Cevdet Abdullah ve Cemile Aynur…
Türkiye’nin biri doğuda, diğeri batıda iki ucundaki vilayetlerde doğup büyümüşler, okuyup Cevdet bir Devlet Dairesinde mühendislik, Aynur ise bir Kız Lisesinde öğretmenlik şeklinde iş sahibi olmuşlardı.
Her ikisinin de atandıkları yer Türkiye’nin ortalarında bir yerdi. Orada buluşmuşlar, “Kalp, kalbe karşıdır(1)” diye birbirinin gönlünde otağ(2) kurmuşlardı.
Derlerdi ki; “Gönülden gönüle bir yol gider, sonra da bunu dile dökerlerdi. Mademki gönülden gönüle bir yol vardı, o halde bunu dile dökmenin ne âlemi vardı ki?“
Sonuç; takdiri ilâhi(3) değil, sevgilerinin görünüşü idi, evlenmişlerdi iki zıt karakter olmalarına rağmen.
Cevdet uzun boylu, zayıf, çelimsiz, elmacık kemikleri dışarıda, kikirik(4) denilecek tipte, sinirli, asabi, deli-dolu, dediğim-dedik, inatçı, Nuh deyip Peygamber demeyen, “küçük dağları ben yarattım” tipinde, azıcık da gösterişsiz bir insandı.
Aynur ise, balıketinden(5) ileri tombulca, belki de öğretmenliğinin verdiği hassa(6) ile mülâyim(7), durgun, sakin, insancıl ve yardımseverdi.
Cevdet…
Kimsenin tavuğuna “kışt!” demezdi, dememişti de ama “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” denilmesini de haksızlık olarak yorumlardı. Hak edene hak ettiğini verirdi, müspet-menfi.
Ne düşüncelerinde, ne iletişiminde, ne de eğitim ve öğretiminde ne takdiren, ne de tenzilen artısı-eksisi yoktu, olmazdı da.
Çevreleri onların birlikteliklerine şaşırmıştı. Her iki tarafın aileleri de ısrarlarına karşı direnememişlerdi, yuvalarını kurmaları konusunda.
Aşırı sinirliliği, ya da asabiliği dışında sayılacak bir kusuru yoktu Cevdet’in. Ne içki, ne de sigara içerdi. Kahve, lokal falan da bilmezdi. Ağzı da sanıldığı kadar bozuk değildi. En kötü sözü “Ülen!” idi.
Hiç çekinmez, eğer dilediği gibi olmamışsa ayakkabı boyacısı ile bile ağız kavgası yapardı. Hele birinin, birilerinin yerlere tükürdüğünü, ya da izmarit, kâğıt falan attığını görsün, tam anlamıyla zıvanadan çıkardı(8).
Mesai arkadaşları kabul edilmesi mümkün olmayacak herhangi bir teknik hata yapsalar, daktilograflar bir noktayı ya da virgülü unutsalar, hele hele fon yerine don, arpa yerine arsa örneklerinde olduğu gibi harf hataları yapsalar, rica-arz kavramını şaşırsalar, özellikle işlerin yoğun olduğu zamanlarda birileri gelip de izin istese boyardı ortalığı(9), ya da duman attırırdı(9), ne demekse!
Kimseye kin tutmazdı, ama. Gelir-geçerdi siniri. Aradan yarım saat bile geçmeden haksız olduğuna inanmışsa en astından bile özür dilemesini de bilirdi.
Haramı-helâli, günahı-sevabı bilirdi de tüm bunlara karşın abdestle, namazla, niyazla, oruçla ilgisi yok gibiydi, öyle şeyleri de bilmezdi. Hatta derdi ki; “Ramazan gelir, hoş gelir, hoş gider, ama Cevdet bir giderse bir daha gelmez!” ve bildiği hadisi tekrarlardı Hazreti Muhammed’den.
“İmanın en üstünü, yükseği; iyi ahlâk, sabır ve cömertliktir.” Fitredir(10), zekâttır(10), fidyedir(10), Ramazan-Kurban Bayramlarıdır tüm bunların üstesinden hacı kızı Cemile gelirdi.
Cevdet’in en kötü huylarından biri spora, amatör sporlara aşırı düşkünlüğüydü. Gün gelir sabahtan akşama kadar televizyon karşısında o kanaldan, bu kanala zaplar, bazen tatmin olmaz, radyoyu da açar, oradan da naklen yayın dinlerdi.
Bazen minderini koltuğuna, çerezini cebine aldığı görülünce aile fertleri bilirlerdi ki babaları önemli maçlardan birine gidiyordur.
Dönüşünde suratı asıksa hiçbiri elleşmezdi(!) ona, konuşursa konuşurlardı, konuşmazsa ağızlarını açmak, nefes almak bile mekruhtu(11).
Yüzü güler, şarkı söyler bir şekilde ve eğer elleri tatlı ya da dondurma paketi ile dolu gelirse takımının galip gelmesine, ya da istediği sonucu almasına aile fertleri de sevinirdi, sıkı mıydı o sevinsin de, evdekiler sevinmesin?
