Yaşlı adamın cenazesinde tabutunun birer ucundan tutacak ancak dört kişi vardı. Mahalleden sokaktan tanıyan mı? Yok, mahallelinin çoğu onun öldüğünün farkında bile değildi. Onu tanıyan, bilen yöneticiden başka.

Ki tabutun bir ucundan tutanlardan biri de o idi.

Ölümün olduğu mahallede sabah namazının vaktine gelen cemaat cami minaresinin hemen ardında onu diz çökmüş olarak ölü bulmuşlardı. Bu cemaatin dördünden biri ki; bu da yönetici idi, yıkanmasının, kefenlenmesinin ve mezarlığa sevki için cenaze arabasının tutulması bedelini de o ödemişti cebinden, sevabına.

Yönetici dışında cenaze namazını kılanlardan bilen biri bile yoktu onun gerçek anlamda kim olduğunu. Mahalleli, belki de çocuklar alay etmek haklarını kullanarak(!) Abuziddin(1) koymuşlardı onun adını nedense ve o kimdi?

Gezişinden, başı eğik dolaşmasından, kimseye yük olmamasının dışında kimse onun kim ve ne olduğunu bilmiyordu. Saçı-sakalı birbirine karışıktı çok zaman. Bazen başında hayır olarak verilmiş temiz olduğu belli bir şapka ile gezerdi, sakalları temiz.

Anlaşılırdı ki berberin biri yolunu kesmiş, güzelce tıraş etmişti.

Banyo…

Değiştireceği çamaşır?…

Kimse bilmezdi. Ama mahalleden bir kısım kadınlar beylerinin eskilerini verirdi ona, temiz ve ütülenmiş olarak.

Erinmezdi(2), hemen alt katlara kömürlüklere, ya da merkezi sistem kalorifer dairelerine doğru iner, oralarda kimsenin olmadığına emin olduktan, soyunur, dökünür, filinta(3) gibi olup çıkardı dışarı ve eskilerini kendisine yük etmeden hemen oradaki çöp bidonuna saklardı, atmak değil, bir başkasının görmesini, kendisini ayıplamasını istemeyecek kadar titizdi(4) çünkü!

Sesi çıkmazdı, dilsiz olabilir miydi, belki, çünkü konuştuğunu, bir şey istediğini kimse görmemişti, ama sağır değildi. Seslere tepki verirdi.

Caddelerin, yolların ortalarından yürürdü, kenardan, kaldırımlardan yürümek âdeti yoktu.

Korna çalan arabalara yol verir, kenara çekilir, yol verdiklerinin küfür anlamında bastıkları kornaya da selâm verirdi, elini sallayarak.

Tanıyanlar zaten bilirlerdi onu, gaz pedalına biraz kuvvetlice basarak arabalarının sesini yükseltir, kenar çekilmesinin sonrasında kornaya ufak bir dokunuşla teşekkürlerini anlatırlardı.

O da elini kalbinin üstüne koyardı; “Aldım kabul ettim!” der gibi, gene de elini sallardı arkalarından, onlar cadde ya da sokak ucundan kayboluncaya kadar.

Bazen susardı, market, bakkal veya camilerin arka taraflarındaki çeşmelerden suyunu içer, izin verilirse sıkıntısını da giderir, mutlaka ve mutlaka taharetlenir(5), sifonu da eğer kirlilik yeterince temizlenmemişse iki defa-üç defa bile çekerdi.

Öyle hissederdi mal sahipleri ve caminin hocaları, müezzinleri, devamlıları cemaat….

Mahalleden bazıları titiz beylerinin, çocuklarının şerrini(6) alt etmek için, akşamdan ya da öğlenden kalan yemekler için onu çağırırlardı;

“Abuziddiiiiin!”

Çünkü onlar bir öğün yediklerini diğer öğünde yemek istemezlerdi, hem de hiç.

Uysalca gelir, kapı önüne çöker, verilenleri sünnetlercesine yerdi. Bazen ev sahipleri yemek yanına yoğurt, hoşaf, tatlı gibi şeyler de eklerlerdi kendiliklerinden, mutlu olurdu!

