Çocuk ve bir bebeğe sahip olma özlemi içindeydi genç, henüz otuzlarını aşmamış gibi görünen, güzel ve gösterişli kadın. Bunu hâkim karşısına çıktığında da söylemişti, eşinden ayrılmak istemesinin nedeni olarak.

Ana olabilirdi, bedeni ve cinsel yapısı uygundu, bunun için “Kapı Gibi Raporu” da vardı elinde.

Ama boşanmak istediği, nihayetinde bir celsede boşandığı kocasında bu niyet, bu arzu, belki de olması gerekenler yoktu.

Belki de sonradan vakıf olduğu(1) çekinceleri vardı beş ya da altı yılsonunda kendisini tahammül sınırlarının ucuna kadar getiren, ayrıldığı kocasının.

Hiç evlenmemiş halası, yine evlenmemiş küçük amcası ve babaannesinde tedavisi zor sayılacak arazlar(2), arızalar vardı kendisinin de zamanla öğrendiği.

Bir de büyük amcası vardı onun, ama o, evlenmek istemediği için evlenmemişti, anlatıldığı üzere, üstelik hippi gibi, nerde akşam, orda sabah yaşayan bir tipti, yaşamlarında yalnız iki kere görüşmüşlerdi, birincisi nikâhlarına geldiği gün, ikincisi Türkiye’ye geldiği bir başka gün.

Ve yol parası olmadığından uçak biletini eski kocası almıştı ona, çünkü genelde yurtdışında yaşadığı anlatılmıştı.

Eski kocası belki de böyle bir irsiyet sonucunda kendisinin de böyle zor, tedavisi zor bir evlâdının olmamasını istemiş de olabilirdi, kendi adına.

Ama bunun kararını tek başına kendisi mi vermeliydi ki bir koca olarak ve alınması gereken tedbirleri tek başına kendisi alarak?

Öyle ki kendi özel günlerinin takvimini bile kendisinden iyi biliyordu kocası.

Oysa gördüğü kadarıyla yaşam şekli, düşüncesi ve davranışları bakımından hiç de halasından, küçük amcasından farklı değil gibiydi. Hatta genç kadın kendisini zorlasa kocasını; karısından yani annesinden ayrılmış babasıyla da aynı kategoriye(3) sokabilirdi.

Kocası; bugünün sağlık kurallarının ne kadar ilerlemiş olduğunu, ölümden başka her derdin çaresinin olduğunu nasıl bilmezdi sanki?

Kocasının annesi, yani ki bir daha evlenmeyi aklının ucundan bile geçirmeyen kaynanası, nikâhlarında mümkün olduğu kadar çocuklarının babası olan adamdan uzak olma gayretinde olmuştu. Çünkü dışarılara kaçan kocasının yeni bir karısı vardı karşılaşmak istemediği.

Kocasının annesi haricinde kimse asla ve asla kendisi ile herhangi bir şekilde konuşmak gereğini bile hissetmemişlerdi, ne nikâh öncesinde, ne de evlendikten sonra.

Bir tek tesadüfen o günlerine katılan aklı başında gibi gözüken büyük amca dışında.

Şenol, yani kendisi; ailenin sonu, beşinci kızdı. Aslında babası onu nüfusa kaydettirirken “Son Olsun!” anlamında “Sonol(4)” koymuş adını, ama Nüfus Memuru; “Böyle isim mi olur?” deyip “Şenol” olarak düzeltmiş adını.

Kendisi ve öğretmenleri dışında, öğrenci arkadaşları dâhil herkes onu “Sonol” diye adlandırırdı.

Gerçekti ki beş kız kardeştiler. Oğlan yoktu kardeşler arasında, ilâç için, nesebi(5) devam ettirsin, diye. Bu nedenle babasının kahırlı bir biçimde kızlar içinde son numara olduğu için kendisine “Sonol” ismini vermesine hak veriyordu.

Kendisi de ablaları gibi görücü usulü evlenmişti, gönlü olmasa da. Kocası iyi çocuktu, görünüş itibariyle, iyi ailedendi, göründüğü, görücülerin tanıttıkları kadarıyla, varlıklıydı ve koca olarak da kocası idi kendisi için, yasal ve geleneksel olarak.

Aşk yoktu, sevgi yoktu aralarında. O kadar işte, yani!

Kendince karılık nedir, bilmemişti. Bilmesi de mümkün olmamıştı, daha ilk günden. Bilememişti, bilmesini sağlayacak bebeği de olmamıştı ilerleyen zamanlarda. Zaten bunun için tutmamış mıydı mahkemenin yolunu? Şimdi aklının bir yerlerinde yer ediyordu.

 “Be birader, madem özrünü biliyordun, madem çocuk sahibi olmak istemiyordun, bir kadının en büyük özencinin çocuk sahibi olmak olduğunu herhalde okumuş olmalıydın, o halde neden dünyamı karartmak istercesine, görücü olarak eşi-dostu araya koyup gelip de yaşamımı kararttın ki?”

