On sekiz yaşıma henüz basmıştım. Gençlik heyecanı, benim de isteklerim, arzularım vardı, her genç gibi. Hatta tek bir istek; araba kullanmak, şoför olmak gibi. Sırf merak edip de sonradan istek ve arzularını takip etmekten bıkanlarından değildim. Hem bu tipte olanları samimi bulmam da mümkün değildi.

Kenardan köşeden, eşten-dosttan, kulaktan-dolma bir kısım şeyleri öğrenmiştim araba kullanmak konusunda, ama bilgi haznemi bir bilenden genişletmem gerektiği inancındaydım.

 O zamanlar Sürücü Kursları yoktu. Birileriyle Kocaali Kumluğunda “Şöyle-yap, böyle yap, vitese geçir, debriyaja kuvvetli bas, ayağını sert çekme, patinaj yaptırma, kaldırıma 25 cm den daha dar park et!” gibi bir kısım bilgilerle yoğunlaştırmıştım melekelerimi(1).

Hatta bana göre; benim “Maşallah’ım!” bile vardı denilebilirdi, emsallerime, akranlarıma göre. Düz yola çıktığımızda hız denemesi için bir keresinde 100 Km/Saat sürate bile çıkmıştım da hiç heyecanlanmamıştım! Ama yanımdaki ne yapmıştı, hatırlamıyorum.

Yer değiştirdiğimizde kalktığı koltuktaki yer ıslak mıydı, ne!?

Böyle bir zamanda yakınlaştım kapı bir komşumuz mahalledeki Süleyman Abiyle. Şimdilerde yaşamıyor Süleyman Abi, hatta Süleyman Baba. Kafama “Dank!” edercesine yaşamıştım yaşamak istemediğimi.

Çünkü Süleyman Abi, tıpkı eskilerin dediği ve hiç inanmak istemediğim gibi; “Hocanın dediğini yap, ama arkasından gitme!” tipinde bir insanmış bir defalığına bile olsa da. Yahut da ona yakıştıramadığım son davranışında ben bu kanaati paylaşmıştım, kendimle.

Neyse!

Bana öğretmen tavrında ilk öğrettikleri şunlardı Süleyman babanın;

“Direksiyonu kucağındaki çocuğun gibi tutacaksın, ne çocuğunu düşürecekmiş gibi gevşek, ne boğacakmış gibi sıkı-sıkı yahut da sert...

Sen seninle, içkili, yorgun, uykusuz, huzursuz, sinirli olarak veya biriyle, hatta kendinle bile kavgalı yola çıkmayacaksın…

Doktor ya da kul tavsiyeli ilâç kullanmayacaksın, gerekli olsa bile hele ki gece, zinhar(2)! İlâç kullanman zaruri ise benden sana nasihat direksiyona geçme…

Sigara içeceksen, çakmak kullan, yoksa kibritle uğraşırken dengeni şaşırabilirsin…

Yokuşu çıktığın vitesle in, yakıt tasarrufum olacak diye vitesi boşa atma, Nuh Amcanın başına geleni hatırla. İlin pazarının dönüşü yokuş aşağı boşa vites atış ve 28 ölü, üç kuruşluk tasarruf için o kadar canı tehlikeye atmaya gerek var mıydı?..

O da bilmezdi herhalde, yoksa başkalarının canını kurtarmak uğruna malından ve canından vazgeçerek her türlü tedbiri, riski(3) almaya gayretli olur muydu, ‘Atlayan atlasın, canını kurtarsın, sonumuz iyi görünmüyor!’ der miydi, kapıları açıp da, son anına kadar?..

Yolcun da olsa, yükün de olsa ruhsatında yazılı olandan fazlasına tamah etme(4), araban ne kadar kuvvetli olursa olsun. ‘Geç geldi!’ desinler, ‘Başın sağ olsun, geçmiş olsun!’ demesinler ailene, bu nedenle trafik ve sürat ile ilgili kurallara mutlaka uy!..

Ve son olarak; ‘Mutlaka aracın olmasına karar vereceğin ana kadar sakın ehliyet sahibi olmaya kalkışma, biraz gecikirsin kullanmakta en fazla o kadar, sonrası hüsran(5) olmaktansa…

Tecrübeyi insan devamlılıkla kazanır, ‘Hele bir tur atayım!’ demekle öğrenilmez bu meret(6)! Sen istediğin kadar dikkatli, kurallara uygun hareket et, karşındaki ‘Hanzo(7)!’ ise yandı gülüm keten helva!

Başka söyledikleri de vardı aklımda, yaşadıkça karşılaştığım, ama şu anda tekrarlamakta zorlanmaktaydım.

Süleyman Abi, şehirlerarası otobüslerde çalışırdı, yevmiyeli gibi, mal sahibinin otobüslerinde, hangisi olursa olsun, onun için fark etmezdi.

Ve kanımca bana söylediklerinin tümüne uyardı, aksi takdirde bir patron, firmasının adını ve yolcularını nasıl riske atardı ki?

Süleyman Abi iyi ki şehirlerarası otobüslerde çalışmadan evvel evlenmiş ve iki çocuğu olmuştu arka arkaya. Söylediğine göre büyük olan kızının adı Sühendan, küçük olan oğlunun adı da Süruri idi.

