Dünyanın neresinde uygulanmayan bir kuraldı ki bu? Kısaca; “Kısasa kısas” kana-kan, dişe-diş veya en hafif tabiriyle  “Kan Davası”!

Babam sırf bunun için Türkiye’den kaçtığını ve bu ülkeye, yani Yunanistan’a geldiğini ve burada yerleştiğini anlatmıştı bir kereler…

Babam sonrasında belki de kökeninde Türklük olan annem Anatola(1) ile karşılaşmış, baş-göz olmalarının(2) gerçekleşmesi sonucu ilk bebekleri olarak ben doğmuşum.

Babamın adı İlker, annemin adı Anatola olduğu için bana yaşadıkları ilk an, ilk anları, belki de anıları olarak İlkan adını koymuşlar bana.

Annem İlkay olsun diye çok ısrar etmiş, ama babam ismim İlkan olsun diye direnmiş, ismimi İlkan olarak tescil ettirmiş. Ama annemin dileği ve isim kuralımız da havada kalmamış benden sonraki kardeşim İlkkan, ondan sonraki kız kardeşim İlkay adlarını almışlar.

En son dördüncü evlât olan erkek kardeşime isim koyarken tereddüt yaşamış babam.  Kendi ismini vermek istemiş önce. Ancak isimlerde karışıklık olmasın ve “Artık çocuk sayısı yeter anlamında” bakacağı çocuk sayısının tamamlanmış olduğunu belirtmek istercesine, ya da dileği ile “Soner Sonkan” adını vermiş son kardeşime.

 İş-güç sahibi olan ve yaklaşık yirmi beş yıl kadar ülkesinden uzak olan babam kendini yeterince sakladığını sansa da, gereğince saklayamamıştı galiba. Gözlerini kan bürümüş, can varlığını hissetmiş, kan ve can düşmanları bizim kokumuzu almış, bizleri bulmuş ve kendilerince her şeyi planlamışlardı…

Etraf kan gölüydü… Tuvalette sesleri duyup da gizlenip çıktıktan sonra gördüğüm. Önce bir ses duymuştum;

“Tamam, hıncınızı babadan alın, ama teyzeye, çocuklara dokunmayın!” şeklinde yalvarırcasına bir sesti o.

“Sen ne diyon be yiğen, o kadar yolu, o kadar zahmeti boşuna mı göze aldık, yılları tükettik?”

“Ama abi, adamdan başkası günahsız, kıymayın onlara!”

“Ertuğrul sen deli misin yahu? Hepsi yüzümüzü gördü, kim olduğumuzu biliyorlar. Nasıl sağ bırakırız birini bile? Sen kapının önünde dur, dediğin gibi karışma, biz ne yapacağımızı biliyoruz, kulaklarını tıka, vicdanını rahat tut!”

Bu sesleri ömrü boyunca unutması mümkün değildi, üç farklı ses. Biri sevecen(3), müşfik(3), merhametli, diğer ikisi zalim, merhametsiz ve gaddar(3). Sonra babasının sesi ulaşmıştı kulağına;

“Tamam! Beni vurun! Ama çoluk-çocuğuma dokunmayın!”

Sonrasında öncelikle bir el silâh sesi duymuş, Soner Sonkan’ın “Ah!” sesi ve babasının “Oğlum!” sesi birbirine karışmış, sonrasında silâh sesleri arka arkaya odaya doluşmuş ve en son babasının “Ah!” demesi ile sesler kesilmişti.

Özellikle babamın ızdırap çekmesi için onu öldürmeyi en sona bırakmışlardı, muhtemelen çocuklarının, eşinin ölümünü ölmeden önce gönlünde yaşasın isteğiyle.

Bir şey yapamamıştım, yapamazdım da zaten tuvalette saklanırken. Duam araştırma yapılmaması, ya da tuvalete bakılmaması üzerine idi.

Gelenler için aile fertlerinin sayısı, kaç kişi oldukları değil, vahşet(4) ve katliam(4) önemliydi, onları öylece bırakıp gittiklerine göre.

Plânlarını iyi ve düzgün yapmış olmalıydılar. Şehirden biraz uzakta olan evlerine girdiklerinde silâh seslerinin duyulacağından bir endişeleri yok gibiydi.

Yahut da silâh seslerini duyup komşuların kendilerine yetişmelerine kadar araziye uyup izlerini kaybettireceklerinden, uzaklaşacaklarından, nereden geldilerse oraya döneceklerinden emin gibiydiler, uluorta konuşmaları, fütursuzlukları(5) onu anlatıyordu.

Ben İlkay, çekinerek çıktım tuvaletten, etraf barut ve kan kokuyordu, tüm sevdiklerimin defalar-defalarca kurşunlar saplanmıştı bedenlerine ve hepsi ölüydü. Hepsini ayrı-ayrı kucaklayıp kokladım, vedalaşır gibi öpmeye kıyamadım.

