Telefon çaldı, kanepede uyurla-uyanık arası, uyuklama modunda, hasta görünümlü, 40-45 yaşlarındaki adam gözlerinden ancak birini açtı, ya da açabildi ve fakat telefonun sesine karşın oralı olmadı. Sabahın oldukça ilerlemiş bir vaktiydi.

Ve geçmiş yaşamını, geçmişte yaşadıklarını düşünüp kendi kendine dedi ki;

“Tekrarlamak gerektir, hem her sabah; bugün geriye kalan hayatımın ilk günüdür(1).”

Arabalarıyla, logolarıyla ve resimli bir kısım kitaplarıyla ilgilenip oynamakla birlikte, arabalarıyla oynama vaktini çoktan geçirmiş görünümündeki ve muhtemelen dokuz-on yaşlarında, telefon bilinci olan çocuk oynamayı bıraktı ve telefonu açtı;

“Alo!” demesiyle birlikte yaylım ateşine başlamak arzusundaki gene adamla aşağı-yukarı aynı yaşlarda hatta daha genç bir kadının sesi gürleyerek yükseldi ahizeden;

“Baban n’apıyo? Uyukluyor mu? Gene ben yokum diye bir haltlar mı karıştırdı, yine hayallerinde uçtu gitti, ya da zıkkımlandı(2) mı yoksa? Hayallerinin altında kalsın e mi? Zıkkım içsin!”

“Bilmiyorum anne! Ama sabah kanepeye uzanmadan önce bana ılık süt ve bili-bili dediğiniz o kahverengi şeylerden hazırladı, benimle konuşmaya çalıştı, ama kızma bana anne, televizyondaki gibi; onda görüntü var, ses yok ve uyukluyor şimdi!”

Çocuk ne kadar uysal, bilinçli, sakin olsa da annesi o kadar hiddetli, şiddetli, eline geçen fırsatı değerlendirmek istercesine bir şeyleri kusma arzusunda idi.

Kendince malını bilen, tanıyan, buna rağmen geçenleri, yaşadıklarını unutmak isteyen ya da unutmuş gibi biriydi. Sanki adı geçen malı da; hep ve her zaman aynı olacakmış gibi!

Oysa yaşananları ve elden kaçırılır gibi olanları unutmamasının gerektiğini bilmiyormuş gibiydi.

“Kalksın yerinden baban! İki çift lâfım var, ondan sonra isterse zıbarsın(3) kalsın, ama bana göre eğer içkili ise defolsun, ne halt yerse(4) yesin!”

“Anneciğim bana ne bağırıyorsun ki, suçlu-sorumlu benmişim gibi. Tamam, babama götürüyorum telefonu, al, tepine-tepine, tepe-tepe, bağıra-çağıra ne diyeceksen ona söyle. Kırk defadır söylüyorum; ‘Benim üstümden prim yapmayın, aracıları kaldırın aradan!’ diye, ama dinleyen kim?”

“Sus! Babası kılıklı, ukalâ dümbeleği(5), yaşından önce büyümüş genç adam. İnsan annesi ile konuşurken yaşının gereği bu kadar büyük konuşmaz; ‘Peki anneciğim, evet, tabii anneciğim!’ falan der, uzun-uzun cümleler kurmaz, çokbilmiş, ukalâ, bilgiç adam.”

“Peki anneciğim, telefonu uzattım babama.”

Genç kadın, adını söylemekten çekinmişçesine;

“Adam?” dedi sorarcasına.

“Emret hatunum!” dedi adam, gerçekten sesi çıkmaz gibiydi, sessize yakın, uykulu bir sesle yanıtlamıştı kendisini.

“Lâfa bak, lâfa. Ben burada babamın sağlığı ile uğraşıyorum, sen evden ayrılmamı fırsat bilip ‘Fırsat bu fırsat’ deyip değerlendirmeye çalışıyorsun, yine arkadaşlarınla birlikte zıkkımlandın, ya da hayallerini genişletmekle uğraştın, değil mi?”

Genç adam sesi çıkmadığından bu kere boğazından; “I-ıh!” der gibi bir ses çıkardı ve oğluna işaret etti, onun konuşması ve kendisinin akşamdan kalmamış olduğunu anlatması arzusuyla hasta oluşunun esrikliğine(6) uyku modunda devam etmek istemişti.