Ve mutlaka sağ elinin başparmağını ağzına doğru yönlendirir su isterdi. Özellikle bu hareketi mahallelinin hoşuna gittiği için, kimse o istemeden su vermezdi ona.

“Su istiyorum!” işaretini yaparken gülümserdi, gülümsemeğe çalışırdı belki de.

Onun mutlu görünebildiği tek an, su içtiği andı. Onun dışında kötümser, düşünceli ve hüzünlü olurdu, hem her zaman…

Bilinen bu kadardı. Başka? Başkası yoktu! Dört kişi onu Garipler Mezarlığına yerleştirip, tabutunu geri götürmek için özenle arabaya yükledikten sonra ellerini açıp birer Fatiha okudular…

Bundan sonra ona kim Fatiha okurdu, bilemezlerdi. Ancak belki kandillerde, mevlit sonlarında hani bilinen şekilde duanın sonunda denirdi ya öyle, işte. Kimsenin bildiği bir şey yoktu, bilmeleri de gerekli değil gibi geliyordu onu taşıyan vatandaşlara.

İnsanlık görevini yapmış olmalarının rahatlığı ve huzuru içindeydiler; “Allah rahmet etsin!” diye birbirlerinin ellerini sıkıp sallarken “Bugün iyi bir şey yaptık!” der gibiydiler.

Sadece yönetici denilen ve bu şekilde itibar gören yaşlı-başlı, hafif tombul, mahalli anlamda babacan diye vasıflanacak kişi ayrı ve ayrıcalıklı gibiydi.

Nereden geldiğini, nasıl ve nerede yaşadığını kimse bilmiyordu, bir olan Allah’tan başka. Kışın ki, yalnız bir kış uzunca bir süre görememişler gibiydi onu. Gözükmemişti ortalıklarda, ara sıra, bazı bazen, büzülmüş bir şeyler araştırır gibiydi, görüldüğünde.

Gören çorba verirdi. Plâstik, ağzı geniş, 3-5 kiloluk bir bidonu taşırdı yanında. Çorbanın yanında ne verilirse verilsin, aynı bidona koyardı. Maksat nefis körletmek değil miydi? Hem ömrünü sürüyor, tüketme çabasında gibi görünüyordu.

Derdini kimse bilmiyordu, bilemezdi de. O yaşayan bir ölüydü kendince.

Sessiz, dermansız ve ölümü kendisine ulaştıramayacak kadar cesaretsiz çürüyen bir ömür tüketiyor, daha doğrusu tüketmeye çalışıyordu.

Evi mi? Evi, himmetini(7) esirgemeyen sekiz daireli bir apartmanın kendine değer vermiş babacan yöneticisinin göz yumduğu öncesinde kalorifer dairesi olan bodrumun, merkezi sistemden sonra doğal gazlı sisteme geçildiği için boş kalan kısmı idi.

Yönetici ihtiyacını karşılayacak kadar, bir lavabo da yaptırmıştı onun için. Eskilerden kalan masa-sandalye ve benzeri bir kısım şeyleri vermiş, kalanını da kendisi çöp bidonlarından, tenekelerinden ve verilen hayırlardan tamamlamıştı.

Eksiği mi? Olmaz olur muydu? Ama ne gerek vardı ki? Bu gün vardı, yarın? İnşallah daha fazlasını tüketmek zorunda olmazdı! Bu kümesin onca tek mahzuru, ihtiyacını pek de uzak olmayan caminin tuvaletinde gidermesi ve yöneticiye söz gelmemesi için görünmeden girip-çıkmaktı, sadece bunun için.

Yönetici kendisine dış kapı için bir anahtar yaptırmıştı. Sabah namazına giderken de kuvvetlice öksürüyordu. Bu; “Kimse yokken, çıkacaksan, çık!” demenin işaretiydi. Çıkacaksa çıkıyordu, yoksa bütün gün hapis gibi kümesinde pinekliyor(8) öylesine yaşıyordu.

Çıkarsa da akşamın çok ilerleyen vakitlerinde apartmanın tüm ışıkları sönmüşse mabedine geri dönüyor, sokuluyordu.

Aç mı, açık mı, tok mu, tokluk mu kendisi için hiç önemli değildi. Hayat bir kere kendisine acımasızlık göstermiş, elinde avucunda ne varsa, bir çırpıda, hem acımasızca elinden almıştı.