Yoksa bugünlere kalaymış evliliği, mümkün değil çocuk sahibi olamazmış, çünkü ne zaman akşam, ne zaman sabah servisine çıkacağı hiç belli olmazdı.

Eşi Süheylâ’nın ve çocuklarının en çok güçlerine giden şey ise, bir dini bayram sabahı bile beraber olamamaları idi. Bayramlarda yoğun müşteri trafiğinde seferler canına okurmuş Süleyman Babanın.

Evine günler sonra yorgun-argın(8) gelir ve karısını canının çektiğini utanarak söyler, ama yorgunluğunu bahane eder, aynen daha önce dediği gibi;

“İyi ki zamanında bebelerimiz olmuş be hatun!” dedikten sonra yatar yatmaz sızar, horuldamağa başlardı.

Bazen uyuma süresi kesintisiz yirmi dört saat bile sürerdi. Hatta bazı, bazen ertesi günden de birkaç saat izin alırcasına bir-iki saat daha uzatırdı, horlamasını!

Patron varlıklıydı, yurtdışı ticareti de vardı ve elindeki en ehliyetli, hatta kulaktan dolma da olsa lisanı olan, gözü açık şoförlerinden birisiydi Süleyman Abi ve gittiği yerden hiç boş dönmez, gereği ne ise yapardı.

Uzun yol şoförü olup hatıraları olmayan şoför var mıydı? Onun da vardı tabii. Örneğin;

Bir gün bir duraklamasında tuvalete gitmesi gerekmiş. Tuvaletten çıkan yabancı adamın edebi kıtmış. Yüzüne bakmış ve anlayacağı umuduyla;

“Lafın safın çakınız!” demiş, karşıdaki kendisine Fransız-Fransız bakınca;

“Anlamadın mı dangalak(9), Türkçenin İngilizcesini söyledim; ‘Lütfen sifonu çekiniz!’ der gibi.”

Bir diğer seferinde “fare” demeği bir türlü hatırlayamamış, akıl edememiş, kaldığı moteldeki Reception’a “Odada fare var!” demek yerine; Tom end (and) Jerry?  Yu nov? (You know). Tom is nanay, Jerry is hiyır (here)” demişmiş!

Süleyman Abiyi dinledim mi, ehliyet alma konusunda? Yoo! Babam; “Oku, adam ol, eşek olma!” dedikçe, ben okuyup adam olmayı da, eşek olmayı da bir kenara koyup hep şoför olmayı istedim.

Zaten liseyi, sınıfta hiç kalmadan, ama kör-topal bitirebilmiştim.

Sürücü Belgesi almak için öylesine arzuluydum ki, verilen kitabı sular-seller gibi okuyup ezberlemiş, yazılı sınavdan yüz üzerinden yüz tam puan almıştım.

Direksiyondan ise geri-geri parkta 5-10 cm lik hata yüzünden doksan beş puan alarak o günkü deyişle bir defada Profesyonel Ehliyetimi(10) cebime koymuştum.

Sadece bir nal vardı elimde! Diğer üç nalı, daha da önemlisi de atı nereden bulacaktım? Etimiz neydi, budumuz neydi? Hem de kuralları vardı her şeylerin. Arabam olsa bile hemen taksicilik, dolmuşçuluk yapamazdım ki!

Korsancılık mı? Hak getire! Mafyası bile vardı onun, söylendiğine göre.

Ana gibi yâr olmazdı, ama gerçek şu ki; baba gibi de yâr olmazdı. Adam olamayacağıma inanan babam; araştırmış-taraştırmış, bulmuş-buluşturmuş, danışmış, araya adamlar bile koymuş, belirli bir süre denenmek, sonrasında devamlılığıma karar verilmek üzere bana bir Taksi Durağında iş bulmuştu.

Öncelikle şehrin plânından şehri öğrenmeye çalıştım, hiç bilmiyormuş gibi. Yakınları sokak-sokak, uzakları cadde-cadde, mahalle-mahalle…

Bir iki falsodan(11) sonra -ki olacaktı o kadar- şehir sokaklarını, caddelerini tanımak ve arabayı kullanmak konusunda canavar gibi olmuştum! Bazı müşteriler durağa telefon açtıklarında özellikle beni çağırır olmuşlardı.

Ve onlar taksimetrenin yazdığının üstünü daima bana bırakıyorlardı.

Babamın kıskançlık damarı çatlamış, tansiyonu yükselmişti;

“Ülen, dünkü çocuğa bak hele? Bu kadar yıllık devlet memuruyum, gündeliğim bu kıçı-kırık veledinki(12) kadar bilem olmadı…

Zere(13); ‘Okumadan adam olacağım!’ diyordu, gerçekten de adam oldu, aslan oğlum benim!...”

Bazen Süleyman Abiyle karşılaşıyorduk araç üstünde, ya da yayan. Araçlarımız karşılaşırsa farlarımızla selâmlaşıyorduk, genelde o beni tanıyordu, öncelikle, yaya isek kucaklaşıyorduk ve mutlaka nasihatlerine devam ediyordu;

“Yokuş yukarı arabayı kaldıramayacağına inanıyorsan, çekinme, mutlaka el freni ile kalkmayı dene, arkaya kaydırmadan, ya da debriyajını kavrama noktasında tuttuktan sonra gereğini yap!..

