“Ah bu şarkıların gözü kör olsun!(1)”
Sessiz, sakin, sadece dertli, ya da neşeli insanların doluştuğu bu ayaküstü mekâna gelip dertlerimi, yaşadıklarımı unuturcasına içerken, yan masaya gelen genç arkadaşın transistorlu radyosundan kulağıma ulaşan çok eskilerden bir şarkı beni yaşama başladığımdan itibaren bugünlere kadar adım adım yürüterek getirdi.
“Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm(2)?”
Gerçekten yazan, besteleyen, benim için yazmış, bestelemiş, makamını ona göre belirlemişti.
Nasıl mı? Uzun hikâye…
Başlangıcın başlangıcından başlamak, en iyisi. Sonrası nasıl olursa olsun;
“Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” (3) gibi olmayacak mıydı?
Öyle de olması gerekti, cidden ve mecburen.
Benim için doğum sancısı çeken annemi imkânsızlıklar sebebiyle hastaneye yetiştirememiş babam. Tanıdık ebe, memleketteki bir yakınının düğününe gitmişmiş, o günlerde…
Çok bilen(!) komşular uğraşmış, doğumum için başarılı olamamışlar, bir taksinin arka kanepesinde hastaneye yetiştirilmeye çalışan annemin hastane yolunda canına “Fatiha” okumuşum, daha doğmadan.
Doktorlar; “Belki bebeği kurtarırız!” demişler benim için, ben doğup da ne işe yarayacaktımsa?
Fuzuli(4) bir varlık, annesinin katili, babasının sırtına kambur olacak biri olacaktım. Bıraksalardı, annemle birlikte, yaşama başlamadan onunla birlikte gideydim ya!
Doğmamış olacağıma göre; ne anneme-babama, ne doktorlara, ne de Tanrıya şükran borcum olmayacaktı.(5)
“Tanrıya” dedim, evet, doğru. Doğmamış olacağıma göre, mecburiyetimin olması gereken cennet-cehennemi yaşamayacak, dolaysıyla da Tanrıya müdanam(6) olmayacaktı.
Şimdi öyle mi ya? Tam cehennemliğim (bence)…
Bu arada söylemem gerek, babamın sakladığı notlardan öğrendiğime göre doğumumu gerçekleştiren Berker ve Aydın doktorlar kendi isimlerinin baş taraflarını birleştirerek Berkay olarak koymuşlar adımı hemen kayıtlar yapılırken, ebelerin koyduğu göbek adı değil, gerçek adım olarak.
Gene de zayıf ve çelimsiz(7) olduğuma göre, cehenneme kütük olarak gelecek, pehlivan yapılı, kâfir(8), zındık(8), kim bilir belki de dürüstlüğü unutmuş hacı-hocaları tutuşturmak için Tanrının emriyle zebaniler(9) beni tutuşturucu olarak kullanabilirlerdi.
Zayıf-çelimsiz gibiydim ve sanırım cehennemde çıra gibi, çıra olarak kullanılmak konusunda Maşallah’ım var gibime geliyordu. Çıra gibi yanardım(10)…
Neyse!
Babam ve ben…
Başkası yoktu zaten. Benim de yıkım olacağımı bile bile annem; “Bebeği veren Tanrı, rızkını da verir!” demiş, hiçbir düşünceye yer vermemişti başka zihninde.
Öyle ya veren Allah’tı! Ya alan? O da O değil miydi? Hem de daha ana karnında, annemi görmeden, bilmeden, annemi alıp, kendine saklayan!
Adalet miydi bu? Tanrının adaleti bu ise, kulun adaletinden bahsetmek abes kaçmaz mıydı? Hele ki bu zamanda?
Angut gibi(11) bakakalmış, kalakalmıştık hastane odasında, babam, ben ve morgda yalnız başına bir kutu, ya da dolap içinde annem.
Nefeslenişine göre, ekonomik olarak hiç birikmişi yoktu babamın. Atadan kalan gecekonduda yaşamaya çalışıyor, yaşama gayretini yaşıyormuşuz.
Babam, gün boyu hamallık, mammallık, işçilik-mişçilik ne bulursa çalışıyor, yapıyormuş ve karnımız doyuyormuş.
Yoksa yok! Ertesi güne “Allah kerim!” demek bile zaitmiş(12)! Ancak iyi komşularımız da varmışmış! Hele hemen yakınımızdaki tıpkı bizimkine benzer bahçeli gecekonduda yaşayan, bizi bilen ve anlayan, devletten emekli Emin Amca ve hanımı Mürüvvet Teyze için babam da, annem de;
“Onlar bir başkalar, akrabadan da ileriler!” derlermiş.
Eğer babam elinde bir şeyler olmadan evine başı eğik dönerse bilirlermiş ki, işleri yavan ve yoklukla bitmiştir. Bu nedenle komşulardan kimi bir somun ekmek, kimi bir tencere içinde bir şeyler bırakırmışlar kapımızın önüne, kapıyı usulca tıklatıp açılmasını beklemeden kaçarak.
Gururluymuş annem-babam, olmayan hasletlerinin(13) içine nereden bulup yerleştirdilerse bu gururu ve haslet denilen şeyi?
Gene de boş olarak iade edilecek tencerenin içine, kargacık-burgacık harflerle de olsa “Teşekkür ederiz!” diye yazdıktan sonra yine kapımızın önüne bırakırlarmış, gelen emanet tencere, ya da tabakları…
Münasip(14) kişiler, münasip zamanlarda, münasip bir şekilde geri alırlarmış emanetlerini, hissettirmeden. Zaten hissetmelerine de meyilleri olmazmış rahmetli annemin-babamın.
Yok, eğer babam iş bulmuşsa; elindeki paketlerin azlığına-çokluğuna, ya da başının dik, ya da olduğunca dik yahut da dimdik, dimdirek(15) oluşuna göre kararları belli olurmuş komşularımızın da. Bu; elektrik-su paralarını da ödeyebileceğimiz anlamına gelirmiş…
Belediyede tescilli(16) olduğumuz için kömür yardımı, arada sırada, bayram-seyran ve özellikle yaşadığımız seçim öncelerinde de gıda yardımı yapılırmış, bilmem hangi partinin aday adayı da bir buzdolabı hediye etmiş bizlere, sanki buzdolabına koyacak bir şeylerimiz varmışçasına.
Ve bu nedenle annem-babam kahırlanarak(17) buzdolabını çalıştırmamışlar, hatta teldolap yerine içine ekmek, patates-soğan dâhil doldurmuşlar, fişe takmadan, kapısını hafif aralık bırakarak kullanmaya devam etmişler.
Nedeni; buzdolabının tüketeceği elektrik yerine ekmek almak düşünceleri olsa gerekti. Ama oylarını o aday adayına vermişler miydi, bilemem.
Başlangıçta televizyonumuz yokmuşmuş. Sonraları komşumuz Emin Amcalar renkli televizyon alınca siyah-beyaz televizyonlarını bize hediye etmişler. Akşam olup da perdeleri çekince, tasarruf için lâmbaları mümkün olduğunca açmadan, karanlıkta sadece haberleri izleyip yatıyorlarmış annem-babam.
Çünkü sabahları erkenden yola çıkmamak demek, “O gün açlığa talim etmek!” anlamına gelirmiş. Hele ki annem de çamaşıra, temizliğe falan gidememişse…
Bu konudaki müjde ise, yoksulluklarını bilenlerin gecenin kör vakti de olsa, gece olacak bir iş, örneğin evden eve taşınma gibi bir nakliye, ya da boya-badana için gerek annemin, gerekse de babamın yardımlarını esirgemeyeceklerini bilmeleriymiş.
Gittikleri yerde ikram edilen birkaç lokma yemek, içecek ve çantalarına konulan birkaç birikinti ile ceplerine konulan birkaç kuruş harçlık, mutlulukları olurmuş şimdilerde rahmetli olan annemin de, babamın da…
Her neyse! Komşuların, ya da kimsesizliğimizin ortakları olan dostların yardımıyla rahmetli annemi Kimsesizler, ya da Garipler Mezarlığına koymuşlar. Babam da; “Yanı benim olsun!” demiş.
Müptezelliği(18) üstünde olsa gerekti, cenazeyi defneden şakacılarından biri, hiç yeri ve zamanı olmadığını bilmesine rağmen;
“Hele öl, onu da düşünürüz!” demiş.
Bana bakım; komşuların, dostların yardımıyla da olsa oldukça uzun ve zormuş yalnız, nefislerimizi körletmek(19) için çalışmak zorunda olan babama.
Gündüz iş ara, bul, çalış, bezdir, süttür, mamadır yüklen gel derken çaptan düşmüş babam.
Bir sabah komşular kapımızın açılmadığını görünce, hiç kilitlenmeyen kapımızı açıp içeri girdiklerinde, beni babamın cansız bedenine sarılmış, şimbil-şimbil bakarken(20) bulmuşlar.
Üstelik altım çok fena kokarken, acıkmışlığımın belirtisi olarak ağzımı şapırdatıyormuşum.