Tanışıklıklarının ilerisinde ciddileşmeye başladıklarında Cevdet; “Ben dağ yolunda yonca, sen gül dalında gonca(12)!” diyerek bir şarkıdan esinlenip kendi varlığını çirkinlik olarak aşağılayınca o şarkı, her ailenin olduğu gibi kendilerinin, kendi ailelerinin de şarkısı olmuş, sonrasında ilk çocuklarına kız olduğu için Gonca, ondan sonraki oğlan olunca ona da Yonca adını vermişlerdi.
İlerleyen zamanda Cemile, aldıkları tüm tedbirlere karşın “Üçüncü geliyor!” deyince kız-oğlan ayrımı yapmadan, kafiyesi tutsun diye “Aha Yonga geliyor!” demişti Cevdet.
Cemile üzülmüş; “Talaş deseydin bari!” diyerek sitemini belli edince ve de bu gelen de kız olunca onun adını da “Sitem” koymayı yeğlemişti Cevdet.
Mahzuru var mıydı? Vardı, azıcık. Çünkü Cemile’nin hacı babası ve hacı annesi ilkinden itibaren tüm çocukların isimlerine itirazlarını ilettikleri gibi “Sitem” ismine de itiraz edip “Müslüman isimleri koyun!” demişlerdi. Sanki koydukları isimler Müslüman isimleri değilmiş gibiydi!
Sinirli oluşunun yanında aşırı kuralcıydı da Cevdet, evde, işte, sokakta…
Hiç fark etmezdi.
Örneğin; her güne ait akşam sofralarının ve tatil günlerinin sabahtan itibaren tüm vakit sofralarının tabaklarıyla, kaşık-çatal-bıçak-peçeteleriyle titizlikle hazırlanmasını bekler ve isterdi;
“Telâşımız dışında, tatil günleri beraber yaşadığımız anlar!” diyerek.
İşinde, işine bir tek gün gecikmişliği yoktu, takdir edilip müdür olunca da bu konuda kimseye müsamaha(13) göstermediği dillenmişti.
Pazarda pazarcıyla, otobüste biletçiyle, trafikte hele ki direksiyonda ise eğer karşısındakiler de kurallara uymamışlarsa mutlaka ağız dalaşına(14) girerdi, bu da bir başka bencilliği idi. Sanki tüm kötülükleri iyileştirecekmiş gibisine.
Şiddet mi? Cebir mi? Kimse onun bir karıncayı bile incittiğine şahit olmamıştı. Çünkü her şey dilinde idi. Bilirdi ki; tüm kurallar, kaideler, prensipler kendiliğinden değil, mutlaka belirli hareket ve deneyimler sonunda oluşmuştu, kendine göre, kendince. Öyleyse herkes tarafından kurallara uymak zorunlu olmalıydı.
Geçen seneler boyunca huy ve tabiatında hiçbir değişiklik olmamıştı Cevdet’te. Aslında evlenen erkeklerin evlendiklerinde huylarının değiştiği söylenmiş olsa da Cevdet başlangıçta ne idiyse, yıllar sonrasında da, bugün de o idi. Azıcık, ama çoktan biraz az, azıcık kıskançlığında(15) bir gevşeme olmuş gibiydi, o kadar.
Gene de eşine “Hart-hurt(16)! Onu giyme, eteğini uzat, göğüs düğmeni kapat, onunla konuşma, bununla görüşme, sağa bakma, sola bakma!” tenkit konuları içinde idi.
Cemile’nin hayatı bu düzen üzerine kuruluydu zaten. Çocuklar da büyürken alışmışlardı babalarının alışmaları gereken huyuna, suyuna.
Hem atalarımız ne demişlerdi; “Huylu huyundan vazgeçmez!”
Bu huylarını değiştirmesi konusunda en büyük çabayı şimdilerde ilköğretimin sonlarında olan ve en küçük olmanın avantajını oldukça iyi kullandığını zanneden Sitem gerçekleştirmeğe çalışmış, ablası ve ağabeyi gibi o da başarılı olamamıştı, babasının huyunu değiştirmesi konusunda.
Oysa ne ablası, ne de ağabeyi onun kadar gayretli olamamışlardı asla, deneme sürelerini bile tamamlamadan, tamamlayamadan “Pes etmişlerdi(17).”
Gonca Üniversiteye başlamış, ikinci sınıfa bile geçmişti, on sekizini, hatta yirmisini çoktan bitirmişti, ideali öğretmen olmaktı, annesi gibi. Yonca ona yetişme çabasında, lise son sınıftaydı. Lisan konusunda hazırlık okuması nedeniyle ablası ile arasındaki bir senelik fark ikiye yükselmişti bu nedenle.
Onun asıl düşüncesi pilot olmak, asker olmaktı, ama annesinin ısrarları ile düşüncelerini sadece asker olmak üzerine yoğunlaştırmıştı. Eğer durumu ve kurallar uygun olursa annesinin dileğine uygun asker, kendi dileğine uygun havacı asker olacaktı, tabiidir ki annesinden gizli-saklı.