Ne başını yastıktan kaldırası vardı, ne muaheze(7), ne tenkit, ne de şikâyet dinlemeye tahammülü…

“Sen söyle anneciğim. Ben hepsini kendisine gelince, durgunluğu biter bitmez teker-teker anlatırım babama. Sadece kötü sözlerini aktarmam mümkün değil, çünkü o babam, ben ikinizin gerçek malıyım…

Babamın sesi kendisine iade edildiğinde, ağzına doldurduğun sözleri artık sen kendin söylersin kendine. Şimdi öncelikle dedem nasıl, sonra ne istiyorsan onu emret anneciğim!”

“Deden iyi!”

“Bundan şüphem ve şüphemiz yoktu zaten. Nezle olmasa bile, özlemini yok etmek için, öyle mazeretler uydurup çağırdığı artık ezber oldu bizlere. Bu kaçıncı sefer bilmiyorum, ama benim okuduğum kitaplarda buna kısaca; ‘Duygu Sömürüsü(8) diyorlar.”

“Sus! Çokbilmiş, babasının oğlu, sen de!”

“İyi ya anneciğim, ne kadar kötü şey varsa babamın genlerinden, ne kadar iyi şey varsa senin, sizin genlerinizden nasip olmuş bana, Allah’ıma bin şükür!”

“Hâlâ aynı ukalâlığa devam ediyor, babasının oğlu. Anlat bakalım neler oldu ben ayrıldıktan sonra, hatta ben ayrılır ayrılmaz, söyle bakayım!”

“Malûm, ‘Çocuktan al haberi’ şeklinde gazete haberi! Peki! Malûm tatil günündeyiz. Senin gittiğin gün, arkadaşları sanki gittiğini hissetmişlercesine daha öğlene ulaşmadan aradılar kendisini…”

“Eee?”

“E’si şu; Cumaya gitmek için duş aldığında, bu kere iyi kurulanamamış olsa gerek ki, senin düşündüğünün aksine üşütmüş. Bir süre yattı, bıraktığın yemeklerden bana ikram ettikten sonra uzandı. Arkadaşları ile buluşmadı, ya da buluşamadı, her neyse! Bu arada ne demekse ikide bir söylediğin gibi, hülyalara falan da dalmadı…

Yani anlatmam gereken o ki; nasıl olsa günahına girecektin, ama günahına gireceğin bir şey olmadı, inanmasan da, inanmayacak olsan da…”

“Diyorsun ve buna benim inanmamı bekliyorsun, babasının oğlu!”

“Vallahi anneciğim, bana, beni senin doğurduğunu söylemişlerdi, onun için sana ‘Anneciğim’ diyorum, ama babam şimdi ilâç içmişti, kendine gelince sorayım bakayım, ikide bir ‘Babasının oğlu’ diyorsun, acaba sen meşguldün, ya da işlerin vardı da beni babam doğurmuş olabilir mi, diye merak ediyorum.”

“Tamam, mücadeleden vazgeçtim Avukat Bey. Söyle babana kendine gelince arasın beni, yoksa ne olacağını kendisi çok iyi bilir!”

“Anneciğim, şansını fazla zorlama istersen. Bak, bir kardeşim daha yok, üstelik de babamın çok uzaklarda olmayan, ama sana saygısı, sevgisi ve tahammülü dolaysıyla adını bile anmadığı eski bir göz ağrısı var…”

“Sus densiz(9)! İkinci kardeşi yapıp yapmayacağımızı sana mı danışacaktık, terbiyesiz?”

“Hani, yani! Bir kardeşim olsaydı, örneğin leyleklerin getireceği, ya da dereden tutacağınız, kız-oğlan fark etmez, fena mı olurdu yani? Annesi olmasan da!”

“Seninle baş edemeyeceğim oğlum, telefonu kapatıyorum. Baban aramayı unutmasın. Seni seviyorum.”

“Babasının oğlu demedin, ama konu anlaşılmıştır, ben de seni çok seviyorum, canım annem. Soranlara selâm, sormazlarsa bu zaten benim sorunum değil!”