Yaşaması gereken biriyken babamın ölmesi şüphe çekmiş, otopsi yapılmış ve gerçek ortaya çıkmış. Benim için her bir şeyi yapmağa çalışıp gayretli olan fedakâr babam, kendisinden her şeyi esirgemiş, kendisi için gerekenleri yetiştirmek için yememiş, içmemiş, boş bir mideyle açlıktan ölmüşmüş!
Komşular, özellikle Emin Amca ve Mürüvvet Teyze ne yapacaklarını kestirememişler, bir-iki gün bana bakmayı becerebilmişler, sonrasında muhtara danışarak Çocuk Yuvasına(21) vermişler beni.
Çileli günlerim başlamış, üstelik ev, babamın ölümüyle birlikte o haliyle bırakılmıştı. On sekiz yaşıma gelmeden evvel ne gibi işlem yapılması gerektiğini kimse bilmiyor, belirtmiyor, belki de öğrenmeyi (muhtemelen de öğretmeyi) düşünmüyorlardı, çevredekilerden.
Sonrasında komşular, ama özellikle Emin Amca, evi sahiplenmeleri, gereğince ve yeterince bakım ve onarımını yapmaları için “Hayır olsun!” diye gereğinin çok altında bir kira bedeliyle üniversite öğrencilerine kiraya vermişlerdi.
Kira bedelleri için de benim için, ancak kendileri adına üç arkadaş bir bankada bir hesap açtırmışlar, bu bedelleri kuruşuna dokunmadan vadesiz, fon ve vadeli hesaplarda toplamışlardı.
Eğer bir onarım veya gider gerekirse ki, aidatların, evin yıllık emlâk vergilerinin, deprem sigortalarının yatırılması mutlak gerekiyordu, öğrencilere o bedellerin dışında kalanını bankaya yatırmalarını söylüyorlar ve tüm bunları Emin Amca ayrı ayrı not alıyormuş.
Felsefesi; “Alma yetimin Ah’ını, çıkar aheste(22), aheste!” olduğundan kuruşun bile hesabını yapıyormuş. Emin Amcamın maksadı, yokluğumda, yaşım gereğine ulaştığında cascavlak(23) ortada kalmamam(23), elimde birkaç kuruş birikmiş paramın olması imiş.
Demek ki bu dünyada böyle insanlar da vardı, halen yaşayan ve yaşamakta olan.
Yasalar şimdilik umurumda değil gibiydi. Hem yasalar sittin sene(24) çocukların Çocuk Yuvalarında kalmalarını uygun görmüyor, yaşları gereğine ulaşınca onların Yetiştirme Yurtlarına(25) yönlendirilmelerinin gerekliliği, zorunluluğu belgeleniyordu, tıpkı benim gibi.
Yuva sonrasında aktarıldığım Yetiştirme Yurdunda her ne kadar yediğim-içtiğim uygunsa da, benim gibi olmayan öyle çok “Kardeşim” vardı ki, biri diğerine benzemeyen ve hangisini işaretlemem gerektiğini bilemediğim.
Bu aklımın başıma geldiği ana kadar yaşadığım kâbus(26) gibi bir şeydi desem yeri. Çünkü dediğim gibi çok şeyi o kardeşlerle paylaşıyor olsam da, benim gibi olan bir-ikisi hariç diğerlerine göre avantajım bir Nüfus Kâğıdımın olması idi.
Dolaysıyla zamanın birilerinde anne-baba dediğim birileri vardı, yaşamışlardı ve bu sonunda da bir adresim olacağının işareti, yakından eşim-dostum-akrabam olmasa bile, uzaklardan da olsa akrabalarımın, hiç olmazsa annemi-babamı tanıyanların olacağının işareti idi.
Emsallerim olmalarına, aynı yerde, aynı şekilde, aynı koşullarda, aynılıkları yaşamamıza, Türkçe konuşmamıza rağmen anlaşamıyordum hiçbiriyle, zorla değil ya! Zayıflığımın, ya da onların deyişi ile “Kikirik(27)” olmamın avantajıyla(!) her gün sopa yiyor, her gün ellerimden bir şeylerim alınıyordu.
Yatağıma fare, kara böcek konuyor, su dökülüp ıslatılıyor; “Altını ıslatmış!” iftiraları atılıyordu, küçük-büyük, güçsüz-güçlü, yandaş-yandaşlı-yandaşsız hem hepsi tarafından. Çünkü başlangıçta sindirmişlerdi beni, artık belimi doğrultup karşılarına herhangi bir şekilde dikilmem mümkün değildi.
İşte bu nedenlerledir ki ders çalışamıyordum, mutlaka birileri kitaplarımı saklıyor, kalemlerimin silgilerimin yerine çöp koyuyordu. Yemek yiyemiyordum aklım başımda uslu uslu.
Ya birisi kaza ile(!) tepsimi düşürüyor, ya yanlışlıkla(!) tükürüyor, yemeğime su döküyordu, ya da; “Sen sevmezsin zaten!” deyip ya etimi, ya da tatlımı tepsimden alıyorlardı.
Kâbus, kâbustu bir kere daha ve ne kadar sabredeceğimi yahut da sabredebileceğimi bilemiyordum.
Bir gün, bir yakınımın aradığını söyledi Yetiştirme Yurdu Müdürü. Yakınım mı? Bunca yıl sonra? Neden? Hem kimdi o?
Evet, aklımın ucundan daha sonraları için geçen böyle biri, ya da birileri vardı, ama sona ulaşmama çeyrek kala beni bulan, belki de arayıp bulan, muhtemelen belki de aramadan takip ederek bana ulaşan kimdi? Kimdi o bir yakınım?..
Karşımda yaşlıca bir adam vardı, Müdür Beyin Odasında bir sandalyeye büzülmüşçesine, tüner gibi oturan. O; babam olamazdı, çünkü annemin ve babamın arka arkaya öldüklerini biliyordum. Beni görünce sandalyesinden doğrulmaya çalıştı yaşlı adam;
“Berkay!” dedi sarılmak istercesine bana. Yaşamımın hiçbir döneminde böyle bir yakınlık, böyle bir sıcaklık görmemiştim. Çekindim başlangıçta. Sonrasında ise kendimi zapt edemeyip birikmiş bir özlemle sarıldım yaşlı adama.
“Ben kimim anlatacağım, yakının değil, sadece anne-babanın kapı bir komşusuyum ve yaşının on sekize ulaşmasını bekliyordum. Ben Emin Amca!”
Sanki söyleyeceklerinin aramızda sır olarak kalmasını istercesine Müdür Beye döndü;
“Müdür Bey oğlum! Hem hava alıp, hem biz-bize konuşabilir miyiz bahçede?”
“Hayhay efendim! Sadece söyleyeceğim şey şu; Berkay henüz on sekizine basmadı. Yaklaşık bir aya yakın zamanı var!”
“Benim yaşım oldukça ilerledi. Üstelik eşimi kaybettiğimden beri üstesinden gelemediğim bir kısım sıkıntılarım var. Bence Berkay’ın on sekizine basmadan önce, bugünlerde bazı şeyleri öğrenip bilmesinde yarar var, diye düşünüyorum. Çünkü dediğim gibi yarına senedim yok!”
“Hiçbirimizin yarına senedi yok Amca. Parayla, sırayla, yaşla değil efendim göçüşümüz, biliyorsunuz bunu zaten. Zamanı gelince ve Tanrı istediğinde hepimize…”
“Önce bir şairden bir örnek vereyim, pek uygun değil gibi görünse de, o şair şöyle demiş: “Gençliğe güvenip vakit çok erken derken / Belki elveda bile diyemezsin giderken!(28)” Evet, ama bunu bir de insanın hissetmesi var…
Çevresindeki emsalleri bir-bir eksilirken sıranın gecikmesinin ya da önceleşmesinin önemi var mıdır ki? Kaldı ki kader, ya da alın yazısı dediğimiz şey Tanrının bir yörüngedeki işareti…
Bu işarete yakınlaşan insan, tıpkı ateşe uzanan elin sıcaklığı hissetmesi, ya da denize, suya yönelen bakışın serinliği hissettirdiği gibi bunu da hisseder, tıpkı bana olduğu gibi...
Bu nedenle bunları bu gence hemen aktarmam gerek, bence.”
Sıklaşan nefesini düzene sokmak istercesine susar gibi oldu bir süre ve sonrasında;
“Kimileri bildiklerini sözleriyle aktarır sevenlerine tıpkı benim gibi, kimi de kâğıtlara döker; ‘Vasiyet(29)’ diyerek…
Ben, elim-ayağım, çenem-dilim tutarken arzumu dilimle arz edeyim istedim, bu genç delikanlıya. Annesini de, babasını da çok iyi tanıyordum, yakın komşularımızdı onlar…
Aktarılmış, ya da bugüne kadar aktarılmamış, aktarılamamış olanları boynuma bir borçmuş gibi aktarmak istiyorum kendisine…
‘Keşke!’ demektense, ‘Keşke demeden’ göçmek dileğim. Hem ben zaten bildiğimi ezbere konuşmam, bilmediğimi de ne söylerim, ne de tartışırım. Şimdilik izninizle Müdür Bey oğlum…” dedi ayağa kalkmağa çalışırken yardımımı bekler gibiydi, koluna girdim.