Son numara Sitem mi? O; “Çocuk Doktoru olcam, hele bir zaman gelsin!” diyordu.
Düzgün çocuklardı, çocukları. Üstelik hiçbiri babalarına çekmemişti. Ne huy, ne karakter, ne kafa, ne beden, ne de cisim olarak.
Anadolu’da yaygın bir deyim vardı, “Kim; kimi daha çok severse, bebeler ona çekermiş!” Bu nedenle Cevdet her konuda, her zaman, her yerde olduğu gibi kıskanç, Cemile mutlu idi, seviyordu çünkü kocasını.
O ilk, tek ve son göz ağrısı, göz açıp gördüğü, tanıdığı bildiği tek varlığıydı ve tek aşkı…
Yeni bir Cumartesiye ulaşmışlardı. Arabaları da vardı ya, ikindi ezanı okunurken;
“Haydi çocuklar, içimden geldi, ablanız arabayı çalıştırıp getirsin nerelerdeyse, dışarıda yemek yiyelim, sonra dondurma da yeriz, hatta günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak da hepiniz hak edeceğimi düşündüğüm öpücükleri de verirseniz sizleri Gençlik Parkına, Luna Parka bile götürürüm. Çaylar değilse bile hesaplar şirketten, yani benden!” demişti Cevdet.
Oy birliği ile kabul edilmişti öneri. Tek mızıkçılık yapan Gonca’ydı galiba;
“Ehliyetim var diye, direksiyonum ilerlesin diye, ikide bir hamallığı bana yaptırıyorsun araba kullanmam için, gidiş benden, ama park etmeler ve dönüş senden anlaştık mı babacığım?”
Yapacağı bir şey yoktu Cevdet’in;
“Anlaştık, anlaştık bebeğim!”
“Kocaman kız oldum, neredeyse ihtiyarlamağa başlayacağım, hâlâ ‘Bebeğim’ demeği de unutmadın!”
“Ben yüzüme gelsem, sen yetmişinde olsan, yine de bebeğimsin, bundan beni vazgeçiremezsin, hem biraz daha üstüme gelirsen aksiliğim tutar, çirkin olur, mömücü olabilirim(18), gene de sen bilirsin!”
“Peki, peki, anlaşılmıştır, yeter ki sen suratını asıp o dediğinden olma!”
Güle-oynaya kabul edilen bu gezinin sonunun hicran(19) olacağını ne Cevdet, ne ailesi, ne de birileri bilemezdi. Buna sadece “Kader” demek de imkânsızdı.
Hoşça geçmişti tüm vakitleri, mutat veçhile(20) garsona, Luna Park görevlisine, arabayı park ederken değnekçiye kızma haklarının tümünü hakkaniyetle(!) kullanmış ve rahatlamış gibiydi çocukların biricik babaları Cevdet.
Güle-oynaya evlerine dönüyorlardı, gecikmiş olsalar da bu gece Cumartesinin gecesiydi, Pazar günü istedikleri gibi, istedikleri kadar bol bol uyuyup, dinlenebilirlerdi. Sakıncası yoktu, olamazdı da zaten.
Hele ki, hanımı başlamış, çocukları da, kendisi de katılmıştı ya şarkılarına; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca…” diye.
Ana yola yakın, ana yola paralel, anayol hüviyetinde sağ şeritte kuralına uygun olarak sürat yapmadan gidiyordu Cevdet.
Birden, yan yoldan fırlarcasına önlerine çıkan bir araçla çarpışmaktan fren yaparak ancak kurtarabilmişti kendilerini Cevdet.
Dikkatli olmasa, kaza yapması mukadder(22) olacaktı. Mal-mülk önemli değildi, yeter ki canlara bir şey olmasın idi düşüncesi. İster-istemez kornasına dokundu biraz uzunca; “Dikkatli olsana!” dercesine…
Öndeki araç birkaç metre ilerisinde dörtlü ikaz ışıklarını yakıp, kendilerinin geçmesini de engelleyecek şekilde durmuştu. Elinde bir demir parçasıyla arabadan inen, her halinden sarhoş olduğunu sallanarak belli eden bir adam hışımla(23) kendilerine doğru yönelmişti.
Muhtemelen eşi ve çocukları olduğu belli olan kişiler de arabadan inerek onu zapt etmeğe çalışıyorlar ama o insan azmanına(24) karşı başarılı olamıyorlar gibiydiler.
O adam yaklaşmış ve elindekiyle arabanın ön camına bütün gücüyle vurup camın kırılmasına neden olmuştu. Cevdet o kadar aksi bir insan olmasına rağmen adamın davranışlarını garipsercesine arabasının kapısını açıp indiğinde, çocuklarının ve eşinin ellerinden bir hamle ile kurtulan pehlivan yapılı adam;
“Sen bana ne cüretle o şekilde korna çalarsın, lan?” demesiyle birlikte elindeki demiri olanca gücüyle Cevdet’in başına vurmuştu, sadece, evet sadece korna çaldı diye.
