Güzel bir tatil günüydü. Genç sayılacak orta yaşların biraz berisinde gözüken adam, yeni sayılacak arabasıyla karısı, büyüğü kız, küçüğü oğlan iki çocuğuyla birlikte yola çıkmışlardı. Genç adam onları büyüklerine ait yazlığa götürüp bırakacak, kendisi eğer gereğini, düşüncesindeki gibi oluşturabilirse hemen geri dönecekti.

Yapılması gereken yarım ve acil sayılacak, yapılmazsa kazancını engellemesi mümkün işleri vardı. İşleyen demir ışıldar, ya da pas tutmazdı. Çalışırsa çalışmasının semeresini çoluk-çocuk hep beraber yaşarlardı, bugünleri ve yarınları hak etmiş olarak.

Çocukların dedelerinin, yani kayınpederinin arabası olmadığı için arabayı da orada bırakacak, bulacağı ilk geri dönüş imkânı sağlayacak vasıtayla tez elden geri dönmeye çalışacaktı adam. Bu; şehirlerarası otobüslerle de olabilirdi, eğer internetten bilet bulabilirse biraz ötedeki havaalanına ulaşarak da…

Gelmeden önce dönüşü için böyle bir şansı olamazdı. Çünkü kayınpederinin, yani öz babasından ayırmayıp “Baba” dediğinin Türkiye’de hiçbir insanda rastlayamayacağı “Israr” denen bir huyu vardı.

Başlangıcı “Lütfen, kal!” gibi yumuşak cümlelerle olur, baktı ki karşıdan olumlu bir hareket yok, cümleleri “Of desem, yok desem!” diye ağırlaşırdı.

Bakardı ki gene olacak gibi değil, son derece patavatsızca(1) ve bir boksörün karşısındaki kroke(2) vaziyette olan boksöre nakavt için son yumruğu indirircesine yaptığı hareket gibi ve hatta tehditle; “Ölümü gör!” diye patlayıp, küskünce kenara çekilir ve kendisi lehinde olacak olumlu sonucu kuşkusuzca ve belki de hınzırca beklerdi.

Bilirdi davranışının sonunda elinin öpülüp “Peki!” denileceğini.

Bu nedenle de genç adam kendisini nasıl kurtaracağını değil, kaç günde kurtarabileceğinin hesabını bilmediğinden dönüş biletini almamıştı.

Ha tedbirli olup biletini alıp da geldi, diyelim. Sorununu gene de çözemezdi. Dede, ya “Biletini değiştirtir, imkânı varsa” der, ya da “Yanarsa yansın be evlât, benden daha mı kıymetli?..

Hem bir daha mı geleceğim dünyaya? Bugün var-yarın yok, sırayla değil, parayla değil!” gibi duygu sömürüsü(3) yapacak tüm cümleleri bir çırpıda toplar, toparlar, nefis bir yemek sunuyormuşçasına getirir önüne koyardı. Buyur buradan ye, der gibi!

Bu nedenle diğer damat ve evlâtlar da geldiklerinde onun emir ve direktiflerine uygun olarak gelirlerdi. Daha doğrusu prensip ya da programları gereği gelişleri kendilerindendi, dönüşleri ise Allah Kerim.

Yalvar-yakar sonuçları da vardı dönüş için. Bundan en çok yararlanan da genç adamın kendisi ve ailesi idi. Bir bakıma kurnazlığı idi bu, tabii.

Eğer başka bir programları yoksa diğerlerine göre daha geç, okulların açılmasına çeyrek kala herkesten sonra tatile gelirlerdi ki, dönüşlerine itiraz olmasın.

O zamana kadar çocukların tatillerini değerlendirmeleri mi? Bunda sorun yoktu. Yaz Spor Okulları, Yaz Beceri Kursları ne günlere duruyordu ki? Hatta bir vesile ile çocuklar yandaki camide Kur’an Kursuna bile gitmişlerdi boş vakitlerini değerlendirmek, bir şeyler öğrenmek için.

Dedeleri gibi başlarına hoca-hacı-hafız, hatta anneleri gibi inancı gereği yaşayan imanı bütün biri kesilmişlerdi, çok konuda kendisini, hem acımasızcasına tenkit ederek, hiç olmazsa bir kısım şeyleri öğretme modunda idiler.

Dedenin emekliliğinden sonra yerleşip yaşamlarına devam ettikleri deniz kenarındaki bu ev boş kaldığında hemen ve aylar öncesinden telefonlar çalmağa başlardı;

“Hadi! Hadi! Hadi! Özledim! Gelmiyor musunuz hâlâ?” gibi, bu kere duygu sömürüsü değil, başının etini yemek şeklinde şekillenirdi dileği, isteği hem de kendisi yetiştiremezse sözleri; “Bakın anneniz de ne diyor?” diyerek telefonu uzatırdı ki ondan kurtuluş dededen kurtuluşa göre daha da zordu.