Ana-oğul konuşmalarının evveli böyleydi, ya sonrası?…

Telefonu kapattığında düşünmeğe başladı genç kadın;

Aralarının belki de yine birkaç yıl öncesinde zıkkımlanmak dediği içki yüzünden limoni olduğu günlerden biri idi, birkaç gün öncesinden beri devam eden. Hacı torunu ve hacı kızı olduğu için bir kısım şeylere ne tahammülü, ne müsamahası(10), ne de rızası vardı.

Onun neredeyse 20-25 küsur yıla ulaşan, hatta geçer gibi olan ilkokuldan, liseden, üniversiteden arkadaşları ile beraber olup birkaç saat hoşça vakit geçirmesi ve kendince zıkkımlanması hoş karşılanacak bir durum değil gibiydi, kendine göre.

Onun mecburiyetlerini, ya da hoşnutluğunu hoş görmek hiç içinden gelmiyor, kızıyor, bağırıyor, çağırıyor, sitem ediyor, sırtını dönüyor, küsüyor, hatta haddini aşarak onu azarlıyordu bile. Hem bu Sâliha olan isminin gereği idiydi de (belki ve sanki).

Kaba kaçması muhtemel, ama belirli bir yaşa gelmiş insanları yönlendirmeye, eğitmeye çalışmak mümkün değildi. Belki bir odunu, yontarak kalas ya da tahta haline getirmen mümkündü ve fakat insanın naturası(11) yontulmaya müsait değildi, hele ki Salih’in.

İyi huyu; sigarası yoktu Salih’in. Hem olsa bile balkonda değil, evin hiçbir yerinde bunun için izni olmaz, olamazdı.

Alkol? İşte eşiyle kendi arasında bu idi uçurum yaratan ve onun yapamadığı, kendisinin ise önlemekte başarılı olamadığı şey.

Karısı kendisini tatlı dille, güler yüzle, neşeyle, sevgiyle bundan vazgeçirmeğe uğraşmak istemiyordu. Belki de “Yap, et!” ya da “Yapma, etme!” gibi emir modunda, atalarının bilinçaltına gizli olarak sakladığı ezicilik etkisiyle güçlü kılmak istiyor olabilirdi kendini…

O limoniliği takip eden ertesi günlerden biriydi. Kaç zamandır muhabbet sözleri, ya da kelâmı yetimdi, bunun için dargındı kelimeler ve barıştırmak gerekti kelimeleri birbirleriyle, gerekenle ve gereğince, umursamazcasına ve umarsızca. Arkadaşlarına telefon etmişti;

“Program harici, Çarşambanın dışında bir gün bu gün, ama canım sıkkın, moralim bozuk gibi. Toplanalım mı? Ne dersiniz, bir yerlere çıkalım mı?” demiş ve birkaç telefon konuşmasından sonra onlardan birinin hazırladığı programa uygun olarak toplanıp bir gazinoya gitmişlerdi.

Fi tarihlerinden(12) birinde Çarşamba için “Çarşambalarımız(13)” adıyla şu dizeleri çiziktirmeye çalışmıştı orta yaşlı adam;

Önceden başlamıştı beraberlik yıllarımız,
Kimi nedenle bir ara, ayrıldı yollarımız,
Birliğe ulaştı sonra uzanan kollarımız,
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...

Kimi yazın, kimi boş verdi gelmedi bir ara,
Kim bilir kimden korktu(!) sürdü özür aklı sıra,
Gırgır-şamata geçer, geçmez hiç akıldan para
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...

Şu parti, ya bu takım önemsizdir bizim için,
Gülmek varken, somurtarak oynamak olsun niçin?
Genelde denir; “Haydin şerefe, çın-çın ve çin-çin!”
Âlemdir bizim kıskanılan Çarşambalarımız...

Kocasının çok eskilerden, mahallesindeki bir kıza âşık olduğunu, onu herkesten kıskandığını ve fakat nedenini bilmediği, anlamadığı, araştırmadığı bir şekilde kaçırıldığını, kendisinin mi kendisine kendiliğinden yöneldiğini, yoksa bu vesile ile kızın mı onu terk ettiğini veyahut da onun şu veya bu nedenle kendini terk ettiği haberini öğrenince onu bir daha ne aramış, ne araştırmış, ne de sormuş olduğunu öğrenmişti.

