Ebe poposuna şaplağı vurup da bebeğin ilk ağlamasını dinleme moduna girdiğinde belirsiz bir şaşkınlık içinde gibiydi.

Anlamamış, ya da görememişti, muhtemelen ilk başta görmesi gerekeni ev halkına müjdeyi vermek için bebek sesini çıkarana kadar; “Müjde bir kızınız oldu!” demişti, göbeğini keserken, neden sonra.

O zamanlar ultrason(1) mu vardı ki, cinsiyeti belli olsun, hemi de köy yerinde, hemi de evde doğumda, hemi de bir maşrapa(2) sıcak su eşliğinde.

Anne değil mi, daha ilk altını değiştirişinde fark etmişti kızındaki farkı! İlk çocuğuydu kızı Hikmet! Babasına gösterdi fark ettiği farkı. Babası “Tanrının hikmeti” diyerek koydu ona Hikmet ismini? Çünkü Hikmet kız çocuğu gibiydi de, aslında erkek evlâttı sanki?

Tanrının hikmetinden sual olunmazdı! O bir şeye karar vermişse kararı doğruydu, ince eleyip sık dokumaya da gerek yoktu.

Hem Atalarımız “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! dememişler miydi? Bu nedenle tepki göstermeyi hiç uygun görmemişlerdi, biricik evlâtlarına karşı. Yeter ki çocukları ileriki yaşamlarında sıkıntı çekmesin idi.

Tereddütleri sadece ebenin bu gerçekdışlılığı ağzından kaçırıp, orda-burda söyleyip kızlarının ilerideki nasibinin kesilmesi üzerine idi. Çünkü köy yerinde bir olağandışlılık anında kulaktan-kulağa, ağızdan-ağıza yayılır ve yıllarca da unutulmazdı.

O halde karı-koca bu gerçeği saklamanın yolu olarak köyden çıkmayı, uzaklara, çok uzaklara gitmeyi düşünmeliydiler.

Bununla ilgili bir öykü de anlatılmıştı köyde “Unutulmamak” üzerine;

Köyden şehre inip de eş-dost ziyaretine gelen köylü vatandaşın biri, bir yakınına sormuşmuş; “Yumurta sever misin?” diye. O da “Severim!” demiş. Ziyaretini tamamlayan vatandaş geri dönmüş şehrine.

Birkaç yıl sonra gene eş-dost ziyaretine gelmiş ve o yakınına rastlayınca tek kelimeyle sormuş; “Nasıl?” diye. O da cevap vermişmiş; “Rafadan!” diyerek.

Köyde hiçbir şeyin unutulmadığının en güzel örneği bu hikâye, ya da fıkra olsa gerekti.

Yoksuldular, yoksul olmalarına, kültürsüzdüler, okumamışlardı köy okulunun verdiği imkânlar dışında ve ellerinde avuçlarında yoktu, ama ebenin de çenesinin düşük olduğunu biliyorlardı, hem de kesinlikle. Çünkü köyde haberler, gazete çıkarılmadığı için(!) ya ebeden, ya da sünnet-tıraş-düğün-dernek-cenaze kaldırıcı olan ve asıl mesleği berberlik olan hocadan öğrenilirdi.

İsimleri mi? Gerek var mıydı? Ya Ebe anne, ya da Hoca ya da Berber dedin mi tanımayan olmazdı. Bugün değilse yarın, bir diğer doğumun arkasından ebenin mutlaka çenesi düşecek, mal bulmuş mağribi(3) gibi öğürürcesine(4) kusacaktı çocuklarının gerçeğini.

Ondan sonra sil silebilirsen sil, gerçeği.

Kızlarının yarınki dünyası kendilerine emanetti, kurtarmalıydılar onun dünyasını, aydınlık olmalıydı, kararmamalıydı?

Ve Tanrıdan şikâyet etmemeliydiler, hem asla. Bunun için uzaklaşmaları gerekti köyden. Yeterdi de…

Eğer şehre giderlerse nefislerini nasıl körleteceklerdi? Tarla yok, taban yok, irat(1) yok! Boğazlar doyunmak, bebe büyümek isterdi. Hem nereye gideceklerdi?

İş?