Bir kadının, kadın olmadan evvel bir genç kızın, yaradılış sebebi neydi ve bir kadın ne isterdi ki yaşamında, elle tutulup, gözle görülecek? Eğer o yoksa bir kadın ne diye dolaşsaydı ki ortalıklarda; “Kadınım!” diyerek?

Ha olmuyorsa, “Tanrının Buyruğu” diye boynunu büker, “Kaderim!” derdi, ama olmasını engellemek için tek taraflı olarak her çareyi denemek, ya da tedbiri almak, olmasını engellemek?

İşte bunu anlamıyordu, anlayamıyordu, sadece “Ben istemiyorum!” çözüm müydü?

Kendi önündeki ablalarının maşallahları vardı, hepsi doğurgandı, üstelik bir numaranın ikizleri bile vardı ve her birinin ayrı ayrı çocuklarının sayısı dörtten aşağı değildi.

Bir ara altı bebeği olan ikinci sıradaki ablasının sondan ikinci bebeğine bakmak istemişti, hem de kendi kocasının ve eniştesinin suratlarını asmalarına karşın.

İzin alıp da her şeyin yolunda gitmesi ancak bir hafta sürmüş, sürebilmişti, on gün değil.

Oysa kendisi bebek için işinden ayrılmayı bile düşünmüş, düşlemişti. Bebek, sanki kalmayı arzulasa bile özlemlerini frenleyemeyen anne-baba el koymuşlardı bebelerine yeniden.

Sonol’u, yani kendisini en çok üzen şeylerden biri, sevgisini tatmin için yeğenlerine ulaştığında, onlara karınca kararınca hediyeler alıp kucaklamalarında, öpmelerinde ablalarının, özellikle evde iseler eniştelerinin hasisçe(6) ve hasetle(6) davranmalarıydı.

Buna kıskançlık da diyebilir miydi? Diyemezdi. Kendinde yoksa olanların olanlarına sarılmanın, kucaklamanın, öpmenin ne zararı olabilirdi ki? Yeğenlerini yiyip bitirecek miydi ki? Bu nedenle aynı babanın, annenin çocukları olmalarına rağmen anlayamıyordu ablalarını da, dışarıdan gelmiş eniştelerini de.

Oysa yeğenleri, eğer önlerine barikat(7) kurulmamışsa, eğer engellemelerini başarı ile atlatmışlarsa -hissediyordu ki- kendisi ile el ele, yanak-yanağa, kucak-kucağa olmaktan hoşlanıyor, mutlu oluyorlar gibiydiler.

“Bir daha dünyaya gelmeyeceğim, ben hayatımı yaşayacağım!” deyip karısını ikide bir evinde yalnız başına bırakan, arkadaşlarıyla ya da yalnız başına şuraya-buraya, hatta gezi, toplantı, sinema ve tiyatrolara giden kocası niyetini başlangıçta belli etseydi…

Herhalde bedenini onun ihtirasları(8) için kullanmasına izin vermez, daha yolun başında “Hayır!” derdi, sonuç evde kalmaksa, evde kalarak.

Ama kocası sinsiydi(9), sinsiliğini saklamıştı, hem de ayıplanırcasına başlangıçtan, yıllarının tükendiği bu ayrılışlarına kadar. Başka kelime yerleştirmek içinden gelmemişti, kocasının kendine özgü bencil davranışı için.

Dünyada gün-güneş yüzü görmeden yaşayan-göçen insanlar yok muydu kendisi gibi? Vardı mutlaka, aralarındaki tek fark, bakire veya dul kalmak kavramı içindeydi. Biraz utanılarak da olsa, ama gerçekte kullanılmış, yani kendisi gibi dul veya diğer tarafta kız-oğlan-kız…

Bir yerlerde okumuş, ya da duymuştu. Bir yerlere gidip isteğine uygun “Şey(!)” nakliyle bebek sahibi olabiliyormuşsun. Eee! Dokuz küsur ay nasıl geçiyordu? Ailenin, mahallenin, toplumun kuralları, ya da baskısı nasıl çözülüyordu?

Yazlığı-kışlığı, yurt dışında dayısı-teyzesi-halası-amcası mı vardı ki; “Aaa! Bebeği leylekler getirdi!” diye çevreye afra-tafra(10) ile yutturmaya çalışsın! Bu, kendisi için çözüm değildi. En basitinden anlatamazdın, velev ki(11) paranla istediğine kavuşsan bile.

Hem üstelik sevmek, korunağım, sığınağım diyeceği bir nefese ihtiyaç duyuyordu Sonol. Eskilerin dediği gibi; “Ara ki bulasın, öyle birini!”

Pılısını-pırtısını(12) toplayıp anne evine dönmüştü eks(13) kocası. Kendince eks idi, yani ölü. Üstelik hem pılı-pırtısı için ucuz taleplerle, isteklerle ve bunları karşılayarak dönmüştü.