Oturduğumuzda;
“Bak evlât! Müdürüne de dediğim gibi yaşarken anlatmam gerekenleri sana anlatmam boynumun borcu. Anan ve atan varlıksız, yokluklar içinde, ama dürüst insanlardı. Siyah-beyaz fotoğrafları, yaşın on sekize ulaşınca kavuşacağın evinin bir yerlerinde...
Evinin yıllarca, yani sen on sekizine basıncaya kadar boş kalarak harap olmasına gönlümüz elvermediği için, üç komşu bir araya gelerek evini öğrencilere kiraya verdik ve biriken kiralar kuruşuna dokunulmadan senin adına muhafaza ediliyor, miktarı ne kadar bilmiyorum, hiç de merak etmedim zaten…
Bu hesapları açarken de, birimizden birimize bir şey olursa diğeri senin hakkını korusun diyerek üçümüz de ayrı ayrı para yatırıp-çekme hakkı olarak beyan vermiştik. İki komşumu da kaybettim…
Eşimi de geçen hafta kaybedince, sana ulaşmamın gerekli olduğu inancıyla sana gelip anlatmam farz oldu ve anlatmayı uygun gördüm.”
Amca ikide bir cebinden çıkardığı mendille bir tel saç bile bulunmayan başını siliyor, nefesini kontrol, boğazını temizlemeğe gayret ediyordu. Devam etti;
“Yasalara saygım var. İlk imkânın olduğunda bankadaki hesabı mutlaka ve hemen sana devretmek istiyorum. Çünkü çok uzak bir-iki akrabayı göz ardı edersek benim de senin gibi kimim-kimsem yok…
Ben de senin bu hesabı edinmenden önce ölürsem senin dışında kalacak…
Oysa bu senin annenden, babandan kalan, onların yoksulluklarının karşılığı olan yılların birikimi. Annenin ak sütü, babanın alın teri olarak helâl bir şey…
Ben diyorum ki; ‘İzin alayım Müdürden!’ Hemen devredeyim hesabını sana ve gözlerim açık gitmeyeyim. Evini, annenin-babanın mezarlarını da göstereyim sana. Evini, Vefat İlâmını alıp kendi üstüne geçirirsin. Nasıl anlaştık mı?”
Dinlemek hem mecburiyetim, hem de şaşkınlığımdı. Nüfus Kâğıdımdan başka mazimde hiçbir şey yoktu bildiğim, aklımda kalan diyeceğim, diyebileceğim.
“Sağ ol Amca. Hakkını, hakkınızı nasıl öderim, nasıl ödeyeceğim size?”
“Gayet basit. Öldüğümde mezarıma gelip Fatiha okuyarak ve bir tas su dökerek. Sakın çiçek falan alıp gelme, hem çiçekler dalında güzeldir, hem de masrafın olsun istemem!”
“O zaman önderlik edin, izin alın, öncelikle annemin ve babamın mezarlarını ziyaret edeyim, göreyim, onlara Fatiha okuyayım, şükranlarımı sunayım ulaşacakmış gibi, ulaşacakmışçasına.”
“Hemen!”
Müdür anlayışlıydı, sebeplerin tamamını bilmese bile, öğrencilerinden birinin, yıllar sonra da olsa babasının-annesinin mezarlarını ziyaret etme arzusuna olumsuz bakamazdı. Bakmamıştı da…
İki yabancı gibi değil, baba-oğul gibi yaklaşmıştık mezarlara el ele. Amcanın sesi güzeldi, Merkezi Sistemle okunan Kur’an’a sesli olarak iştirak etti ezberinden, hem tecvidine(30), makamına uygun olarak, hem şaşırmadan, hem nefesini de ayarlayarak.
Sonrasında eli testili çocuklardan biri su döktü mezarlara, bedeli karşılığı ve bu bedeli amca ödedi cebinden, sevabına.
“Amca, sesin çok güzel, sakalın yok, ama hacıymışsın gibi geldi bana!”
“Nerde oğul? Babanlar gibi kıt-kanaat geçinen insanlardık biz de rahmetli teyzenle. Teyzen de yoksulluğa dayanamadı, baban kadar olmasa bile. Onun da mezarı aha şurda. Hadi gidip birer Fatiha da ona okuyalım.”
“Olur amca, hemen!”
“Okuluna dönmeden önce evini de göstereyim sana, sonra da vaktimiz kalırsa bankaya uğrarız…
Ve kısa günün kârı hepsini bitirir, yetiştiririz, ben de rahat etmiş olarak, rahat rahat uyurum bu gece.”
“Amca, bu kadar yıldır kahrımı çekmişsiniz gizli gizli, hem habersiz. Bankada param olduğunu söylüyorsunuz. Hissettiğim kadarıyla hacı olmayı özeniyorsunuz, bankadaki paradan istediğiniz kadarını çekip vereyim size, sonra vaktiniz olursa ödersiniz, vaktiniz olamazsa da canınız sağ olsun, helâl-hoş olsun!”
“Sağ ol oğul! Olmaz, şeriat(31); ‘Kendi paranla git!’ anlamında emir vermiş. Hem sonra yapılanlar iyilikse iyilik, karşılıklı olmamalı. Bankadaki para, senin babandan-annenden kalan malının karşılığı, senin paran. Tek kuruşluk bile hakkım yok…
Üstelik ‘Yetim Hakkı(32)’ denen bir şey var. Beni öteye ‘Yetim Hakkıyla’ yolcu etmeyi düşünmezsin, değil mi?”
“Allah geciğinden versin, peki amca, sen ne istersen, nasıl istersen öyle olsun. Yalnız bugün çok yoruldun, istersen kalan işleri yarın halledelim!”
“Yok oğul! Atalarımız; ‘Bugünün işini yarına bırakma!’ demişler. Bu konuda birçok bilenin de önemli sözleri var. Ama o söylenenlerin kısaca anlamı; ‘ Dün-yarın yoktur! Sadece bugün vardır(33)!’ O halde bitmeden önce bugünü paylaşalım!”
“Peki!” demekten başka çarem yoktu.
Doğruca eve, öğrencilerin kaldığı gecekonduya gittik beraberce. Öğrencilerden biri sınavdan yeni dönmüş olmalıydı, uyuklama modunda açtı kapıyı. Bana bakmadan, amcaya baktı ve;
“Hayırdır Amca, aybaşına daha çok var?” dedi sorarcasına.
“Yok, onun için gelmedim evlât. Bu delikanlı, yasalara göre evinizin gerçek sahibi. Yetiştirme Yurdundan çıkınca aranızda anlaşırsınız artık, ben tanıştırayım istedim şimdiden sadece. Bir de emanet bir karton kutu vardı, çok eskilerden kalan...
Gelmişken şöyle bir baksın. Sonrasında temelli sahiplenir artık!”
“O zaman bize yol göründü, desene amca.”
Söze katılmak zorundaydım;
“Şimdilik tahsiliniz nedeniyle karamsarlık yaşamayın. Ev ne zamandan beri sizin idiyse, mezun oluncaya kadar da sizin…
Sonra kim bilir, içinizden biri mezun olup, belki de evlenip ayrılırsa lütfen başkasına söz vermeyin, çünkü sizden, sizlerden öğreneceğim çok şey var, beni yanınıza kabul ederseniz ben de izninizle evimde kalırım…
Belki sayenizde üniversiteye bile devam ederim, yol göstermenizle…
Merak etmeyin kiraya da, giderlerinize de ortak olurum. Şimdi bir-iki saniyeliğine atalarımdan kalan kutuya bakmama izin verirseniz memnun olacağım.”
İçeriye girip de kutuya şöylece bir baktım diye düşünmeme rağmen zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Tam bir öğrenci eviydi, evim.
Ve kutuda annemin babamın, siyah-beyaz resimleri ile beni bilgilendirecek birçok not ve evrak vardı, sonrasında detaylı ilgilenmem gerekecek. Çünkü amca geçen zamanı dikkate alarak ikaz etmek gereğini hissettirmişti;
“Anlaşma sağlanmıştır, değil mi gençler? Tolga sen cep telefonunu ver ki, bir şey gerekirse Berkay dâhili telefondan seni arasın. Berkay’ın cep telefonu yok çünkü.”
Tolga uyur-uyanık gibi olmasına rağmen konuşmalardan memnun gibiydi bir kâğıda telefon numarasını kaydederken, ancak unutmuş da hatırlamış gibi, bir şeyler söylemek gereğini hissetti, sanki;
“Bir şeyi bilgilerinize sunmak isterim. Birkaç aydır ve son günlerde daha sık, kelli-felli(34), müteahhit olduğu tüm hallerinden belli olan, ızbandut(35) gibi korumalarıyla bazı adamlar gelip-gidiyorlar; ‘Kiranızı ödeyelim, buraya bina yapalım, size de dört daire verelim, istediğiniz yerlerden’ diyorlar…
Ev sahibi olmadığımızı ve evin sahibini bilmediğimizi, kiramızı Emin Amcanın söylediği hesaba yatırdığımızı söylememize rağmen her seferinde küfrederek uzaklaştılar, şanslarını bir diğer seferde tekrar denemek için olsa gerek...