Hem de bir sohbet anında; “Eskini anlat, kıskanmayacağım, kızmayacağım da!” sözünü verdikten sonra, kocasının kendi ağzından…

Kendisine görücü geldiklerinin ertesinde, beraberliklerine başlamadan önce, dürüst davranmış, kulağına sadece fısıltı halinde ulaşanlara, muhtemel tepkisini göz ardı etmeksizin;

“O, eski bir defterdi sana anlatılan, kapandı, ama ‘Ben kıskanırım!’ dersen yolun başlangıcındayız daha, sen yoluna, ben yoluma, mutlaka bir gün karşılarımıza sevip anlaşabileceğimiz birileri çıkar!” demişti.

Cevapları, ikisinin de karşılıklı olarak;

“Ben seni sevmek, sana âşık olmak istiyorum, yuvamızı kuralım arzuluyorum!”

“Ben de sana…” demek olmuş ve yuvalarını kurmuşlardı. Bu “Ben de sana…” sözü arkasına; “Ama benim içki alışkanlığım var!” sözünü eklememiş olmasının sıkıntısını çok çekmişti Salih, Hacı Kızı Sâliha’dan.

Sonra oğulları Salı gelmişti dünyaya. Dünyayı, yaşamlarının tümünü üleştikleri. Daha doğuşunda cin gibiydi Salı, gözlerini açtığında fel-fecir okuyordu(14) gözleri. Büyüdükçe de cinliği artmış, yaşının da önünde ilerlemişti, emsallerine göre.

Okumuş olmalarına rağmen ana-baba cahil idiler, ne IQ(15) biliyorlardı, ne de Zekâ Testi. Bu nedenle yaşının önünde büyüyen oğulları nafile(16) yere uzanacak bir eli beklemiş ve kaba anlamda dört duvar arasında heder olmuştu(17), ta ki sınıf öğretmeni ondaki cevheri(18) fark edip elinden tutuncaya kadar…

O gazinoda oldukları akşam, daha doğrusu gecenin ilerleyen bir vaktinde kocasından bir telefon almıştı Sâliha.

“Uyandırdım seni, özür dilerim!” derken sesi kaypaktı(19) ve alkol kokusu telefondan bile sızıyordu sanki.

“Bu gece gelmiyorum, beni bekleme!” dedikten sonra, cevabını beklememiş, telefonu kapatmıştı Salih, hem de temelli. “Gelemiyorum!” dememişti, özellikle.

Sabaha kadar yolunu gözlemişti Sâliha, pencere önünde.

“Acaba çok mu baskı yaptım, çok mu küstüm, çok mu bunalttım ki, evlendiğimizden beri ilk defa bir geceyi dışarıda geçirmek arzusu duydu.” diye söylendi kendi kendine, “Sabrın insanın ikinci aklı olduğunu” unutmuşçasına.

Oysa olanları ertesi gün kocasının ağzından öğrenecek, kızacak, bağıracak, küsecek, hatta; “Boşanalım!” sözünü bile edecekti kıskançlığından…

O gece ilk göz ağrısına rastlamıştı Salih. Salime, kendi kaçırıldığı için kendi düşündüğü gibi bir hayatın içinde değildi. Arkadaşları ile gelmişti gazinoya. Salih, dürüstlüğünden bir şey yitirmeyen sevdiği kadına aynı duygularla bağlı olduğunu hissetmiş ve bir gerçeği öğrenmişti;

Salime, kendisinin bile haberi olmadan, bilinçli, plânlı bir şekilde kaçırılmış, birkaç gün misafir edilmiş, kesinlikle tecavüze uğramamıştı. Bu, Salime’nin ailesinin onu kendisinden uzaklaştırmak için hazırladığı bir senaryoydu(20) ve Salih buna gerçekten inanmıştı.

Aslında senaryo icabı kızlarının tecavüze uğradığını yayan da kendi annesi-babası, kısaca ailesiydi. Nedeni gayet basitti. Salih çulsuzun(21) biriydi, evin tek çocuğu ve mirasçısı olan Salime’nin malında-mülkünde idi gözleri, kanaatlerine göre.

Ne yapıp ettilerse birbirlerine karşı soğukluğu yaratamamışlar, ayrılığı sağlayamamışlardı ikisi arasında.