“Ana olarak saçımı süpürge ettim, yemedim-yedirdim, içmedim-içirdim, dokuz ay karnımda taşıdım, uyumadım, ağladım-gülmedim yalnız sizler için!” gibi duygu sömürüsünün zemini olacak her türlü sözü her telefonda aynen ve bıkmadan tekrarlayıp sıralardı.

Telefonun mikrofonunu açar, hep beraber dinlerlerdi söylenenleri ve sonrasında ailece tek bir kelime sarf ederlerdi, hem hep beraber, hem bir ağızdan; “Pes!”

Aynı olaylar, uzun süreli bayram tatillerine de rastlardı ki o zaman, ailece değil, sülâlece yandıklarının resmi idi, hele ki tatil Kurban Bayramı içinse!

Zafer…

Söylemeğe gerek yok, her zaman emekli olduktan sonra yalnızlığını sadece sevdikleriyle paylaşmak arzusunda olan dedede ve ağlayışlarıyla ve kontenjandan(!) da ninede olurdu. Neden mi nine? Dede sabitti, ama nine kimine göre anneanne, kimine göre babaanneydi de ondan…

Kısaca kurtuluşları daima Kaf Dağının arkasındaydı! Hele ki torunlarının muhabbeti, sakalını ve sıfır numara tıraşlı başını okşayıp, öpüp kokladıkları, kucağına sığışmaya çalıştıkları anlar, mutluluktan uçarlardı sanki önce dede sonra ikisi de, zapt edenlere aşk olsun!

Bu yolculukları zorunluluk değil, plânlı idi, kendisi hariç, tüm aile için ve dedeye karşı nasıl gardını(4) alacağının hesapları içindeydi, bokstan hiç anlamasa da, dede mademki boksör gibi davranıyordu, o da sonuçlarına boksör gibi ulaşmayı düşünemez miydi ki?

Nakavt olarak kazanması önemli değildi, sayı ile bile olsa, çok az farkla da olsa kendi elinin havaya kaldırılması yeterliydi.

İşine-evine geri dönüşünü şimdiden düşünmeye başlamıştı. İşinde arabaya pek ihtiyacı olacağını sanmıyordu. Olsa da taksiyle gider, halleder, sonra da masrafını giderler hanesine eklerdi, taksi ücreti olarak. Esas olan, babasının sahipleneceği çoluğunun-çocuğunun olmadığı bir dünyayı yalnız ve kendisiyle paylaşmak mecburiyetinde kalışı idi.

Sabah batıya doğru gidecekleri için, sabahın erken vaktinde, çocukların deyişine göre “Sabah ezanından hemen sonra” çıkmışlardı yola. Çocuklar dindar idiler, aynen hacı kızı anaları gibi. Abdest alıp, okumuş-üflemişler ve öyle çıkmıştılar yola.

O; onlar gibi dindar değildi, daha doğrusu dindarlık görevini ertelemişti ileri yaşlarına, sanki senedi varmışçasına gibi ileri yaşlar için. Doğrusu, dinsiz ya da ateist(5) de değildi. Bir bakıma deist(5) dense doğru idi.

İnanıyordu, ama inancını hacı babanın öngördüğü şekilde kavileştiremiyordu(6) bir türlü. Galiba niyetinde bir eksiklik vardı, bilemediği.

Komşu hacı teyze sabahın o vakti olmasına rağmen; “Güle güle gidin, sağlıkla dönün!” diye arkalarından su dökmüştü ve kendileri yola çıktığında dudakları kıpırdıyordu, tıpkı çocuklarınınki gibi. Muhtemelen içinden bir dua, ya da dualar okuyor olmalıydı. Mutlaka…

Uzasa da yol, bitecekti, zamanına göre. Önce kahvaltı, sonra su ve çiş, daha sonra da benzin alma molası verdiler. Nasıl olsa arkalarından kovalayan mı vardı? Üstelik yetişmek mecburiyetleri de yoktu.

Güle-oynaya, sürat yapmadan, meraklı dede ve anneanneye ikide bir “Şuradayız!” diye tekmil vererek(7) gidiyorlardı, ehlen ve sehlen(8) modunda.

Hatta çocuklar annelerinin koynunu özlemiş olsalar gerekti, arkadaki kanepenin ortasına oturan anneleri, birini bir kolunun ya da koltuğunun altından, diğerini de diğer koltuğunun arasından göğsüne yaslamış, her üçü de uyur gibiydiler, uyur-uyanık arası.

Birden gözlerine inanamadı genç adam. Önündeki yollar ve o yol üzerindeki görebildiği arabalar kendisine doğru ulaşma gayreti gösteren bir yıkımla birer-birer eksiliyor, kayboluyorlardı gözlerinin önünden.

Yol biter gibi, tükeniyordu. Büyük bir toprak kayması başlamış, yol yok olarak ve yok ederek kendisine ulaşmak üzereydi. Dua etmek yerine tükenmeyen çarelerden birini denemenin yararlığını düşündü genç adam, nanosaniye(9) denebilecek bir zaman içinde.

Durup mümkün olduğunca arabasını geriye yönlendirmeye ve hiç olmazsa çocuklarının ve karısının canlarını kurtarmaya çalışacaktı.