“Öfke korkunç bir ateşti. Onu bastıran ateşi söndürür, yapamayan ise içinde yanıp giderdi” Tıpkı bir korna için öfkelenen, bu öfke ile birinin canına kıyan bu adam gibi.
Katildi o.
Cevdet yoktu artık, asfaltta boylu boyunca uzanmış, anında göçmüştü, hiç kimsenin ne olduğunu anlamasına, vedalaşmaya bile fırsat kalmadan...
Cemile ve çocuklar şaşkınca kendi yanlarına çömelmiş diğer aile aynı şekilde ağlaşıyorlardı topluca, kendilerinden Gonca ve karşı taraftan genç bir adam haricinde.
Ağlaşmayan ve düşünürcesine donuk gözlerle ve sessizce duran ikisi idi sadece! Gonca, donuk gözlerle babasının cansız bedenine bakıyor, diğer taraftan genç adam, muhtemelen babası olan adamın yanına diz çökmüş, ya da çömelmiş ne olduğunu yahut da neden böyle davrandığını anlama çabası içindeydi.
Pehlivan yapılı, alkol duvarını aşmış olduğu belli olan adam, kaldırımın kenarına oturmuş, yiyormuşçasına gibi, hırslı bir şekilde sigara içiyordu.
Arkalarından gelen araçlar, trafik sıkışıklığını önlemek isterlercesine, ya da trafiğin akışını sağlamak için her iki aracı da kaldırım kenarına çalıştırmadan itekleyerek trafiğin açılmasını, akışını sağlamışlardı.
Bu arada Cevdet’in bedenini de diğer araçların ezmemesini temin için, savcılığın incelemesine boş verircesine aynı şekilde yolun kenarına almışlardı.
Yollardaki kan lekelerini de gazete kâğıtları ile kenarlara süpürme gayretini yaşamışlar ve Cevdet’in üstünü de gazete parçalarıyla örtmeğe çalışmışlardı, Savcı ve diğer ilgililer gelinceye kadar.
Babasının yanına çömelen genç adam, nihayetinde konuşma gayretini yaşamıştı;
“Eh be Babam! ‘Şu zıkkımı o kadar içme!’ dedik, dinlemedin. Alkol duvarını aştın farkında olmadın. ‘Direksiyona ben geçeyim!’ dedim, kulak şapırdattın. ‘Sürat yapma, dikkatli ol!’ dedik, kulağının birinden girip diğerinden çıktı…
Tali yoldan anayola hatalı çıktın, korna çaldı diye sinirlenip, gözünü karartıp kendi halindeki bir aile babasını katlettin. Deydi mi baba? Derdin neydi? O baba mezara, sen hapse, yani bir başka mezara…
Ölçüsünü ayarlayamadığın, bilemediğin bir yudumun nelere mal olduğunu hissedebiliyor musun şimdi babam? Ben üniversite son sınıftaydım, biliyorsun, söyle, bu şartlarda ben nasıl mezun olacağım?..
Kardeşlerim yarattığın leke ile nasıl okullarına devam edecekler, sen yoksun artık, ben onlara nasıl babalık yapacağım?...
Konu-komşu?.. Düşünebiliyor musun şimdi, bir anlık sinirinin nelere mal olduğunu? “
Çömeldiği yerden kalktı. Diğer ailenin yanına gitme, ya da gelme, yönelme gayretinde oldu, belki de özür dilemek için.
İlk defa çakıştı donuk, anlamsızlık yüklü bakışları birbirine. Genç kızın bu bakışlarında nedenlerin sorgulanması, kin, nefret, cevapsız sorular vardı, başka hiçbir duygunun yaşanması mümkün olmayan, ya da, belki de hiç mümkün olmayacak…
Onlar bu anı yaşarlarken, çevrede kargaşa sürerken bir el silâh sesi duyuldu. Komiser emeklisi olan adam yaptığının pişmanlığı, ya da sonrasında yaşayacaklarının ezikliği ile ekipler gelmeden önce kendi kararını kendisi vermiş ve beylik tabancası ile kendi cezasını kendisi vermişti kendisine.
Ölüm Allah’ın emriydi, ama bir yanlışlığın, alkol dolu bir midenin cezası böyle ödenmemeliydi.
İki tarafın aileleri de bir cinnet(25) sonucu, bir şaşkınlık ertesi bir öfkenin kurbanı olarak yetim kalmışlardı…
Sonuçta yapılması gerekli hiçbir şey kalmamış gibiydi. Cenazeler ayrı günlerde, ayrı camilerde, ayrı saatlerde kaldırılmışlardı.
Bunu babasının cenazesi için her şeyi öğrenerek Gonca dileyip plânlamıştı. Katille babasının hiçbir şeyi aynı olmasın istemişti.
Her ne kadar Hazreti Ali(26); “Düşmanlıkta aşırı gitme, kim bilir belki o düşmanın, bir gün dostun olur.” demişse de. Buna rağmen, aynı mezarlığa gömülmesini bile düşünemeyecek şekilde, ziyaretlerinin kısıtlı olacağını, yapacakları masrafların ağırlığını bile bile onu bir vesile(27) ile aktardığı dileğindeki gibi; “Köyünün yağmurlarında yıkanması(28)” için köyüne götürüp anne-babasının yanına defnetmişlerdi.