“Şu çerez takımını ben almıştım, bu benim, bu su takımını evlilik yıl dönümüzde getirmiştim, bu da benim, şunlar benim, şunlar sende kalabilir!” deyip üç-dört, hatta belki de beş-altı koli halinde isteklerini taşımıştı evinden, kendi anneciğinin, ya da kiraladığı evine.

Koskoca evi, küçücüktü şimdi kendisi için. “Kapattırırsa kendisi kapattırsın!” diye elektrik-su-telefon-televizyon gibi bağlantıları eski kocası adına ödemeye devam etmişti, bir süre.

Sadece Kira Kontratını konuşmuştu, ev sahibiyle o kadar, o da belirli bir süre için, işte o kadar…

Hem bu devirde dul biri olarak, yalnız, korunaksız olarak yaşamak zordu. Buna, başımda taç dediği annesi-babası, kız kardeşleri izin vermez, hem de namusunun tek bekçisi sanki kendileriymiş gibi enişteleri dişlerini gösterirlerdi! Bu dişlerini gösterişte muhtemelen ablalarının itekleyerek onları yönlendirmeye çalışmalarının etkisinin olduğunu inkâr etmemek gerekti, herhalde!

Bu nedenlerledir ki, babası evin alt katındaki dairede oturan genç bekâr adama evi boşaltmasını rica etmiş ve o genç adam da kısa süre içinde dileklerini ikinci kez tekrar ettirmeden evi boş olarak teslim etmişti.

Genç kadın yani Şenol, yani başkalarının çağırdığı adla Sonol, kendisini isteyecek olanın sadece eri değil, sevdiği olsun istiyordu, bundan sonraki hayallerinin konusu gibi.

Yatakta değil, gönülde arzulanmayı diliyor, özeniyor, bir bebek için yüreğinde özlem duyuyordu. Bu nasıl olur, nasıl gerçekleşirdi ki? Dul ve yolu neredeyse yarılamış, ya da yarılamak üzere olan bir kadındı kendisi, umut etmeye, hatta hayal etmeye bile hakkı var mıydı ki?

Ablalarından yardım mı? Allah yazdıysa bozsundu, çok kahırlı düşündüğünün farkında idi, ama ablaları, yalnızca biri değil, ayırt etmeden hepsi yengeç gibi yan yan dururlardı, kendisine karşı.

Nedeni? Vardı mutlaka bir, belki de birkaç nedeni? Onlara göre biraz, belki de daha çok güzel olması kıskançlıklarının göstergesi olabilir miydi?

Yoksa son numara olmasına, isminin kahırla “Sonol” diye konulmasına rağmen anne-babası tarafından çok şımartılmış olması neden olabilir miydi acaba davranışları içinde? Muhtemel miydi? Muhtemeldi tabii. Aslında bu şekilde hasetlenmelerine hiç de gerek yoktu kendince. Et tırnaktan ayrılır mıydı hiç? O halde?

Genç bekâr adam evine iyi bakmıştı. Zaten varlığı ile yokluğu arasında hiç fark yokmuş, babasının anlattığına göre, neden gerek görmüştüyse?

Gene de babası, kornejleri sağlamlaştırmış, boya-badanasını yaptırmış, dış kapısını sağlam-kavi kapı olarak değiştirtmiş, pencereleri doğrama yerine plâstik olarak değiştirtmişti.

Hatta titizliği o boyuttaydı ki Şenol’un, kapı tutacaklarını, alafranga tuvalet kapağını, hatta mutfak ve lâvaboların musluklarını bile değiştirtmişti, kendi arzusuna göre.

Eee! Bu durumda ablalarının “Şımarık” diye vasıflandırmalarında haklılık yok muydu? Bu keyfiyeti onaması gerekti, çünkü tüm bu giderler için Şenol parmağını bile oynatmamıştı!

Oysa küçük de olsa kendisini eyleyen, günlerini boş geçirmesine neden olmayan bir işi vardı. Boşuna mı okumuş, bitirmişti Kız Enstitüsünü.

El elden taşınmıştı kiralık evden kendi evine, babasının kendisine ait olan dairenin altındaki daireye.

Malûm taş-taş üstüne olurdu da, ev-ev üstüne olmazdı!

Kendi evim dediği evine taşınmadan önce, evine sığmayı düşünmüştü Şenol. Özellikle eskiye ait, hatıra diyeceği hiçbir şeyi götürmemeği düşünüyordu kendi evine. Albümlerin hepsini, kendi resimlerini kesip-biçip ayırmadan yanan şömineye, daha doğrusu barbekü(14) mü ne denilen yere atmıştı.

Çerçevelerin bir kısmına kıyamamıştı, resimlerini boşaltıp bir kenara ayırmıştı. Bir kısım bardak-çanak-tabak-kâse falan-filânı ise götürmeğe değmezdi. Kapı önündeki çöp bidonunun yanına koymuştu çöp bidonuna kadar taşıyabileceği miktarda birkaç koli halinde. İhtiyacı olan nasıl olsa bulur, çöpçüler gelmeden önce onları alırdı.

