerçekten gerçek bir yaşam başlamıştı benim için ve uykusunda elini boğazıma atıp boğar gibiyken seslenişi yok muydu, ben yaşadığıma sevinmiştim.
“Her ne olursa olsun, yaşamımda bir kere sevdim, o da sensin. Kalan hayatımda bana ne olacağı umurumda değil, yeter ki sen mutlu ol, canım benim!”
Kolunu boynumdan çekerek öptüm onu ve yalvarırcasına fısıldadım, kendi evimizde, kendi yatağımızda:
“Hüzün kısmını unut ve bırak, beni sevdiğini bir kere daha söyle, ne olur?”
“Seni canımdan çok seviyorum, ömrüme başladığım anda keşkim yaşamaya başlasaydım seninle!”
“Gecikmiş sayılmayız. Haydi uyu! Yarın, yeni bir gün olacak!...”
Sabah uyandığımda yanımda yoktu. Merak edip sorarcasına bağırdım;
“Oksana!”
Pencere kenarında oturmuş, sabahın yükselmesini bekliyordu sessizce. Dizlerinin dibine çökmek istedim. Elimden tutup beni yatağın üstüne oturtturduktan sonra kendi çömeldi, diz çöktü.
“Sen çok dürüst, çok, hem kocaman çok iyi. Ben değil. Ben mahcubiyetli(28), ben namussuz, ben sana değilim lâyık!”
“Neler diyorsun Oksana? Sen benim yaşamıma tek mükâfat, tek hediyesin, ne söylediğinin farkında mısın?”
“Evet, ben biliyor! Nesimi pis adam. Alakuş, Zöhre ve beni kandırıp Türkiye’ye getirdi. Maalesef bana ilâçla tecavüz etti. Belki Alakuş’a Zöhre’ye de, bilmiyim. Ama öyle de olsa onlar yüklü değil, ben ondan yüklüyüm. Seninle karı-koca olmadan bil isterim. İstersen de hayatından bu zûle(29) tahammül edemezsen hemen ayrılırım.
Eğer kapı önü koymak varsa, koy beni kapı önü. Bul başka bir Oksana. Mutlu ol. Bebeğin olsun. Karını, bebeğini sev. Beni kov!”
Kesik-kesik, tamamlanmaya çalışılan, tamamlanmamış cümlelerle anlatmaya çalışmıştı gönlünden, içinden geçenleri. Oralı değildim;
“Olur mu Oksana? Ben seni sevdim, bedenini değil, bebeğin de bebeğimiz olur, düşünme bunları. Seni sevmek benim için ibadet gibi. Varsa kusurumuz, sığınacağımız tek yer Tanrının şefkati. Ben seni, en az senin beni sevdiğin kadar…”
Cümlemi tamamlayamadım. Kapımız sanki anlamsızca devrilmek istercesine histerik(30) bir şekilde yumruklanmaya başlamıştı;
“Oksana! Süleyman! Açın! Ben Nesimi!”
Oksana’nın engellemesine rağmen kapıya yöneldim. Elinde silâh olan Nesimi;
“Oksana benim. Karnında benim çocuğum var. Bırak alıp gideyim. Yoksa bu dünyayı zindan ederim size, yok ederim sizi.”
“Benim alnımda karımı bir şerefsize teslim edeceğim mi yazıyor? Seni ikimiz de affediyoruz, ama yaşamımızdan çekilip defolman kaydıyla. Yoksa silâhın beni korkutmaz!”
Apartmanın aşağılarından bir ses duyar gibi oldum;
“Süleyman! İyi misin? Nesimi dur, bir delilik yapma, bir çözüm buluruz!”
Bu sırada sesleri duyan Oksana kapıya, yanıma gelmişti. Nesimi;
“Bana yâr olmayan kimseye yâr olamaz! “dedi.
Aşağıdan Samed Ağabeyin tanıdık sesi yükseldi;
“Dur Nesimi. Çözüm vardır, mutlaka düşün!”
Nesimi’nin düşünecek hali yoktu besbelli. Önce bir el silâh sesi duydum, şeraresiyle(31), Oksana kollarıma yığılırken.
Sonra bir silâh sesi daha ve arka arkaya devam eden birkaç el silâh sesi daha.
Nesimi’nin cansız bedeni de ayaklarımın ucuna yayılmıştı. Başındaki delikten oluk gibi kan akıyordu, Samed ağabeyin mermileri kendisine ulaşmadan önce tabancasıyla beynini dağıtarak intihar etmişti. Samed ağabeyin mermileri olsa olsa yayılıp yığılmasını çabuklaştırmış olabilirdi.
Nesimi Oksana’yı çok mu seviyordu, Oksana’yı, karnındaki kendi bebeğini ve kendini öldürecek kadar? Yoksa ben mi?
Onunki yoksa “Benim olmayan, başkasının olmasın” düşüncesinin kahrı mıydı?
Ben Oksana’yı bundan sonra gönlümde yaşatacak kadar hem çok sevmiştim.