Gonca’nın aklında bir konuşması çağrışım yapmıştı babasını toprağa uğurlarken. Çekincesi kanserdi babasının. Tuhaf bir içgüdü iteklemesi olsa gerekti bu! Çünkü annesinin de, babasının da isimlerinin baş harfleri C ve A idi ve birleştirildiğinde CA tıpta “Kanser” anlamına geldiğinden, “Allah vere de, elim-ayağım tutarken, kimseye yük olmadan, kanser olmadan göçerim inşallah!” demişti. Ama hatırına gelmeyen öfkeli, sinirli bir katilin darbesi ile maktul(29) olacağı değildi herhalde.
Mahkemeler olmuştu bu arada. Hâkimler suçlu taraf için bazı yaptırımların gerekliliğine karar vermişlerdi ki, bu katilin ailesinin hemen üstesinden geleceği bir şey değil gibiydi. Bu nedenle katilin oğlu Kağan ile maktulün kızı Gonca, iki medeni insan gibi, annelerinin nezaretinde konuşmayı yeğlemişlerdi.
Söylemek gereksiz, istek daha mahkeme kapısından çıkarken Kağan’dan gelmişti. Oturdukları bir çay bahçesinde etkilendiğini belli etmemek için başını ve gözlerini yere eğerek konuşmaya başlamıştı.
Aynı heyecan Gonca’da da vardı, o da başını kaldırmıyor, acı içindeki anneler, sanki birbirlerini teselli etmek istercesine onları dinleme gayretini yaşıyorlardı. Kağan sıkıntılı bir şekilde, birleştirdiği avuçlarında başparmaklarını daire şeklinde döndürerek konuşma gayretini yaşadı;
“Elimizde, avucumuzda hiçbir şeyimiz yok! Oturduğumuz ev bile kira. Arabayı satarız, babamın ve annemin memleketlerinde bazı hisseleri var, devrederiz ve borcumuzu öderiz. Ama sonucunda açlığa talim etmesek bile, ben de, kardeşlerim de yokluklar nedeniyle okullarımızı bitiremeyiz.
Ben son sınıftayım, bu sene okulum bitiyor. Eğer izin verirseniz, hiçbir zaman ölen amcanın, yani babanızın kanının bedeli olmadığına inandığımız, yasalarca takdir edilen borcumuzu taksitle veya belirleyeceğiniz ileri bir tarihte defaten(30) ödemek isteriz.
Bunun için istediğiniz şekilde, Noterde, ya da kişiler huzurunda belge ve bilgilerle taahhüde girerek, isteğinizi yerine getirerek halledebiliriz.”
Devrik cümlelerle de olsa daha devam etmek düşüncesindeydi Kağan. Ama söylemek istenilenlerin yeterli olduğu düşüncesi ile onun sözünü kesti Gonca;
“Para dediğiniz ne ki? Gideni geri getirir mi? Önemsiz. Üstelik tıynetinizde(31) yoksa senet-sepet gibi imzalı kâğıt parçalarının ne önemi var ki? Sözünüze güveniyoruz…
Bu nedenle yazılı-imzalı hiçbir şeye ihtiyacımız yok! Size beş yıl yeter mi? Ya da on yıl? Süre önemsiz…
Vakti gelince bulun bizi, ama ne adresimiz, ne de alacağımız önemli bizim için, muhtaç olduğumuz başımızda olmadıktan sonra. Bir hiç yüzünden yanıyoruz ki, ne yanma? Bize ulaşacağınız ana kadar biz bize yeteceğiz ve yaşantımıza devam edeceğiz.”
Bir süre durakladı Gonca ve kin kusarcasına;
“Konuşmamız yeterlidir ve bitmiştir!” deyip ayağa kalktı, annesinin elinden tutarak “Allahaısmarladık!” demeden ve arkasına bakmadan taksi durağına yöneldi…
Babasının arabasını “Yok pahasına” elden çıkarmışlardı. O evden de hatıralarla yaşayıp her gün ölmektense ayrılmayı düşünmüşler, ancak ata yadigârı(32) evlerini satılığa çıkarmaya kıyamamışlardı, baba Cevdet’in geride kalan ailesi.
Ailece karar verdiler. Evi satmayacak, kiraya verecekler, kendileri de uygun, daha küçük bir eve yerleşeceklerdi, arayıp bulduktan sonra.
İnternetten giriş yaptılar ve bir gazetenin ucuz reklâm sayfalarından birine ilân verdiler. Dış kapılarına ilân astılar, konu-komşuya da haber verdiler, evlerinin kiralık olduğunu.
Tüm bu ilânlar için isim vermeden annesinin cep telefon numarasını not ettirdi Gonca. Evde olursa telefonları kendisi cevaplayacaktı, yok okulda-derste olursa akşamüstü görüşmek üzere bilgilendirecekti karşısındakileri annesi; “Şu saatte buyurun!” diyerek.