Haberiniz olsun demek isterim, tekrar, başınızın ağrımaması için...”
“Zahmet olacak, ama bir daha gelecek olurlarsa Yetiştirme Yurdunda kaldığımı belirtmeden ‘Ev sahibi şimdilik düşünmüyor!’ derseniz memnun olurum.”
Kısa olan gün sona ermek ve bankalar kapanmak üzere olduğundan “Yarın!” diye sözleştik amcayla. Beraberce bankaya gidecek, gereği ne ise yapacaktık.
Vedalaştık. Bunun gerçekten gerçek bir vedalaşma olduğunu, bugünün işinin yarına bırakılmaması gerektiğini bilmiyordum o an.
Göğsüm kabarıp iniyordu, suskunluğum gitmişti, kendime güvenim gelmişti, paranın sesi bile insanı ne kadar güçlendiriyordu ki, ya beni?
Yetiştirme Yurduna gelip müdür evine gitmiş olduğundan, Nöbetçi Görevliye; “Ben geldim!” dedikten sonra hep el ele olmayı düşlediğim sevdiğimi sandığım genç kıza “Merhaba!” demek arzusu geçti içimden.
O yoktu ama. Onu AMATEM’den(36) çıktıktan sonra araştırıp bulan ailesi, ağlayıp, sızlamasına, itirazlarına rağmen mutlu olduğuna inanmayı düşünmeden ve hiç dinlemeden alıp götürmüşlerdi.
Ailesinin olması demek, Yetiştirme Yurdundan nüfusun bir kişi azalması demekti ki, buna hiç kimsenin itirazı olamazdı.
Yıkılmıştım…
Oysa yaşımın gereği ona âşık olduğumu bile düşünmüş, düşlemiştim, hatta hayallerimin mümkün olması mümkün daha ilerisi de vardı, ama bugün için elimde olan sıfıra sıfır, elde var sıfırdı!(37)
Boynumu büktüm. Yapacağım, yapabileceğim hiçbir şey yoktu, belki onun beni aramasından başka ki o da benim ona duyduğum ilgi gibi bana ilgi duyuyorduysa. Ama bende yoktu, başlangıçta, bugün değil, onda yoktu, o halde iki çıplak bir hamama mı yakışırdı?
Demek ki; onu düşünmekten vazgeçmeliydim, vazgeçebilirdim, vazgeçmeliydim de. Ben de onu yaptım. “Unutmak” kelimesini de lügatime ekledim.
Yarın bir başka gün olacaktı. Anne ve babamı unutmadığım gibi, kendimce ilk göz ağrımı(38) da unutmayacak, unutamayacaktım, inanıyordum buna.
Sabah vaktinde banka önünde olmak için müdürümden izin alıp yola çıktım. Bankanın hemen kenarındaki banklardan birine oturup sağa-sola bakınarak vakit geçirmeğe çalışırken ismimin söylendiğini duyarak yerimden doğrulduğumda amcanın bana doğru yönlendiğini gördüm. Dikkatsizdi;
“Dur Amca! Dikkat!” dememe rağmen süratinin ayarını bilmediğini sandığım, ancak fren yapmakta da gecikmeyen bir araç amcayı altına alıvermişti. Amca son nefesini vermek üzereyken yanına geldiğim için Banka Cüzdanını ve kalınca bir zarfı bana uzatmak gayretinde olmuştu.
Bir anda bir gürültü kopmuştu, tüm cadde sessizlik içindeyken, herkes ayağa fırlamış sanki Emin Amcanın ölümünü alkışlıyorlar gibiydiler.
Araçtan inen, belki dalgın, dikkatsiz sıfatları da yakıştırılabilecek genç ve tabiatın kendine verdiği özellikleri inkâr etmeyen kız;
“Aniden indi caddeye!” diye kendini savunmakla, ağlamaklı arası çırpınırcasına bir telâş içindeydi.
“Ama siz de olağana göre biraz süratliydiniz galiba!”
“Mümkün değil, kavşaktan şimdi döndüm, süratim ne kadar olabilirdi ki? Fren izime bir bakın! Amca neredeyse tam yanına geldiğimde attı kendisini arabamın altına sanki…
İntihar etmek isteyen bir insanın davranışı gibiydi, hareketi…”
“İntihar etmeyi asla istemezdi, hele ki benim böyle bir günümde!”
“Ne diyeyim ki? İki yıldır, bir kedi, köpek, bir tavuk hatta yerdeki karıncalara bile çarpmışlığım, ezmişliğim yok!”
“Ama şimdi oldu işte. Başınızı nasıl kurtaracaksınız? Güzelliğiniz işe yarayacak mı bakalım?”
“Keşke çirkin olsaydım da, amca yaşıyor olsaydı, bakalım bundan sonraki ömrüm nasıl geçecek? Hapse girmem, bir şeyler ödemem hiç önemli değil, bir cana mal oldum, hatam olmasa bile…”
“Kendinizi hemen suçlu addetmeyin lütfen! Ekip gelsin, rapor tutsun, hem inancınız varsa eğer, bilirsiniz ki Allah’ın çizdiği kaderin önüne geçmeğe kimse muktedir(39) değildir…”
Yaşlı adamın bana zorlanmadan teslim ettiği Banka Cüzdanında üç isim vardı, şimdi üçüncüsü de ölmüş olan. Dolaysıyla Banka Cüzdanının da, içindeki miktarın da benim için hiç önemi kalmamıştı. Yasalar böyle emrediyordu çünkü.
Polisleri beklerken şöyle bir göz atmıştım, ön sayfasına sadece, içine değil. Bir çırpıda ailemden kalan 18 yıla yakın birikimim sıfır olmuştu. Oysa içine de bakmam gerekliliğini akıl edemediğimi fark edecektim sonralarımda.
Dünün akşamında sevdiğimi düşündüğüm birini kaybedip tekrar görememenin ızdırabını yaşarken, şimdinin sabahında da bir amcayı yitirmiştim, kaldırımlar üzerinde.
İki acı birden ağırdı benim için…
Aynı şarkı dilimin ucuna gelmişti tekrar: “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm?”
Ben telâşlı, ben hazımsız(40), ben düşünceliydim. Ama genç kız hiç oralı gibi gözükmüyordu. Cep telefonundan birileri ile görüşmüştü.
Daha polisler gelmeden, birkaç iriyarı adamla, onların saygı gösterdiği genç kıza sarılan bir adam inanamaz gözlerle önce gazetelerle örtülü bedene, sonra da bana bakmışlardı.
Sanıyorum ki sinirlerim iyice gerilmişti, ağlıyordum, elimde değildi, koskoca, eşek kadar adam olmama rağmen, ağlıyordum. Param heba olduğu için değil, cehenneme kadar yolu vardı paranın, dünyadan iyi bir insan vakitsiz göçmüştü.
Ancak düşüncelerimin içinden de şunlar geçti; “Veren Allah, alan Allah!” tümcesi ardında.
Meleklere görevlerini taksim eden Allah Azrail’e; “Sen de insanların canlarını alıp bana getireceksin!” demiş. Azrail; “Bana çok ağır bir görev verdin, nasıl?” diye itiraz edince; “Yürü, sen git! Sebebini nasıl olsa yaratırım!” demişmiş.
O halde “Emin Amcanın da göçme vakti gelmişti, acı çekmeden göçtü!” diye düşünüp gülümsemem abes mi kaçardı ki?
O pehlivan yapılı adamlardan biri, takım elbiseli, şövalye yüzüklü, genç kıza sarılan adamın bir işareti ile bana yöneldi ve tüm iğrençliği ve daha önce defalarca yaptığı bir iş gibi bir eli cebinde yanıma yaklaştı:
“Ölen adam neyiniz oluyordu?” diye sordu.
“Ölen Adam…”
Babamı, annemi onları bulmadan, ama onu bulduğumun hemen ertesinde kaybetmiştim, onu babam gibi görmüştüm, kelimeler ağzımdan güçsüz döküldü;
“Babam…”
Adam, hayret dolu bakışları içinde, polis arabasının siren ve anonsları arasında “…gibiydi!” diye kaybolan sesimi duyamamıştı.
Pehlivan yapılı adam, sağ eliyle sağ kalçasındaki şişliği yoklar gibi yapıp, orada ne olduğunu hissettirmek istercesine;
“Kan bedeli öderiz, tüm giderleri üstlenip cenazeyi kaldırırız, kamu davasını hallederiz, yeter ki siz davacı olmayın!” dedi, emredercesine, ya da tehdit edercesine.
Ne “Lütfen!”, ne “Başın sağ olsun!” ne de benzeri bir söz ya da davranışı vardı çirkin adamın, kalın kaşlı, sarkık bıyıklı, top sakallı, koca göbekli, Kırkpınar Pehlivanı yapılı adamın yanına döndüğünde.
Polislerden önce benle görüşmek gereğini hissettirdi o adam;
“Kızımın kabahati, suçu, kusuru olmamasına rağmen babanızı kaybetmenize üzüldüm.” dedi.