Yeni evinde ihtiyaç duyacakları mı? Ondan kolay ne vardı ki? Anneciğiyle peyderpey çıkarlardı çarşılara, ne gerekirse alırlardı, annesinin kendi evlerinden tamamladıkları dışında.

Kız kardeşleri duymasın idi, annesi evindeki ata yadigârı(15) olan çok şeyi taşınmasının hemen ertesinde kendi evinden kızının evine taşımıştı, sonradan görülüp bilinecek olsa da.

“Verdimse, ben verdim!” tek savunma silâhı idi annesinin.

Annesi ile alışverişe çıktığında da en çok hoşuna giden şey cebinde akrep olmasıydı! Eli hiç gitmezdi cebine! Eee! Annesi de tekne kazıntısı(16) olmayan, isteyerek sahip olduğu son numara kızını mı kıracaktı ki? Atardı elini çantasına, iş ve de işlem biterdi.

Yok, öyle Kredi Kartı gibi alışkanlıkları yoktu. Tırınk ödeme! Peşin ödeme gibi böyle durumlarda annesi bilirdi ki pazarlık önemlidir, çekinmeden çatır-çatır pazarlık yapardı.

Bir keresinde iki yüz elli liralık bir şeyi en son satıcı yüz on liraya indirmiş, annesi yüz lirada diretmişti. Satıcı da, annesi de “Nuh diyorlar, Peygamber demiyorlardı!” Çok vakit kaybetmişlerdi orada.

Adamın eline gizlice on lirayı sıkıştırmıştı da ancak öyle ayrılmış, ayrılabilmişlerdi oradan. Dönüşlerinde gerçeği anlayınca yediği fırça ikramiye gibi kalmıştı kendisine, annesinden.

Rutin(17) bir şekilde devam etmeğe başlamıştı yaşamı. Sabahları da, akşamları da yalnız bırakmıyorlardı çok zaman annesi-babası kendisini. Bir başka sargın(18) olmuşlardı kendisine, belki diğer kızlarına göre kanatlarının altında olmasının yarattığı bir hoşluk olsa gerekti bu. Beyi yokmuş, onlara torun verememiş umurlarında değil gibiydi sanki.

“Evinde tencere kaynamıyor!” dese yeriydi. Öğle yemeklerini çalıştığı iş yerinde hallediyordu. Yaşamındaki en büyük mutluluklarından biri annesini-babasını ziyarete gelen ablalarını ve yeğenlerini görmesiydi.

Yeğenler kontenjandan(19) kendi evine de uğruyorlar ve kendilerine ait özel yerlerdeki haklarını çekinmeden alıyorlardı. Bu bir bakıma rüşvet gibi bir şeydi, ama buna onlarla beraber olmak uğruna değişik bir yorum getirmek aklının ucundan bile geçmiyordu!

Genç kadının bir şeyi içtenlikle itiraf etmesi gerekti. Elektrik, su, doğalgaz, cep telefonu bedellerini ödeme gailesi(20) yoktu. Üstelik babası kendisinden ev kirası mı alacaktı ki? Eee! Yemek-içmek de, çok defa istedikleri ile doldurulmuş buzdolabı olmasına rağmen üst kattaki adresten sağlanıyordu.

O halde? Bu durumda paraya hiç ihtiyacı olmadığından banka hesabı her ay biraz daha kabarıyordu. Ara sıra darda kalanlara koltuk çıkınca bu hesap yerinde saymasına rağmen.

Bir gün…

O bir günün hayatını değiştireceğini, onu özlediği bebeğine, ya da bebeklerine kavuşturacağını bilseydi, o bir günü getirmek için acele etmez miydi ki, hemen elini uzatmaz mıydı?

Halk Otobüsünde başında dikilen ve devamlı olarak kendisine bakıp gözlediğinden emin olduğu, kendi emsali sayılacak genç adamın bakışları kendisini tedirgin etmiş(21) olmakla birlikte bundan memnun olmuş, hatta hoşlanmıştı bile, içinden “Acaba?” diye sorgulayacağı bir düşünce geçmeden.

Çünkü netice itibariyle bir duldu ve çevresine bakmaya bile hakkı yoktu, kısır unvanı nedeniyle. “Allah muhafaza!” dilinden düşürmemesi gereken bir gerçekti.

Bir durakta yanında oturan genç kız ayağa kalkıp inince o genç adam yanına oturmuş ve teklifsizce “Merhaba!” demişti. Selâm; Tanrı kelâmıydı ama tanımıyordu ki bu genç adamı, neden cevaplasındı ki?

Duymamış gibi yapıp bakışlarını pencereye doğru çevirdi. Genç adam verdiği selâmın alınmasında iddialı gibiydi, boğazını temizledi ve tekrar;

“Merhaba! Ben Soner! Babanızın eski kiracısı…” dedi.