Arabayı durdurdu. Olaya vakıf olan arkasındaki arabalar da olayı fark etmiş, güvenli bir yere ulaşabilmek için geri-geri gitmeğe çalışırlarken telâşla olsa gerek, gürültülerden anladığı kadarıyla birbirleriyle çarpışmışlardı bir kısmı.

Can pazarıydı bu, mal pazarı değil, kimse oralı değil gibiydi. Durmamalıydılar, durmamışlardı da.

Ama kendisi geri vitese atıp da gerileyinceye kadar, heyelân burunlarının ucuna kadar gelmiş ve tam burunlarının ucunda durmuştu. Sol tekerlek boşluktaydı. Sağ ön tekerin ise kırılmamış, yıpranmamış asfalt üzerinde olmasını umuyordu, ne kadarı olursa olsun, yeter ki eşini, çocuklarını kurtaracak kadar kendisine yararı olsun, kendisine o zamanı sağlayacak kadar güçlü olsundu o asfalt parçası.

Kendisi mi? Hiç önemli değildi, hem de hiç. Onlar için yaşıyordu, kendisi için onlarsız bir yaşamı düşünemiyordu. O halde onlar için yapması gerekenleri de son gücüne kadar yerine getirmekle yükümlüydü, babaları olarak.

Kendilerine gelip, olayı yorumlama ve anlama modunda “Ne oldu?” diye soran eşine ve çocuklarına düşündükten sonra cevap vermek arzusundaydı genç adam.

Bu arada heyelânın durduğunu gören arkadaki araçlardan inerek endişeyle de olsa yardım etme amacındaki adamlar aracın arka tamponunu tutma gayretinde idiler. Aracın sol tarafı uçurumdu çünkü.

Adamın yapabileceği tek şey, eşini ve çocuklarını kurtarmak olabilirdi. Bu arada biri; “Bagajın kapağını aç, daha sıkıca tutmağa çalışalım!” diye bağırdı. Biri açılan bagaj kapağını görünce can kaygısını unutmuşçasına bagajın içine oturdu, başını eğerek. Şişmanca biri onu ikaz etti; “Sen kalk! Ben daha ağırım!” dedi.

Genç adam, arka koltuğa dönüp, çocuklarını öpmek istedi, imkânsızdı, en küçük hareketin bile sonlarının olabileceği düşüncesini yaşadı.

“Seray!” dedi yavaşça. “Arka sağ kapını aç! Çocukları da sıkı-sıkı tut ve ben ‘Atla!’ deyince de hiçbir şeyi umursamadan kapıdan dışarı at kendini, çocuklarımızla!”

“Ya sen Serdar?”

“Beni umursama! Kaderimizde devam etmek varsa, ne âlâ. Yoksa hakkını helâl et ve kurtulursanız beni bebelerimize iyi olarak anlat!”

“Hayır! Sen nerede, biz de orada, seninle olmalıyız!”

“Buna hakkın yok Seray. Çocuklarımız yaşamalı, büyümeli, hiç olmazsa anneleriyle. Zaman kısa, tehlike büyük. Haydi, dediğimi yap çabuk!”

Genç kadın istemeye-istemeyi kapıyı açtı usulca. Kapı dışındaki gençlerden biri elini uzattı, hiç olmazsa çocuklardan birini kollamak, kurtarmak için. O arada kocasından komutu aldı Seray;

“Atla!”

Üçü birden kendilerine el uzatan çocuğun üzerine kapaklandılar. Bagajdaki kilolu vatandaşa rağmen arabanın burnu 8-10 derece kadar, belki de daha fazla eğilmişti. Açık camdan dikiz aynasından göremediği arkasına doğru bağırdı Serdar;

“Arkamda kimse kalmasın. Bagajdaki arkadaş da hemen insin. Yan kapılardan kendinizi tehlikede hissettiğiniz anda bırakmak üzere tutmaya çalışın, asla kendinizi tehlikeye atmayın. Bana bir şey olacak gibi olursa kendinizi kurtarın lütfen!” dedi.

Söylemek istediklerini, farkında olmadan belki, birkaç kez tekrarladı. Ve bitirdi sözlerini;

“Çocuklarım kurtuldu. Her şey için, önce Allah’a sonra hepinize teşekkür ederim. Arabam önden çekişli. Şimdi geri vitese takıp aşırı bir güçle geri gitmeğe ve kendimi de kurtarmağa çalışacağım!”

“Bir saniye!” işareti yapan birkaç kişi, kenardan-köşeden topladıkları taş ve kayaları bagaja doldurma gayretinde oldular. Bagajdaki adam da inip hemen kenara çekilip, bagaja sağ taraftan tutma gayretiyle bağırdı:

“Haydi, şimdi!...”

Kurtulmuşlardı ölmekten. Kucaklaştılar. Bu stres(10) ve gerilimle başka yolları deneyip tatile gitmeleri mümkün değildi. Geriye dönüp ilk yerleşim yerine, bir otele dar attılar kendilerini.