İş; Aslanın ağzında derlerdi!” şehirliler. Gerçi, gücüne-kuvvetine güveniyordu Himmet, hanımı Hidayet de çamaşıra-ev temizliğine falan giderdi, televizyonlardan gördükleri kadarıyla! Ama hepsi bu kadarla bitmiyordu ki! Başlarını sokacak bir ev, giyim-kuşam, kendileri gibi cahil yetişmesin diye çocuğa bir okul vs.vs…

“Siz hele bir durun! Şehre yerleşmişti emmimin oğlu yılların önünde, sonra kocadıklarında emmimi de, yengemi de yanına aldıydı. Adreseleri olacaktı herhal evde bir yerlerde. Kimseler bilmeden ben bir varıp danışıp geleyim, özünden…

Onlar ‘Neden?’ diye sorarlarsa; ‘Köyden, ırgatlıktan, kara ekmek yemekten, keçi peynirinden sıkıldım be yiğen!’ derim. Size sorarlarsa ‘Himmet nerde?’ diye şehre gitti, malzeme almaya dirsiniz! Sonrasında onlar gibi elde avuçta ne varsa, ucuz-pahalı satar-savar şehre yerleşiriz, şehir bize küsmez herhal, orda yaşarız...

Hem doktor çaresi de araştırırız, hem kızımız için, hem de bir daha bebeğimiz olmasın için sana ya da bana ne gerekiyorsa öğreniriz, zamanla ve paramız yettiğince!”

Giyinip şehre gitmesi ve üç-beş gün içinde geri dönmesi bir olmuştu Himmet’in;

“Hiçbir şeycik anlamadılar, hiçbir şeycikten şüphelenmediler! Yan taraftaki yine köylülerimizden birine ait bir ev, kiracı çıktıktan kelli uzun zamandır boş duruyormuş…

Herhal kirasını biraz abarttıklarından olsa gerek: ‘Gelin, yerleşin, ele üç yüz ise, size, hemşerimize yüz!’ dediler. ‘Üstelik bisiklet tekerlekli araba falan buluruz, zabıtalardan kaçmayı da becerebilirsen seyyar manavlık yaparsın!’ diye tembihlemişlerdi.

Ya da şişe-kâğıt toplar, hurdacılık yaparmışım. Şehirde aç kalmazmışız yani!” deyip sarıldı karısına.

Sonra kucağına aldı kızını, hoplatıp-zıplatarak, ninni söylercesine, şarkı söylemeğe çalıştı, öğrendiği-bildiği ninni modundaki tek şarkıyı;

“Mini-mini, pamuk gibi, karagözlü kuzucağız, babayla-kızı çayırlarda el ele dolaşacağız!(6)” diye.

Zamana hükmetmek mümkünsüzdü. Zaman gün olur geçmek bilmez, gün olur yetmezdi, ancak ilerlemek zorundaydı. Önüne-berisine bakmadan ilerlemişti de.

Mal varlıklarını önceleri “Pahalı” diye almaya kimse yanaşmazken, belki de daha da ucuza kapatmak isterken, tabandaki kıymetli tarlalara bile alıcı bulamazken, ne olmuşsa olmuş, herhalde ucuza kapamaya çalışanlar arasında rekabet oluşmuş, umduklarının çok üstünde değerlerle kendi malları başkalarının malları olmuştu.

Burada Himmet’in gözü tokluluğunu(7) da yadırgamamak gerek. Çünkü birisine söz vermiş, tükürdüğünü yalamamış, ondan sonrakinin aşırı, hatta uçuk(8) fiyat teklifini kabul etmemiş, ilk söz verdiğine satmayı yeğlemişti.

Söz verdiği kişi de köyün yabanı değildi ya, “Söz bir-namus bir” sözünün karşılığı gibi verdiği fiyatın üstüne eklenti yaparak ödemişti kendilerinin hakkını. O uçuk fiyata yanaşamasa bile.

Köy evini, her ihtimale karşı başlangıçta satmamışlar, devretmemişlerdi, uzak da olsa akrabalarından birine emanet etmişler, bakımı için kendisine de bir miktar para bırakmışlardı.