Duymaması, tepki göstermemesi mümkün değildi;

“Ya! Öyle mi? Merhaba!” deyip yüzünü tekrar cama doğru yönlendirdi.

Vazgeçesi yoktu genç adamın;

“Boşanmanıza üzüldüm. Ama taşınmaması gereken bir yükü devamlı taşıma zahmetini yaşamaktansa, o yükü sırtınızdan atmanızın yararlı olduğunu düşünürüm!”

Neler biliyordu hakkında? Sadece dinliyormuş gibi yapıyor, ancak oralı değilmiş gibi mimiklerini(22) bile kontrol etme gayretini yaşıyordu. Susmaya niyetli değildi genç adam;

“Sebebi söylenerek evimi boşaltmam istenince üzülsem mi, sevinsem mi bilemedim. Üzüldüm beyinizden ayrılmanıza...

Ama bana yuva olan evimin, böyle cici, güzel bir hanımefendinin evi olacağını düşünce de sevindim, yalan mı söyleyeyim yani?”

Ne demek istiyordu adı Soner olan bu adam? Dileği neydi, yakınlaşmak arzusu mu, ne?

Ne?

Ne?

Gözlerinden, bakışlarından çekiniyor, başlangıcında kendisini etkileyen yahut da etkileme arzusunda olduğunu hissettiren o gözlere bakmak istemiyordu.

Otobüs son durağa, daha doğrusu ineceği durağa gelmişti, yerinden kalktı. Gözlerinin çakışması zorunlu gibiydi.

“Tek kelime bile etmediniz. Rahatsız ettiysem özür dilerim!” dedi genç adam, kenara çekilerek kendisine yol verirken.

Nihayeti babasının eski kiracısı idi, ama onu düşünmemek için neden kendisini zorluyordu ki? Üstelik peşinden gelmemiş, adresini öğrenmek istercesine kendisini takip bile etmemişti. Yoksa “Ben eski kiracıyım, boşanmışsınız, benim boşalttığım eve yerleştiniz!” gibi kısa cümlelerle hakkında her şeyi bildiğini ima etmek istemiş olabilir miydi?

Öğrenmeliydi, ama nasıl? Eski kiracı olduğuna göre not tutmakta titiz olan babasının evinin bir yerlerinde, soyadı, telefon numarası falan olmalıydı.

Peki, netice? Belki muhtar amcadan taşındığı yeni evin adresini de öğrenebilirdi, ya da Vatandaşlık Numarasını edinip hakkındaki her bir şeyi?

Peki!

Peki!

Ne istiyordu? Arkadaşlık mı? Dostluk mu? Sevgi mi? İncitmeksizin şefkat mi? Yoksa belleğinde saklamağa, gizlemeğe çalıştığı o özlem mi?

Bir “Merhaba!” ile bebek sahibi olmayı düşünmek ne büyük cahillik, ne aptalca bir ilkellikti? Sevgi olmadan “Şey!”, yumurta alışverişi gibi ve hamilelik…

Herhalde bebek sahibi olmak, bunun şuur altındaki(23) özlemi kendisini böyle mantıksızca düşüncelere sevk etmişti.

Düşünmekten yorulmuş olmasına rağmen zihnindeki bebek sahibi bir ana olmak düşüncelerini defedemiyordu. Üstelik düşünürken kalbinin de düşüncelerine ortak olma beklentisiyle daha bir hızlı, daha bir istekli, daha bir arzulu çarptığını hissetmişti.

Ama olmamalıydı.

Akşam, olması gerektiği gibi olmadı. Olduğunda, zihninde, beyninde, düşüncelerinde hiçbir şey yoktu. Ne telefon numarası edinmek yer etmişti zihninde, ne o gencin adresini öğrenmek geçmişti aklından, ne de hayal etmek bir şeyleri…

Annesine-babasına “Merhaba!” deyip indi, yalnızlığını paylaştığı evine, odasına. Işıklarını yakmak zahmet olacaktı kendisine, perdelerini kapatırken, uzaklardan bir siluet(24) ilişti sanki gözlerine, umursamadı, çok şeyi göz ardı edercesine, unutmak istercesine uzandı yatağına, öylece…

Dışarıda yağmur ağlıyor ve silmeye çalışıyordu mazisini(25), o siluet orada mıydı ki hâlâ?…

Soruyu uykusunda sormuştu galiba.

Ve merak edip kalkmıştı, yağmur çiselemeye devam ediyordu, siluet yoktu yerinde, ama galiba gölgesini bırakmıştı orada yahut da görmek istediği duruyordu yerli yerinde, tıpkı ilk gördüğü andaki, ilk bıraktığı andaki gibi.

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı(26), fakat hayallerinin de sınırlı olması(26) gerekmez miydi?

Sabah, her zamanki vaktinde yöneldi otobüs durağına. Her gün rastladığı insanlar vardı durakta, biri hariç onunla ilk defa karşılaşıyordu o durakta.