Kesinlikle sarı ışıklarda geçmeye, ya da yürümeye çalışma! Her durduğunda ayağın mutlaka frende olsun, her park ettiğinde mutlaka el frenini çek, ama kış akşamları aracını park ederken donmalara karşı el frenini çekmesen daha iyi!” gibi.

Muhteşem bir insandı Süleyman Abi. Tarihte asıl olanı yaşamamış olsaydı, Muhteşem Süleyman unvanı bu devirde ancak ona yakışırdı, bu unvanı sadece o hak ederdi (herhalde).

Sayılı gün çabuk geçiyordu. Benim de sayılı günlerim tükenmişti, köşeyi dönemeden. “Asker olacaksın!” demişlerdi, ben de çakı gibi asker olmuştum.

“Ne yaparsın?” dediklerinde; “Şoförüm” demiştim.

Sonrasında önce Servis Şoförü, sonrasında da; “Komutan Şoförü” olmuştum. Oh! Keyfim kekâ(14)!

İki yıllık askerlik süresi -ki yaşadığım zamanlarda askerlik yirmi dört aydı- ve herkes askerlik yapardı, yerli-yabancı, zengin-fakir, Müslim-gayri Müslim, siyah-beyaz-sarı-kırmızı, muhallebi çocuğu-köy çocuğu fark etmeksizin, bedelli-medelli, raporlu-özürlü zırvalıkları(15) olmaksızın.

Bilinirdi ki; en kötü ihtimalle levazım(16) askeri olurdu, hizmetini gururla tamamlardı asker olan, asker olmak isteyen, askerliği şan ve şeref sembolü olarak gören herkes. Onun için analar askere giden oğullarının ellerine “Vatanına kurban olsun!” diye kına yakarlardı…

Ve askerliğim bitmişti, hiçbir vukuat olmadan. Rutin(17) askerlik dönemimde erken tezkere almak, ya da erken terhis olmak için izin almamıştım, annem ve babam malûm birikintileri ile ancak beş, bilemedin altı-yedi defa ziyaretime gelebilmişlerdi askerliğim süresince.

Oysa Süleyman Abi, gün aşırı değil tabi, neredeyse ay aşırı -ki bu kelimeyi de ben aklımdan uydurup lügatime ekledim- her ay değilse bile iki ayda bir mutlaka uğramıştı bana.

Biliyordum ki; sırf beni görmek için bu taraflara yapıyordu servislerini. Başka bir niyeti mi olması gerekti ziyaret etmesinin? Başka ne gibi bir art niyeti(18) olabilirdi ki, sakladığı, ya da saklamak istediği?

Süleyman Abi, beni ziyarete geldiğinde hiçbir seferinde de boş gelmezdi. Ya annemin, ya da hanımı Süheylâ Teyzenin böreklerinden, çöreklerinden, kurabiyelerinden ya da babamın harçlıklarından getirirdi, bir zarf içinde özlem dolu mektuplarla.

Sonrasında dayanamaz kendi de elini cebine atma gayretinde olurdu. Bir gün dayanamadım;

“Süleyman Abi, biliyorsun sigaram yok. Olsaydı da komutan döver-söver bıraktırırdı, ya da beni bırakırdı. ‘İçki içme!’ demiştin, o da senin tavsiyen, nasihatin...

Alârm verilir, komutan gecenin kör vaktinde çağırır, tatbikat, ya da denetleme olur, sabahın er vaktinde hazır olmam gerekir. Tabldot iyi, üstelik Komutan Anne de her öğün değilse de haftada birkaç öğün kameriyeye ‘Canın çekmiştir, özlemişsindir!’ diye yemeyi özlediğim yemekleri yapar, getirir…

Onun için beni düşünme, zahmet etme!” demiştim.

“Komutan Anne?” diye sorarken gizlemeyi düşündüğü başka soruları da var, inancındaydım.

Sabredemedi Süleyman Abi, herhalde damardan girmek zorunda hissetti kendini;

“Umarım Komutan Annenin Komutan Kızı yoktur!”

“Allah evlât vermemiş, bugünlere ulaşmışlar karı-koca. Komutan; Komutan Baba, Komutan Teyze; Komutan Anne işte!” dedi.

Başka ne anlatabilirdi ki?

Geniş bir rahatlama olmuştu Süleyman Abinin yüzünde, her nedense?…

Uğurlanırken asker gibi uğurlanmıştım bir evin tek oğlu olarak, karşılanışım da öyle olmuştu dönüşte. Annem-babam, komşular, Süleyman Abi, eşi ve çocukları, her ikisi de…

Annem-babam gibi, Süleyman Abi ve ailesinin de ayrıcalıkları vardı indimde. 

Süleyman Abinin oğlu; enine-boyuna dalyan(19) gibi, yakışıklıydı ve kendisine benziyordu. Liseyi bitirmek üzereymiş, bir vesile ile söylediğine, ya da anlattığına göre.

Kızı ise, anlatmasına göre, tariflerine sığmayacak kadar güzeldi. Üniversite öğrencisiydi ve yaz tatiline gelmişti memlekete! Ona alıcı gözüyle bakmam mümkün değildi.