Sonrasında Salime’de gözü olan, uzak olmayan yakınlarından bir avukat bu aklı vermişti onlara. İnsanlar umut ettikçe yaşarlardı(22) ama düşüncelerinin üstünde beklentileri olan avukat, bu senaryoya rağmen avucunu yalamıştı!

Çünkü Salime’nin başka dünyası yoktu. Hele ki kendisini lekelenmiş, bedeni kendisinden çalınmış diye düşünerek Salih’in evlendiğini öğrenince dünyası tümden kararmıştı Salime’nin.

Yaşamak kendisine haramdı Salime’nin. Varlıklı olacağına, keşke çulsuz olaydı Salih gibi, o zaman mutlu olurlar mıydı acaba? Olurlardı mutlaka, ama Salih kendisini gerçekten onu ondan vazgeçemeyecek kadar sevmiş ve keşke hoşgörü sınırları geniş olmuş olsaydı…

Gazinoda aradan yıllar geçmiş olsa da tanımışlardı birbirlerini, zaten unutmamışlardı da, üstüne üstlük unutmaları da mümkün değildi.

“Kalbe dolan o ilk bakış(23)”, unutulur, unutulabilir miydi? Ve Salih yerine, Salime atmıştı ilk adımı. Programın sonunda, eğer arkadaşlarınca da uygunsa onları kahve içmeye davet etmişti masalarına.

Sonrasında bu davet ikisi için özelleşmişti sadece. Çünkü her ikisinin de arkadaşları “Yolcu yolunda gerek!” mazeretine sığınarak, belki başka nedenleri de olabilirdi bu anlamsız kelime yığının oluşturduğu cümlelerinin arkasına sığınmak istemelerinde, evlerine yönelmişlerdi, taksimetrelerini açtırdıkları taksilerle.

Salime’nin arabasını gazinonun valesi(24) getirmişti, başını eğerek hürmetleriyle ve bahşişini kaparcasına alarak.

Salih, arabaya binmeden, işte tam bu vakitte telefon etmişti karısına “Gelemiyorum!” diye. Yoksa sert bir şekilde “Gelmiyorum!” mu demişti? Çünkü ne zaman böyle bir toplantısı olsa arkadaşlarıyla daha evin kapısından çıkarken başlardı karısı suratını asmaya ve bu başlamadan bitmeye mahkûm gecenin karanlığının daha orada başladığının resmi olurdu.

Dönüş mü? Onun hesabını vermek ayrı bir dertti, ayarını bilsen, hatta bir yudum bile içmeden, bavul gibi otursan da. Çünkü Sâliha şartlanmış, kurulmuş, kurgulanmış bir makine idi, kelimenin telâffuzuna bile tahammülsüzdü.

Nefeslerini, gözlerini, ellerini üleşmişlerdi gece boyu, öncesinde eksilmesi mümkün olmayan özlemle. Salime yine dürüsttü, Salih yine dürüsttü ilk günkü gibi, yaşadıkları ilk günlerdeki gibi.

Geçiştirilerek gecikmiş, doğal ya da sevgi dolu aşkın bedenlere ihtiyacı yoktu, olamazdı da zaten…

Eve dönüşünde olanları tüm çıplaklığı ile anlatmıştı karısına Salih. Karşılıklı güvene, sadakate ve sevgiye dayanmayan bir evliliğin yürümemesi gerekir kanaatindeydi ve saklananların elbet bir gün, gün yüzüne çıkacağının bilincindeydi.

Ve de yalan söyleyecek kadar zeki olmadığını da biliyordu, hem gerçekten. Yalanı söyleyenin, ikinci bir yalana sapmaması için ilk yalanını mutlaka aklında tutması gerekiyordu.

Salih biliyordu ki insan beyninin, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” yani; insan hafızası unutmaya mahkûmdur, sözünün doğruluğunda zeki, hem çok zeki olmasını gerektiriyordu ki beyninin buna tahammülü yoktu.