Durmamın âlemi yoktu, belki araştırmalarının sonucu, katlettiklerinin sayısını düşünüp benim yokluğumu da hissedip geri dönebilirlerdi. Belki-belki de takip edip benim sonumu da hesaplamış olabilirler, sonumu getirebilirlerdi.

Kaçmam, uzaklaşmam gerek diye düşündüm. Ama nereye? Bilmiyordum ve ailesinden herkesi yitirmiş bir genç kızın ne yapacağı bana öğretilmemişti. Belki de dünyada böyle bir şeyi öğreten ya da bilen hiçbir insan yoktu.

Buluşturduğum ufak bir çantaya annemin boynundaki, kollarındaki ziynetleri ve dolapların birindeki ölümlük-dirimlik diye saklanmış olan altınları ve yabancı paraları koyup var gücümle nereye olduğunu bilmeden koşmaya başladım.

Belirli bir plânım yoktu, ama sınıra yönelmiştim, fark ediyordum. Mademki sınıra yönelmiştim, artık “Yaban Eli” dediğim bu topraklarda kalmayı değil, her ne olursa olsun kendi öz vatanıma ulaşmayı düşlemeye başlamıştım.

Niçin’i değil, yol boyu nasıl’ı düşünerek koşuyor ve koştukça dua ediyordum. Çünkü biliyordum ki; insan dua ederse insandır ve insan dua ettikçe insandır. Ben ki kocaman bir kızdım, yirmimi henüz geçmiştim.

Gönlüm boştu, gönlüm dolu olsaydı belki her şeye rağmen ona sığınmayı düşünürdüm.

Oysa ne ben bakmıştım sağa-sola, ne de bir bakan olmuştu bana, hissettiğim.

Bu yaşa gelmiş, bir gurk tavuk(6) gibi, bir angut gibi(6) bana, eşine ve kardeşlerime koruyucu olan babam ve de annem nedeniyle hiçbir şeyi bilmemiş, ya da öğrenmemiş, öğrenememiştim, sanki bugünü yaşamadan evvel onların hep başımızda olacaklarına inanmışım gibi.

Oysa neler gelmişti başımıza? İnsanların yıllarca biriktirdiği kinlerini, bir çırpıda kusacaklarını, toplu bir katliam gibi kan dökeceklerini bilmem, öğrenmem zaten mümkün değildi.

Annemin, babamın ve kardeşlerimin cenazelerinin belki benim kaçışımın hemen sonunda evimize doluşan Türk ve Rum komşular tarafından usullerine göre defnedileceklerini adım gibi biliyordum.

Çünkü biz, ayrıldığım köyümüzde tümümüz bir aileydik. Ayrımız-gayrımız yoktu, düşmanlık nedir bilmezdik, bilmiyorduk da.

Ha! Evde benim cesedime rastlayamadıklarında benim için ne düşünürlerdi, bilemezdim ama katillerin paralarla-pullarla birlikte, beni de ihtiyaçları(!) için kaçırdıklarını kesine yakın bir şekilde varsayabilirlerdi belki.

Babam ve annem dinleri konusunda uyumlu insanlardı. Ne annem Hıristiyan-Katolik olmaktan vazgeçmiş, ne de babamın Müslümanlığına-Sünniliğine başkaldırmış, söz etmişti, yaşadığım, hatırladığım kadar.

Annem benim ve tüm kardeşlerimin Müslüman olarak yetişmemize, erkek kardeşlerimin sünnet olmalarına karışmadığı gibi, ramazanlarda sahurumuzu-iftarımızı hazırlamış, kurbanlarda kurbanlığın usulüne uygun kurban edilmesinde yardımcı olmuştu.

Benim diyen Müslümanlardan daha Müslüman bir Hıristiyan’dı annem. Anlaşamadığımız tek konu ülkelerimizin milli bayramlarıydı, buna rağmen Kıbrıs konusunda yarı yarıya düşüncesinde mutabıktık(7).

Yol boyu düşe-kalka, koşa-yürüye düşündüklerim bunlardı, hiç de yeri ve zamanı olmamasına rağmen.

Birileri; “Önemli olan nereye gittiğin değil, yolculuktur!(8) demiş. Doğru muydu? Sanmıyordum, içimden gelmiyordu doğruluğuna inanmak, bilebilseydim keşke nereye yahut da nerelere gittiğimi?

Köyün ışıklarından oldukça uzaklaşmıştım, koşarak-yürüyerek-düşünerek zamanı ve ulaşmayı düşündüğüm yerin neresi olacağını bilemediğim yöne doğru. Kurt seslerinden ürkmüyordum. Ürksem ne olacaktı ki? Yılan-çıyan-akrep de umurumda değildi. Kaderde varsa olacaktı, kaderin önüne geçmek mümkün müydü ki?