O; yani o Soner’di. Yüzüne baktı Soner, tepkisizliğinden çekinerek olsa gerek.

Ona baktığında akşamki yağmur damlalarını dinleniyorlarmış gibi gördü sanki saçlarında. Yoksa düşünürken öyle olmasını istemiş, öyle olmasına karar mı vermişti? Gülümsedi, beklentisiz! Yüzü aydınlandı Soner’in, o da gülümsedi.

Boş otobüste yer kalmamışçasına gelip yanına oturdu yine ve;

“Beni bir kere olsun dinleseniz, bir kere olsun yazdıklarımı okumuşsunuz gibi davransanız!”

“Ne yazdınız ki? Okumadım ki!”

“Posta Kutunuza hiç bakmaz mısınız?”

“Niye? Gereği yok ki! Bana hiç mektup falan gelmez. Posta Kutusuna konulanları da babam alır, öder, haberim bile olmaz benim.”

“Eyvah! O zaman ben öldüm, bittim, mahvoldum, utandım, yerin dibine girmeliyim!”

“Ne gibi? Nasıl yani?”

“Babanızın eski kiracısından bir şeyleri ummayacağı gibi…”

“Daha açık konuşun!”

“Bu otobüs uygun değil. Hem yüzünüze bakmağa bile utanırım. Amcaya ne derim, nasıl derim ki hem? Bağışlayın, cep telefonunuzu biliyorum, ama saygım gereği bugüne kadar rahatsız etmek istemedim asla.

Cep telefonunuzu nasıl öğrendim diye sormayın, teknoloji o kadar ileri ki, bir şeyleri araştırıp bulma konusunda. Teknolojinin tek eksiği insanların duygularını, hislerini belirtememesi…”

Cebinden bir kâğıt parçası çıkartıp üstüne bir şeyler yazıp genç kadına uzattı genç adam;

“Bu benim telefon numaram. Ne zaman ‘Ara!’ diye çaldırırsanız, o an arayacağım sizi, rahatsız etmediğimden emin olarak. Üstelik bugünden sonra çevrenizde de görmeyeceksiniz beni, izniniz oluncaya kadar...

Eğer mektubum eline geçmişse babanızın yüzüne de nasıl bakacağımı bilemiyorum; eğer bir yerlerde karşılaşırsak, bir vesile ile. Utandım, utanıyorum, ama duygularımı da engelleyemiyorum. Ne olur arayın beni bir kere, hiç olmazsa bir kere bu şansı bana verin, bir kerecik, ilk ve son defa bir kerecik…

Ondan sonra sırtınızı dönün isterseniz. Vallahi sizi anlar, bir daha bir kere bile gözükmem yüzünüze…”

O kadar hızlı ve sessiz konuşmuştu ki, sözlerinin çoğunu anlamamış gibiydi Şenol.  Sadece son sözlerini söylerken elini tutmak istemişti Soner, Şenol’un. Nedense elini çekmek gibi bir istek gelmemişti Şenol’un içinden.

Ama elini tutuşu uzayınca gereğini yapması düşüncesiyle çekmişti elini genç kız. Eli sıcak, sert ve sevgi dolu bir yumuşaklığı barındırır gibiydi. Eks kocası yaşamında bir kere bile tutmamıştı elini böylesine sevgiyle. Haldır-huldur(27), paldır-küldür(27), küçük dağları kendisi yaratmışçasına idi davranışları o adamın.

Ve bu genç adamla onun arasında dağlar kadar fark vardı, hem her bakımdan.

Sınırlı zaman, sınıra, sınırlara ulaşınca bitiyordu. Onların da bitmesi gereken zamanları bitmişti. Aynı ilk seferdeki gibi yol vermişti Soner. Şenol otobüsten inip de arkasına döndüğünde görememişti onu.

Onu bir daha görseydi ne olurdu, görmemişti, ne olmuştu? Eli böğründe mi kalmıştı? Umutlarını mı yitirmişti? Yoksa özlem kavramı başıboş mu kalmıştı beyninde? Elindeki telefon numarası yazılı kâğıda baktı, bir an için buruşturup atmayı düşündü, böyle bir şey kendisi için gereksiz gibiydi çünkü.

Sonra vazgeçip çantasına attı öylece, bir kenarlara sinip unutulma riskini yaşayacağını bile bile. Aklından çıkmasını becerememişti gün boyu, hem onu, hem söylediklerini, hem de mektup dediğini.

O söylemeden böyle bir mektupla karşılaşsa alır, okur muydu onu? Kesinlikle böyle bir şeyi yaşamazdı mizacı(28) gereği.

Posta Kutusuna atılan adına yazılı bir mektup ha? Onun yeri açılmadan çöp kutusu olurdu, hem anında. Ama şimdi? Onunla ilgili hiçbir şeyin aklından çıkmasını istemediğini kendine itiraf etmesinin kargaşasını yaşıyordu. Alıklaştığının, aptallaştığının, şapşallaştığının farkında olmak işine gelmiyordu.