Salih, Sâliha ile medeni bağlarla bağlıydı başlangıçta, söylediği gibi. Nikâhları olmuş, karı-koca olmuşlar, sonunda âşık değilse bile sevdiği, çocuğunun annesi olana yanlış yapmasının doğru olmadığını yaşamıştı, yanlışlık yapması mümkün değildi, ilk göz ağrısına yakın olmak istemekle beraber uzak kalmasında bu gerçek yatıyordu.

Salih’in onu bırakması, ya da kaba anlamda terk etmesi sonucu Salime’nin hayatta hiçbir beklentisi arzusu kalmamıştı, Salih ise onunla karşılaştıktan sonra yaşamdaki beklentilerinden vazgeçmişti (sanki).

Salih neden acele ettiğini düşünüyordu. Salime gibi inanarak, onunla yaşamını birlikte tüketmek için inançlı ve sabırlı olmayı, olayların sonuçlanmasını beklemek yerine neden evde kalmış kart kızlar gibi karşılaştığı, ya da aile efradının yönlendirdiği ilk nasibiyle hemen yuva kurmayı düşünmüştü ki, kahırla?

Neden yuvasını kurduğu, çocuğunun annesi olan birini de kendisini sevmeye zorlamıştı ki? Hem neden yok olan aşkının bedeliymişçesine, evlendiği karısına tüm sevgisini vermek için kendisini zorlamıştı ki?

Ki o kadına ömrünü paylaşmayı vaat ve ahdetmişti(25), o halde karısını üzmeye hakkı yoktu, bağrına taş basıp, geçmişini, kısaca ilk de olsa, belki son diye de düşünse aşkını unutacaktı.

Bir tarafta unutamadığı, beyninde hâlen ve an-be-an(26) yaşadığı aşkı, diğer tarafta kaybolan aşkını taşıyıp yönlendirdiği, yaşamını paylaştığı, çocuğunun annesi olan kadın vardı.

Ne taraftan bakarsan bak; “iki ucu pislikli değnek” ya da “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” idi. Sevdiğiniz zaman karşınızdaki (ler) cennetliktir, denmiş ama iki adet cennet olduğu aklının ucundan bile geçmiyordu! Yoksa vardı da kendisinin mi haberi yoktu?

Ama yaşamda cehennemin çok olduğunu biliyordu, çünkü yaşamıştı, yaşıyordu ve muhtemelen de yaşamaya devam edecekti cehennemi. Tanrının buyruğu kendi için öyleydi sanki.

Ayrıca evde kalmak, sadece kart kızlara mı özeldi ki, o örneği vermişti. Evde kalmış kart oğlan(lar) olamaz mıydı ki, araştırmasını bilmeyen, gönlünün sultanını bulamayan, ya da “Leblebinin kırığı, üzümün çöpü var!” deyip her şeye mazeret bulan?

Buna kendisi gibi hiç araştırmadan sırtını dönenleri, arkasına bakmayı bile zül addedenleri(27) de katması asla yanlış değildi.

Genç kızlar, her zaman zengine, yakışıklıya, mühendislere, doktorlara lâyıktılar da onlara rastlamıyor, ya da rastlayamıyorlardı da, oğlanların her zaman arzuladıklarına, istediklerine, dilediklerine kavuşmaları mı mümkündü ki?

Gönüldü bu, tıpkı kendi gönlü gibi, uçan bir kuş gibi nereye konduğu ve nereye konacağı belli olmayan, ancak; “Aynı gökte uçarlardı, ama kuzgunun dünyası başka, şahinin dünyası başkaydı(28).”

Yeter ki insanın kalbinde yitirilmemiş bir sevgi egemen olsundu.

Kendisi sevgiyi yitirmiş, ama sevdiği insan onu muhafaza etmeyi bilmişti, hem yıllar yılı. Üstelik kalbindeki sevgi yerinde dursun diye kalbini kilitlemiş, mühürlemişti de…

Aslında kendi düşüncesi, yanlış olsa da beklentisi; “Tilkinin dönüp-dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıdır!” anlamında değildi. Evlendikten sonraki yaşamının hiçbir döneminde dürüstlükten ayrılmamış, karısı dışında kimseye şöyle göz ucuyla bile bakmamıştı. Harama uçkur çözmek mi? Değil yaşamak, gönlünün ucundan bile geçmemişti.