Şu hale bakar mıydım? Bir ölü başında, ölüme sebep olanın ucuz müdafaasını yapma gayretindeydi, ucuz adam. Gerçekleri saptıramazdım, bana faydası olmayacağını bile bile;
“Babam değil efendim. Babam gibi sevip saydığım muhterem bir insandı o. Allah rahmet etsin!”
Şövalye yüzüklü adamın yüzünde geniş bir rahatlama tebessümü oluştu;
“Peki, kimsin sen?”
“Babamların komşusu imiş ölen Emin Amca, ben de yeni öğrenmiştim, ben Yetiştirme Yurdundan bir garibanım(41) efendim.”
“Şurada yatan mı, Emin Amca dediğin?”
“Evet, oradaki!”
Gür saçlı, rugan(42) pabuçlu, koca göbekli adam, başını sallayarak başka bir şey söylemeden polislerin yanına gitti. Tek kelime bile sarf etmeden görenlerin, görgü tanıklarının anlattıklarını dinledi, polislerin yazdıklarına baktı -herhalde- müdahale etme gereğini duymadı.
İftira ya da gıybet(43) etmiş gibi, günaha girmiş gibi olmayayım, ama neler olmuyordu ki Türkiye’mde ki, gereği kişilerin arzularına göre yapılmamış, yönlendirilmemiş olsun?
Kaldırımda yürüyen bir sanatkârı ezen bir büyüğün oğlu suçsuz idi.
Baharını yaşayan iki genci ezen sarhoş bir katil sürücü 3.000 lira para cezası ile kurtulabiliyordu.
Otobüs durağına dalıp vahşet yaratan biri mahkemeden elini-kolunu sallayarak çıkabiliyordu. Analar, babalar, kardeşler, kocalar, karılar, evlâtlar istediklerince ağlasınlar, dövünsünler, lânetler, beddualar okusunlar, sonuç elde edilemiyordu, dünyanın ve onun bir parçası olan Türkiye; adalet yerine kuvvetlinin, kuvvetli olanların, arkası sağlam olanların elindeydi.
Oysa ne demişti o insanlar; “Eğer adalet istiyorsan, zenginlerin sözlerine değil, fakirlerin gözlerine bakacaksın.(41)“ Ve “Her yerde tek bir adalet ilkesi vardır. Güçlünün çıkarı...(44) “
Zayıflar sadece sırtlarına binilerek kendilerini yükseltmek için yaratılmış mahlûklardı! Yahut da yasalar böyleydi, efendim?!
Düşünürken, hüznünü kendisiyle paylaşırken yolu açmak için bedeni kaldırmak zorunda olan cankurtaran gelmişti. Polisler şimdilik kaydıyla elleşmemişlerdi, ensesi kalın, boylu-boslu, genç kızın sarıldığı mühim şahsiyet olduğu(!) belli olan adama.
Polisler; gelen görevlilere “Kaldırın!” diye işaret edip kendi araçlarına yönelmişlerdi.
Emin Amcayı yalnız bırakamazdım. Hemşirenin izniyle cansız bedenin yatırıldığı sedyenin yanına çöktüm, kapılar kapanmadan önce.
Kapılar kapandıktan bir süre sonra, kapı tekrar açıldı ve kazayı yapan genç kız yanıma çömeldi, benim gibi;
“Çok üzgünüm! Başımız sağ olsun! Yapmam gereken ne ise yapmak, yapabilmek için yanındayım.”
“Kader be ablacığım! Ha bugün, ha yarın olacaktı, onun için. İyiler bu dünyaya fazla dayanamıyorlar. Bu; onların kaderi işte.”
“Biraz insafsız olmadı mı cümleniz? Hem neden abla?”
“Ben reşit değilim, 18 yaşımı henüz doldurmadım ve Yetiştirme Yurdundan bile kovulmadım daha…
Oysa siz araba kullanıyorsunuz, hem de tank gibi. Demek ki Sürücü Belgeniz var. Üstelik ‘İki yıldır’ diye bir söz eklediniz kazanın oluşunun hemen sonunda. Demek ki hak etmişsiniz, o yaştasınız yani. O halde ablamsınız!”
“Düz mantık, bravo! Ama bilmenizi istediğim, birbirimizi tanımıyor olsak da, acınızı içtenlikle paylaştığımı, yapılacak ne varsa, yapmamız gerekenler neler ise yapacağımızı bilmeniz…”
“Bakın cici abla. Çok ilkel örnekler olacak, ama tüpünden çıkan bir diş macununu tekrar tüpünün içine koyabilir misiniz? Ya da bir bardak kırılmış, tuzla-buz olmuşsa eskisi gibi olabilir mi? Örnekleri çoğaltabilirsiniz! O halde giden bir canı da geri getirmek mümkün müdür?..
Ama siz olayı şöyle yorumlamaya çalışın: ‘Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, o halde sonbahar bahane idi!’ Amca da yalnızlığından ve yaşamaktan yorgundu, emanetini teslime hazırdı ve direnmedi…
Bu nedenle üzülmeyin efendim.”
Genç kız üzgündü, nedendir bilmem, elini uzatıp elimi sıktı, şefkat mi vardı bunda, yoksa özür dilemenin katmerli bir görünüşü mü? Bilemedim. Devam etmem gerekiyordu;
“Cenaze ile ilgili yapılacakları yapmak elinizden geliyorsa, kusura bakmayın benim ne etim-ne budum, ne param var, ne de pulum. Üstelik Yetiştirme Yurdunda geleceğinin ne olacağını bilmeyen bir yavşak(45) gibiyim.”
“Öncelikle kötü, ayıplı sözler yakışmıyor dilinize. Amca için ne gerekiyorsa yapar babam.”
“Şövalye yüzüklü, sizi kucaklayan adam?”
“Evet, O! Gün doğmadan neler doğar? Ve dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var. Yeter ki siz kaybettiğiniz, bense başıma gelecek yaşayacaklarımız için üzülmeyelim. Merak ettim, affedersiniz, deminden beri elinizde sıkı sıkıya tuttuğunuz banka defteri ve zarf nedir? Amca ölmeden evvel uzatmıştı size, hatırlıyorum!”
“Bilmem. Elimde olduğunun farkında bile değildim, siz söylediğiniz ana kadar!”
Genç kız söylediklerini dinlemiyor, o ise ne söylediğinin farkında olmadan yaşıyor gibiydi. Bir insan bu kadar mı çekici, bir genç kız bu kadar mı etkileyici ve bir dünya güzelliği bu kadar mı hapsedici olurdu ki bir varlığı, eğer insansa?..
Genç kız elindeki defteri alıp karıştırmıştı, o farkına varana kadar;
“Burada üç isim var, Hangisi sizsiniz? Hem param yok diyorsunuz, hem de cüzdanda bugün çekilmiş yüklü bir meblağ gözüküyor!”
“O isimlerden hiçbiri ben değilim.”
“Nasıl yani? O halde tanışalım mı? Ben Tuğba!”
“Ben de Berkay!”
“O halde bu banka defteri ne?”
“Sonra anlatsam, bakın araba durdu, sanırım hastaneye geldik.”
“Tamam, o zaman beni ara!”
“Maalesef efendim. Birincisi telefonum yok. İkincisi numaranızı bilmiyorum.”
Genç kız cebindeki telefonu uzatırken Berkay çekindi;
“Alamam efendim, hakkım yok!”
“Çekinme lütfen, temelli vermiyorum. İlk karşılaştığımızda da geri alacağım. Söz! Bu telefondan seni arayacağım, adımı annemin adı Tuğçe olarak göreceksin. Benim dışımda başka kim ararsa arasın açma, ben sessize de aldım, seni rahatsız etmez...
Nasıl kullanılacağını biliyorsun, değil mi?”
“Eh, biraz!”
Cankurtaranın kapıları açılıp cenaze morga taşınırken söyleyeceğimiz başka bir şey kalmamış gibiydi, beni etkileyen sesi ve kokusundan başka.
Oysa ben de, Tuğba da yeni bir hayata başlayacağımızın, belki ve hatta başladığımızın farkında bile değil gibiydik.
Yoksa “Hiç mi gülmeyecek?” derken, bahtım devamlı gülecek miydi? “Mevlâ’m neylerse, güzel eylerdi…”
Aradan kaç gün geçti? Hiç bilmiyordum! Ama öylesine iyi biliyordum ki!
Birincisi; banka hesabıyla ilgili olarak hiçbir hakkımın olmadığı, kısaca avucumu yalamam söylenmiş, hatta emredilmişti.
İkincisi; amcanın uzattığı zarfta başlangıçtan o güne değin kira gelirleri ile giderler yazılmıştı ayrı ayrı kâğıtlara. Benim için artık hiç mi, hiç önemi yoktu.
Üçüncüsü amca aynı zarf içindeki Noter Belgesi vasıtasıyla evini bana bıraktığını vasiyet etmişti.
Zarfa dikkatli bakamayışıma eseflenmem gerekli değildi. Çünkü aklımdan geçirmediğim bir şeyi çok sonralarımda Müteahhit Tuğra’nın kızı Tuğba Hanım sayesinde öğrenecektim.