Yıllardır şekersiz içerdi çayını, ilk defa bardağın içine şeker atmış, karıştırmamıştı ama. Koridorda sigara içenlere kızardı, o gün o hakkını da kullanmamıştı, insanların hayret edici bakışlarına aldırmaksızın. Daha başka zırvalıkları(29)

Olmuştu belki, farkına varmadığı, ya da varmak istemediği. Ama farkına varmadıklarından bir tanesi oldukça önemliydi ve üst makamlardan ağabey gibi sayıp sevdiği, biri eksiğini yüzüne vurmadan önce;

“Âşık mısın kız yoksa?” demek gereğini hissetmişti.

Çünkü daha üst makam için hazırladığı raporu imzalamamıştı, hem de hiçbirini, kontrol etmiş miydi, onu da hatırlamıyordu, özür dileyerek raporu geri aldığında.

Ve akşam oldu. Evine döndü. Her ihtimale karşı Posta Kutusunu kontrol etti. Orada, evet orada Soner’in dediği gibi kalınca ve üstünde isminin ve soy isminin yazılı olduğu bir zarf vardı.

Babası; “Özeli” diye düşünüp dokunmamış olsa gerekti. Zarfı aldı ve farkında olmadan göğsüne bastırdı Şenol. Nedendi? Bilmiyordu. Bilmesi gerekli miydi? Belki…

Ama zamana ihtiyacı vardı ve öncelikle zarfı açması gerekliydi.

Başlangıcı nasıl yapması gerektiğine karar verememişti mektubu yazan. Başlangıçta sayfanın üst ortasında oldukça büyükçe bir soru işareti vardı ve başlangıçta yazmasının nedenini açıklıyordu. Şöyleydi satırlar, belki özet olarak demek daha doğru olacaktı;

“Nasıl başlayacağımı, ya da başlamam gerektiğini bilemedim. Ben ‘Şuyum’ deyip kendimi tarif etmem imkânsız. Ama beni en iyi bilenlerden biri babanız. İsterseniz beni o anlatır size, tarafsız bir gözlemci olarak…

Sizi ilk gördüğümde tapındım size. Beğendim, hoşlandım, sevdim demiyorum. Gerçek anlamda tüm zerrelerime kadar egemen oldunuz bana. Ama benim olamazdınız, sizi sevmem bile mekruhtu(30), yasaktı, günahtı, çünkü engelim vardı, evliydiniz ve inancıma göre tabulara(31) yaklaşmayı düşünmek bile ahlâksızlıktı…

Birinin malına-mülküne kıskançlıkla da olsa, özlemle de olsa bakmazdım, bakamazdım, bakmamalıydım da…

“Boynumu büktüm, yaşadığımdan sevdiğim, saydığım büyüklerimin bile haberleri olmadı, ev sahiplerim olmayı düşünmeyen o muhterem kişilerin, çok zaman değil, her zaman. Herkes ev sahibi olabilirdi, ama sevilen olmak herkese nasip değildi. Anneniz-babanız öyle insanlardı işte…

“Küskünlüğümü yaşadığım günlerin birinde utana-sıkıla, çekinerek gelen büyükleriniz sizin evin sahibi olacağınızı söyledi. Boşanmıştınız. Dünyalar benimdi, benim olmasanız da sizi çok zaman, utanmadan, bir yanlışlığım olmadan görecektim…

Farkımda olmadığınız çok günler yaşadım. “Seni uzaktan sevmek(32)” yetmedi bana. Tebessümüm, ya da gülümsemem yüzümde, ama hüznüm tümüyle kalbimde (33) idi.

Sana farkında olmadığın beni anlatmak, beni tanıtmak istedim (Bağışlayın ‘Siz’ modundan ‘Sen’ moduna geçtim). Tepkisizdin, tepkisiz olmak istedin yahut.

Oysa ufacık bir tebessümün için canım emrine amade(34) idi, varlığımı çiğneyeceğin bir kilim gibi yere sermekten çekinmeyeceğim güzide(35) bir varlıktın. Ben suskun, ben yol-iz bilmeyen, ben anasız-babasız, garip.

Sana nasıl ulaşacağımı bilmedim, bilemedim. Sırrımı da kimselerle paylaşmadım, şu andaki seninle paylaşmam dışında.

Çekinikliğim sana bir söz gelmemesi üzerine odaklanmıştı. Bu nedenle endişeliydim, ilk merhabadan önce. Sana yaklaşmak yerine bu ilk, tek ve son mektubu yazayım istedim.

Davranışlarına göre ya çekileceğim hayatından beni göremeyeceğin, bilemeyeceğin bir yerlere ıstırabımla, ya da yaşamımı paylaşacağım mutluluğumla.”