Yasak ne kelime, mekruh(20), tabu(20), haram hatta günahtı. Süleyman Abinin kızına bakmak ve gönül ocağında misafir etmeyi düşlemek ha? Tövbe! Tövbe!

Ama o kız, kendisine öyle bir bakmıştı ki; o şarkı, elem gibi dökülmüştü dudaklarından sessizce;

“Bir bakış baktın, kalbimi yaktın!(21)” der gibi.

İnsanlar neden bazen “Olmayacak duaya, ‘Âmin!’ demek” cüretini yaşamak isterlerdi ki? Askerden henüz dönmüştüm, işim-gücüm yoktu, babam adam olmama çalışmışsa da ancak liseyi bitirebilmiştim, dediğim gibi kör-topal…

Başka? Başka bir şeyler söylemeğe ve ummama gerek var mıydı? Şarkıdaki şahin-serçe örneği(21) gibi!

O akşam Süleyman Abi, tek başına ziyarete gelmişti bizi, daha askerlik dönüşü kutlamaları bitmeden, direkt muhatabı(22) bendim ama;

“Sen dönmeden önce patronla görüştüm, filomuza genç, deneyimli, efendi şoförler gerek, benim gibi yaşlananların yerine…

Seni önerdim patrona. Kısa zaman içinde fark sınavına girip Ağır Vasıta Sürücü Belgesi(23) alıp hemen göreve başlayabilirsin. Tabii ki ailenin de rızasını alarak. Çünkü sana nasihat ettiğim gibi gecen-gündüzün belli olmayacak, bazen nerde akşam, bir başka yerde sabah.

Eğer ‘He!’ dersen hemen bu sabah patronla görüştüreyim seni. Hem şu aklında olsun, bizim gibi kaşarlanmışların çalışma süreleri kısalacağından, sen ve eğer alınırsa emsallerin en az bizim kadar maaş alacaksınız, yeme-içme-sigorta-giyim-kuşam da bedelsiz. Bu gece düşün, ya da hep beraber düşünün, sabah geçerken uğrarım, eğer beni karşılarsan oğlum, ne âlâ olmazsa sana sağlıklı ve başarılı bir ömür dilerim!”

Söyleyeceklerini bir çırpıda tamamlamış, bardağındaki meyve suyunu bile bitirmeden ayağa kalkıp kapıya yönelmişti. “Allahaısmarladık!” diyerek ayakkabılarını giyerken bir öneride daha bulunmak ihtiyacını hissetmişti;

“Sakın ola araç kullanırken de, karar verirken de aceleci olma, inisiyatif(24) kullanman gereken zamanlar hariç!”

Sabah ezan okunurken ayağa kalkmış ve Süleyman Abinin ayak seslerini dinleme moduna daha o anda girmiştim. Beklemeyecek, bekletmeyecektim, bekletmedim de…

Aradan üç ay mı, beş ay mı ne geçmişti? Ehliyetimi, ya da bilinen adıyla Sürücü Belgemi “Ağır Vasıta Sürücü Belgesi” olarak yeniletmiştim. Başlangıç olarak Süleyman Abiyle çıkmıştım göreve yardımcı kaptanı olarak…

Gençliğim, diğer bir adımla genç oluşum başlangıçta bazı yolcuları tedirgin etmişti. Sonra zaman ilerlemiş herkes bana alıştığı gibi, yardımcı kaptanım da bana alışmıştı, hem gecelerimizde, hem de gündüzlerimizde.

Bu sıralarda Süleyman Abinin ısrarlı teklifleri vardı, bir araya geldiğimizde.

“Lisanın nasıl, ilerlet, İngilizce yetmez, Almancan da olsun az ya da çok!”, deyip Seyahat Kitapları verip, belirli kalıpları öğrenmemi istiyordu.

Ayrıca; “Kursa git, paran yoksa ben borç veririm!” diyordu, ben de boş zamanlarımda okul hocalarından ikisinden İngilizce ve Almanca özel olarak ders almağa başlamıştım. Boş zamanlarım dediğim, servise çıkmadığım dinlenmem gereken zamanlardı ve ben öğrenmek için o dinlenme zamanlarından fedakârlık etmek zorundaydım.

Çünkü Süleyman Abi, bir şey önermişse, mutlaka ilerisi için bir şeyler düşündüğünden önermiş olabilirdi, boşu boşuna değil.

Bir gün, oldukça evvelinden, “Hadi bakalım, hemen pasaportunu çıkart, bu kere değilse de, gelecek sefere, mutlaka yurt dışına beraber gideceğiz, on tekerle, haberin olsun…

Patrona söyledim, ‘Yaşlandım, artık işlere gençler el atsın!’ diye. Bir-iki seferden sonra işlere sen konsantre olursun(25) ve benim bu işlerden elimi-ayağımı çekmeme yardımcı olursun, değil mi? Artık ben de çocuklarıma, hatunuma biraz vakit ayırayım yahu!” demişti…

Neden lisan bilmem için beni zorlamıştı, şimdi anlıyor, daha iyi anlıyordum. Üstelik bu görevin getirisi servislerin getirisinden daha fazlaydı. Beş-altı otobüs servisi yapmakla bu nakliyenin bir seferi eşdeğerdi neredeyse.