Köyün ışıkları tükenmiş, yaklaştığımı umduğum önümdeki ırmağın sesini duyar gibi olmuştum. Daha önceleri de gelip yüzmüştüm bu ırmakta. Kenarlarda-köşelerde babamın dikkati önünde.

Oysa şimdi yalnızdım. Bu azgın ırmakla nasıl baş edip edemeyeceğimin düşüncesini yaşarken aşinası(9) olduğum bir ses;

“Dur!” dedi.

Sınır görevlilerinden biri, nöbetçi bir askerdi o. Hesap edemediğim mehtapta bile çirkinliğinin, çirkefliğinin(10) belli oluşuydu. Gözlerinde sinsi, şeytani, arzu dolu bir gülümseme vardı, kısmet ayağına gelmiş gibi.

Silâhını doğrultup omzuma silâhla dokunarak sırtımdaki çantayı istedi. Alınca içine baktı, memnun olmuş gibiydi;

“Türk müsün?” diye sordu.

Saklamama gerek yoktu, hem saklasam kazancım ne olacaktı ki? Başımı eğdim, sadece ne yapmam gerektiğini, ne yapacağımı, daha doğrusu yapabileceğimi düşünüyordum.

Genç askerin tamahı(11) kabarmış, çantaya sahip olması yeterli olmamıştı onun için;

“Soyun!” diye gürledikten sonra arkasına dönüp Rumca bir şeyler söyledi. Arkasındaki siluet(12); “Endaksi!(13)” dedikten sonra berilere doğru uzaklaştı yanlarından.

Anlamamış gibi nöbetçinin yüzüne baktım. Askerin niyeti bozuktu, hem gerçekten, tekrarladı;

“Soyun! Seks!” dedi, bir taraftan silâhını ağaca dayamış, pantolonunun düğmelerini çözmek gayretindeydi.

“Utanırım, arkanı dön!” dedim, gömleğimin düğmelerini çözer gibi yaparken.

İnsanlar bazen bazı yanlışlıklara yöneldiklerinde, yaptıkları yanlışlıkları fark etmiyorlar, fark edemiyorlardı gafletleriyle(14). Nöbetçi de hayatının yanlışını yapıp, benim aptallığımı umup gafletle sırtını dönmüştü. Bu dönüşün yaşamının sonu olacağını bilmezcesine.

Kaybedeceğim bir şey, hem hiçbir şey yoktu. Hayatım da pamuk ipliğine bağlıydı zaten. Ağaca dayalı silâhı namlusundan tutarak olanca kuvvetimle nöbetçinin başına vurdum. “Çatırt!” diye bir ses geldi kulağıma.

Öfkeliydim, kana hasret, kana muhtaç gibiydim. Sanırım bir şeylerin bence tekrarlanması düşüncesinde gibiydim. Tatmin olmamış, olamamıştım. Silâhlar konusunda bilgim vardı, yol-iz biliyordum bu konuda.

Silahın emniyetini açtım, cesedin yanındaki çantayı sırtıma astıktan sonra, ne olacağı umurumda olmadan arka arkaya bastım tetiğe, tüm şarjörü(15) nöbetçinin vücuduna saydırdıktan sonra nehrin soğuk sularına bıraktım kendimi.

Ölüm Allah’ın emriydi, Allah’a her zamanki gibi, hatta her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyordum. “Allah Kerim!” dedim, çılgınca akan suya direnmek istercesine. Sonuç; “Ya herrü, ya merrü(16)!” yahut da “Ya can, ya ölüm! “olacaktı, kanaatimce.

Arkamdan diğer askerin bağırışlarını, silâh sesini duyuyordum, ancak bana ulaşan bir mermi yoktu, hissettiğim kadarıyla. Koşan asker, benim azgın nehir sularına kendimi teslim etme gayretinde olacağım düşüncesinde değildi muhtemelen.

Soğuk sularda ne kadar zaman geçmişti, ne kadar direnmiş, ne kadar sürüklenmiştim, bilmiyordum. Hatırladığım, yanımdan geçen bir ağaç gövdesine sarılıp uyumamağa gayret ederek sürüklenişim idi.

Yanlış birilerinin iğrenç emellerine kurban olmaktansa Tanrıya kurban olmam daha ehvendi(17). Yaşamam Tanrının buyruğu idi, ölenle ölünmezdi Tanrıdan gelen emir gereği, yangın olurdu, sel olurdu, deprem olurdu…

Sonuçlar inançların gereği idi, ama damarlarımda zonklayan(18) intikamı almam için de yaşamam gerektiği inancındaydım. Mademki kan davası vardı, mademki kısasa kısastı, tüm cismimde hem de karşı tarafın tüm sülâlesini yok etmek yer ediyordu düşüncelerimde, ama nasıl?