Olaydan haberi olup da olay yerine hareket eden itfaiye, cankurtaran ve diğer görevli ve ilgililere yardımcı olmak için kendi şeritlerinde yavaş yavaş yol alarak, ama bir an önce stresten kurtulma amacıyla.

Telefonları durup-dinlenmeksizin çalıyordu, yalan söylediler karşılarına çıkan dedeye;

“Serdar’ın acil bir işi çıkmıştı da, bunun için geri dönmek zorunda kalmışlardı da, kısa zamanda geleceklerdi de.” gibi birbirini takip eden ve söylenmek zorunda olan yalanlarla.

Başka türlü bir sebep belirtmeyi uygun görmemişlerdi.

Oysa televizyon haberleri, görüntüler ve gazete haberleri ile bir kısım şeyleri öğrenmeleri mümkün olabilecekti büyüklerinin, ama yalanlarının ikinci bölümü de hazırdı belleklerinde.

“Heyelânı duyunca yarı yoldan geri dönmüşlerdi ve telaşlanıp heyecanlanmamaları için, doğruyu söylemekten sarfınazar etmişlerdi. Yoksa kendilerini üzmek akıllarının ucundan bile geçmemişti!”

Değil mi?...

Döner dönmez arabasını satılığa çıkarmıştı genç adam, sanki bütün yanlışlıklar, bütün uğursuzluklar onun yüzünden olmuş gibi. Şükretmesini bilmeliydi oysaki! Bir adım, belki otuz santim daha önde olsalardı, önlerindeki arabalar ve içindekiler gibi, gazete haberlerine göre toplam şu kadar ölen kişi içinde olacaklardı kendileri de.

Bu; Tanrı’nın lütfuydu. Çocukları ve eşi okuyup, inançlarının gereği şükredip dua ediyorlardı Tanrılarına.

Özür diledi genç adam babasından. Arabasını yok bahasına sattığını, yeni bir araba alacağını söylemeden çocukları uçakla göndereceğini, bu seferlik kendisinin bağışlanmasını dilemişti.

Karşıdan gelen tek ses, tek cümle, tek kelime, tek hece ve üç harfti anlayan için;

“Yuh!”

Kabullendi Serdar, kabullenmeliydi de. Çünkü gerçekten çok etkilenmişti ve bir hacı evinde yapmaması gerekenleri, evinde kendince yapmasının gerektiğine inanıyor gibiydi, yararı olacaksa idi?

Oysa Tanrı bir şeyi plânlamışsa zamanını bekliyor demekti. Demek ki heyelânı yarattığı yolun içindekiler için gereğini düşünmüş, uygulamış, dışındakiler için de gereğini düşünmekteydi.

Düşünecekti de, ama aciz bir varlık olan insanın onun düşüncelerinden haberdar olması o kadar mümkünsüz idi ki!

Çocukları Sercan ve Serkan ile karısı Seray’ı bu sefer dedelerinin geçmesine tahammüllü olamadığı süre içinde uçakla göndermişti tatil yöresine Serdar.

Uçak dünyanın en güvenilir yolu idi, ne kasis vardı, ne heyelân, ne de çarpışma riski. Üstelik ömrün tükenmesine zararı değil, yararı vardı, her ne kadar ucu keseye biraz dokunsa da.

Ama bu; yaşayan insanlar için hiç de önemli bir şey değildi. İnsan parayla yaşamını satın alabilir miydi? Asla! Belki yaşamını biraz daha iyi değerlendirilebilirdi, işte o kadar. Fazlası? Mümkün olabilir miydi?

Uçaklar, trenler, vapurlar belki istenilen vakitten daha geç ulaşabilirlerdi menzillerine “Tehir” denerek. Ama insanların yaşamlarında tehir yapmaları mümkün müydü?

Tanrı kuralı koymuştu; “Ne bir dakika öncesinde, ne de ne bir dakika sonrasında(11) diye.

Nice insanların yaptığı yanlışlık buydu işte. Yanılmak. Bu; sadece canlılardan insana has bir duyguydu…

Belki yaşadıkları, belki de babalarının işleri nedeniyle yaşamlarında belki de ilk defa tatillerini tamamen onsuz geçirdiler çocukları. Beis yoktu(12), hem ekmek elden, su göldendi, hem de karşılarından bir tek kez bile “Hayır!” sesi gelmiyordu.

Bu; her zaman ve her çocuğun yaşamak isteyeceği bir hülya idi, hem vazgeçmeden, böyle bir düşünceyi beyinlerinin ucundan bile geçirmeden hem.

İyi de olsa, kötü de olsa her şey sonuca ulaşıyordu, ulaşmalıydı. Sonsuzluk kimsenin hakkı değildi, kimse için de devamlılığı olamazdı, bilinen. Tatil bittiğinde ilgililer kürkçü dükkânına dönmeliydiler.

Döndüler de, özlemiştiler birbirlerini…

Arabasız yaşamak gerçekten zordu. Üç kuruşluk iş için beş kuruşluk masrafın olsun, hiç önemli değildi, gider kaydediyordun, ama zamanı gider olarak kaydetmen mümkün değildi ki!