Evet, gümrük kontrolleri, irsaliyeler(26), faturalar, köpeklerin ve aletlerin kontrolleri vakit alıyorduysa da, geçilen güzergâhlardaki isteklileri memnun etmek gerekiyorduysa da, hem tatlı, hem de kârlı bir işti.

Sonlardan bir evvelki sefere Süleyman Abiyle çıkmıştık yine yurtdışına.

“Bu benim seninle son seferim evlât, artık yolu-izi, kuralları, nelerin gerektiğini iyice öğrendin. Bundan sonra ben yoğum. Yanına güveneceğin birini al, arabayı hep kendin kullansan da. Tüm işlemleri kendin halletsen de…

Yanındaki biri can yoldaşı olur sana. Tuvalete gitsen, bilirsin ki arkan emniyettedir, rahat olursun.”

Bir süre durakladı, bir şeyler eklemek niyetini seziyordum sözlerine. Ancak nasıl başlayacağının düşüncesini yaşıyor gibiydi. Bazen susmak çok şeyi anlatırdı. Her ne kadar söz gümüşse, sükût altındır dense de.

“İlk park yerine gir, biraz dinlenelim şöyle, amca-oğul gibi değil, baba-evlât gibi iki lâfı da ucuca eklemeğe çalışalım!”

“Olur!” dedim. Çünkü bu; onun yüzüme karşı ilk ilâhi seslenişi(27) gibiydi.

Ocağı çıkardı, çayı demledi, boğazını temizledi, çayı bardaklara üleştirirken;

“Bak evlât yaşım ilerledi, ne kadar daha otobüs servislerine dayanırım belli değil. Gücüm ne kadar yetişecek bilemem, ama çalışmadan da duramam, bu benim yaratılışımın gereği. İşi bırakayım, iki saat içinde göçerim, hatunum emekli olmamı çok istemesine rağmen...

O beni istiyor, ama ben onun olurken o beni kaybedeceğinin farkında değil. Bu nedenle bana söz vermeni istiyor, bekliyorum senden, mecburiyetin olmasa bile. Bana bir şey olursa onları ortalıklarda bırakma.”

Nefes almak için duraklamasını fırsat bilip cevaplamak gereğini hissettim;

“O nasıl söz, Süleyman Baba. Allah sağlıklı ve uzun ömür versin, ama hak tecelli ederse bir ummadığım zamanda ailen bana emanet, hanımın annem, çocukların kardeşlerim…”

Lâfımı böldü, bitirmeme fırsat kalmadan;

“O kadar uzun boylu değil be evlâdım. Kızıma bakışlarını görmedim mi, sanıyorsun? Saygını yitirmemek için sessizliğe bürünmeni anlamadığımı zannediyorsun. Eğer gönlün varsa, gönülleriniz uyuşursa, senden iyisi mi olacak dünyamda, kızımın yaşantısında?..

İstemen yeterli, ben verdim gitti, al! Ama bu konuda son söz kızımındır. Ha! Ufacık bir sır; ilk karşılaştığınız andan beri seni sorar, soruştururmuş annesine. Benim söyleyeceğim bu kadar, gerisi sana kalmış!”

Yüzüme baktı, kararımı öğrenmek istercesine. Şoke olmuş(28) gibiydim. Ben hülyalarıma yön çizmekte zorlanırken, hülyalarım bana yönelmişti, ummadığım bir şekilde.

Yaşamak istiyordum. Ezel umurumda değildi, ama ebet olsun dileğimdi.

“Haydi, dalgınlaşma, topla tüpü-bardakları, yol uzun, devam edelim. Ancak mayıştın(29). Hülyaların sınırsızlaştı, o zaman izninle ben kullanayım varıncaya kadar!”

Gerçekten muhteşem bir insandı Süleyman Baba. Dünyaya bir daha gelmesi mümkünsüz bir insandı, bilen, anlayan ve insana yön vermesini bilen.

Dönüşte de o alıp kullandı on tekeri. Gerçi araç boştu, ama beynim boş değildi, aklımın yerinde olmadığının farkında idi o. Ben hülyalarımı zapt edemez gibiydim. Yaşamağa başladığım inancındaydım. Karşımda olacak olana üniversite farkı olsa da; “Evet!” dedirtme umudum vardı artık.

Yaşıyordum, yaşayacaktım da, bunu başka türlü anlatmam mümkün değildi. Ama her şeye hemen değil, belirli bir süre bekledikten sonra başlamalıydım. Biz bizeyken “Süleyman Baba” idi o, karşılaştığı, birileri varsa çevremizde “Süleyman Abi.”

Üstelik Sühendan ile kendimizin kendimize verdiği izinle cep telefonu ile konuşuyor, konuşabiliyorduk.

“Okulu çabuk bitirmesini” istemiştim ondan. “Okulu çabuk bitireceğim!” demişti uzaklardan. Beklemekle zamanın sonuna nasıl ulaşacağımı bilemez gibiydim.

Bir gün yaşadığı acı haberi aldım Süleyman Baba’nın, gazete haberi olarak. Okuldan çıkan oğlunu bir servis minibüsü altına almıştı ve oğlunu hemen orada, oracıkta kaybetmişti. Patronu o gün, onun yerine servise çıkmıştı, Süleyman Abi acısını yeterince yaşasın isteğiyle.

Bunları sonrasında Sühendan’dan da öğrenmiştim, kardeşinin cenazesine yetiştiğinde, ağlayan sesinde.