Evet, aşk yerine mantıkla kurmuşlardı yuvalarını, sonralarında bu yuvalarını sevgileri ile kutsallaştırmış, sağlamlaştırmışlardı. Karısında ne aradıysa hepsini bulmuş, karısı da asla esirgememişti kendisini onun bulması gerekenlerde, hem hiçbir zaman, hem asla!

O zaman yaşamının, yaşamaktan çekinmediği, hatta haz aldığı, mutlu olduğu o geceye ait bölümü haksızlık olmuyor muydu eşine karşı? Hangi kadın böyle bir olay karşısında duygusuz, tepkisiz kalabilirdi ki?

Dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir kadın domuz değildi, olamazdı da. Malûm eşini hiç kıskanmayan, her karşılaştığı ile “El işte, göz oynaşta” olan tek varlık domuzdu.

O geceden dönüşünde, ne kendisi ne de karısı günlerce gelememişlerdi kendilerine. Kendisi gene alkolle olan dostluğu nedeniyle sözüm ona unutabiliyordu, unutmak istediğini, ya da unutmuş gibi yapabiliyordu, ama karısı için bu?...

Fevkaladenin fevkinde(29) mümkünsüzdü. Kıskançlık krizleri, sırtını dönüşü ve hatta yatağını ayırması doğaldı. Ama nereye kadar? İp incelirse kopardı bir gün. Maksat ipin incelmesini önlemek, ya da incelmemesini sağlamaktı.

Bunun için hep geriye atılan adımlar yerine, birinin öne doğru adım atması gerekiyordu. Bunu incinenden, kırılandan beklemek hata olurdu. O halde kendisi atmalıydı ilk adımı. Attı da…

Son tatil gününde Salı izin alıp parka çıkmıştı. Sâliha dalgın bir şekilde taze fasulye ayıklıyor ve her zamanki gibi söyleniyordu;

“Bir türlü sırık fasulye almasını öğrenemedi ki! Gene çalı fasulye, gene oturak fasulye. İşin yoksa kılçıklarını ayır. Üstelik mutlaka zeytinyağlı olacak, haspam(30) etlisini, kıymalısını yemezmiş, sevmezmiş. Hem üstelik de yemez yıllardır, beyefendi…

O zaman istediğini başkalarına sipariş edip yaptırsana. Ama olmaz. Tapulusu varken, güzellik kraliçeleri, el bebekler, gül bebekler dokunurlar mı hiç yemekliklere?”

Sessize yakın, sesini çıkarmadan, okuya okuya fasulyeyi ayıklarken, bıçakla elini kesti ve bağırdı gayri ihtiyari;

“Ah! Hay Allah’ım, kahretsin!”

Salonda gazete okumakta olan Salih yerinden zıplayıp mutfağa yöneldi;

“Ne oldu bir tanem?”

“Hiç! Hem bana öyle sözler söyleme artık! Senin bir tanen belli!”

“Evlenmeden önce söylemiştim. Kaldı ki yaşadığımı anlatmasam, ruhun bile duymaz, kakara-kikiri(31) devam ederdik yaşantımıza. Açıklayıp dürüst davranmam suç mu?..

Sen evlendiğimizden beri, yuvamın sultanı, gönlümün sahibi ve bir tanemsin. Tamam, beni dışla, ama kendine eziyet etme! Gel yüzünü dön bana, kucakla, zararı yok, öpme, koklama, ama sırtını dönme bana...

Ben bu hayata seninle başladım, seninle devam edecek, Tanrının uygun gördüğü süre bitinceye kadar. Buna inan. Yaşadığım sadece bir tesadüftü, o kadar. Ailemin diğer ferdi küskünlüğünü uzatmamalı, aralara yıkılmayacak duvarlar örmemeli diye düşünürüm…

Gene de sen bilirsin. Seni sevmemi, kocan olarak yaşamamı hiç bir güç engelleyemez. Anladın mı karıcığım?”

Sâliha yüzünü döndü. Bu bir davetti sanki. Salih elini uzattı. Kanayan eli yerine diğer elini uzattı kocasının kıymetini bilen Sâliha, kocası önce ellerinden sonra, yanağından öptü sevgiyle, bu belki ona özleminin ve özrünün de ifadesiydi.