İstemese de, öyle düşünmeyi aklından bile geçirmek istemese de, gerçekte isyanlardaydı, hem kime karşı, biliyor, söylemek istiyor ve fakat ama yutkunuyor; “Yüce Allah’ım, varsın, birsin, sana isyanlardan koru beni!” diyordu…

Abuziddin dertliydi o gün. Dolap gibi şeyin içinden tam iki yıl öncesinin soluk gazetelerini çıkardı;

Başlığın biri; “Dört ölü var!” idi.

Diğerinin başlığı “Hayat zalim!” idi.

Diğer gazeteler benzeri kelime ve cümlelerle yüklüydü, bir kısmı sadece üçüncü sayfalarda yer almıştı ve hepsinde aynı resimler vardı.

Abuziddin, kokladı hepsini teker teker, sanki gazetelere kokuları sinmiş gibi onların.

Ve yaşamının o bölümü geçti gözlerinin önünden.

Bir kış günüydü, kendisi “Tilkinin bakır şey ettiği yerlerden” birinde görevliydi. Dönüşü hazin olmuştu evine. Kapıyı çalmış, ne “Kim o?” diyen olmuştu, ne de kendisi “Her şeyiniz, babanız!” demişti.

Kimi-kimseleri yoktu civarlarında. Hem kendisinin döneceğini bildikleri için bir yerlere de gitmezlerdi.

Tedirginlikle açtı kapıyı ve yığılıverdi kapı önüne. Evde kesif(9) bir kömür, ya da karbon monoksit kokusu vardı. Karısı sürünerek de olsa gerek, kapı eşiğine kadar ancak gelebilmişti. Çocukların üçü de yataklarında idi, bedenleri cansız.

Çılgına döndü.

Onu üzen en önemli olaylardan biri saatlerce süren sorgusu ve “Canım! Canlarım!” dediği bedenlere otopsi yapılmasıydı.

Savcı sonunda kararını vermişti;

“Eşi ve üç çocuğu kömür sobasından sızan karbon monoksit gazından zehirlenerek ölmüşlerdi.”

Yıkılmamağa çalıştı. Bir insanın sevdiği dört canı bir arada, yan yana mezara koyması ne demekti, bunu kimse bilemezdi, anlayamazdı, kimselerin anlaması mümkün de değildi.

Kapısını kilitledi etten-tırnaktan biriktirdikleriyle, karınca-kararınca ama mutlu yaşadıkları evin. Başıboş, günlerce dolaştı sokaklarda, soğuklarda;

“Hasta olayım, sürüneyim, ben de hemen peşlerinden gideyim!” diye.

Ama olmadı, Tanrı bu acıyı doyasıya yüklemişti kendisine ve onun kendisine asi olmasını da asla beklemiyordu.

Derdi sadece onunla bitmemişti. Bir sokak başında rastladığı, kendisinin o şekilde çapaçul(10) görünümüyle rastladığına pişman olduğu iş yerinden bir genç, işe gelmemesi dolaysıyla, işine son verildiğini söylemişti.

Üzülmemişti, ama ona acır şekilde bakışını unutması mümkün değildi.

Hele bir de cebine davranıp; “İhtiyacın vardır!” diye para vermeye kalkmamış mıydı? Çökmüştü!

Oysa yaşam devam edecektiyse, devam edecekti. Paranın ne önemi vardı? Para dediğin elinin kiriydi, yıkardın geçerdi.

Başka? Başka hiçbir şey! Zaten ruhen çökmüştü, yaşamıyordu o meşum(11), kahrettiği günden beri. Bedende kalp ve beyin sağlammış, işe yarar mıydı ki?

Aklı başında ama bir hayalet gibiydi. Düşkünler Yurdunun Müdürüne çıktı hemen evinin arka sokağındaki.

“Evim sizin” dedi, içindeki hiçbir şeye dokunmadan, almadan tapuda devir-teslim işlemlerini yaptırıp.