Tanrım yardım eder miydi kanlılarımı bulmaya? Asla! Tanrı böyle bir şeye izin vermezdi, kin ve garez(19) dolu olmama rağmen, çünkü veren de oydu, alacak olan da o. Tanrımın hem böyle bir şeye izin vermemesini diliyor, hem de izin vermeyecek oluşunun bilinciyle memnun oluyordum, handiyse(20).

Soğuk su iliklerime işlemişti iyice, bayılmak, ya da kendimden geçmek üzereydim. Ne olursa olsun kıyıya yanaşmalıydım, yanaşmayı denemeliydim, eğer yaşamak istiyorduysam.

Suyun akışına göre sağ taraftan, sağ kenardan girmiştim suya, o halde Türk toprakları için sola yönelmeliydim. Sol taraflarda belli-belirsiz yahut da bulanık bir ışık kümesi görür gibi oldum.

Ellerimi kürek gibi kullanarak kıyıya yönelmeye çalıştım, bayılmak, ya da kendimden geçmemek için direnmeye çalışıyordum.

Bir elin bana doğru uzandığını hissettim, elimi uzattım. Dost mu, düşman mı, kadın mı, erkek mi, genç mi, yaşlı mı? Bilemezdim. Sadece uzanan bir ele muhtaçtım, o el ise o eldi. Kendime geldiğimde o elin kimin eli olduğunu öğrenebilirdim. Ama nasıl?

Şuurum açıktı henüz. O el, dost eli olmayabilirdi! Çünkü bir silâh vardı elinde. Yunanlı asker gibi bir isteği olabilirdi benden. Çantam değil, namusum önemliydi. Hem ne tarafındaydım ırmağın, sağında mı, solunda mı? Bilemedim.

Uzanan elin suratına doğru, kim olduğuna bakmadan elimdeki çantayla var gücümle vurdum ve görünen ışıklara doğru koşmayı denedim, arkamdaki sesi duymuyordum, duyamazdım da…

“Dur kızım! Ne yaptım ki ben sana, elimi uzatmaktan başka?”

Beni sudan kurtarmaya çalışanın, Türkiye’de sınıra yakın bir tarla-bahçe evinde yaşayan, tarlalarına dadanan bir yaban domuzunun peşinde onu vurma amaçlı koşuşturan yaşlı bir Türk olacağını kestirememiştim.

Koştukça koştum. Dilim damağıma yapışıyor gibiydi. Işıklı penceresine baktım yaklaştığım evin, bir kadın namaz kılıyordu.

“Oh! Türkiye’mdeyim” diye geçirdim içimden ve bana elini uzatana karşı haksızlık yaptığım inancını yaşamaya başladım.

Hayvan seslerini duyduğum, ahır olduğunu sandığım yapıya yöneldim. Yalakta su vardı, çeşmesinden su içtim,  günlerce susuz kalmışçasına, oldukça sıcak bir yaz ramazanında oruç tutmuşçasına iftarında oruç açar gibi.

Ahıra girdim. Sırtımdaki çantayı samanların altına ancak saklayabildim, üstüm ıslak ve yorgun olmama rağmen dayanamadım daha fazlasına. Sızmışım, sızmış kalmışım, samanların kenarlarında…

Bir ses uzaklardan-uzaklardan omzuma dokunuyordu:

“Kızım! Kızım! Kalk! Üstün ıslak! Hasta olacaksın!”

Bir el uzandı ellerime tekrar, sıcak mı, sıcacık, şuurum uçup gitmişti, kapalı oluşunu muhafaza etmeğe çalışır gibiydi.

Yaşlı kadın, hayvanların huzursuz seslerinden endişelenerek gitmiş, girmişti ahıra. Onun da elinde bir tüfek vardı, çakaldan, kurttan, tilkiden, yılandan endişelenmiş olmalıydı herhalde. Ya da her nedense?

Bilemezdim silâhın kafasına çantayla vurduğum yaşlı adamın silâhı olduğunu ve “Kalk kızım!” diyenle karı-koca olduklarını ve yalnızlıklarını kendi başlarına, kendileriyle üleşmeye çalıştıklarını.

Sözlerini duyuyordum, ama kalkmaya, cevap vermeye mecalim(21) yoktu, gözlerimi açmaya çalışırken, bağırdı yaşlı kadın;

“Ahmet! Ocağa su koy, altını körükle, kavileştir(22) ve hemen seğirt(23)!”

Adamın yaşlı kadının yanına geldiğini hissettiğimde gözlerimi zorlarcasına açma gayretinde oldum, hayret edercesine, şüphe edercesine. O; o muydu acaba?