Bu nedenle zihniyle iddialaşmadan yeni bir araba aldı kendine genç adam. İkinci ellere tahammülü yoktu. Hem ticarette ikinci ellerin sıkıntısı daha çok oluyordu. Ummadığı zamanda, ummadığı bir terslik, çok kayba sebep olabiliyordu.

Hem araba sahibi olmak öylesine kolaylaşmıştı, bankalar neredeyse; “Buyur Abi!” dercesine kapıda karşılıyorlardı araba kredisi vermek için.

Eh! Sattığı arabadan da dokunmadığı peşinatı cebindeydi. Bu nedenle minimum taksitin kendisini yorması, ya da düşündürmesi mümkün değildi.

Düşünürken, bu banka kredisi için bankacıların kredi verme ısrarlarını düşünerek elinde olmadan gülümsediğini fark etti Serdar.

Hani insanlar bir mizah dergisini, ya da gazetedeki bir karikatürü görür, okurlar da farkında olmadan mimikleri değişir, gülümser gibi olurlardı ya tıpkı o şekilde.

Dudakları hafifçe kıvrılır, ya da köpek dişlerinin arasına dudaklarından birini sıkıştırır, bu arada burun delikleri olağana göre biraz daha açılırdı farkında olmadan ama. Bu arada muhtemelen burnu da kaşınır gibi olurdu, eğer insan sağ elini kullanıyorsa, o elinin işaret parmağının tersiyle burnunun gidişmesini gidermeğe çalışırdı, sanki gerekliymişçesine.

Bu arada gözlerinin biraz kısılmasını, hatta kaşlarından birinin kasılarak kalkmasını, ya da inmesini de bu hareketlerin içinde saymadan geçmemek, göz ardı etmemek gerek.

Peki, sadece mizah dergisi ya da gazete karikatüründe mi yaşanırdı bu düşüncenin yarattığı olaylar?

Yoo! Örneğin bir toplu taşıma aracında bazen biri, bir diğerine “Hanzo(13)!” der, “Hanzo Fıkraları” çağrışırdı zihninde.

Ya da biri ; “Dikkat etsene!” ya da “Pardon!”  veyahut da kibarlık olsun diye; “Affedersiniz, ayağım ayağınızın altında kaldı!” der, “Çüş, ayağıma bastın, hıyar!” demek yerine “Hıyarlık, salatalıklık” fıkralarını hatırlardın.

Ya da kredi düşüncesi dışında başka bir şey hatırlamadan olağan bir harekete sebepsiz olarak gülümsenin ötesinde gülerdin, çevrendekiler “Deli mi, ne?” diye bakarlardı yüzüne, umurunda olmazdı. Çünkü sen hayallerinde bir anı yaşıyorsundur, o anın içinde.

Ve bu durumda da dünya yıkılsa, fark etmezdin, edemezdin.

Bir kredi diye düşünürken, ayakkabılarının ucuna bakarak, kaldırımların çizgilerine basmadan yürümeye çalıştığını ve ayakkabılarının içişlerinden, yani hanımından fırça yiyecek kadar boyasız ve tozlu olduğunu fark etti. Boyatmazsa olmazdı.

Oysa pabuçlar rugan(14) olaydı, hem zahmete girmez, hem zaman, hem de nakit kaybetmezdi.

Tövbe! Tövbe! Bugün kendi kendine zırvalama(15) günüydü sanki. Zaten zırvalamak konusunda üstüne bir başkasını tanımadığını söylemişti günlerden bir gün karısı.

Olay o kadar önemli değildi. Anlamadığı şey, neden pabucuna, pantolonuna uygun çorap giymesinin gerektiği idi. Uygun olmasa ne olurdu sanki kırmızı, sarı, yeşil çorap mı giyiyordu ki? Bu bir adabı muaşeret(16) kaidesi mi, sosyal bir gereklilik mi, yoksa sosyete emri miydi? Çıplak ayakla da çıkabilirdi dışarıya, kendisince mahzuru yoktu.

İşte yine bir çarpıklık gelmişti aklına. Çok, çok zengin teyzelerden biri, entarisine mi, çantasına mı ne, uygun olsun diye, o renkte bir spor araba almışmış. Artık şoförüne de aynı renkleri giydirmiş midir, o kadarı aklında kalmamıştı. Neyse ki zenginin malı, züğürdün çenesini yoruyordu, onun da böyle zırvaları düşünürken beyni yoruluyordu, işte o kadar!

Beğendiği arabayı işaretleyip, dersleri sonunda onun araba konusundaki görüşlerini almak için eşinin cep telefonuna mesaj bıraktı, “Görüşelim!” diye. Sonuçta kendisi için gereklilik, ancak onlar için zevk demekti.

Ve bu konuda her zaman olduğu gibi, en küçüğün, yani oğlanın dediğinde karar kılınırdı. Ailede herkes bilirdi ki, bu oğlanın değil, onu yönlendiren annenin fikridir, arzusudur. Ne de olsa emir demiri keserdi ve yuvayı yapan dişi kuş idi. Üstelik bazı şeylerin de sonrası yoktu(17).