Kimseye; “Kızım gelecek, kızımla görüşeceksiniz!” diye hesap verme mecburiyeti yoktu annesinin.
Gonca akşam eve döndüğünde annesi birkaç kişiye evin adresini verdiğini, kendilerine akşam ezanından sonra ziyaret etmelerini salık verdiğini(33) söyledi. Bu arada Yonca ve Sitem gerek internetten, gerek konu-komşudan ve gerekse kolaçan ettikleri(34) civarlardan adresler yazmışlardı kâğıtlara, yaşamaları muhtemel ev için. Çünkü muhit(35), sevdikleri bir muhitti ve fazla uzaklaşmak istemiyorlardı, sokaklarından, arkadaşlarından, muhitlerinden.
Gerekenlerin yapılmasının sonucunda ablaları ile dolaşacaklardı tüm tespit ettikleri yerleri. Anneleri, babalarının ani ölümü ile çökmüş, kişiliğini kaybetmiş, raporlar alarak okulundan uzaklaşmış ve tüm komutayı ablalarına bırakmıştı çünkü.
Kader zalimdi. Hem öylesine zalimdi ki. Evlerini kiralamak isteyen ilk müşteri, ilk başvuran o olmuştu, yani Kağan.
Ve gerekçesi aynı idi. Kendi evlerinde bir katilin çocukları olarak aynı hatıralarla yaşamayı istememek...
Evleri nasıl olsa kira idi, ha orada, ha şurada devam edecekti yaşamları. Önemsizdi. Bu nedenle Kağan, yaşadıkları olaylardan sonra Gonca ile ilk karşı karşıya gelişlerinde dürüstçe itiraf etmeyi yeğlemişti.
Gonca evi kendilerine kiralayamayacaklarını söylemiş, Kağan da tüm hatıraların yüklü olduğu evi bu koşullarda kiralamalarının uygun olmayacağını anlatarak, karşısında göreceği tepkiden çekinmiş, birbirine bir veda cümlesini bile esirgeyerek sırtlarını dönerek birbirinden ayrılmışlardı, iki düşman çocuğu gibi.
Oysa…
İkisi de asla yaşamamaları gerekenlerin, gönüllerindeki kıpırtıların farkındaydılar, dilemeseler, istemeseler, engelleme gayretinde olsalar da.
Gönül bir kuştu, ne zaman, nereye, nasıl, niçin konacağı belli olmazdı, olmamıştı, olamazdı da…
Hayat mücadele ile kaimdi(36). Pes etmek aklının ucundan bile geçmemişti Kağan’ın, geçmiyordu, geçmeyecekti, hem geçmemeliydi de, eğer yaşamak istiyorduysa.
Evet, dünyada yaşanması olası olmayan bir şekilde karşılaşmışlardı, ama bu karşılaşmanın tüm menfi unsurlara rağmen ömür boyu birlikte devam etmesi arzusunda ve dileğindeydi.
Yoksa yaşamak haramdı, yoksa yaşamı kilitlenmiş demekti, yoksa yaşamayacak demekti ölünceye dek.
Kendisine karşı dürüst olmak zorundaydı Kağan, içtenlikle itiraf etmeliydi: İliklerine kadar işleyen Gonca’yı seviyordu, hem her şeye rağmen.
O, ilk acıda hükmetmeye başlamıştı tüm mevcudiyetine. Onu her görüşünde buna daha da çok inanır olmuştu.
Elinde bugün için bir adres, devamlı karşılaşacak olmayı umut ettiği bir telefon numarası vardı. Telefonda annesiyle karşılaşacak olsa bile ahizede, “Okul arkadaşıyım!” deyip yalan söylemeyi bile göze almıştı.
Telefon numaralarına bastı teker-teker, ne söyleyeceğinin plânını yapmadan.
Gonca, çalan telefon numarasına baktıktan ve ilk defa karşılaştığı bir numara olduğunu gördükten sonra, evi kiralamak isteyen biri olacağı varsayımıyla karşı taraf “Alo!” demeden makine düzeninde; “Evi kiraya verdik efendim, ilginize teşekkür ederiz!” deyip kapatmaya yönelirken Kağan’ın yalvarırcasına sesi ulaştı kulağına.
“Dur! Ben Kağan! Kapatma, ne olur!”
“Hayırdır, babamın katilinin oğlu?”
“Kin kusmadan, kısaca Kağan demeyi hiç mi düşünmezsiniz ki? Hatasız kul olmaz. Kaldı ki babam yaptığı hatasının bedelini bilerek ve isteyerek canıyla ödedi, her karşılaştığımızda biz hatası olmayanlara bu zulmü hatırlatmak zorunda mısınız?”
“Siz, bu acındırma modunda ne dediğinizin, ne istediğinizin farkında mısınız? ‘Ev kiralandı!’ dedim, kiralanmamış olsa bile ‘Size kiralamamız mümkün değil!’ derdim, daha da istediğiniz ne?”