O; o ise, alnındaki şişliğin, gözündeki morartının bir sebebi olmalıydı. Cihanda hiçbir şey sebepsiz olamazdı, olmamalıydı da. O halde? Bu konuda sorumlu olacağım aklımdan geçmeliydi.

Hanımının elinden tüfeği aldı yaşlı adam, karısının beni sırtlayıp eve götürmesinde yardımcı olma gayretinde oldu.

Kendime geldiğimde utanmıştım, çıplaktım, apış arama(24) bir peştamal(25) konmuştu. Yaşlı kadın ılığın biraz ilerisindeki sıcak bir suyla ve şefkatle beni yıkamağa çalışıyordu.

Teşekkür etmek istedim. Sesim çıkmadı. Yaşlı kadının elini tuttum, “Ben yaparım!” anlamında kendi elimi göğsüme bastırdım.

Yaşlı kadın benim dilsiz olduğumu sanıp söylemek istediklerini işaretle anlatmağa çalıştı, ama bu konuda tecrübesinin de, bilgisinin de olmadığı anlaşılıyordu. Bana yardım edene yardım etmem gerektiğini düşündüm.

Yaşlı kadının dudaklarına elimi sürdüm. Kulağıma götürdüm ve elimle öne doğru çevirme şeklinde “Devam edin!” ya da “Konuşun!” anlamını belirtmeğe çalıştım.

Birileri “Dervişin sükûtundan anlamayan kelâmından hiç anlamaz!(26) şeklinde bir şey söylemiş, benim düşüncem de oydu, sessizliğimle anlatmak istediklerimi belki de hiçbir şeyimi anlayamazdı, ama yaşlı kadın anlamıştı.

“Bizden çekinme, ahacık sabun, ahacık havlu, güzelce yun(27)! Benim elbiselerden koydum birkaç dene. Biraz bol gelir belkim ama çıkarken beğendiğini çekinme giy. Kendi elbiselerimi giyerim dersen onları da yuğ(27). Sıcak su var daha, seslen yetiştireyim. Hem sonra de bakam, nicesin, necisin, adın ne, nerden gelirsin, nereye gidersin, soyun-sopun ne?”

Yıkanırken düşünüyordum:

“Dilsizliğe devam mı etsem? Ya sonra ağzımdan bir söz kaçırırsam! Yaşadığımı anlatsam mı? Ya katillerin yakınlarından birileri iseler! Kaçsam mı? Ya jandarmaya haber verirlerse! Çantada Nüfus Kâğıdım? Yoktu. Allah kahretsin, almayı akıl edememiştim o anda, doğaldı. Alsam ne olacaktı ki? Yunanistan doğumlu, Türk isimli bir Nüfus Kâğıdı. Sonra…

Sonrası, ne olabilirdi ki? Yaşamak için yaşamak değil, intikam için yaşamak değil miydi düşüncem? Hem saman altında saklanan çanta bu gayem için değil miydi? Gerisi vız gelir, tırıs giderdi. Kin ve öç alma duygum tüm benliğimi sarmış, yaşama gayem olarak sınırsızlığa bürünmüştü.

Sıcak banyo ile mayışmıştım(28), ancak beynim çalışıyordu. Dilsizliğe devam etmeğe karar verdim.

Sıcacık çorba yapmıştı teyze. Bir kaşık aldım, tatsız, yavan gelmişti bana. Bir kaşık daha aldım, bir kaşık daha tadına varır gibi olmuştum, ama tıkanmıştım, yiyesim yoktu...

Uyumak ve düşünmek istiyordum, farkında olmadan şefkate mi, teselliye mi ihtiyacım olduğunu hissetmeğe çalışıyordum.

Yaşlı amcanın hasarının sebebi ben olmalıydım. Can havliyle, canına mal olacağını bilse bile, akrep kendi canına okuyordu, o halde yaşadıklarımın, ancak anlatamayacağım duygularımın etkisi ile eylemi yaptığımı, bu davranışım için özür dilemem gerektiğini düşündüm.

Sofradan kalktım, amcanın önce alnından, sonra elinden öpüp elini bağışlamasını istercesine başımın üzerine koydum. Amca anlamakta gecikmişti anlatmak istediğimi.

Sonrasında teyzeye yöneldim. Elini öpüp kalbimin üstüne koydum. Teyze cin gibiydi! Anlamıştı anlatmak istediğimi hemen.

Hazreti Mevlâna’nın bir sözü geçti aklımdan: “Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma, görünüşte herkes insandır. Ama gerçek insan hal ehli olan insandır.”

Bu insanların beni, ben başıma bıraktıklarında sedire uzandığımı hatırlıyorum sadece.

Gün dönmüştü, sanırım ki yirmi dört saatten fazla bir zaman gerekmişti benim için, kâbus görmek(29) için bile vaktim olmamıştı. Dilsizdim(!), ama sağır değildim, bu acı dolu içten pazarlığımı örtbas etmek(30) içimden gelmiyordu.