Süleyman Baba kendinde değildi, tüm uyarılara rağmen. Sigarasının birini söndürüp, diğerini yakıyormuş. Patronu “İstediğin zaman gel! Ben yapılacakları hallederim!” demesine rağmen bunalımının önüne geçememiş.

Bir haftada, on günde acı diner miydi, yok olur muydu? Bir ayda? Bir yılda? Ömür boyu? Asla!

Bazı insanların özel duaları vardı ki bunu annem sık sık namazlarının ertesinde dilerdi: “Allah’ım, düşmanıma bile evlât acısı verme, çektirme!”

Dünyanın en iyi insanlarından biri olan Süleyman Babanın, ya da rahmetli oğlunun nasıl, ne gibi bir hatası, ya da hataları, günahları vardı ki Tanrı onları böyle cezalandırmayı uygun görmüştü? Bilemezdim, bilinmezdi de hem.

Bazen ayrı servislerde olmamıza rağmen hâlâ aynı şirkette beraber çalışıyorduk. Yaşadığı olaydan sonra kendisine destek olmam gerektiğini söyledim. Yardımcısı olacaktım. Göreve beraber çıkacak, mümkün olduğu kadar acısını asude(30) yaşamasında yararlı olacaktım.

Süleyman Baba, kendisini ve acısından dolayı yaşama arzusunu yitirmiş gibiydi.

Oysa eline bakan üniversite öğrencisi kızı -ki ondan etkilendiğimi, onunla beraberliğimizi saklamıyordum artık özellikle kardeşini yitirdiğinde bir sığınak gibi sarılmasından sonra ve yine acısından ne yaptığını bilmez bir şekilde kendini oradan oraya atarken, elini tutmama, teselli etmeme izin veren- karısı vardı Süleyman Babanın.

Süleyman Baba, tüm menfiliklere(31) rağmen işine dönmüştü, ancak o artık eski ders veren, espri(32) yapan, güler yüzlü olma vasfını devam ettiren bir Süleyman Abi değildi.

Gülümsemez bile olmuştu. Servislere beraber çıkıyorduk ve yorulduğunda bana sarf ettiği söz sadece iki kelime oluyordu; “Sen geç!” ve arkaya gidip uzanıyordu, dinlenmek istercesine, uyuma isteği de, ritmi de kaybolmuştu. Hangi can, ömrünün baharında, civan(33) gibi, hırslı, lise son sınıfı bitirip, üniversite aşkıyla tutuşan bir evlâdın sabah güle-oynaya vedalaşmasının sonunda, akşamında cenazesine kavuşmasının hüznünü atabilirdi ki üstünden?

Hicran(34) ki, hicran?

Günlerden bir günün gecesinin otobüs servisindeydik. Mola yerinde tuvalete giden Süleyman Baba, dönüşünde boş bakışlarla dönmüş gibi gelmişti bana. Daha önce hiç rastlamadığım, görmediğim, bilmediğim, anlamadığım bakışlardı bunlar. Utanmasam, Süleyman Babayı etmem gereken tarifin içine “bön-bön bakmayı(35)” da ekleyebilirdim.

Her zamankinden farklı bir şekilde oturdu direksiyona. Farklılığı fark ediyor, ancak ne olduğuna dair yorum yapamıyordum kendimce.

Bir süre gittikten sonra Süleyman Abi, “Kendini iyi hissetmediğini, ilk benzin istasyonunda direksiyonu teslim almamı ve kendisinin arkada istirahat edeceğini” söylemişti.

“Belki yaşadığı hatıralardan birini görüp hatırlayıp etkilenişinin devamını yaşamıştı”, diye düşünmüştüm.

Benzinliğe yaklaşırken, rakip firmaların arabalarından biri bizi sollamış ve yanımızdan geçmişti, sürat felâketti, rekabet ancak bürolarda olurdu, yollarda değil, gecikmek önemli değildi, ama hiç gelmemek?

İşte bunun tarifi yoktu ve Süleyman Abinin bana ilettiği nasihatlerin en önemlilerinden biri de buydu. Kendi yapmazdı, yapılmasına da göz yummazdı!

Benzinliğe girmek için yavaşlaması gereken Süleyman Abi, yavaşlayamıyordu, benzinliği pas geçmiştik. Önümüzdeki arabanın plâkasını bile okuyacak kadar yaklaşmıştık.

“Çabuk camdaki numarayı çevir ve telefonu bana ver!” dedi. Ben telefon numarasını çevirirken fısıldayarak da olsa; “Yolcuların paniklememesini(3) sağla, aldığın derslerden biri de buydu.

“Çünkü fren patladı, ama ben direksiyonda olduğum sürece bir tek kişinin bile burnu kanamayacak, yol düz ve evvel Allah ne yapacağım kafamın içinde!”