Artık onu bu dünyaya bağlayan hiçbir şey yoktu. Sürüklemeğe bile çalışmıyordu yaşam için bedenini. Nerede biterse bitsin, idi düşüncesi. Ölmeyecek, kendisi başkalarına ızdırap olmayacak şekilde dolaşıyor ve ancak gerektiği kadar yiyip içiyordu.

Oysa isterdi ki, bir şişe mavi ispirto olsa, dökse boğazından aşağı ve sonra bir kibritle tutuşturup yangınını çıkarsa kendisinin, göçüşü için. Olamazdı, görevini yapmıyor, yapmak istemiyor, hatta bunun için arzu ve istek dahi duymuyordu gönlünde, ama günahkâr olmak da yakışmayacaktı kendine. Hem neden ertelemişti ki kendini bugünlere değin?

O meşum gün, kapıyı açar açmaz, gördüklerini görmeyi istemeden, görür-görmez gerçekleştirseydi ya düşüncelerini, bugünlere ulaşmadan, yaşamını sürüklemeden daha iyi olmaz mıydı ki?

Günahsa, günah, cehennemlikse ebedi cehennemlik olurdu ve bugünlere kadar da birikmezdi günahları, biriktirmezdi günahlarını.

Hem cennetle cehennem arası yolu kestirmeden geçebilirse çocuklarına ve eşine hemen ulaşabilirdi, belki de cehennemde kalış süresini doldurur doldurmaz. Çünkü biliyor, ya da düşünüyordu ki, eşi de, çocukları da günahsızdı ve Allah kendisinin sevdiğinden kat-kat fazla bir şekilde seviyordu onları ki, yanına almıştı yaşlarına, başlarına, konumlarına bakmadan.

O halde onları yanına alanın cennet dışında onları muhafaza etmeyi düşüneceği bir başka yer olabilir miydi ki?

Birileri; “Kendini bulursan başkalarını bulmana gerek kalmaz, aramazsın da!” demiş.

Oysa öncelikle Onları değil, kendini bulmalıydı, kendini bilmeliydi. Kendini bilirse kendini bulurdu ve bu onlara ulaşmanın da en kısa ve kestirme yolu olurdu, eğer içinde inanç varsa…

Issız sokaklarda, yazın sıcağında, kışın ayazında, aramıştı bulmak istediklerini, kendini ve fakat ne kimseleri bulabiliyor, ne de tükenebiliyordu istediğince…

Bu gece…

Evet bu gece diğer gecelerden farklı gibiydi, bu gece diğer gecelerden farklı olacaktı sanki kendisi için.

İçine doğmuştu.

Kanı çekiliyordu, nefesinin ritmi değişmeye, gözlerinin feri tükenmeye başlamıştı. Yoksa Tanrı nihayet insafa gelip dualarını kabul etmek üzere miydi, çocuklarına, analarına ve anılarına kavuşması için?

O halde Tanrıya en yakın olacağı mekâna sığınmalıydı bu gece. Yani Camiye…

Son olarak caminin minaresine sırtını dayayarak sığınma gayretini yaşadığını hatırlıyordu.

Üşüyordu.

Sonra birden artık üşümediğini fark etti…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Konu itibariyle buna hiç benzemeyen farklı şekilde kıskançlık ve cinayet konulu olarak çevrilmiş bir film vardı. “Altı Ölü Var (İpsala Cinayeti)” adlı filmde Ali Rıza (Cahit IRGAT) adlı bir Makine Ustası ile evli olan Yanola'nın (Lale ORALOĞLU) öyküsü anlatılıyordu.

(1) Abuzittin; Kullanımı yanlış, belki de Hristiyanlarca kullanılması olağan; “Dinin Sahibinin Babası” anlamındadır.

(2) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

(3) Filinta; Güzel ve yakışıklı erkek güzeli. Tüfekten daha kısa, elde taşınabilir, kısa ve yivsiz namlulu ateşli bir silâh.

(4) Titiz; Çok dikkatli ve özenle davranan, ya da böyle davranılmasını isteyen kimse. Güç beğenen kimse.

(5) Taharetlenmek; Aptes yaptıktan sonra dinsel kurallar uyarınca temizlenmek.

(6) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar).

(7) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

(8) Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.

(9) Kesif; Yoğun, sık, kalın.

(10) Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

(11) Meşum; Kötü, uğursuz.