Da…

Sonra…

Sonrası?

Yaşamım sittin sene(31) böyle devam edemezdi. Evet! Yaşamak, sonra bulmak ve bulduğumda da gereğini yapmalı idim, ama neyle, nasıl? Hem neyi, hem kimleri, hem nerede, hem nasıl bulup da gereğini yapacaktım.

Zaman kendi halinde geçmeye devam ediyordu, zamanımı bekliyordu herhalde Ahmet Amca ve Hatça Teyze.

Bu nedenle ne onlar bir şeyler soruyorlar, ne de ben dilsiz olarak onlara bir şeyleri anlatma gayretinde oluyordum.

Üstelik her nedense kendimi saklama gayretini yaşıyordum. Çünkü adımı sormuşlardı, mademki amca Ahmet, teyze Hatça idi, benim de onlar gibi bir ismim olmalıydı. Bir kâğıda büyük harflerle sadece “Ayşe” yazıp elimle “Uzaklardan geldim” diye işaretlemeye çalıştım.

Ama onlara göre batıdan değil, kuzeyden gibi. Muhtemelen anlamışlardı yalan söylediğimi, kafalarını salladıklarında anlamsızlığımda geciktiğimi hissetmiştim. Çünkü ırmak batıdaydı, kuzeyde değil ve karışanları da doğudandı.(32)

Yalnızlığa bürünmüş köyden uzak evin elektriği, suyu, sosyal yaşam biçimi yoktu, akla ne gelirse. Tüketilmeğe çalışılan bir ömür tablosu sergiliyorlardı karı-koca, kimseleri yokmuş, ancak çok kişileri varmışçasına. Onlar için bahçeleri, ağaçları, hayvanları, kümesleri ve ahırları her şeyleri idi.

Ara sıra…

Ara sıra değil, her sabah erken vakitte motosikletli biri geliyor, süt, yumurta, meyve, sebze ne varsa götürüyor, ekmek, şeker, yağ, tuz, un gibi ihtiyaçlarını getiriyordu, her ne lâzımsa, her ne söylenmişse, paraya-pula ihtiyaçları yoktu, bir nevi takasla(33) ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Bu hazırlığı yapmaları için de ya akşamdan hazırlıklı oluyorlar bir şeyler için, ya da sabah erkenden kalkıp hazırlıyorlardı sütleri, yumurtaları falan. Yaşamlarının düzeni bu olsa gerekti.

Çekincem vardı, ya çantamı bulurlarsa diye. Helâl hoş olsundu, eğer bulurlarsa. Ama “Hırsız” damgası yemekten korkuyordum. Bu; bu dürüst olduğuna inandığım insanlar indinde(34), belki karakola yönelmem, kısaca; “Al başına belâyı!” demek olurdu.

Bu nedenle hayvanlara bakıyormuşçasına ahıra girdiğim günlerden birinde birkaç pala-çaput parçasına üleştirdiklerimi kerevetlerin(35), tahtaların arasına saklayıp bir-iki parça kendime ait olanları çantada bırakıp içini ve etrafını samanla destekleyip, görünecek şekilde çantanın sapını dışarıda bıraktım.

Akıl edemediğim, samanın geçen zamana rağmen yaş olmasının, tüm gece nehirle boğuşmamın sonucu ağırlığının olması ve Ahmet Amcaya vurduğumda onun alnını yaracak, gözünü morartacak şiddeti sağlayacak şekilde ağır olması gerekliliğini unutmuş olmamdı.

Teyze inekleri yemlerken bulmuştu onu. Getirdiğinde heyecanla sarılmıştım çantama, hatta gözyaşlarımla ıslatma gayretinde olmuştum onu, Hatça Teyzenin hayret dolu bakışlarına aldırmadan. Sonra çantanın içini boşaltıp çantayı atarak bileziklerimden birini onun koluna takma gayretini yaşamıştım.

Teyze işaret parmağını bir rakkas(36) gibi salladıktan sonra onları şömine de diyebileceğim ocağın üstündeki küp ya da çömlek gibi bir şeyin içine koyduktan sonra; “Bu, senin!” demiş, düşünce ve sözlerini işaretlerle de pekiştirdikten sonra çantayı samanlarıyla birlikte yanan ocağa atmıştı.

Mesajı anlamıştım. “Irmaktan çıktın, ama samanlar kupkuru” demek oluyordu bu ve onun ilk defa şüphe dolu gözlerini hissetmiştim.

Akşamına elinde balıklarla ırmaktan dönen amcada da aynı bakışlar hâkimdi gibi geldi bana, karısıyla fısır-fısır konuşmasının(37) ardında…

Ev işlerine de, bahçe, ahır işlerine de yardım etmeğe çalışıyordum, hiç konuşmadan, hem de hiç, dilsizliğe oldukça alıştırmıştım kendimi.