İşlerin yoğun, sıcakların aşırılığa kaçma temayülünün(18) ve okulların kapanışına yakın ve “efkârlı günlerimde” diyebileceği bir şekilde ve zamanda gelip çatmıştı Ramazan(19). Sünnetlere kolaylıkla uyuyordu, iftar ve sahurları asla kaçırmıyordu, çocukların ve eşinin ısrarları ile teravihlere de gidiyordu, ama tam gün ağzı kapalı duramadığından oruç tutamıyordu genç adam.

Mazeret mi? Çoktu! İş-güç…

Hele şöyle ters giden işler için ağzını doldurarak; “Vay anasını…” diyemeden zamanını durduramamak nedeniyle çileden çıkmıyor muydu, o yetiyordu kendisine.

Kısacası; Ramazan genç adama küskündü. Eee! O da Ramazanı mı kıracaktı ki? Sonuç; bu sene de Ramazanla 0-0 berabere kalacaktı. Üçkâğıtçıların yaptığı gibi, bir başta, bir ortada, bir sonda üç gün oruç tutup sonuna da kendiliğinden hiçbir değeri olmadığı söylenen sıfırı koyup; “Otuz gün oruç tuttum!” demesi mümkündü, ama bununla önce yukarıdakini, sonra aşağıdaki hacı kızı ve hacı torunlarını kandırmak mümkün değildi!

Sonuç; diyet(20) ödemek olarak şekillenirdi, her gün başına ayrı ayrı.

Yakın komşulardan biri özenmiş, belki de reklâmını yapmayı üstlenmişçesine yeni açılan bir yol üstü lokantası için kendilerini iftar yemeğine davet etmişti. Hiç de âlemi yoktu ama karısı “Ayıp olur!” demiş, silâhı doğrultmuştu bir kere.

Sıkı mıydı kendisi için içişlerine “Hayır!” demek? Evet, genç adam bu konuda “Hayır!” diyememişti, ama beride kalan diğer konuda demesi gerekeni demişti;

“Çocukların yılsonu ağır derslerinin zamanı, kafalarının çalışması, dimağlarının yüksüz olması gerek, bu nedenle oruç tutmasınlar!”

 Teklifiydi bu sadece, tehdidi değil. Karısı da nadir(21) uysallıklarından birini yaşamış, zorlamamış;

“Haklısın, peki, daha ilerilerde inşallah!” deyip boynunu bükmüştü. İşte bu neden, sahurlarda sünneti kullanmasının nedenini de açıklıyordu. Karısı, yalnız başına mı sahuru yüklenip, sabah ezanına kavuşup o mahmur(22) haliyle okuluna öğrencilerine gitsindi ki?

İftarı söylemeğe gerek yoktu, teravihi zaten söylemişti, cumartesi-pazarları anneyi dinlendirmek o günlerde, yani ramazanda boyunlarının borcuydu ve el-elden ne gerekiyorsa yapma gayretindeydiler…

Komşunun arabası önde, onlar arkada gidiyorlardı. Komşu arabasını biraz sert ve hızlı kullanıyordu. Yetişmek zor gibiydi Serdar için ona. Gene de yetişme gayretiyle kendisine hiç yakışmayan bir şekilde hızlı bir şekilde kullanma gayretinde idi arabasını.

Birden ne olduğunu anlamadan yoldan çıktılar, bir ara tavana başlarını çarpıp, tekrar yerlerine oturdular sanki. Havada takla, ya da parende(23) atmış olabilirler miydi? Belki…

Çekinerek indiler arabadan. Sağ ön teker patlamış, direksiyona o hızla gittiğinden dolayı hâkim olamamış ve araba asfalt yapılmadan önceki eski toprak yola eliyle konulmuş gibi oturmuştu, kaba anlamıyla!

Allahtan hiçbirinde yara-bere gibi bir şey yoktu, birbirlerini kontrol edip bu sonuca varmışlardı. Toprak yola düşen ve istop eden araba, el fireni çekilmemiş olduğundan, almış başını gitmişti onlar birbirleriyle meşgul olurlarken.

Ve ağacın birine dokunup, uçuruma düşmeden evvel öylece kalmıştı. Bu kere de sol teker boşlukta kalmıştı, sağ teker zaten patlaktı.

Onları iftara davet edenler yoklardı ortalıklarda. Belirli bir süre beklemişler, gelmediklerini görünce merak edip çocuklarını ve eşini lokantada bırakan ev sahibi sağına-soluna bakına-bakına kontrol ederek geri gelmişti, ta ki onların savrulduğu yere kadar. Onları kör yolda üstlerine-başlarına bir şey olmamış görünce önce hayret etmiş, yine de iftar yemeği davetini ertelememişti.

Onlar da arabadan özel eşyalarını ve arabanın ruhsatını alıp, arabanın kapılarını bile kilitlemeden öylece bırakmışlardı arabayı. Kontak anahtarını da egzoz borusunun içine saklamışlardı.