“Ne olur telefonu yüzüme kapatmayın, sadece iki kelime, bana bir yarım saatinizi, hiç olmazsa bir on dakikanızı ayırın. İstediğiniz yere geleyim, acınızı paylaşmama izin verin ve içimden geçenleri söyleyeyim, sonrasında ya ‘Evet!’ deyin, ya da o andan itibaren görmeyin yüzümü, işitmek istemeyeceğiniz sesimi duymayın...
Sadece borçlarımızın ödenmesi için annemi görürsünüz bundan böyle, o kadar. Merak etmeyin, bana belirli bir zamanı bağışlarsanız eğer, bağışlayacağınız zamanı taşırmayacağıma söz veriyorum ve anında sileceğim kendimi yüzünüzden, gözlerinizden ve gönlünüzden. Ama kendi gönlümde taşımama engel olamayacaksınız!”
“Tekrar ediyorum. Ne söylediğinizin, ne istediğinizin farkında mısınız?”
“Evet! Asla babam adına gelmeyeceğim huzurunuza, kendi adıma, ben olarak çıkacağım karşınıza, lütfen bana vakit ayırın, yalvarırım!”
“Yalvarmanıza gerek yok! Şu anda müsait değilim. Peki, yarın saat on üçte, parkta görüşelim ve sadece on dakika!”
“Allah razı olsun! Pişman olmayacaksınız!”
“Umarım!”
Ertesi gün saat on üçe gelmesin isteğindeydi Gonca, kaprisiyle ve engellemeye, yok etmeğe çalıştığı duygularıyla.
Kağan ise bir an önce duygu ve düşüncelerini serdetmek arzusundaydı. Beklediği zamanın oldukça çabuk istenilen vakte ulaşması, beraberliklerinde ise hiç geçmemesi dileğindeydi.
Kağan görünür bir şekilde bir masaya oturdu söylenen çay bahçesinde. Sağına-soluna bakınarak bekliyordu Gonca’yı, yaşamında rastlayıp, hayatının tümünü adayacağı, sevip sevebileceğine inandığı tek insanı, yani onu.
Gonca göründü, sert adımlarla masaya yöneldi. Yanında getirdiği torbadan çıkardığı bir minderi sandalyesinin üstüne koyarak oturdu, ne “Merhaba!” dedi, ne başını eğdi, ne de sesini çıkarttı.
Kağan başlangıç cümlesini sarf etmek isteğindeydi;
“Merhaba, geldiğin için teşekkür ederim, her şeye rağmen mutluyum!”
“Sadece on dakika, onun da yarım dakikası geçti bile!”
“Kısa, kesin ve öz olarak konuşacağım o halde. İlk karşılaştığımızda, babanızı kaybettiğiniz anda etkilendim sizden, sonrasında da sevdiğime, sizsiz olamayacağıma inandım. Bana zaman ver, kendimi kabul ettireyim sana, acını yok etmeğe çalışayım. Kısaca; ‘Benimle evlen!’ demek istiyorum.”
“Babamın katilinin oğluna karı olup bedenimi üleşeceğim ve çocuklarını doğuracağım öyle mi?”
“Kalp kör olduktan sonra, gözlerin görmesinde hiçbir fayda yoktur(37). Bu kadar aşağılayıp bu kadar ilkelleşeceğinizi düşünmemiştim. Üzgünüm!” dedikten sonra cebinden bir silâh çıkarıp masanın üstüne koydu Kağan;
“Bu; babamın intihar ettiği silâh. İçinde tek bir mermi var ve bu benim sonumu yaratacak mermi. Gösteriş olsun gibisine karşında şimdi sıkmayacağım beynime. Vaktim var daha. Sensiz bir hayatı tüketmeğe çalışmaktansa hemen tükenmek daha yeğ(38)! Şimdi daha önce olduğu gibi sırtını dön ve git! Üstün kanımla kirlenmesin. Bu andan itibaren ömrünce beni bir daha asla görmeyeceksin bir kere daha, asla!”
“Diyorsun ve inanmamı bekliyorsun, öyle mi?”
“İnanmıyor musun?”
“Ben beni sevdiğine, bensiz olamayacağına neden inanayım ki? Geçerli tek sebep bile göremiyorum. ‘Seni seviyorum!’ bile demeden, ‘Benimle evlen!” dedin. Bu mantıklı mı?”
“Seni seviyorum, işte mantıklı ispatı!” dedikten sonra Kağan masanın üstüne koyduğu silâhı aldı, emniyetini açtı ve Gonca’nın hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, tabancayı şakağına dayayıp tetiğe parmağını bastırdı.
Gonca, belki de tevatür(39) denilebilir, can havliyle bir şeyler yapmak, yapabilmek amacıyla vücudunun bir yerlerinin paralanmasına aldırış etmeden, kendisi için birinin ölmesine rıza göstermek istemezcesine, eline doğru atılmıştı Kağan’ın.