Akşam yemeğinden sonra sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkarken onlar da namazlarını kılma gayretindeydiler, arkalı-önlü, titrek gaz lâmbası ışığında.

Sonra beni sedire oturtturdular ve biri bir dizimin, biri diğer dizimin dibine çömelircesine oturdular ve amca sordu:

“Kimsin kızım sen? Derdin ne? Nesin? Nereden gelip nereye gidersin, ya da gitmek istersin?” diye sorarken kalem-kâğıt uzattı bana.

Yerimden kalkıp, duvarda asılı bir firma reklâmı olduğu muhtemel takvime yönelirken omuzlarımı silkmeyi unutmamıştım.

Takvimin açılı sayfası üstünde avucumu gezdirdikten sonra bana uzatılan kâğıtlardan birine; “Zamana ihtiyacım var!” diye yazdım. Bu zaman, sınırsız olabilir miydi benim için? Belki…

Gün doğmadan, neler doğardı?

Bir gün…

Keşke o bir gün “Hiç gelmesin!” diyeceğim bir gündü. Genç bir delikanlı benim emsal, belki benim yaşlarımda biri geldi eve, bir atla, şehirden. Çünkü bu eve ya motosikletle ya da atla ulaşılabilinirdi.

Kör bir patikadan başka yol yoktu çünkü. Hiç de merak edip bakmadığım, yürümediğim bir yoldu bu.

“Ooo! Hoş geldin Ertuğrul!” dedi amca. Teyzenin davranışı daha da içtendi;

“Hoş geldin yiğenim! Annen-baban-kardeşlerin nasıllar? Hepiniz iyi misiniz? Bir geldiniz, bir kayboldunuz diğer yeğenlerle, daha hasretimiz dinmeden!”

“Sağ ol teyze! Hepimiz iyiyiz. Teyze oğullarının işleri bitmişti, onlar o günlerde döndüler. Ben diğer akrabaları da göreyim diye biraz daha kaldım. Yarın ben de memlekete döneceğim, gitmeden önce son bir defa daha göreyim istedim sizleri. Malûm; gidip de gelmemek, gelip de görmemek, görememek var.”

Evin kapısından içeri yöneldiler, benim farkımda değillerdi;

Bu isim, bu ses…

Yanılmam mümkün değildi, onca geçen, geçmesini bilmeyen zamana rağmen.

İnsanın bazı birikimleri kin ile beslenmiş olarak zihninde ise sözleri unutmuyor, unutamıyordu;

“Tamam, hıncınızı babadan alın, ama teyzeye, çocuklara dokunmayın!” şeklinde yalvarır gibi bir sesti o.

“Sen ne diyon be yiğen, o kadar yolu, o kadar zahmeti boşuna mı göze aldık, yılları tükettik?”

“Ama abi, adamdan başkası günahsız, kıymayın onlara!”

“Ertuğrul sen deli misin yahu? Hepsi yüzümüzü gördü, kim olduğumuzu biliyorlar. Nasıl sağ bırakırız birini bile? Sen kapının önünde dur, dediğin gibi karışma, biz ne yapacağımızı biliyoruz, kulaklarını tıka, vicdanını rahat tut!”

Aynı sözler, aynı seslerle, noktasına, virgülüne, vurgusuna kadar çınlıyordu kulaklarımda hâlâ, hatırlıyorum demem abesti(38), unutmamıştım, unutamamıştım değil, geçtiğinin farkında olmadığım zamana rağmen.

Duvardaki tüfeği aldım ve o genç adama doğrulttum ve;

“Öl!” diye bağırdım.

Tüfeğin boş olduğunu sözümü sarf edip tetiğe basmak üzereyken fark ettim. Neden sonra hatırladım, boş olmasının hikmetini, Ahmet amca söylemişti, aklımda kalmamış. Tüfeğin namlusunu aşağıya doğru indirdim.

Açığı vermiştim, çantadan sonra bir kez daha, sesim çıkmıştı, tek hece de olsa. Üçü de yerlerinden doğruldular. Bu kere teyze ve amca bir ağızdan;

“Kimsin kızım sen?” diye bağırarak sordular. Genç adamın dilinden tek kelime döküldü sorarcasına;

“Yoksa?…”

“Evet, ben, katlettiğiniz aileden sona kalan, yokluğumu fark etmediğiniz İlkay!  Nasıl genç adam? Bir aileyi yok ettiniz, mutlu musun, huzurlu musun, vicdanın rahat mı? Allah bilir katillere, eşkâlimizi(39) de, evimizin adresini de sen tespit edip vermişsindir. Senin silâhın yoktu, ama onlardan farkı olmayan kinin, kalleşliğin(40), kan davan vardı. Allah’a şükür ki tüfek boştu, yoksa elimi pis kanınla kirletmiş olacaktım!”