Telefon açıldı ve Süleyman Abi’nin fısıldarcasına konuşmasına şahit oldum;

“Tertip, frenim patladı. Şimdi yetmiş iki kilometrelik süratle seyrediyorum. Eğer yavaşlarsan tamponuna hafifçe dokunarak, senin freninle arabayı durdurabilirim, masrafın ne ise karşı…”

Sözünü bitirmesine bile tahammül edememişti karşısı; seslerini duydum;

“Olmaz! Yolcularımı senin yüzünden tehlikeye atamam, sen kendi başının çaresine kendin bak!” demesiyle birlikte öndeki otobüsün sürati artmış, kendilerinden uzaklaşmıştı. Süleyman Abinin bugüne kadarki yaşamımda ilk defa boş bulunduğunu gördüm;

“O…” dedikten sonra, durakladı, kelimeyi tamamlamadan cümlesini tamamladı;

“… Çocuğu. Aramızdan çıkmaması gerek, ama böyle helâl süt emmemişlere de rastlıyorsun, bu da senin kaderin. Ama evlât sakın sen sana elini uzatandan elini geri çekme, o sana sıkı tutunsun, bırakma sakın, her insan akrep değildir…

Kaldı ki akrep bile ısırsa sen kendini kurtarırsın, Allah’ın izniyle!”

Sözünün sonu hüzünlü bir gülüştü Süleyman Abinin...

Ne ben böyle suskun kalmıştım kendi kendime, kendimle, ne de onun böylesine suskunluğuna şahit olmuştum. Varsın, olsun zaman duraksamadan geçsindi.

Yolları-izleri biliyordu, yolların kurdu olan Süleyman Abi, hatta ben bile biliyordum, ama itiraf etmem gerek ki, onun kadar değil. Süleyman Abi, gaza yüklendi vitesi küçülttü, gaza bastı vitesi küçülttü, otobüs artık bir kağnı süratinde ilerlemeye başlamıştı.

Bu arada ben de; yolculara “Paniklememelerini, frenin patladığını, ancak usta olan şoförümüz sayesinde hiç kimsenin burnu bile kanamadan en yakın benzinliğe gireceğimizi” anlatma gayretinde oldum.

Süleyman Abi, benzinliğe girer girmez kontağı kapattı araba süratinin birazın da altına indi yavaşlamakta ve acele inip ben tekerlerin her iki tarafına da takozları koyunca otobüs biraz sarsılarak da olsa “Zınk!” diye durdu.

Yolcular can havliyle koşarak restorana doğru giderlerken, Süleyman Abi cep telefonundan tekmil veriyordu(37);

“Fren patladı, ama tüm yolcular sağ ve salim, şehre ulaşmadan evvelki rampa başlangıcındaki benzinlikteyiz. Acele boş bir otobüs gönderin, yolcular gecikmesinler. Ayrıca bizim otobüslerimiz, ya da hangi firmaya ait olursa olsun otobüsler buraya mutlaka uğrasınlar, bir-iki kişilik boş yerleri olsa dahi. Acil işi olanları, çocukluları, bayanları evvel emirde onlarla gönderelim. Sonrası Allah kerim!”

Yorulmuştu ama mutlu ve huzurlu gibiydi. Ne olduğunu anlayamadığım bir şekilde birden öğürdü(38) Süleyman Abi. Ağzına elini kapak gibi yaparak otobüsten inip yol kenarına çömeldi, kusma gayretinde idi ve birden nereden çıktığı belli olmayan bir TIR, tıpkı oğluna servis aracının çarpması gibi onun da başına çarpıp onu sürükleyip yol kenarına atmıştı. Yetiştiğimde bedeni cansızdı. Sadece gözleri açıktı ve yüzünde bir gülümseme vardı sanki.

O TIR bulunamadı. Öldüğü ile kaldı Süleyman Abi. Yolcular şükran dolu, rahmet okudular sadece. Olay yerine anında ulaşan Jandarmanın yapacağı, ya da yapması gereken bir şey de yoktu.

Sonrasında morga kaldırılan Süleyman Abinin yapılan otopsisi sonunda midesinde değil, ama kanında uyuşturucu izine rastlanmıştı, eser miktarda da olsa. Meçhul olan; uyuşturucu alışkanlığının çocuğunu yitirdiği zaman mı başladığı, bir ikram mı yoksa tesadüfen mi olduğu idi.

Tahmin ettim, sakinleştirir diye mola verdiklerinde şoför arkadaşlarından biri vermiş, o da inanarak yutmuş olabilirdi, herhalde.

Ama o boş, bomboş bakışlı haline rağmen dirayetli(3) davranıp tüm yolcuların hayatını kurtarmıştı, kendininkini de ama Tanrı onun hayatını kurtarmasını uygun görmemiş olsa gerekti.

O günün gazete haberleri asparagaslığı(40) gizli, ya da yalan haber niteliği saklı olsa da şöyleydi;

“Çocuğunu bir kaza sonrasında yitiren şoför, yorgun, uykusuz ve moralsiz olarak çıktığı seferde, başka kimsenin burnu bile kanamamasına rağmen yolcuları kurtarmak uğruna kendi canını feda ederek otobüsü durdurtmağa muvaffak olmuştu.”

Olay gazetenin üçüncü sayfasına ancak sığıştırılmıştı, detay(41) yoktu, detay olmasına da gerek yoktu. Süleyman Abi bana ders verirken, derin acıların şoförleri nasıl etkilediğini anlatmayı unutmuş olmalıydı herhalde…

Nur içinde yatsın(42)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yaşamımın bir döneminde vasıfları aşağı-yukarı öyküye uyan, bana araç kullanımında önderlik eden bir Süleyman Ağabey, 1960 yılları öncesinde Bilecik-İstasyon seferini yaparken bir trafik kazasında kaybettiğimiz Şoför Nuh (ELMAS) amca yaşamıştır. Ayrıca BİLECİK İli Küplü Nahiyesi arasında emsallerimin direksiyon talimi yaptığımız Kocaali Kumluğu diye bir yer de vardı.