Silâh patlamıştı…
Ama silâhın patlaması, olması gereken gibi değildi. Olmaması gerektiği gibi idi. Kurşun, Gonca’nın çabası ile Kağan’ın saçlarını ve ufak bir deri parçasını sıyırmıştı başından.
Gonca;
“Hissetmiştim, hissediyordum da, ama beni canına kıyacak kadar seveceğin aklımın ucundan bile geçmezdi.” dedi…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp, kalbe karşıdır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİN’e, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser Uşşak Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(2) Otağ; Büyük süslü ve gösterişli çadır. Yaşanan yer.
(3) Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. İlâhi takdir. Alın yazısı.
(4) Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
(5) Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
(6) Hassa; Bir kimseye veya şeye has hâl, vasıf, özellik. Kuvvet, tesir.
(7) Mülâyim; Yumuşak huylu, hiş görülebilir nitelikte olan, uygun.
(8) Zıvanadan Çıkmak (Aklı); Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.
(9) Ortalığı Boyamak; Yerel olarak; karşısında kim olursa olsun, itibar etmeksizin, kişiliğine bakmaksızın, saygı sınırlarına dikkat ederek, kızarak, köpürerek, sinirlenerek ağzına geldiği gibi konuşmak (küfür hariç).
Duman Attırmak; Yapıp ettikleriyle korku salmak, ortalığı, kişileri kötü duruma düşürmek, yıldırmak. Üstünlüğüyle başkalarını ya da başka bir çok şeyi geride bırakmak.
(10) Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
(11) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.
(12) Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır.
(13) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(14) Ağız Dalaşı; Karşılıklı kötü, hatta küfürlü sözler söyleyerek yapılan kavga.
(15) Buraya Hazreti Ali’nin kıskançlık üzerine söylediği birkaç sözü sıralamanın yanlış olmayacağını düşündüm: “Kıskanç insan hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmez! Kıskanç kimse daima hasta olur! Kıskançlık hasta eder. Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür! Kıskançlık ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer! Kıskançlık insanın dünyasını karartır! Kıskançlık insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve insanı hasta eder! Kıskançlık ruhun hapsidir! Kıskançlık vücudu kemirir!”
(16) Hart-Hurt Etmek; Ağız dolusu ısırarak ve ses çıkartarak anlamlarında iğneleyici, sitemli, hatta küfürlü sözler söylemek.
(17) Pes (Etmek); Birinin aşırı kurnazlığı sayesinde, “Ancak bu kadar olur” anlamında bir deyiş. Yenilgiyi kabul etmek ve “Pes!” ya da “Pes ediyorum!” demek. Yağlı güreşlerde yenileneceğini anlayıp sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivan, yenildiğini kabul anlamında söylediği söz ki, çok zaman hakemler pehlivanların gözlerinin yağlarını silmek için “Bez” dediklerinde “Pes!” denildiğini zannederek yanlış kararlar verebilmektedir. Hasmının kısmetine tokat atılmadığı müddetçe güreşi pes kabul etmemek gerektiğini düşünüyorum.
(18) Mömücü Olmak; Yöresel bir söz. Öcü gibi olmak, tahammül edilemeyecek gibi, katlanılamayacak gibi olmak.
(19) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(20) Mutat Veçhile (Mutadı Veçhile); Alışılmış yol, tarz ve şekilde.
(21) Değnekçi; Sokakları sahiplenmiş, hizmet veriyormuşçasına, park eden arabalardan âdeta haraç alan, para vermeme niyetli insanların arabalarına zarar vermeyi meziyet sayan, apaş, serseri, tinerci…
(22) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(23) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
(24) İnsan Azmanı; Aşırı gelişmiş, kerestelik tomruk gibi insan.
(25) Cinnet; Çılgınlık, delilik.
(26) Hazreti Ali’nin sözünün aslı; “Dostlukta aşırı gitme, kim bilir belki o dostun düşmanın olur, düşmanlıkta aşırı gitme, kim bilir belki o düşmanın bir gün dostun olur!” şeklindedir. Hazreti Ali’nin buna benzer diğer sözlerini ise şu şekilde özetlemek mümkün: “Affetmekten utanmayın, cezalandırmakta da acele etmeyin! Bağışlamak; büyüklüğün şanındandır! Bin defa mazlum olsan da, bir defa zalim olma! Güler yüz göstermek, cömertlik yerine geçer!
(27) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(28) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… “Eğer ölürsem buralarda” şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.
(29) Maktul; Öldürülmüş, öldürülen, katledilen.
(30) Defaten; Bir defada.
(31) Tıynet; Karakter, yaradılış, huy, maya, cibilliyet.
(32) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(33) Salık Vermek; Birini, ya da bir şeyi işe yarar, elverişli, iyi, uygun diye bildirmek. Bir şeyin bulunduğu yeri bildirmek.
(34) Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.
(35) Muhit; Çevre, yöre.
Kaim; Kullanılan, geçen. Var olan, ayakta duran.
(37) Kalp kör olduktan sonra, gözlerin görmesinde hiçbir fayda yoktur. Hazreti ALİ
(38) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(39) Tevatür; Çok yaygın söylenti.