Ayrıca dikenlerini, çalılarını yolsun, ara sıra da olsa sulasın diye atalarının-analarının mezarlarının bakımını da kendisinden istemişlerdi, ölüm yıl dönümlerinin birinden birinde okumak için gelmeye söz verdikleri için.

Zaten evi satmamalarının da, temelli olarak devretmemelerinin de nedeni buydu. Elleri bollaşırsa zamanı gelince şöyle nane şekerli-gül lokumlu-külâhlı mevlit şekeri yaptırıp mevlit okutmayı bile düşlüyorlardı, köyden şehre inerlerken.

Hikmet büyüyordu. Ancak ne büyüyüş? Daha bebekliğinde bebeklere değil, arabalara, kamyonlara meyilliydi. Kız arkadaşlar edinmek yerine, erkeklerle top oynamaya, onlarla güreş etmeğe, kavga etmeğe bayılıyordu.

Günden güne yaratıldığı, Tanrıya biraz isyan gibi olacaktı, ama yaratılmağa çalışılmış cismini değil, özündeki cismini yaşıyor gibiydi.

Günler ilerledikçe daha bir belirginleşiyordu kendisi. Etek giymek istemiyordu, saçlarını uzatmak istemiyordu, saçlarını kısanın uzunu kestirmesinde mahzur yok gibiydi, ama o temelli kısa kestirmek istiyordu.

Bu minval(9) üzerine başladı ilköğretime. Çevresinde, çocukluğundaki gibi hep oğlanlar vardı, kızlara dönüktü sırtı. Bilye, misket, kuka-muka oynamak, birdirbir, uzuneşek, futbol oynamak gibi oyunlar hobisi(10) olmuştu.

Ara sıra ağzını bozduğunu da söylüyordu öğretmenleri, şikâyet anlamında. Oğlan analarından da şikâyet geliyordu, “Kızınız bizim oğlanı dövmüş!” derken çoğu ezilip büzülüyordu sanki. Kızlar ise oyuncaklarını paylaşamamaktan dolayı üzüntülü gibiydiler. Zaten yaşamının hiçbir döneminde bebek gibi bir oyuncağı olmamıştı, olamazdı da.

Derslerinde canavar gibiydi. Leb demeden leblebiyi anlıyor, sorulan her soru için ilk ve bazen tek parmağını kaldıran o oluyordu, derslerde.

Zaman ilerliyordu, yaşının gereği olarak. Erkeksi duygular taşımaya başladığını ilköğretimi bitirmek üzereyken fark etmişti. Kitaplarda okumuştu, din derslerinde hocaları söylemişti; kızlarla erkeklerin farklılıklarını. Kızlar erkeklerden farklı olarak daha geç başlarlarmış olgunluğa. Memeleri, kalçaları büyürmüş.

Hikmet bunları hissedemediği gibi daha öncesinden kızlarla arkadaşlığında beraber oynamak anlamında değil, onlardan birine değişik duyguyla aşırı meyil duymasının, heveslenmesinin sebebini de anlayamıyordu.

Üstelik erkek arkadaşlarından birini çiş yaparken görmüştü, ayakta işiyordu. Kendinde de o benzeyen şeyden vardı, ama bugüne kadar hep oturarak işemişti.

İlk defa o gün ayakta işedi ve başarılı olduğuna sevindi. Ancak eksikliği vardı; kadın-erkek arasındaki farklılıkların çoğundan bihaberdi. Her ne kadar Mart ayında bir kısım kedileri, daha sonra köpekleri üst üste güreşirler gibi gördüyse de.

Galiba o yaştan, ya da andan itibaren erkeksi duygular taşıdığını, kendini bir kız gibi hissetmediğinin farkına varmıştı, öyleyse vücudunun orasındaki bu farklılık nedendi? Biraz daha büyümesinin gerektiğine karar verdi.

Ortaöğretimde Biyoloji Öğretmenlerine danışacaktı, hatta gösterecekti kendindeki farklılığı, utanmayacaktı. Ne ailesinin, ne çevresinin, ne de toplumun ne diyeceği ilgilendirmiyordu kendisini.

O ise, o olmakta ısrarcı olacaktı, yeter ki biri, birileri kendisini yönlendirsin, anlatsın, bilgilendirsin! Eğer kendinde değişik bir şeyler vardıysa bunu ilelebet saklamanın, ya da gizlemenin gereği yoktu.