Direksiyon Tutuşu; Süleyman Ağabeyden bana kalan öyküde de kullandığım en önemli söz; “Direksiyonu onu on geçe tutmak bir kural, ancak benim önereceğim en önemli kural; ‘Direksiyonu bebeğin gibi tutman gerekliliği. Ne boğacak gibi sıkı sıkı, ne de düşürecekmiş gibi gevşek!’ Hatırında olsun!” idi.

Öyküde öykü kahramanının adı hiç geçmedi, farkında mısınız? Süleyman Abi ya da Süleyman Baba dediğim öykü kahramanının babasının isminin Sümer, annesinin isminin Handan olması ve isimlerinin ilk hecelerinin birleştirilmesiyle isminin Süha olduğunu belirtsem herhalde bir yanlışlığım olmaz diye düşündüm.

Süheylâ; Parlak Güney Yıldızı.

Sühendan; Güzel konuşan.

Süruri; Sevinçli.

Süha; Büyük Ayı Takımyıldızının en küçük yıldızı.

(1) Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.

(2) Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.

(3) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(4) Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.

(5) Hüsran; Umulan, beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı, düş kırıklığı.

(6) Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.

(7) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz kimse.

(8) Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.

(9) Dangalak; Argoda; kısaca “Dangıl” şeklinde olarak kullanılmakta. Bazen; “Dangalanak” şeklinde de söylenmektedir. Kabaca davranan, konuşan.

(10) Profesyonel Sürücü Belgesi; Meslek olarak, para kazanmak için kullanılan Sürücü Belgesi.

(11) Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

(12) Kıçı Kırık Velet; Velet; Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât). Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş çocukları paylama, azarlama anlamındadır.

(13) Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.

(14) Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel olmak.

(15) Zırvalık; Saçmalama, manasızlık, anlamsızlık.

(16) Levazım Askeri; Gereken, lâzım olan yiyecek, içecek, mutfak ve malzemeler gibi şeylerle meşgul olan er.

(17) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.

(18) Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.

(19) Dalyan Gibi; Boylu-boslu.

(20) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(21) Bağdat Yolu;  “Bir bakış baktın…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Bu bestede; “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” olarak da bir bölüm bulunmaktadır.

(22) Direkt Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle arada kimse olmaksızın, doğrudan doğruya işaret edilerek konuşulan kimse.

(23) 1983 yılında kabul edilen 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre;   

"B" Sınıfı Sürücü Belgesi: Otomobil, Minibüs veya kamyonet kullanacaklara,   

"C" Sınıfı Sürücü Belgesi: Kamyon kullanacaklara,  

 "D" Sınıfı Sürücü Belgesi: Çekici kullanacaklara,   

"E" Sınıfı Sürücü Belgesi: Otobüs kullanacaklara,   

"F" Sınıfı Sürücü Belgesi: Lastik Tekerlekli Traktör kullanacaklara,   

"G" Sınıfı Sürücü Belgesi: İş Makinesi türünden motorlu araç kullanacaklara,  

"H" Sınıfı Sürücü Belgesi: Özel tertibatlı olarak, imal, tadil veya teçhiz edilmiş motosiklet veya otomobil türünden araçları kullanacak hasta ve sakatlara verilmektedir.

“K” Sınıfı Sürücü Aday Belgesi: akan trafikte araç kullanabilmeleri için kursiyerlere verilen geçici sertifikadır…  Sonuç olarak K sınıfı sürücü belgesi sürücü adayının kurs süresi boyunca araç kullanabilmesi için kurs müdürlüklerince düzenlenen belgedir.

 Öyküde belirtildiği gibi, Ağır Vasıta Ehliyeti diye bir Sürücü Belgesi bugün bulunmamaktadır.

(24) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

(25) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

(26) İrsaliye; Malın sevki ile ilgili, sevk sırasında verilen taşıma belgesi.

(27) İlâhi Sesleniş;  Gaipten ses duyar gibi, kendinden geçercesine, melânkolik bir sesleniş biçimi (olsa gerek).

(28) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(29) Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.

(30) Asude; Sakin, rahat.

(31)  Menfilik; Terslik, sonuçsuzluk.

(32) Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.

(33) Civan; Yakışıklı genç erkek ve güzel genç kadın.

(34) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.

(35) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

(36) Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.

(37) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

(38) Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.

(39) Dirayetli; Becerikli, yetenekli, usta. Kavrayış ve zekâsı üstün.

(40) Asparagas; Yalan, ya da şişirme haber.

(41) Detay; Ayrıntı.

(42) Nur içinde yatsın; Söz; kaba bir biçimde espri olarak “Nuri Çin’de yatsın!” şeklinde dillendirilmektedir. Tıpkı “Hoşça kal!” sözünün aynı kabalıkla “Hoş Çakal!” şeklinde dillendirilmesi gibi. Bununla ilgili başka sözler de olup mantığım kabullenmediği için tekrarda yarar görmüyorum.