Bu genç adam için çekirgenin zıplayışı ile ilgili ikinci işaret gibi gelmişti. Çocuklarının ve de hacı kızının dualarıyla sıyrık almadan atlatmışlardı, kazayı çünkü.

Genç adam iftar sofrasına oturur oturmaz servisine telefon etmiş, gerekli tariflerden sonra kısaca; “Alın!” demiş ve tövbe etmişti, tekrar araba sahibi olmayacaktı, hem asla. Çekirgenin üçüncü kez zıplayışına hem tahammülü yoktu, hem de bekleyemezdi, hele ki çoluk-çocuğuyla…

Yaşam devam etmişti kendileri için yaşadıkları bu olaydan sonra da. Biraz zorluklarla, ama güvenli idi yaşamı ve yaşamları kendince. Tanrı çekirgenin üçüncü kez zıplayışını plânladıysa ha bugün, ha yarın gerçekleşmesi gereken, ve bu an geldiğinde mutlaka gerçekleşecekti.

Hani kaba bir deyimdi, ama “Kaderin önüne geçilmezdi.” Hem insanların Tanrı ile aşık atma lüksleri de yoktu…

Günlerden bir gün eşine telefon etti Serdar. Üniversiteden arkadaşları gelmişti kendisini ziyarete; “Felekten bir gece çaldır bize!” demişlerdi. O da; “Hesaplar benden, dilekler sizlerden!” deyip buluşacakları lokantanın, daha doğrusu meyhanenin adresini vermişti onlara.

Karısının her zamanki sözleri sitemli, iğneleyici, nakaratları ise dikenliydi. Nedense içki konusunda umulmayacak kadar bağnazdı(24). Üstelik bir de nasihatleri, önerileri, direktifleri ve hatta emirleri yok muydu?

“Fazla kaçırma! Dikkatli ol! Eve vaktinde dön!” gibi. Bunlar da cabasıydı sözlerinin…

Eski hatıraları yâd ettiler, “Eski dostlar(25)” olarak! Yediler, içtiler, anlattılar, söylediler, şakıdılar. Zaman mı? Yiyeceği fırçayı göze almıştı Serdar.

“Devam et!” dedi kendine. “Devam!”

Vakit sona ermek üzereydi. Son kadehi, son yudumu masada bıraktı, istiap haddi(26) dolmuşçasına. Hesabı öderken, bahşişi de, masraf kaydedeceği faturayı almayı da unutmamıştı, yalpalamasına, dili sürçmesine rağmen.

Taksi çağırmak istedi, arabası yoktu ya! Hoş arabası olsaydı da böyle bir geceyi sonunda ziyan etmemek için arabasına binmez, taksi bulamazsa bile evine kadar yürüyerek giderdi, yalpalayarak de olsa, gece bekçilerin yardımını kabul etmese bile.

Ama bu sefer kendisi de, otele ya da ahbaplarına, arkadaşlarına, ya da akrabalarına gidecek arkadaşları da şanslıydı. Çünkü meyhane sahibi bitişe yakın, herkese yetecek kadar taksiyi kapı önüne dizdirmişti.

Şoförün içki kokusundan haz etmeyeceğini, etkileneceğini düşünmeden ön koltuğa oturmuştu bu kez her nedense Serdar ve evine doğru yola koyulmuşlardı. Ve şöyle demişti, şoförün anlamsızca yüzüne bakmasına aldırmadan;

“Aman genç kardeşim, dikkatli ol! Çekirge üçüncü kez zıplamasın!”

Gecenin o vaktinde caddenin boş olduğunu bilen, ya da buna inanan bir şoförün kullandığı kamyon var gücüyle ve sanki bir yere yetişecekmişçesine sökün etmişti, karşıdan, karşı şeritten, ya da caddeden.

Daha şoför; “Tövbe! Tövbe!” diyerek tenkidini belli etmeden o kamyondaki ek dingildeki boş teker sürate dayanamamış olsa gerek yerinden fırlamış, dönerek ve zıplayarak tüm süratiyle kendilerine doğru yönelmişti.

Taksi Şoförü fren yapma gayretinde oldu. Emniyet Kemerini takmayan Serdar, başını olanca şiddetiyle ön konsola vurdu. Belki bu sonu idi.

Çekirge üçüncü kez zıplamasını garantiye almak düşüncesinde gibiydi sanki. Fırlayıp, hoplayarak-zıplayarak son sürat taksiye doğru gelen teker, son zıplayışının konuşunu taksinin tam şoför mahallinin sağ bölgesinde gerçekleştirmişti.

Taksinin sol tekeri sağlamdı. Tekerini yitirdiğinden haberi olmadan yoluna devam eden boş kamyonun sol arka tekerliği galiba görevini ifa ettikten sonra yan taraflarda bir yerlerde istirahate çekilmişti.