Yeter ki, yeter ki…

Kendisin ne olduğunu bilmeliydi, öğrenmek zamanının geldiğine inanıyordu.

Ve bazı farklılıklar gelip-geçiyordu aklından. Yaşamında en çok hoşlandığı, zevk aldığı, hatta mutlu şeylerden biri, iki kapı ötelerindeki, başlangıçtan son sınıfa kadar beraber ve aynı sırada oturduğu herkese karşı olandan farklı duygular yaşadığı Hilâl ile okula gidişleriydi.

Hilâl tam kapılarının önünden geçerken o da kapıdan çıkıyor, el ele tutuşarak gidiyorlardı okula. El ele tutuşmalarının kimseler tarafından mahzuru yoktu, nihayetinde herkes aynı sokaktan iki kız çocuğu olarak düşünüyor olsalar gerekti, kendilerini.

Oysa Hikmet heyecanlanıyordu o yaşlarında bile. Onu öpmek, ona sarılmak, kucaklamak istiyordu. Onun önlüğünün altı çoraplı idi. Her şeye rağmen kendi önlüğünün altında pantolon olmasından nefret ediyordu, onun yanındayken.

Üstelik onun göğüsleri neredeyse belli olmaya başlamıştı, beyaz teni yakasından gözüküyordu.

Kendisinde bu değişikliklerin hiçbiri yoktu. Hatta kulaklarının kenarlarından favori gibi gözüken sakallarını, burnunun altındaki bıyıklarını saklamak gayretini yaşıyordu.

Yol-iz bilmiyordu Hikmet. Babası tutmazdı elinden. Annesi de uzak-uzak dururdu kendinden, hem her bakımdan. Çok ızdırap vermesine rağmen, annesi-babası yattıktan sonra cımbızla koparmağa çalışıyordu fazlalıklarını.

Her yanı pire ısırığı gibi nokta-nokta kırmızı, benekli yaralarla doluşmuştu.

Hiçbir şey umurunda değildi, sadece karşısındakinin kendi hissettiklerini hissetmesinin imkânsızlığı onu üzüyordu.

Sabrı yoktu, annesinin-babasının bildiği, kendisinin inkâr edemediği bu değişikliğin bir çözümü olmalıydı ve bunun için gecikmemesinin gerektiğine inanıyordu. Bir gün öğretmeninin karşısına dikildi; “Özür dilerim!” diyerek. Öğretmenler Odasında başka birilerinin olmadığına karar vererek pantolonunu indirdi, şeylerini(!) gösterdi ve pantolonunu geri çekerken sordu; “Ben neyim öğretmenim? Bana yardım edin!”

Öğretmeni şaşkındı. Ne diyeceğini bilemedi. “Ben bir düşüneyim!” dedi durakladı, dili varmıyordu, ama cümlesini; “… kızım!” diye tamamladı.

“Ben limitlerdeyim(11) öğretmenim, acele edin, ne olur?” dedi Hikmet.

Öğretmenini tercih etmesinin bir nedeni de onun kocasının doktor olduğunu bilmesiydi. Öğretmen hanım enteresanlığı ve gördüğünü kocasına anlatmak gereğini hissetti. Kocası;

“Konunun uzmanı olmadığını, Hastanenin Plâstik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bilim Dalında tanıdıklarının olduğunu, bu konuda kendisine yardımcı olacağını, ancak yaşı on sekizden küçük olduğu için mutlaka anne ve babasıyla birlikte muayeneye gelmesinin, anne-babasının da yapılacaklara müdahale etmemesi gerektiğini” söyledikten sonra sormuştu;

“Bu çocukta testosteron hormonu(12) güçlü olsa gerek. Dikkat ettin mi, sakalı var mıydı, hiç olmazsa saçlarının kenarından favori gibi sarkan sakalı, bir kıza göre normal olmayan bıyıkları, bacaklarında, kollarında, ya da gösterdiği yerlerde kalın kıllar gibi bir şeyler fark ettin mi?