Sokak kapısı anahtarla açıldı ve Salı içeri girdi, ikisinin de yüzlerini gülümser görünce, başını salladı bilgece:

“Merhaba! Maşallah! Hayırlı işler! Hadi gene iyisiniz!” deyip odasına çekildi…

Bitti mi? Nerede?

Bir kadın kocasını kıskanmaya görsün, kocasının içkisinden şüphelenmeye devam etsin, ondan ayrı olduğunda sırf özlemini bastırmak için onu ikide-bir aramayı huy edinsin, biter miydi?

Bitmezdi, hem asla.

Ve dönerdin öykünün başına tekrar…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Salih; Düzgün, yararlı, iyi.

Sâliha; Dinin emir ve yasaklarına uyan, iyi ahlâk sahibi.

Salime; sağlıklı zinde, dinç, sağlam, emin, güvende, kusursuz, eksiksiz.

Aslında evlât ismini de bu isimlere uysun diye Salî, ya da Sali yazacaktım, ama Türkçemizde ya da diğer dillerde böyle bir isim olmadığını gördüm (Her ne kadar musikide bir hanım kızımız bu şekilde anılıyorsa da). Bu nedenle oğlana Salı adını yakıştırdım. Hani Robenson Crusoe (veya Cruzoe) de “Cuma=Friday diye biri vardı ya hani, meselâ bu delikanlı da Salı günü doğmuş olamaz mıydı? Ben, öyle düşündüm ve Şalgam suyunun şaraba dönüşmesi ne kadar mümkünse, bu isimin de öyküye uyması o kadar denk geldi gibi. (Örnek bana ait değil, Adana da şalgam suyuna “(içki) olmuş!” diyen dini bütün bir arkadaşa ait!)

(1) Tekrarlamak gerektir, hem her sabah; bugün geriye kalan hayatımın ilk günüdür… Sözün aslı GOETHE’ye ait olup; “Unutma; bugün geriye kalan hayatının ilk günüdür” şeklindedir. “Today is the first day of the rest of my life”  şeklinde Charlie KAUFMANN’a ait bir söz şeklinde de söylenmiştir.

(2) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(3) Zıbarmak; Çok içip sızmak, yatıp uyumak, ölmek, gebermek.

(4) Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

(5) Ukalâ Dümbeleği; Aklı ermediği halde her konuda fikir yürüten, bilir bilmez her şeye karışan kimse.

(6) Esriklik; Sarhoş olma durumu.

(7) Muaheze;  Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.

(8) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

(9) Densiz; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşulacağını bilmeyen insan.

(10) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(11) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

(12) Fi Tarihinde; Hatırlanamayan oldukça geniş bir tarihte.

(13) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “ÇARŞAMBALARIMIZ”

(14) Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz (argo da olabilir).

(15) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

(16) Nafile; Yararsız, boşa giden, boş, işe yaramayan. Boşuna, boş yere. Fazladan kılınan namaz, ya da oruç.

(17) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.

(18) Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.

(19) Kaypak; Verdiği sözü tutmayan, sözsüz, dönek. Üzerinde kolaylıkla kayılan, kaygan.

(20) Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.

(21) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(22) Sözün aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar…”DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(23) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(24) Vale; Türkçe karşılığı uşak. Otopark görevlilerine verilen isim. Otoparkta gelen araçları park ederek zaman kaybını önleyen kişi.  İskâmbil kâğıtlarında üzerinde genç erkek resmi bulunan kart, oğlan.

(25) Ahdetmek; Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendine söz vermek.

(26) An Be An; Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.  Her an. Zaman zaman. Giderek.

(27) Zül Saymak (Addetmek)(bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak olarak değerlendirmek.

(28) Kuzgunun dünyası başka, şahinin dünyası başka. Muhammet İKBAL

(29) Fevkalâdenin Fevkinde; Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur, bir sanatkârın uydurmasıdır. Fevkalâde; Alışılmış  olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel, demektir. Fevkinde ise; Üstünde, aşan demektir. Demek istenen; “Üstünün de üstünde” gibi bir şey söylemek olsa gerek

(30) Haspam; Genellikle kadınları kızdırmak için şaka, ya da alay yollu kullanılan kelime.

(31) Kakara-Kikiri; Eğlenmek, bir konu ile ilgili olarak dalga geçmek.