Bu dünyadan bir Oksana geçti. Her şeye rağmen beni de aldı götürdü, yanında…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Oksana, Gerçekten Türkiye’de yaşamış, garson olarak çalıştığını görüp bildiğim Azeri bir hanımdı. Öyküdeki tekerlemenin de nasıl uydurulduğu malûmdur.
(**) Çakma Evlilik; Tayin, cinsel tercih, aile baskısı, yerleşme, oturma belgesi temini, hamilelik gibi nedenlerle yapılan anlaşmalı evlilik. (Evli olmak şart değildir).
(*) Alakuş; Başörtüsü. Tavus Kuşu. Yaygaracı, palavracı. Mardin ili (Akıncı, ve Kızıltepe) ve Tunceli ili (Gedikler)‘e bağlı yerleşim yerleri.
Samed (Türkçemizde; Samet); Varoluş bakımından Allah’ın hiç kimseye muhtaç olmayıp her şeyin varlığının kendisine borçlu olduğunun ifadesidir.
Zühre (Zöhre); Çiçek açan, Çobanyıldızı (Venüs Gezegeni)
Nesim, Nesimi, Nesime; Hoşa giden, hafif ve lâtif esen yel (rüzgâr), yumuşak bir esinti. Yumuşak huylu, kalender, mülâyim insan.
(1) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve Büyüyünce aşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.
(2) Gani; Zengin.
(3) Bazen kendimi çok güldürüyorum… Heath LEDGER
(4) Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
(5) Tike; Yenilebilecek şeylerden küçük parça, az, azıcık. Dike ile karıştırılmamalı, dike; başka anlamları da olmakla birlikte baklava tepsisindeki her bir parça için kullanılan bir sözcük.
(6) Angström ise metrenin o milyarda biri olarak bir ölçü birimi ki, ışık dalgalarının belirlenmesinde kullanılan bir terim olup, etkilenmesinin derecesi olarak bu ölçüyü kullanmak geçti aklımdan. Angström yerine, aslında kilometre demesek de hektometre demenin daha doğru olacağı inancını yaşadım, öykü sonunda. Gerçek de o değil miydi?
(7) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
(8) Forget it; Unut gitsin! (İngilizce)
(9) Kös Kös Yürümek; Aldırış etmeksizin, hiçbir şeyi umursamaksızın yürümek.
(10) Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
(11) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(12) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(13) Orhan Veli KANIK; SÖZ şiirine; “Aynada başka güzelsin” diye başlar ve “İnadına gel, Piyasa vakti, Muhallebiciye” diye devam eder.
(14) Kör Gözüm Parmağına; Kör-kör gözüm parmağına, kör parmağım, kör gözüne, kör parmağım gözüne şekillerinde de kullanılan bu deyim, gerçeği görmeyen, gerçeği görmekten ısrarla kaçınan şahıslara gerçekleri gözlerine sokarcasına göstermek anlamındadır.
(15) Kaos Senaryosu; Devlet ve iktidar sistemlerinde ortaya çıkan karmaşa, keşmekeş, karışıklık ve kaosu çeşitli biçimlerde haklı ya da haksız duruma düşürme çabası.
(16) Eveleyip Gevelemek; Bir sözü tam olarak söylememek, mırıldanmak, ağzının içinde kıvrandırmak. Kıvırtmak. Sözü gereksizce uzatmak.
Heceleme Deşeleme; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmeye çalışmak.
(17) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(18) Pelte; Yorgunluktan bayılma, kendinden geçme raddelerine gelmiş pelte gibi gevşek insan hali. Nişasta, şeker ve su karışımının kimi zaman içine meyve suyu da katılarak ateş üzerinde karıştıra karıştıra pişirildikten sonra soğutulmasıyla muhallebi şekil ve tadında ancak farklı görünümünde tatlı.
(19) Toy; Acemi, Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş, bilgisiz.
Acemi; İşe yeni girmiş, henüz bir şeyler öğrenmekte olan. Bir yerin, bir kentin yabancısı.
Çaylak; Deneyimsiz, toy kimse. Aslı bir kuş.
(20) Tescilli; Bir şeyin resmi olarak kaydedilmiş olması, resmileşmiş, kütüğe geçmiş.
Vukuatlı; Durumu kayıtlara geçmiş sabıkalı, sanık ya da şüpheli kişi.
Mimli; İşaretli.
GBT: Genel Bilgi Toplama (Tarama) anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.
(21) İnnallahe Meassabirin; İnsanların bunaldıklarında söyledikleri “Allah sabredenlerle beraberdir” anlamında Kuran’da da geçen bir deyiş.
(22) Lâmı-Cimi Yok; Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz”. Değişmez. Kesin, başka yolu yok.
(23) Biçare; Umarsız, çaresiz, zavallı.
(24) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.
(25) Abdala Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için şaka yollu söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında kullanılan söz. Türkçemizde bu söz “aptala” şeklinde söylenmektedir.
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denilebilinir.
(26) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(27) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(28) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
(29) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.
(30) İsterik (Histerik); Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.
(31) Şerare; Kıvılcım.