Zira Banka Müdürü, ya da olayı gerçekleştiren hangi görevli ise biriken parayı bankadan ödemekle sorumluluk yüklenmemek için Bankanın başlıklı kâğıdına, birikmiş miktarı Bankanın Merkez Şubesinden benim adımla almam için yazı yazdırmıştı ve zarfa dikkatle bakmadığım için yazıyı görmemiştim, ya da dikkatimden kaçmıştı.
Aslında önemli de değildi, amcayı yitirdikten sonra. Hem zaten “Yok! Devlete kaldı!” diye düşünmemiş miydim?
Bir diğeri, dürüstçe şahitliğime rağmen Tuğba, 3.000 mi, 3.200 mü ne lira karşılığı ile hapis cezasından kurtulmuştu, “Bir daha olmasın” şerhiyle(35), ya da olmamak kaydıyla. Olayların oluşumunda başkalıklar, başka etkinlikler olmuş muydu, bilemezdim.
Bırakayım yasaları, yasa adamı olmayı, “Elifi görsem, mertek sanacak kadar” bilgi sahibi değildim yaşadığımı sandığım konularda. Hem insanlarda “vicdan(36)” denilen bir kavram vardı ki, o kavram Tuğba’da da vardı, hissettiğim kadarıyla.
Yoksa bencilce hak vermek gayretinde miydim ona?
Şu gerçekti ki; benim de merak ederek katıldığım mahkemede babasının ve adamlarının kurtuluşuna tezahüratlarına karşın o hapse girmemiş olmasına üzgün gibiydi ve salondan çıkarken özel olarak yanıma kadar gelmiş ve “Üzgünüm!” demişti sadece.
Bir başka deyiş, beni bir yerlere davet etmişti Tuğba. Bense bir parkta buluşmayı yeğlemiştim. Numarasını hafızama kaydettiğim cep telefonunu kendisine iade ederken kısacık da olsa -ve bildiğim, bana anlatılanlar kadarıyla- hayat hikâyemi de özetlemeğe çalışmıştım ona.
Yoksa bölük-pörçük bir şeyler mi zırvalamıştım?
“Doymadım, anlamadım, devamı gelsin isterim anlatacaklarının. Seni etkilememiş, etkileyememiş olsam da, nedenini bilemiyor, anlayamıyor olsam da devamını, devamlarını dinlemek isterim. Bunun için yüzümü görmene de gerek yok! Sesinle ulaşsan da olur bana…” deyip yeni model olmasa da oldukça yenilerden bir cep telefonunu ve şarj aletini tutuşturmuştu elime.
“Bu benim eski telefonlarımdan biri, birilerine vermek, ya da atmak üzereydim. Belki sana yararı olur, diye düşündüm. Seni kısa sürede tanıdığım için hat yüklettirmedim, gücenirsin, diye. Numaranı al ve beni hemen ara, lütfen! Numaram hatırında, değil mi?”
“Hık! Mık!” dememin âlemi yoktu, ama Tuğba yine de defterinden kopardığı bir sayfaya numarasını yazmıştı.
Çok diğer bir konu; Emin Amcanın cenazesinin defniyle ilgili -her şey dâhil- tek kuruşluk bile bir giderim olmamıştı. Lâf aramızda tek kuruşum bile yoktu ki yapabileydim.
Tuğba’nın babası tüm giderleri karşılamış, cenazeyi arzusunu benden öğrenerek ve ısrarlarım karşılığı Kimsesizler Mezarlığındaki eşinin yanına defnettirmişti.
Mezar gereğine uygun zaman geçtikten sonra ki, halk arasında buna; “Mezar çökünce” deniyordu, annemin, babamın da mezarları dâhil hepsinin adına Mezar Taşları yaptıracağına söz vermişti.
Bu arada Emin Amcanın ölümünü her nasılsa duyan çok uzakça akrabalarından, birileri, ya da ikileri sökün etmişti(48), malında-mülkünde gözü olan, her ihtimale karşı “Bir şeyler koparır mıyız acaba?” ümidinde olan.
Emin Amcanın evi resmen benimdi, zannımca, kanaatimce, ama yasaları bilemezdim, bilmem de mümkün değildi ki, dediğim gibi…
Bu ve böyle konularda belki de yaşımın gereği “kör cahil(49)” olduğumu itiraf etmem gerekti. Sonrasında anlayamadığım, doğrusu bilemediğim bir nedenle bu insancıklar birdenbire ortalıklardan çekilivermişlerdi.
İnsan yaşadıkça bazı şeyleri öğreniyordu. Tuğba’nın babası Müteahhit Tuğra ve adamları benim ben olduğumu öğrenmişlerdi, belki de Tuğba’ya Hayat Hikâyemi(!) anlatırken ağzımdan kaçırdıklarımdan. Muhtemeldi. Bu nedenle hak iddia ederek sarkıntılık edenleri ayakaltından uzaklaştırmak için ceplerine birkaç kuruş koymuşlardı, onlar da bu icraatın(50) gelişmesine yardımcı olmayı bir görev bilmişlerdi!
Aldıkları neydi, ya da ne kadardı, bilemiyorum, ama şüphem; “Bize yâr olmayan, kimseye yâr olmasın!” düşüncesiyle hem amcanın, hem de benim evimi kundaklamaları idi. Çünkü aynı anda ve içindekilere değer vermeden iki yangın dünyanın hiçbir yerinde olağan olamazdı.
Bu arada yaşımın on sekize bir-iki adım daha yaklaştığını anlatmak isterim.
Öğrenciler zor kurtarmışlardı kendilerini ve birkaç parça eşyalarını, özellikle ders notlarını ve kitaplarını. Çünkü onlar için ders notlarından önemli başka bir şeyleri olabilir miydi ki? Ancak açıktaydılar şimdi. Bir-iki günlüğüne arkadaşlarında kalabilseler bile…
Doğal olarak yanan evde atalarıma ait kurtarmayı akıl etmelerini bekleyemezdim. Ancak, gereken belgeler ilgili kurum ve kuruluşlarda kayıt altında olsa gerekti ve benim Nüfus Kâğıdım cebimdeydi.
Kundakçılardan ne isim, ne işaret, ne de iz vardı. Doğrusu, Allah var, kimsenin gücüne gitmesin, sırf gecekonduların yerine devasa(51) apartman daireleri dikmek, site oluşturmak için evlerin yakılması konusunda Müteahhit Tuğra Beyden şüphe etmedim değil.
Öyle ki; yangınların hemen ertesinde, birer çöp yığınına dönen arsalar için Yetiştirme Yurduna gelip tekliflerini sundukları zaman şüphelerim daha da katmerleşmişti(52).
Ancak bu kadar ucuz ve şüphe çekecek bir davranışta bulunması mümkün değil gibiydi büyük adamların. Hem maşa varken, neden ateşe uzatsınlardı ki ellerini?
Büyük ve ensesi kalın, cebi şişkin olan insanların elleri-kolları uzun ve düzgündü ve öğrenmeleri gerekenleri çabuk ve usulünce(!) öğrenebiliyorlardı, hele ki baş taraflarda da, kıç taraflarda da şu ya da bu şekilde akrabaları(!), ahbapları, dostları, yandaşları varsa!
Tuğra Bey öyle biri miydi? Bu olsa olsa benim hüsnü kuruntumdu(53).
Hem ilgi duyduğum, duymayı, yakınlaşmayı istediğim birinin babası böyle bir insan olabilir miydi ki? Bunu sadece hüsnü kuruntu şeklinde düşünülecek bir olay olarak değil, saygı eseri olmayan bir davranış, ayıplanacak bir yanlışlık olarak da düşünmem gerekti.
O ızbandut gibi adamlar kendisine aynı tekliflerle gelmişlerdi. Dört daire karşılığı, arsaların kendilerine, daha doğrusu Tuğra Beye devrini istiyorlardı, yaşım on sekiz olur olmaz.
Gülsem mi, sırıtsam mı, ağlasam mı? Bilemedim. Garibanlığım yanında, aptallığım da okunuyor olmalıydı herhalde yüzümden. Ama gülümsemeden baktım yüzlerine;
“Önce ve öncelikle…” dedim.
“Ancak canlarını kurtarabilen öğrencilerin dertlerini öğrenin, çözün ve ondan sonra gelin bana!” diye ekledim.
Anlamamışçasına, bön-bön(54) birbirinin suratlarına baktılar, Yetiştirme Yurdunun kapısına doğru geri geri çekilirlerken.
Dünyada her şey güç-kuvvet demek değildi. Bazen bir aslanın miyav dediği, bir farenin kükreyebildiği(55) anlar da olabiliyordu. İsterse bir kuzu bir kurdu salto(56) ya da salta durdurtabiliyor, bir sinek bir örümcekle pazarlık edebiliyor, bir dere bir ırmağa kafa tutabiliyordu.
Örnekler öylesine çoktu ki…
Kendisi zayıftı, ama kuvvetli olmayı becermiş, becerebilmişti, bir banka cüzdanındaki birikmişini yitirmiş olmasına rağmen.
Ertesi gün, birkaç gün daha kalmasına izin verilen Yetiştirme Yurdundan ayrılma hazırlıklarını yapmağa çalışırken eski kiracısı üniversiteli öğrencilerden biri, hepsi adına Yetiştirme Yurduna gelmiş, kendisini kucaklarken;
“Sağ olun efendim, zararımız çok, ama hiç olmazsa başımızı sokacak bir yerimiz oldu!” demişti.