Bir başka soru; göğüsleri var mıydı, memeleri belirgin miydi? Yoksa fark edilmesin diye sıkıca kilitlemeye mi çalışmıştı onları? Ya sesi, sesi nasıl? Bir kız sesi gibi mi, yoksa hani bildiğimiz erkek sesli kadın sanatkârlarınki gibi mi?”

“Çok kısa bir an gördüm, görmemi sağlayacak kadar. Ancak söylediklerinin hepsine rastladım gibi geldi bana. Sesi, bir kız çocuğuna nazaran kalın, üstelik de göğüsleri yoktu, hem hiç yoktu sanki.”

“O halde endişelenme, kızımız kız değil, bir oğlan, bu benim görüşüm tabii, aslına onu gören uzman doktorlar, hocalar karar verecek!”

Muayeneye çıkmıştı Hikmet, anne-babasının endişe dolu suratlarını göz ardı ederek. Kendisini erkek gibi hissetmesi konusunda annesi-babası olgunlukla davranmış, başlangıçtan bugüne kadarki davranışlarına neden hoşgörü ile katlanmadıkları için kendilerine kızmışlar, çocuklarının sıkıntılarına hak verir gibiydiler şimdi.

Şimdi ise kabullenmelerinden dolayı mutluydular sanki.

Doktorlar Mikro Cerrahinin tüm unsurlarına sahip olduklarını ve hastane olarak sosyal güvencesi olmasa dahi aileye; “Kızlarının” ameliyatının sonucunda “Oğulları” olacağını, çocuklarının Mavi Kimlik Kartına sahip olacağını müjdelemek isteğindeydiler.

Öğretmeni de, “Öğretmen Amcam” dediği öğretmeninin beyi doktor da yanındaydı. Bu kere şeyini öğretmenine gösterirken yaşadığı utangaçlığı yaşamamıştı, tümünün karşısında yatağa yattığında ve orasının burasının kurcalanmasında da sıkıntı çekmemişti. Sadece aslı değil de öteki şeyiyle oynanması hoşuna gitmişti o kadar!

Daha sonra bir kurul huzuruna(13) çıkarılmıştı Hikmet. Bu Kurul neyin, nasıl, nerede, ne zaman ve hangi hazırlıklardan sonra ameliyatının yapılmasına gerek görüp karar verecek kuruldu. Bu kurulda mutlaka bir Kadın-Doğum Uzmanı, Plâstik Cerrahi Uzmanı ile Endokrinoloji, Genetik, Psikiyatr uzmanlarına da ihtiyaç vardı.

Aslında doktorların düşüncelerinde bugüne kadar hep içinde kadın yaşayan erkeklerle karşılaşmış oldukları ve onların daha kolay olan tedavilerini üstlendikleri yer ediyordu, onların doğurganlıkları olmasa bile. Üstelik bu sayı oldukça fazlaydı, literatürlere(14) geçen.

Doktorlardan biri konuşuyordu kurulda;

“Böyle çocuklar küçük yaşlardan beri kendilerini erkek gibi hissederler. Bu, şimdi hanım kız gibi olan ama ilerde delikanlı olacak olanın davranışları da onlar gibi. Bebeklerle oynamazlar, etek giymezler, hatta ve hatta kendi cinsleri gözükenlere yakınlık ve cinsel istek bile duyabilirler.”

Fiziksel bir bozukluğa rastlanmamıştı. Psikiyatri Ana Bilim Dalınca yapılan tetkikler olumluydu.

Ameliyatına karar verildi. Bunun için öncelikle psikolojik olarak hazırlanacaktı.

Ve müjde gibi verilen haberler vermişlerdi kendisine.

Birincisi; koldan ve bacaktan deri alınmasına gerek kalmayacaktı.

İkincisi, kendisini kendisi olarak yaşamaya başladığı andan itibaren ereksiyon(15) sorunu olmayacaktı.

Ve üçüncüsü ki bu en mühimi idi, Tanrı görüneni dışında kendisini tam bir erkek olarak yarattığı için, isterse çocuğu bile olabilecekti.

Ameliyatı gerçekleşmişti. Ameliyat sırasında göğüsleri olmadığı için göğüslerinin alınması, yaradılış itibariyle genital organlarına(16) müdahale gerekmemişti. Dolaysıyla olay sadece yanlış organın tasfiyesi(17) şeklinde gerçekleşmişti.