Söylemek, daha söylemek içimden geçenlerin tümünü kusmak istiyordum, ama tıkanmıştım.

Genç adam tek bir söz bile söylemeden ayağa kalktı, elimdeki tüfeği aldı, ocağın kenarındaki rafta bulunan kutunun içinden bir mermi aldı ve dışarıya yönelirken teyze ve amca niyetini anlamışçasına peşinden seğirttiler;

“Ertuğrul! Dur, oğlum! Yapma! Anlat, dinleyelim!”

Mermiyi yerine yerleştiren genç adam, içini çekerek, inancını tazelemek istercesine “Eşhedü…” diye başladığı cümleyi bitiremeden çenesine dayadığı tüfeği ateşlemişti.

Suçlu sadece kendisi değildi. Suç varsa vardı ve üleşmek mümkün değildi, hepsini bu genç adam yüklenmiş, ya da yüklenmek istemişti, kanımca.

Nasıl ki insanlar iffet(40) konusunda az iffetli, çok iffetli, ya da orta karar iffetli olamıyorlardıysa, vahşet konusunda da az vahşi, çok vahşi, orta karar vahşi olamazlardı.

Teyze ve amca ölünün başındaydılar.

Yanlış olsa da elimde olmadan gülümsedim…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Anatola; Yunancada (Rumca) “Anadolulu” demek.

(2) Baş Göz Olmak; Evlenmek.

(3) Sevecen;  Acıyarak ve koruyarak seven, şefkatli, müşfik.

Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.

(4) Vahşet; Vahşi olma durumu. Korku.

Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.

(5) Fütursuzluk; Aldırış etmeme, aldırmama, önemsememe, çekinmeme.

(6) Gurk Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk.

Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).

(7) Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

(8) Öyle zamanlar olur ki nereye gittiğin önemini yitirir; Çünkü asıl önemli olan yanında kiminle gittiğindir. Lev Nikolayeviç TOLSTOY

(9) Aşina; Bildik, tanıdık, tanıdık olan, tanıyan.

(10) Çirkef(lik); İğrenç, bulaşkan, haddini bilmez bir şekilde saldırı.

(11) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.

(12) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(13) Endaksi; Yunancada (Rumca) “Anladım!” demek.

(14) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

(15) Şarjör; Doldurmalık. Otomatik silâhlarda, belli sayıda mermi taşıyan ve bu mermileri namluya, arka arkaya sürmeye yarayan mekanizma.

(16) Ya Herrü, Ya Merrü;  Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.

(17) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

(18) Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.

(19) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık.

(20) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(21) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

(22) Kavileştirmek; Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak,  dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

(23) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

(24) Apış Arası; İki bacağın arasında kalan yer.

(25) Peştemal; Hamamda belden aşağısını (bayanlar için göğüsler üstünden itibaren) örtmek için kullanılan veya çalışırken elbiselerin kirlenmemesi için belden itibaren sarılan dokuma bez. İpek olanlarına futa denmekte.

(26) Dervişin sükûtundan anlamayan, kelâmından hiç anlamaz… Sagopa KAJMER

(27) Yunmak; Yıkanmak. Yıkanıp temizlenmek, tertemiz olmak.

Yuğmak, Yumak; Yıkamak, temizlemek, tertemiz etmek.

(28) Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.

(29) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(30) Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

(31) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.

(32) Bu ırmak için Meriç Nehri, kolları için Tunca-Arda desem yanılma ihtimalimin az olduğunu düşünürüm. Köy de bu nehre yakın köylerden biri olabilir (meselâ) (Buralar bana yabancı değil).

(33) Takas, bugünün ticari hukukunda Barter Sistemi, kliring olarak anlatılıyor. Kısaca kişinin elindeki ihtiyaç fazlası malın, ihtiyaç hissedilen mal ile değiştirilmesidir. Bunu mal mukabili ile karıştırmamak gerekir. Mal mukabilinde (takas değildir), satılan malın bedelinin, bir başkasına satılmasından veyahut da kullanılmasından sonra bedelinin ödeneceği anlamına gelmektedir.

(34) İndinde; Yanında.

(35) Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri. 

(36) Rakkas; Sarkaç (Ayrıca oynayan, dans eden, köçek).

(37) Fısır Fısır Konuşmak; İstenilen kişi ya da kişilerin dışında kimsenin duyamayacağı bir şekilde kulaktan kulağa, bir bakıma toplum tarafından hoş görülmeyecek bir biçimde kısık sesle yapılan konuşma.

(38) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(39) Eşkâl; Biçimler, kılık, kıyafet.

(40) Kalleşlik; Birine gizlice kötülük etme. Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü bırakılmasına neden olma.

(41) İffet; Namus. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılık.