Bir şarkının nağmeleri geçti dilinin ucundan, odasında tek başına oturan ve masasında kendisini kendisiyle paylaşan, işlerine gömülmüş gibi, en fazla kırk beş-ellilerinde gözüken kadının;

“Yazsaydım, derdimin, ben bir tekini…(1)” diye.

Bir devlet memuruydu o, hem etkili sayılacak bir makamda. Tüm ömrünü devletine hizmetle geçirmeyi düşünürdü.

Oysa devletin yasaları vardı. Belirli bir süreden sonra, insanın arkasından değil, yüzüne karşı;

“Sen işimize yaramazsın, tevellüdün(2) eski, için geçmiş(2), koflaşmışsın(2), defolusun(2)!” ya da benzeri kelimelerle posasının(3) kenara koyulacağı ana kadar hizmette kusur etmemeyi, tüm gücüyle çalışıp, arkasından anılmasa da iyi, güzel bir şeyler bırakmayı ve sonrasına da dönüp tevekkülle(4) sonuna ulaşmayı düşlüyordu, yalnızlığında.

Bir konuda müsterihti(5) gerçekten.

“Hooop hemşerim! Sana doyum olmaz!” denileceği o ana, o günlere daha çok vardı. Ama şu kendini bilmez, aşağı-yukarı kendi yaşlarındaki Nilhan denilen adam yok muydu?

Kendisine “Al başını git şimdiden, nereye, nerelere istersen!” diyordu sanki yılışıklığıyla(6). O da kendisini üzüyordu, hatta bilinçaltında(7) bile.

Bir kere uzmanlığı ile ilgili bir iş olsun da o beyefendiye sorulmasındı, yıkardı ortalığı, arkası arkasına yığdığı sorularla.

“Niye bana sormadınız, niye danışmadınız, arkanızdan kovalayan mı vardı, aklınızdan zorunuz mu var, bekleyemediniz mi?” diyerek.

Oysa aranmıştır, ama hayta-hayta(8) bir yerlerde siftindiği(9) için kendisine ulaşılamamıştır, bilmezdi, anlamazdı, ya da anlamak istemezdi. Gönlü olur da sallana sallana odasına döndüğünde mazereti ya da sığındığı şey; ya “Tuvaletteydim!” ya “Sigara içiyordum!” veyahut da benzeri bir yalan olurdu.

Herhalde tuvalette, ya da sigara içilirken geçirilen zaman, o kadar uzun olmasa gerekti!

Bilinirdi bir yerlere gidip birilerinin çalışmasını engellediği idi. Ama yapacak bir şey gelmezdi elinden, hem nedense kimsenin. Dönüşünde o ağır ahret suallerinden(10) ve kin dolu davranışlardan sonra; yazılan rapor, ya da yazı için o kişilere;

“Mesuliyet(11) kabul etmem, paraf etmem(12), imza etmem!” gibi şeyleri de arka arkaya sıralamaz mıydı, illet olur, hepsine kendi basardı imzayı, hem teknik eleman olarak, hem de Daire Başkanı olarak.

Allah’a şükür yaşadığı ana kadar hiçbir terslikle karşılaşmamıştı. Karşılaşması da mümkün değildi zaten, hem yanlış adım atmazdı, hem de amirleri ikaz ederdi onu, gerekirse.

Ezkaza(23), bilinmesi olası bir şeyi kendisine sorduğunuzda da yağar, eser, gürülder, bağırıp-çağırarak; “Bunu da mı bana soracaksınız yahu?” deyip sitemle iki tarafına bakınır ve bu onun kaçmasına sebep olurdu masasından ki, sonrasında da arayasın ki, bulasın.

Muhtemeldi ki, ilk, ya da belki de son karısı -belki de karıları- şerrinden(14), şirretliğinden(14) olsa gerek, ya erken boşanmış, ya da dayanamayıp yaşamdan erken çekilmiş olmalı yahut da olmalıydılar.

Aslında bu kendisinin aklının ucundan bile geçmiyordu. Değil bu gibi bir adamın evlenmesi, birkaç defa evlenmesi için, ona varan ya da onunla evlenen kadının aklından zoru olsa gerekti.

Onun evrene bekâr gelip, bekâr dönüş biletini alacak olacağını bile düşünüyordu. Bunun nedeni tavır, davranış ve edasından dolayı hakkında böyle söylenebilecek biri gibi olmasıydı.

Muhtemelen daha önce çalıştığı birimdeki amirleri, onu başlarından, pardon bu söz yanlış olmuştu galiba, kıçlarından…

Bu da ayıp kaçardı, o halde şöyle demek daha uygundu: Çalıştığı amirleri, astlarından (bu; bir bakıma altlarından anlamında da olabilirdi!) defetmek(15) için tüm çareleri denemişler, başarılı olamayınca da “Belki adam eder!” diye kendisinin başarılı olacağına güvenip onun dairesine yollamışlardı bu işe yaramaz adamı.

Hakkında bildiği şeyler kısaca; kendisine aktarılanlar, söylenenler, duydukları ve Sicil Dosyasından okuduklarıydı. Gerçekte adı geçen yeterli ve bilgiliydi, ama deneyim diye bir şeye sahip olmadığı ve özellikle bir kısım şeyleri gereğine uygun olarak kullanmak istemediğini her halinden belli eder gibiydi.

Onun hakkında tarafsız düşünemezdi, ama gene de “Kendince” demesinin yararlı olacağını düşünüyordu, kanaat olarak. Hatta kaba kaçacağından çekinmesine rağmen içindekileri boşaltarak söylemesinde kendisince bir sakınca olmayacağı düşüncesinde idi.

Kendi kendine mırıldanmasında da beis yoktu(61), hem de hiç.

“Kilometresini doldurma vaktini bekleyen, amiri pozisyonundaki kendisi dışındaki tüm çalışanları iğrenç fıkraları, öyküleri, hatta masalları, soğuk, standart dışı, bayat esprileri ile bezdiren, huzursuz bırakan, sinirlendiren bir tipti o.”

Kendisi için de; “İsminin baş harfi” deyip tüm ismini söylediği dedikodular ettiğini duymuştu, şöyle ki;

“İsminin baş harfi Nilüfer diye bir kadın…

Ne kadınmış be! Bir gecede mort etmiş(17) Genel Müdür Yardımcısını aç kadın! Helâl olsun be! Böyle bir karım olsun, isterse milyar borcum olsun!” gibi ya da benzeri sözler söylediği aktarılmıştı kendisine.

Bu sözlerin kulağına ulaşacağından, beklentisinin ne olduğunun hissedileceğinden hiç şüphesi yoktu şerefsiz, kaknem(18), kakavan(18), insan müsveddesi(18), cibilliyetsiz(18), züppe(18), snop(18), mormon(18), kendisini bulunmaz Hint Kumaşı(18), ya da Don Juan(18) sanan, şirret, uğursuz varlığın.

Daha ne gibi kötü sıfatlar yakıştırabilirdi ki ona, aklından geçenler sınırsız olmasına rağmen, sayabildikleri bu kadardı, ayaküstü?

Ona tüm edepsizliklerinin karşılığı olacak bir ders verilmeliydi. Öldüresi vardı onu, dünyayı ondan kurtarmak için öldürse miydi? Ama nasıl? Kafasına bir kurşun sıksa…

Olmazdı. Bir kere tabancayı nereden bulacaktı ve karşılarındakilerin neden, niçin sorularına nasıl cevap verecekti, hem bir pislik için boşu boşuna katil damgası yiyecek ve hemen yakalanacaktı, aşikâr(19).

GBT’si(20) temiz olmasına, bir trafik suçu bile işlememiş olmasına rağmen, bir soysuz için tıkıverirlerdi kendisini, ömür boyu demir parmaklıklar arasına. Bunu, istemez, hatta düşünemezdi bile. Üstelik Güvenlik ve MOBESE(21) denilen kameralar vardı her yerde ve yakalanıp deliğe yerleştirilmesi anında gerçekleşirdi.

Yemeğine zehir koysa…

Bu çok zor ve zahmetli bir işti.

Birincisi o zehri koyacak zamana kadar ona tahammülünün olacağını hiç mi hiç sanmıyordu.

İkincisi domuz gibi sağlıklı bir adamdı ve onun için çok zehir kullanması gerekirdi ki bu da onun belki de kokusundan falan anlayıp kendisinin icabına bakmasını sağlayabilirdi. Bu başarısızlığı hem kabullenemez, hem de hazmedemezdi.

Bir üçüncüsü de Türk Polisleri çok zeki, bilgili idi ve laboratuvar olanakları genişti, o yanlış adamı kimin zehirlediğini ve kimin bu işi yaptığını, bütün şüphelileri ayıklayıp sonunda “Şıp!” diye anlayıp bulurlardı.

İntihar etmiş süsü ile pencereden, balkondan atmak, itekleyerek düşmesini sağlamak?... Mümkün değildi. At gibiydi, tank gibiydi çünkü, buna gücü asla yetmezdi…

Ya ne yapmalıydı, öncelikle insanları, sonra dairesinin elemanlarını ve dairesini bu nemrut yapılı(22) insandan kurtarmak için? Mutlaka bir çaresi olmalıydı, ama ne? Peki, olayı ola ki, onu öldürerek gerçekleştirdi, diyeydi. Sonundaki vicdanın(23) sesi…

Vicdan?…

Evet, Vicdan sadece değerli bir yazarın, bir eserinin kahramanının adı idi(24). Belki, belki de kötü kadınların olduğu bir yerlerde oda numarası bilmem kaç olan kötü kadınlardan, ya da transseksüellerden(25), eşcinsellerden(25) birinin takma ismi. Olamaz mıydı, neden olmasındı ki?

Hayallere kılıç çekilmez, örümcekle sineğin pazarlığı, bir pehlivanla bir kikiriğin güreşi olmazdı, ama insan da hayal ettiği müddetçe yaşardı(26).

Acaba, ecelle ölmesini mi beklemeliydi ki onun? Daha doğrusu bu düşünceyi tüm onu sevenler(!) adına şöyle mi kursaydı? “Acaba ecelle ölmesini mi beklemeliydiler ki onun?”

Bu da olamazdı. Bir Afrika fili, ya da kaplumbağa bile, yaşamak konusunda onunla baş edemezdi, aşık atamazdılar asla, kanaatine göre.

Bir kurşunkalem yazısı olsaydı, ya da işlenmiş bir kâğıt parçası, siler süprüntülerini, buruşturur kâğıt topunu çöp tenekesine atardı, ama bu o kadar kolay değildi. Buna mukabil kendisinin de onun birkaç ay içine kendisine sığdırdığı kahrı yok etmesi gerekiyordu.

Sual aynıydı; nasıl? Kiralık katille olmazdı bu iş, kiralık katilin şantajı(27) yıllar yıllarca sürerdi, kendisi azmettiren filân diye yakalanmasa bile.

Bir trafik kazası? Olurdu öyle vakalar, ama Türk Polisi sonunda mutlaka yakalar(dı).

Nasıl’a bir tek cevap bulamıyor, üretemiyordu beyninde, ama nedenler o kadar çoktu ki, cevaplarının da olduğunu düşünmesine rağmen…

Talihsiz bir kadındı Nilüfer. Daha bebekken kaybetmişti asıl annesini-babasını, bir çırpıda, kendisinin ulaştığı bilgilere, notlara göre. Önce Çocuk Yuvasında mı ne deniyorsa orada yaşamıştı. Sonra Yetiştirme Yurduna geçme çağına gelmeden kendisine bu ismi ve soy ismi veren aile kendisini evlâtlık olarak kabul etmişti.

Onlar da üniversiteyi bitirip bu devlet dairesinde işe başlamasının ertesi denilecek zamanlarda arka arkaya kendisini terk edince böylesine yalnız, yapayalnız kalmıştı.

Kendisini evlât edinen ailesinden kendisine kalan çok miktarda malı-mülkü, parası-pulu olmasına rağmen işinde ayakta kalmak için mücadele etmiş, gönül defterini ve kalbini kimseye açmamış, açmak istememiş, tüm zamanını iş hayatına vakfetmişti(28), ihtiyacı olmamasına, kendisine bırakılanlar ömür boyu kendisine yetip kendini idare edecek olmasına rağmen.

Tek düşüncesi vardı; Evlenip de çoluk-çocuk sahibi olmamak

İstiyor ve diliyordu ki, kendisi terk-i hayat ederse(29), nereden kaldıysa bu kelime aklında, yani çocuğunu, tıpkı kendisinde de olduğu gibi ortada bırakarak ölecek olursa bu onun gözlerinin açık gitmesi demek olacaktı.

“Sahi?” dedi düşünürken, sorarcasına. “Acaba has anası-atası da gözleri açık mı gitmişlerdi ki ahrete?”

Cicianne, Cicibaba dediği kendisini evlât edinenleri geçirdi aklından, ya gözleri kapalı idi, ya da kendisinden önce birileri kapatmıştı onların gözlerini. Onların arka arkaya ölümlerini görmekten hiç çekincesi olmamış, ancak gereğinden çok ve fazla üzülmüş, günler-geceler boyu zapt edemediği bir şekilde ağlamıştı.

Yaşamı rutin(30) bir şekilde devam ederken, amirlerinin, ya da büyüklerinin takdirleri ile hiçbir talebi olmamasına, hatta olmaması için direnmesine rağmen, emekliliği hak edip ayrılan ağabeylerinin yerlerine amirleri önce müdür, sonra da başkan yapmışlardı kendisini.

Daha ilerisi için bir başka görev kabul etmeyeceğini belirterek kendilerini kırmasına izin verilmemesini rica etmişti, hem en büyüğüne, yani bakana kadar. Çünkü bakan, kendisini tanıyor, hem başarıları nedeniyle çok iyi tanıyor, kendisinin mastır(31) ve doktora uzmanlığı ile ilgili konularda ya makamına çağırıyor bilgi alıyordu ondan, ya da güvendiği şekilde not hazırlayıp getirmesini istiyordu bizzat kendisinden.

Ve o notların arasına politikasıyla ilgili satırları kendisi yerleştiriyordu bakan, herhangi bir röportaj veyahut da konuşmasında irticalen(32). Bu bir gazeteciye karşı da olurdu, bir televizyon programında halka karşı da…

Kader bir kere yüzünü güldürmemek için ahdetmişti(33) ya ona. Doğurganlığının bittiği günlerden birinde, eşini kendisi bu göreve getirildiği günlerde kaybettiğini bildiği Genel Müdür Yardımcısı, bir yazısının imzasından sonra, oturmasını istemiş ve teklifini sunmuştu;

“Hayattan beklediğimiz bir şey kalmadı, sen yalnız, ben senden daha yalnız. Üleşelim isterim yalnızlığımızı, benimle evlenir misin?” demişti.

Düşünmek için yeterli süre beklemeyi bile istememiş, beklememişti Genel Müdür Yardımcısı.

Düğün-dernek değil, sade bir nikâh ve el ele tutuşmayı istemişti Nilüfer.

Çünkü bundan sonrasında sadece elinden tutulmasına ihtiyacı vardı ve istemediği yüzleri görmemek.

Nikâh sonrasında, kendisine hiç de iyi ve sevgiyle bakmadıklarına inandığı kocasının çocukları ve bir kısım akrabaları ile bir gazinoya gitmişlerdi, sözüm ona bu mutlu günlerini kutlamak için.

İkisi dışında maddi düşünceler için olsa gerek, herkes kahırlıydı(34).

Tüm yüzlerde, istemediği halde bu kahrı fark etmesi nedeniyle olsa gerek, ölçüyü kaçırmıştı kocası. İkide bir kendisine sarılıyor, çıkan sanatkârlara lâf atıyor, davul-zurna-darbuka eşliğinde tepinmeye çalışıyordu. Zapt etmek zor gibi görünüyordu onu.

Kocası bir süreler sonra ve birden sahnede duraklamış, sendelemiş ve boylu boyunca uzanıvermişti ortalarda bir yerlere, daha birkaç saatlik, henüz kocası olmayan kocası.

Orada bulunan misafirlerden bir doktor acilen gereğini yapmak istemiş, isteğinde başarılı ve üstelik başarılı olamadığını, kafasını sallayarak belirtmekle yetinmiş ve hesabını ödeyerek yanındakilerle birlikte uzaklaşmıştı mekândan.

Kendince(35) sebepleri olsa gerekti.

İşte, Nilhan’ın vurguladığı olay bu idi, hem gecikmeden, hem de yaşatılabilecek en kötü niyetle hatta artısı niyetlerle demek gerekti.

Kocasını yitirmesinden sonrası sadece formalite(36) idi. Kâğıt üstünde evlenmiş, ama gerçekte evlenememiş, bir saatçikleri bile beraberce geçmeden eşini kaybetmişti. Bir şeylere isyan etmemesi ve sonrasında kendisiyle alay etmek küstahlığını gösterene kin duyup onu öldürmeyi, öldürmek, öldürtmek istemesi yanlış olabilir miydi?

Azıcık, birazcık da olsa, ahir ömründe(37) seks ya da cinsellik değil, sadece mutlu olmayı istemesi hakkı değil miydi? Yalnızlık ilelebet boynuna borç muydu?

Evet, kâğıt üstünde kocasının karısıydı ve kocası da oldukça varlıklıydı. Yasaların öngördüğü miktarda bir birikim kendisine kalmıştı, ama kocasının çocukları ve akrabaları aydır-kaydır(38) oyunlarla bunlardan zırnık(39) koklatmamak temayülünde(40) idiler. Tavır ve edalarından anlamış ve hissetmişti bunu.

Kendisi kaybettiği koyunu; canını, bundan sonraki yaşamının boşluğunu düşünmekteyken, onlar canlarından bir parça olanı değil, ondan kalan postu kapışmak, üleşmek derdindeydiler.

Müşterek yaşamayı düşlediği, bir kısım masraflarla, bir kısım iyileştirmeleri sağlamaya çalıştığı eve değil, kendisinin terk etmediği ve “İyi ki paldır-küldür(41) her şeyi düşüncelerimize göre uygulamaya kalkışmamışız!” dediği evine yöneldi hemen o gece.

Bir gün, bir gece bile el ele tutuşamadıkları ev yerine.

Kocasının cenazesine, hiç önem verilmeksizin sadaka niyetine, ya da sevabına verilmiş haber üzerine katılmış, katılabilmişti.

Daha mezarlıktayken resmi kıyafetli, yaşlıca biri, belki de cenazeye davet edilmiş olmasının gereği olarak önünü kesmeğe çalışmıştı; “Konuşmamız gerek!” diyerekten.

“Konuşulacak hiçbir şeyim yok, hem hiç kimseyle. Kimsenin ve kocamın malında-mülkünde de gözüm yok. Tüm haklarımı kim, nasıl istiyorsa onlara devrediyorum ve karşılık olarak düşünülecek hiçbir dileğim de yok…

Gerekli belge ve bilgiler her ne ise, hazırlansın, getirilsin ve imzalayayım. Oldu mu beyefendi? Biz müteveffa(42) eşimle mutlu olmayı dilemiştik. Ama olmadı, Tanrı izin vermedi. Şimdi izninizle, birkaç saatliğine de olsa, kocam olarak bana sevgisini ve saygısını sunan, bana değer veren değerli insan için dua etmek istiyorum.”

Mal-mülk hesaplısı kişiler, daha mezarın başından, mezarlıktan ayrılmadan, önüne geçen yaşlı adamın sözlerine karşılık sesli bir şekilde münakaşaya başlamışlardı bile. Üstelik de aceleleri var gibiydi, hocanın talkın vermesine(43), bitirmesine kadar bile sabredip bekleyememişlerdi, sabırları ancak mezarın toprakla örtülmesine kadar yeterli olmuştu.

Analar-babalar ne evlâtlara sahiptiler? Kardeşler, eşler, dostlar ne sevgilere lâyıktılar, anlayamıyordu, dünya bu kadar maddiyatçı mıydı gerçekten?

Duyan-duymuş, ama yanlış duyan da olmuştu, o daire mensubu gibi. “Azgın kedi(44)” diye konuşulduğunu bile duymuştu kendisi için fütursuzca(45).

Oysa nikâhtan sonra eve bile yönelmeden kaybetmişti kocasını, birkaç saatle kısıtlı zaman içinde.

Ve dün nasıl annesinden doğduğu gibiydiyse, bugün de öyleydi. Ama “Dul” sözünün yakıştırılması daha kolay gelmişti çevresindekilere. Belki umulan, çevresindekileri umutlandıran da bu “Dul” sözcüğü olmalıydı.

Bu kere işine daha bir coşkuyla sarılmış, amirleri sonuncu yanlışlığı yaparak, reddetmesine rağmen ölen kocasının makamına onu lâyık görmüşlerdi. “Geçici olarak, yerine biri gelinceye kadar!” demişlerdi, ama tavırlarının sonucu hiç de öyle gözükmemiş, bu sefer de belki aynı kişinin yönlendirmesiyle;

“Yerinde gözü olduğu için adamı tavladığı(46), yerine göz diktiği için kısa sürede adamın canına okuyup, ahrete postaladığı” sözlerini dolaştırmaya başlamıştı o adam, ortalıklarda, kulağına kadar ulaşan.