Sonuçta psikolojisinde herhangi bir sapkınlık gözükmediği gibi, herhangi bir komplikasyon(18) da olmamıştı.

Dinlenmesi zorunluluğu, psikolojik olarak yapılması gereken işler nedeniyle o sene ortaöğretime başlamış olmasına rağmen devam edememiş ve sınıfta kalma hakkını kullanmıştı, raporu olmasına rağmen.

Üstelik yapılan işlemlerden babasının emmioğlunun da, Hilâl’in de haberleri olmamıştı. Yalan hazırdı; yatılı okulu kazanmıştı.

Oysa o hastane odasında geleceğini bekliyordu ümitle.

Sonrasında Vatandaşlık Başvurusu kabul edilmişti erkek olarak. Bilmem ne mahkemesine(19) başvurusu sonunda ve Mavi Nüfus Kâğıdı olmuştu.

Yoksa önce mahkemeye başvurmuştu da sonra mı Mavi Nüfus Kâğıdını almıştı, tam hatırlayamıyordu.

Okuması, adam olması, dünyasında ilk, tek ve son olmasına inandığının karşısına o zaman çıkmasının gerektiği inancındaydı Hikmet.

İsmini değiştirmemişti, üstelik üniversiteyi bitirir bitirmez Askerlik yapacağının mutluluğunu da yaşar gibiydi şimdiden.

Anne-babası Hikmet’in yatılı okula başlaması(!) nedeniyle ve gördükleri lüzum üzerine oturdukları yer batıda idiyse doğuya, kuzeyde idiyse güneye uzak bir yerlere taşınmışlardı, dedikleri gibi çocuklarının yatılı okulu kazanmış olması nedeniyle.

Oğullarının bu durumunu kendilerinden başka birileriyle paylaşmak istemiyorlardı. Komşularına özellikle “Çocuk” olarak söylemişlerdi “Oğlumuz” demek yerine.

Ortaöğretimi bitirmişti Hikmet. Başından geçenler nedeniyle üniversitede tek ideali doktor olmak üzerine şekillenmişti. Şu cinsten, ya da bu cinsten kendisi gibi olanlara değilse bile Hipokrat Yemininin gereği olarak tüm insanlara yardımcı olmayı düşlüyordu.

Hilâl’i unutmuş muydu? Unutması mümkün müydü, unutabilir miydi hem? Asla! “Kalbe dolan o ilk bakış(20)” unutulabilir miydi?

Hem duyguların doğrusu-yanlışı olmazdı, ya var idiler, ya da yok. Yok demesi güçtü. Ama karşılaşırsa, ya da arayıp onu bulursa, onun kendisini kabul etmesinde tereddüdü vardı.

Dönüşünü kabul edebilir miydi? Kaybolan, ya da yok olan özrüne rağmen onsuz bir hayatı düşünemiyordu, onsuz bir hayatı da olmamalıydı.

Bir gün üniversitede iki ayrı turnikeden geçerlerken burun buruna geldiler handiyse Hilâl ve Hikmet. Hikmet; Hikmet olarak, Hilâl, Hilâl olarak. Aynı beyaz önlükleri giymişler muhtemelen aynı okulun öğrencisiydiler, her ikisi de.

Hilâl onun bir ya da iki adım, ya da sınıf öncesinde olabilirdi. Durakladılar.

Hilâl karşısındakinin cisminin kabul edeceği Hikmet olduğu tereddüdünü yaşıyor gibiydi. Baştan aşağıya o, ama baştan yukarıya o değildi. Çocukluğunda ellerinin birleştiği, sevgiyle kucakladığı o.

Hikmet de çok öncesinden zapt etmekte zorlandığı duygularının etkisiyle durakladı. Arkasına dönerken bir umutla;

“Birine benzettiniz galiba, efendim?” dedi.

“Bayan olsanız; ilkokuldan sevdiğim bir arkadaşım vardı Hikmet diye, ‘Hikmet!’ der sarılırdım size özlemle.”

“Bana o arkadaşınmışım gibi Hikmet diyerek sarılmayı neden denemiyorsun ki?”