Sonrasında o iki pehlivan yapılı genç tekrar arzı endam etmişlerdi(57);
“Patron sizinle görüşmek istiyor!”
“Eee! Gelsin, görüşelim o zaman. Yalnız öyle dört daire falan diyerek gelecekse, gelmesine hiç gerek yok, söyleyin kendisine lütfen!” dedim.
Bir kedinin can çekişmekte olan fareyle oynamaktan nasıl sadistçe(58) zevk aldığını şimdi daha iyi anlar olmuştum.
Evet, patronun mecburiyeti yoktu, ama insanların para kazanma hırsı vardı egolarında.
Ve sanırım bunun için mecburiyet duyacaktı Müteahhit Patron. Velâkin(59) büyüklüğü de tartışma konusu olmamalıydı. O ayağa gitmez, ayağına getirttirirdi.
Bu kere düşüncesinden vazgeçmiş; “Filân gün, filân saatte, filânca yerde görüşelim!” diye haber göndermişti. Böyle insanların içten pazarlıklı(60) olduklarını ve amaçlarına ulaşmak için ellerinden geleni yapacaklarını öğrenmiştim, biliyordum.
Öyle değil mi ya? İnsanlar gerekince dini-imanı da kullanıyorlardı, maziyi de, şiddeti, cebri(61) de, başka şeyleri de. Hangisi gerekiyorsa, ya da hangileri gerekliyse? Kendisi için uygulanacak faktörün(62) cebir veya dayaktan başka bir şey olacağını sanmıyordu, nihayeti ölürdü, devlete kalanı da devlet yok bahasına böylelerine verirdi TOKİ(63) yapmaları için.
Bu nedenle Yetiştirme Yurdundan ayrılmazdan evvel, kısa süre içinde ödenmek kaydıyla Müdür Beyden bir miktar borç para ve izin alarak Müdür Beyle beraber Notere gittik. Hazırlanmasını istediğim belgeye konulan madde şuydu;
“Herhangi bir şekilde ölümüm halinde tüm mal varlığım mensubu olduğum Yetiştirme Yurduna sosyal tesisler, bahçe ve park yapılması amacıyla tahsis edilmiştir. Kesinlikle buralarda başka tür bir yapıya izin verilmesi tarafımdan istenmemektedir.”
Gerek var mıydı? Belki…
İnsan yağmur yağacakmış gibi şemsiyesini yanında taşımalıydı, eğer hava bulutluysa. Yağmur yağmazsa o yağmurun sorunuydu, taşınan şemsiyenin değil.
Denilen yere, denilen saatte gittim, içim rahat olarak. Pehlivanlar yoktu ama Tuğba babasına destek olarak babasının yanındaydı, belki de benim öyle düşünmem için, kim bilir?
Aslında gecikmemiş, hatta vaktinden önce gelmiştim, ama demek ki onlar sabırsız olarak benden önce gelmişler ve Tuğra Bey kızını yanına alarak destek olmasını istemiş de olabilirdi.
Aşikâr(64) sebep nasıl destek olacaktı ki; Amca dediği birinin ölümüne nedendi, bu kahırlı davranmasına, zıt tepkiler doğurmasına neden olmaz mıydı ki?
Ve gizli sebep; Tuğba’yı özlemişti, onu istiyordu, nasıl direnebilirdi ki Patron Müteahhide.
Ama direnecekti, direnmeliydi de. Yoksa kaybetmeye asla dayanamazdı, kesinlikle bildiği bir gerçekti bu, iki kere ikinin dünyanın her bir yerinde dört ettiği gibi. Onlara yöneldiğinde;
“Merhaba delikanlı!” dedi elini uzatırken ve tanıtmaya gerek olmadığını hissettirmek istercesine, sanki yüreğinde olanları biliyormuşçasına istihzayla(65);
“Kızımı tanıyorsun, tanıştırmaya gerek yok, üstelik zaman kıymetli, israf etmemek, tasarruflu kullanmak gerek. Daha önce de söylediğim gibi, saklamadan tekrarlayayım, site yapmak için arsalarınızı öteden beri gözlüyordum.”
Sonrasında konuşmasının tez elden sonuçlanmasını istercesine;
“Dört daire yetmez, demişsiniz!”
“Doğru!”
“Siz kaç daire isterdiniz?”
“Sizin teklifiniz ne?”
“Altı daire?”
“Bakın efendim. Yangından evvel sadece benim olana dört daire teklif etmişsiniz. Şimdi benim olan Emin Amcanın arsası da aynı ayar. Etti sekiz daire. Üstelik yangın nedeniyle, yıkma değil, sadece moloz taşıma ve temel kazma gideriniz olacak. Bu da iki daire eder. Toplam 10 daire yani.
Siz bu arsalara on beşer katlı her katta dört daire olan üç blok yapsanız, 180 daire eder, zemin altlarına koyacağınız daireler hariç. Yani kaba hesap bana arsa karşılığı vermeniz gereken daire sayısı aşağı yukarı yaklaşık yüzde beş civarında bir şey, yani on sekizde bir. Herhalde makul sayılsa gerek, ilk teklifinizi dikkate alırsak…
Bu nedenledir ki, yüreğiniz belki kaldırmayacak, ama yüzde 10 pay deyip 18 daire istemediğim için teşekkür etmenizi beleyeceğimi bilmenizi isteyeceğim…”
Tuğra Beyin gözleri olduğundan iri açılmıştı. Tuğba gülümseme modundaydı. Yaşımın gereği olmadığını bilse de Müteahhit Patron pazarlık konusunda benim böyle çetin bir ceviz, ya da sıkı bir kaya olacağımı düşünmemişti:
“Düşüneyim!” diyerek ayağa kalktı, başlangıçtan beri babasının hiçbir sözüne karışmayan Tuğba da babasına uymak zorunda olduğunu hissedip sadece o uzattı elini.
“Gitme!” dedim fısıldayarak. Yüzüme baktı sadece ve sırtını döndü. Hemen cep telefonuma sarılıp olan tek numarayı tuşladım;
“Gitme! Ne olur, kal!”
Açılan telefon kapandı.
Bir süre sonra kapıda göründü, masaya yaklaşıp ayakta kalmayı yeğledi;
“Neden?”
“Anlamadın mı?”
“Anladığımı mı?”
“Evet!”
“O halde neden sustun bu ana kadar?”
“Baban beni değil, ben seni sahipleneyim istedim, yoksa umurumda mı, bilmem kaç adet daire? Birkaç gün evvel on sekiz yaşıma bastım ve; ‘Bana seni gerek seni!(66)’ diyorum!”
“Bir kere bile elimi tutmadan, kucaklamadan, öpmeden…”
“Hayallerimde olmadı mı sanıyorsun?”
“Hiç utanmadın mı sen, hayallerindeki benden? Bazı şeyleri öğretmediler mi sana?”
“Hayır, benim yaşadığım yerlerde bunlara ait dersler yoktu…
Verilmeyen bir ders vardı, içimde yaşayıp yaşattığım. Ben, seni gördüğüm, ilk karşılaştığımız anda sana âşık olanım!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Berk; Yalın olarak ya da takısıyla birlikte Berker (İkinci Torunumun adı), Berkant, Berkay şeklinde çocuklara konulan isim. Sağlam, kuvvetli, sert, şiddetli, hızlı, orman, arı, şimşek, yaprak anlamları vardır. En güzel dize, Süleyman ÇELEBİ’nin Mevlidinde; “Berk urup çıktı evimden nagehân / Göklere dek nur ile doldu cihân…” (Şimşek gibi çıktı evimden ansızın, / Göklere dek ışıklarla doldu dünya) dır.
Tolga; Savaşta askerlerin başlarını korumak için giydikleri demir başlık.
Tuğba (Ağacı); Cennette var olduğuna inanılan kökü yukarıda, yaprakları ve dalları aşağıda ağaç. Güzellik, iyilik, hoşluk.
Tuğçe; Cennetteki Tuğba ağacının dallarına verilen isim.
Tuğra; Osmanlı padişahlarının imza yerine kullandıkları, özel biçimi olan mühür. Metal paranın resimli yüzü, tura.
(1) Öyle dudak büküp hor gözle bakma / bırak küçük dağlar yerinde dursun / çoktan unuturdum ben seni çoktan / ah bu şarkıların gözü kör olsun… diye başlayan şarkının nakarat bölümü olup Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şahin SANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(2) Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm… diye başlayan şarkının Güftesi; Halim BÜYÜKBULUT’a, Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup (En iyi yorumlayan sanatkârlardan ilki de kendisidir, sanıyorum) eser; Hüzzam Makamındadır.
(3) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin. Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Ve dahi “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE
(4) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşma.
(5) Doğmasaydım, doğmadım diye şikâyetim olmayacaktı. Doğduysam da anneme babama şükranım olmasa gerek! Stuart MILL’in felsefelerinden biri.
(6) Müdana; Minnet.
(7) Çelimsiz; Çok zayıf ve kuru, sıska.