Olayın bitişinde, yani sona erişinde Taksi Şoförünün burnu bile kanamamıştı, ama genç adam için çekirge üçüncü kez zıplayışını muvaffakiyetle sonuçlandırmıştı!…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Çekirgenin Üç Kere Zıplaması; Aslında yanlış işlerin tekrarlanmaması anlamında kullanılan bir deyim. Sonucunda en fazla üçüncüde bir terslik olacağının ifadesidir. “Bir zıplarsın çekirge, iki zıplarsın çekirge…”  olarak tekerleme şeklinde söylenmekte olan bu deyişin diğer hayvanlar için neden söylenmediğini merak etmişimdir. Örneğin; tavşan, serçe, pire, ya da kanguru da zıplayarak ilerlemez mi? Ya da devekuşunun yürüyüşünü zıplama olarak tarif etsek yanılır mıyız? Ya kuyruğunu tutmağa çalışan kedi yahut da araç kornasından tırsan bir köpek, ayağına diken batmış vahşi bir hayvan da olabilir mi bu deyiş içinde?

Her ne kadar internette araştırıldığında bununla ilgili birçok konular göz önüne serilebilirse de hayvanlara yakıştırdıklarımızın çoğunun olumsuz benzetmeler olduğunu kabul etmemiz gerek diye düşünürüm. Örneğin eşşekoğlu eşşek deriz, ş harfini çiftleyerek, ya da eskilerin dediği gibi şeddeleyerek. Ya da eşşek gibi çalışmak. Yahut da eşek ölür, eşeklik baki kalır gibi. Veyahut da ölmüş eşek kurttan korkmaz gibi. Eşşoğlu, itoğlu, hayvanoğlu hafifletilmiş oğul deyişleridir, babaları hariç diye de bazen eklenti yapılır, bu sözlere ek olarak. Katır ya da keçi gibi inatçı, inek gibi mel mel bakmak, sığır, inek, öküz gibi davranmak, ayı gibi ayağına basmak, “Seni gidi çakal seni” demek… Kurt gibi ulumak, karga gibi çirkin, hırsız ya da leş kargaları gibi olmak, kaz gibi bön bön bakmak, ördek ya da keklik gibi avlanmak, köpekbalığı ya da yengeç gibi olmak, yılan, akrep, çıyan engerek gibi sokmak, kene, sülük gibi yapışmak, domuz gibi olmak, ıstakoz gibi kızarmak… gibi. Bunlara uçanlardan sivrisinekleri, sinekleri, gözyaşlarını tutamayan timsahları, angut gibi kadirşinas bir kuşu menfi anlamda kullanmayı da eklemek mümkündür. 

Hayvanlarla ilgili olumluluklar da yok mudur? Vardır tabii, sevdiğimiz, saydığımız insanlar için kullandığımız. Aslan, panter gibi olmak, tilki gibi kurnaz olmak, kuğu gibi, sülün gibi, kartal gibi… Kumrular gibi sevişmek, arı, ağustos böceği, karınca, kelebek gibi yakıştırmalar güzellikleri simgeler.

Örnekler çoğaltılabilir. Uzun olmakla beraber sadece öyküyü desteklemek için yukarıdakileri sıralamamın yeterli olduğunu düşünmekteyim.

(1) Patavatsızlık; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşma. Davranışlarına dikkat etmeme.

(2) Kroke, Groke (Groggy) Olmak; Boksta rakibi sersemletme, bitkin hale sokma.

(3) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(4) Gardını Almak; Savunma durumuna geçmek. Müdafaa pozisyonu almak.

(5) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).

Deist; Deizm yanlısı. Yaratıcı bir güç inancı olan, kehanet, mucize vb. şeylere inanmayan mantıksal yaklaşım sahibi.

(6) Kavileştirmek; Pekiştirmek. Sağlamlaştırmak,  dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

(7) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

(8) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

(9) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini [10-9] ifade etmektedir).

(10) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

(11) Kur’an’ı Kerim Nahl Suresi 61. Ayetin Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e göre meali; “Eğer Allah insanları zulümlerine göre cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süre kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler.

(12) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.

(13) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz kimse.

(14) Rugan; Ayakkabı çanta ve benzeri şeylerin yapımında kullanılan parlak deri ve bu deriden yapılmış olan.

(15) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(16) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.

(17) Bazı şeylerin de sonrası yok… Grumpy BEAR

(18) Temayül; Eğilim, bir yana eğilme, tandans, trend.

(19) Efkârlı günlerimde geldi, çattı Ramazan…  “Oy Trabzon, Trabzon” diye başlayan bir Karadeniz ezgisinin devamı…

(20) Serdar’ın yanlışlığı diyet ile fidye, fitre konularını karıştırmış olmasıdır.

Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün saysına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.

Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.

Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur).

(21) Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.

(22) Mahmur; Uykudan kalkınca ağırlık ve sersemlik şeklindeki hal. İçki içmiş bir kimsenin bulunduğu durum.

(23) Parende (Perende); Havada çark gibi dönerek takla atmak.

(24) Bağnaz; Fanatik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

(25) Eski Dostlar… Güftesi; Hayri MUMCU’ya,  Bestesi; Gültekin ÇEKİ’ye ait Rast Makamında Türk Sanat Musikisi eseridir.

(26) İstiap Haddi; Deniz kara ve hava taşıtlarının yük ve yolcu miktarlarını belirleyen sınır.