Buraya kadar beni anlatma gayretinde oldum. Şimdi söyle bana güzel kız. Başından geçen yanlışlığa rağmen, seni hiçbir şey ummadan sevene, yani bana, bir ömrü seni üzmeden, sıkıntı yaratmadan yaşatacağına söz verene, ‘Benimle evlenir misin?’ diye sorana ‘Evet!’ der misin? Bu son cümlem ve beklentim…

Dedikten sonra adını yazmıştı sadece büyük harflerle.

Sonraki ilk günde, ilk karşılaştıklarında aynı hisleri yaşamıştı Şenol. Onunla, evlenmeden önce de karşılaşmışlar mıydı, hatırlayamıyordu, ama ilk göz göze geldiklerinde etkilendiğini saklamak, ya da inkâr etmek de içinden gelmiyordu.

Acaba bu etkilenişte, ailesinin zoru ve görücülükle yaptığı ilk yanlış belirlemesinin ve bebek sahibi olmamasının, bu tercihi ile bebek sahibi olma umudunu da yaşayabilecek ihtimalinin etkisi var mıydı?

Vardı belki…

Ama dünyadaki en güzel şeyler elindeki iki satırla kaynaşmış duygulardı.

Kimdi, neydi, neyin nesiydi, adından başka bildiği hiçbir şey yoktu Soner hakkında. Ama o kendisini ezelden sevdiğine inanan biriydi. Annesine-babasına danışmaya gerek görmedi Şenol. Çantasındaki gizlenmişçesine duran nota bakıp tuşlarına bastı telefonunun, zamanın farkında olmadan, zamana boş vererek.

Telefon açılmadan kapandı ve anında çaldı tekrar ve;

“Dinleyecek misiniz beni?” dedi Soner.

“Hayır!”

“Neden?”

“Mektubunu okudum!”

Derin bir sessizlik oldu, Şenol devam etti;

“Söz vermişsin! Sen bana şükret, ben sana sabredeyim gibi mi?”

“Söz veriyorum evet, namusum, şerefim, dinim, imanım, mukaddesatım(36) üzerine. Ne sabır, ne şükür, sadece seni mutlu etmek için yaşayacağım, ömrümün sonuna kadar hem, eğer bana ‘Evet!’ dersen.”

Kısa bir sessizlik oldu ve Şenol soruyu cevapladı;

“Evet!”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküde anlatıldığı tipte boşanmış bir aile Türkiye’mde yaşamıştır, sonrasında yeniden evlenme, mutluluk ve farklı boyutlarda da olsa.

(1) Vakıf Olmak; Öğrenmek, bilmek.

(2) Araz; Belirtiler, bulgular.

(3) Kategori; Ulam. Aralarında herhangi yönden benzerlik ya da ilgi bulunan şeylerin tümü, eş türden nesneler, insanlar.

(4) Türkiye’mde Sonol diye bir kız çocuğu hatıralarımda, yaşamıştır. Bilindiği gibi Türkiye’mizde genelde kullanılan bazı isimler vardır ki anlamları içlerinde saklıdır. Örneğin; Satılmış, Satı, Yeter, Yetiş, Sonol, İmdat, Allahverdi, Tanrıverdi, Sürat, Erol, Öcal, Yaşar, Toprak gibi…

(5) Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.

(6) Hasisçe; Aşırı derecede pintice, cimrice. Kıskançlıkla.

Hasetle; Kıskançlıkla, çekememezlikle.

(7) Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

(8) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

(9) Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.

(10) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.

(11) Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

(12) Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.

(13) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş” ölü, ölüm hali için kullanılır.

(14) Barbekü; Izgara et pişirmekte kullanılan, genelde balkonlarda duvar içerisine gömülmüş ocak.  Açık alanda mangal kullanarak pişirme.

(15) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

(16) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

(17) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.

(18) Sargın; Candan, yakın, sıkı fıkı, ilgi çekici, içten, yürekten. Tutkun. İstekli. Değirmenin iyi ve düzgün çalışması.

(19) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

(20) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

(21) Tedirgin Etmek; Rahatını, huzurunu kaçırmak, bizar etmek.

(22) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(23) Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

(24) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(25) Yağmur ağlıyor ve silmeye çalışıyordu mazisini… Sözün aslı Mustafa CECELİ şarkısında şöyle; Yağmur ağlıyor, ikimiz için/Hem ağlıyor, hem siliyor maziyi.

(26) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...”  Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(27) Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak.

Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

(28) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı.

(29) Zırvalık; Saçmalama, manasızlık, anlamsızlık.

(30) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

(31) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(32) Seni uzaktan sevmek;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(33) Tebessümüm, ya da gülümsemem yüzümde, ama hüznüm tümüyle kalbimde…  Sözün aslı Hazreti Ali’ye ait olup; “Mü’minin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir.” şeklindedir.

(34) Amade; Hazır.

(35) Güzide; Elit. Seçkin. Hâkim ve varlıklı. Toplumda seçkin bölümden olan.

(36) Mukaddesat; Kutsal sayılan her türlü inanç ve davranışlar bütünü.