(8) Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Zındık; Hacı-hoca takımının “dinsiz-imansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile; “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
(9) Zebani; Zebellâ. Kötülüklerle anılan insanlara yakıştırılan bir unvan. Cehennemde bekçi olduğuna inanılan, eli topuzlu, çok iriyarı, çok güçlü, korkunç yaratık.
(10) Çıra Gibi Yanmak; Hak edilen cezayı çekmek, güç durumda bırakılmak.
(11) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).
(12) Zait; Artıran, çoğaltan. Matematikte (+) işareti.
(13) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
(14) Münasip; Uygun. Yerinde.
(15) Dimdirek; Türkçemizde böyle bir kelime olmadığını düşünüyorum, dümdüz, doğrudan doğruya anlamlarında direk sözüne yamanmış bir birleşim olsa gerek.
(16) Tescilli; Bir şeyi resmi olarak kaydedilmiş, resmileştirilmiş, kütüğe geçirilmiş olması.
(17) Kahrolmak, Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.
(18) Müptezel, Arapça bir kelime olup, saygınlığını, çokluğundan dolayı değerini yitirmiş, değersiz anlamında bir kelime olup çok zaman, öyküde de olduğu gibi yanlış şekilde kullanılmaktadır.
(19) Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
(20) Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.
(21) Çocuk Yuvaları; Mutlaka okuyanların çoğunun bilgileri vardır, ama eşimin Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Emekli Öğretmeni olması dolaysıyla bu konuda kırıntı şeklinde de olsa bir iki not aktarmak isterim:
Öyküde anlatılan çocuk tipi, “Korunmaya Muhtaç Çocuk (24.Mayıs.1983 tarih ve 2828 Sayılı Kanunun 3. Maddesinin B bendinde belirtildiği üzere)” olarak belirtilmektedir. Çocuk Yuvaları ne bir okuldur, ne tam manasıyla yetim, ya da öksüz evidir. Bu yuvaların gayesi bakımsız ve kimsesiz(süt ve oyun) çocukların hayatlarını kurtarmak, sıhhatlerinin devamlılığını sağlamak ve olabildiğince cemiyete yararlı hale getirmeğe çalışmaktan ibarettir. Bu çocukların beden, ruh ve ahlâki gelişimlerinin denetimlerle yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu gereklilik aynı zamanda kişisel güvenliklerinin sağlanması için de zorunludur. Çünkü çocuğun geçmişi hakkında yeterli bilginin olmaması onun duçar olacağı tehlikelere karşı korunması gerektirebilecektir” Öykü de böyle bir konudan bahsedilemez. Zaten Çocuk Yuvalarına kabul edilecek çocuklar;
1. Anasız-babasızdır, akraba ve yakınları yoktur (Öykü de anlatıldığı gibi).
2. Anası-babası belli değildir, gayrimeşru camide, şurada bulunup getirilmiştir.
3. Anası-babası ya da her ikisi tarafından terk edilmiştir, bakacak güçlerinin olmaması nedeniyle (Öyleyse neden çocuk yapıyorsunuz ki? Değil mi?)
4. Anne ya da babalarının özürlü rahatsızlıkları varsa, devamlı tedavileri gerekiyorsa (Kanser, AIDS, uyuşturucu bağımlılığı ve benzeri gibi),
5. Ya da çocuk anası-babası tarafından ihmal edilip yanlışlıklara yöneltiliyorsa (Fuhuş, dilencilik, merhamet istismarı, alkol, uyuşturucu madde bağımlılığı, aracılığı, satıcılığı) kabul edilmektedirler. Bunların içine yeri gibi gözükmüyorsa da anne, ya da babanın hırsızlıklarını, caniliklerini ve bu nedenlerle hapiste olmalarını, ya da bağımlılıkları nedeniyle AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezin)de ya da Tımarhanelerde zorunlu olarak yatıyor olduklarını da eklemek mümkündür.
Çocuk Yuvalarındaki çocuklar 0-2 yaş arası Süt Çocuğu, 3-6 yaş arası Oyun Çocuğu olarak kabul edilmektedir. Çocuklar bugünkü mevzuatlara göre (2012 yılı Temmuz ayı) ilköğretim çağı olarak kabul edilen 13 yaşlarına kadar korunmaktadırlar.
(22) Aheste; Ağır, yavaş.
(23) Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Cascavlak Ortada Kalmak; Çırılçıplak, örtüsüz, saçsız, tüysüz, imkânsız, birikimsiz, maddi yoksunluk içinde kalmak.
(24) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.
(25) Yetiştirme Yurtları; Korunmaya Muhtaç Çocukların 13-18 yaşları arasında olanlarını korumak, bakmak ve bir iş ve meslek sahibi olmalarını sağlayan aynı Çocuk Yuvalarındaki gibi özellikleri olan ve o özellikteki çocuklar için kurulmuş sosyal hizmet kuruluşlarıdır.
(26) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(27) Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
(28) Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(29) Vasiyet; Bir kimsenin, kendisinin ölümünden sonra yapılmasını istediği ve yerine getirilmesi gereken şey, ya da şeyler.
Vasi; Bir yetimin ya da akılca zayıf birinin malını, mülkünü yöneten kimse. Ölen birinin vasiyetini yerine getirmekle yükümlü kimse.
(30) Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
(31) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
(32) Yetim Hakkına Göz Dikmek; Babasını kaybeden (yetim) çocuk babasının kendine sağladığı haklardan mahzun kalmış demektir. Kendini koruyacak, kollayacak, hayata bağlayacak varlıktan uzaklaşmış olanın Tanrı ve devletçe verilen haklarına el uzatmanın, edinmeye çalışmanın olmaması hükmü.
(33) Dün-Bugün-Yarın Üzerine; Bu konuda birçok önemli düşünür ve şairin sözleri yazmak mümkün. Bu düşünürlerden bir ikisi; Dale CARNEGIE, Alexis CARRELL, John Stuart MILL, André GIDE, Richard CARLSON, Namık KEMAL, Necip Fazıl KISAKÜREK… Bir özet sunmam gerekirse; “Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün geçti! Yarın belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bilmek gerek” ve “Gün geçmez bölmelerde yaşamak!”
(34) Kelli Felli (Kerli Ferli); Kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli.
(35) İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).
(36) AMATEM; Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezi.
(37) Sıfıra Sıfır, Elde Var Sıfır; Yapılan zahmetlere, girişimlere karşılık elde bir şey olmaması.
(38) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(39) Muktedir; İktidar sahibi, güçlü.
(40) Hazımsız; Kendisine yapılan kimi uygunsuz davranışlara hoşgörüyle bakmayan. Yediklerini kolayca sindiremeyen.
(41) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(42) Rugan; Ayakkabı çanta ve benzeri şeylerin yapımında kullanılan parlak deri ve bu deriden yapılmış olan.
(43) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.
(44) Eğer adalet istiyorsan, zenginlerin sözlerine değil, fakirlerin gözlerine bakacaksın. Hugo Rafael Chávez FRIAS
Her yerde tek bir adalet ilkesi vardır. Güçlünün çıkarı... EFLÂTUN (PLUTON)
(45) Yavşak; Aslında bit yavrusu, sirke olmakla birlikte, toplumda genelde; geveze, yalaka, yılışık gibi anlamlarda kullanılan bir kelime. Bir de buna ait, atasözü mü, duvar yazısı mı, anonim mi olduğunu bilmediğim şöyle bir deyiş var: “Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu!”
(46) Şerh; Açma, ayırma, yarma. Açıklama, yorumlama.
(47) Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.
(48) Sökün Etmek; Birden bire görünüp arkası kesilmeden gelmek.
(49) Kör Cahil (Zır Cahil); Çok cahil. Hiç öğrenimi olmayan, yeterli bilgisi olmayan, bir bakıma odundan farkı olmayan.
(50) İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.
(51) Devasa; Dev gibi, çok büyük.
(52) Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek. Sorunların üst üste gelmesi.
(53) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(54) Bön Bön Bakmak; Anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın bakmak.
(55) Bir aslan ‘miyav!’ dedi, minik fare kükredi! “Yalan mı, tuhaf mı?” şeklinde devam eden Kayahan AÇAR şarkısı.
(56) Salto (Salta); Köpeğin arka ayakları üzerinde dikilmesi. Güreşte rakibin bedenini kollarıyla birlikte kavrayarak yana veya arkaya savurma, devirerek bastırma, omuzdan atma.
(57) Arzı Endam Etmek; Boyunu-bosunu, kendini göstermek.
(58) Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.
(59) Velâkin; Bununla beraber, bununla birlikte.
(60) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
(61) Cebren; Zorla.(Cebir; Zor kullanma, zorlayış, zora başvurma, zor).
(62) Faktör; Etmen, etken. İstatistik çalışmalarda kategorik ve nitel özelliğe sahip değişken.
(63) TOKİ (Toplu Konut İdaresi Başkanlığı); Kamuya ait sosyal konut üretim kuruluşu.
(64) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
(65) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(66) Aşkın aldı benden beni… şeklinde başlayan Yunus EMRE dizelerinin nakarat bölümü; “Bana seni gerek seni” şeklindedir.