“Nasıl yani?” diye sordu Hilâl sadece…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*)  Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden. Bilgelik Gizli sebep. Özlü; yani ahlaki, öğüt verici, kısa, öz, sağ, uz sözler, vecizeler. Tanrının insanlar tarafından anlaşılamayan gücü, kudreti, amacı. Düşünme ile ilgili bilim.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

Hidayet; Bir kimseye Tanrı tarafından gösterildiğine inanılan doğru yol, Tanrı yolu, hak olan Müslümanlık Yolu. İslâm dinini kabul etmek, Müslüman olmak. Yol göstermek. Gerçeğe ulaştırmak.

Hilâl; Bu isim Ebced hesabına göre Allah kelimesiyle eşdeğerdedir (66). Lâle kelimesi de... Hatta İzzet Paşanın; “Lâle, Allah ismine benzemeseydi, bu kadar şöhreti olmazdı!”  dediği rivayet edilir.  Yani Lâle, Hilâl ve Allah Ebced hesabına göre aynı değerdedir. Ufak bir bilgi vermem gerekirse; 28 harflik Ebced Tertibinde; Elif; 1, Be; 2, Cim; 3… Dad; 800, Zı; 900,  Gayın; 1000 değerindedir. Ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi, ayça, yeni ay, genç ay.

(1) Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.

(2) Maşrapa; Toprak ya da plâstikten, genelde metalden yapılmış ağzı açık, kulplu, küçük kap.

(3) Mal Bulmuş Mağribi Gibi; Büyük bir zenginliğe kavuşmuş gibi sevinç ve coşku ile önemsiz bir şey için çok sevinme.

(4) Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.

(5) İrat; Gelir, gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak ürün, mahsul. Sebze ve meyvenin toplanıp eve pazara getirilmesi, götürülmesi.

(6) Anonim olan ninninin aslı aklımda kaldığı kadarıyla şöyle: “Mini-mini, pamuk gibi, karagözlü kuzucağız, anne-bebek çayırlarda el ele dolaşacağız. Niye öyle acı acı, hıçkırıyor meleyorsun? Evet, evet anlıyorum, daha meme emiyorsun!”

 Köylerimizin çoğunda olduğu gibi benim köyümde de çocukların uyutulduğu bir ninni idi bu, babalar, anneler, nineler, dedeler, hemen herkes bilirdi bu ninniyi.  Tabii kendilerine göre yorumlayanlar da ninni içine kendilerini katarlardı; örneğin; “Nine-Torun, Dede-Torun, Teyze-Yeğen… Çayırlarda el ele dolaşacağız”  gibi…

(7) Gözü Tok; Paraya, mala düşkünlüğü olmayan.

(8) Uçuk Fiyat; Düşünülmesi imkânsız, emsallerine göre fazla olup kabul edilemeyecek fiyat.

(9) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

(10) Hobi; Kişinin işi, meslek çalışması, asıl uğraşı dışında, dinlendirici bir iş olarak yaptığı, oyalayıcı şey.

(11) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.

(12) Testosteron; Erkek cinsellik hormonu.

(13) Konunun uzmanı değilim. Bilgilerin çoğunu internetten ve eğer yaşıyorsa Allah selâmet versin, öldüyse Allah rahmet etsin benim çocukluğumda Bilecik’te yaşayan Kadriye Ablanın ameliyatla Orhan Abi oluşunun aklımda kalanlarından esinlenerek toparlamaya çalıştım.

(14) Literatür; Edebiyat. Yazın. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı -ya da- yapıtların tümü.

(15) Ereksiyon; Penisin sertleşmesi, dikleşmesi.

(16) Genital Organ; Dişi ve erkeğin üreme organları.

(17) Tasfiye; Bir ticaret kuruluşunun batması, kapanması gibi nedenlerle hesapların kesilerek ortada kalan maldan ve paradan alacaklılara paylarına düşen miktarın verilmesi işlemi. Katışıksız bir duruma getirme, arıtma, temizleme.

(18) Komplikasyon; Bir ilâcın ya da bir hastalığın doğuracağı yan etki.

(19) Asliye Hukuk Mahkemelerinin görev alanı.

(20) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.