Tek-tük de olsa buna inanan, belki de inanmak isteyenler olsa da mutlaka karnını tutarak gülen insanlar da vardı, mutlaka…

Günlerden bir gün, utangaç olduğu belli bir şekilde kapısının tıklatıldığını duydu Genel Müdür Yardımcısı Nilüfer.

Oysaki sekreteri geleni, ya da gelenleri mutlaka haber verirdi. Ya sekreteri lâvaboya falan gitmiş olmalıydı, ya da amirlerinden kibar biri.

Olağan değildi bu tıklatış çünkü. Kalktı kapıyı açtı, aynı jestle(47) karşılık vermek istercesine.

Gelen hiç beklemediği, aklının ucundan bile geçirmediği eşini kaybettiğini öğrendiği biri, Nilhan idi. Sekreteri şaşkın bir şekilde; “Bir şey yapamadım!” dercesine ellerini iki yana açıp, dudaklarını bükmüştü.

Gerçi yerine geçen başkan, gelenin sorununu anlatmış, izin verdiğini de söylemişti, ama gene de onun bu şekilde odasına gelişine anlam verememişti.

Kendisi önem vermezcesine yerine geçip otururken o bir süre kapının yanında, elleri önünde utanç babında(48) bağlı, ayakta bekledi, bir şeyler söylemek tereddüdünü yaşayarak. Karşıdan bir hareket, bağırış, çağırış, hakaret bekliyor gibiydi sanki.

Ve o hareket geldi masanın arka tarafından;

“Boşanmış da olsanız, eski eşinizi kaybetmişsiniz, başınız sağ olsun! Cenazesini kaldırmak için izin aldığınızı başkanınız söyledi bana. Ayrılmış olsanız da, ayrıldığınız tarihe kadar size karılık edeni ortalıkta bırakmadan defnetmeye gitmek istemeniz güzel bir ahlâk gösterisi…

Ama içtenliğimi bağışlayın ve asla hakaret olarak kabul etmeyin lütfen, bu; sizden hiç beklemediğim, ummadığım bir davranış…”

Sözünü nasıl yönlendireceğini bilmiyormuş gibi devam etmek gayretini yaşadı;

“Demek oluyor ki Lombroso(49) da, ben de yanılabiliyormuşuz. Görünen kötü maskelerin arkasında insani yüzler de olabiliyormuş. Bir tek şey; eğer kabul ederseniz ki, çünkü ben bir insanım ve bu benim insan olarak insanlık görevim bunu söylememi emrediyor, durumum müsait, eğer giderlerinizi karşılayamamak gibi bir sorununuz var ise, hemen size bir çek yazayım…”

“Sağ olun efendim, beni sevmediğinizi ve bana kin tuttuğunuzu, gareziniz(50) olduğunu biliyorum. Bunu hak ettiğime de inanıyorum, hakkınızda menfi olarak, hakaret edercesine o kadar çok şey söyledim, dile getirdim ki, bir korkak gibi yüzünüze karşı değil de, arkanızdan…

Çünkü nedense o kadar çok yalan-yanlış şeyler söyledim ki. Belki de kıskançlıktan ben de sizi sevemedim bir türlü…

Oysa yanılmak insanlara mahsus. Eğer, tüm yaptıklarıma karşın, beni de kendiniz gibi insan yerine koyarsanız, ‘Yanılmışım’ demek isterim.”

“Estağfurullah!”

“Yok! Öyle ‘Allah bağışlasın!’ denilmekle bitirilecek bir şey değil bu, söylemem, rica etmem, hatta yalvarmam gerek!”

Konunun olduğundan fazla uzayacağını düşünen Nilüfer;

“Bir dakika!” deyip telefonuna uzandı: “Şu anda eski dairemdeki elemanlarımdan biriyle toplantı halindeyim…

İkinci bir telefonuma kadar, telefon dâhil kimseyi kabul etmiyorum. Anlaşıldı mı?...

Teşekkür ederim.”

 Ve Nilhan’a dönüp masasının önündeki sandalyeyi göstererek;

“Buyurun! Oturun! Sizi dinlemeye devam etmek ve dahi benden ne istediğinizi öğrenmek istiyorum!” dedi.

“Bu kadar anlayışlı olduğunuzu da hayal etmemiştim, sağ olun efendim. Ne de olsa üst makamlara kimlerin geleceğini çok iyi biliyor, uzmanlar…

Denilir ki; ‘Aynı gökte uçarlar, ama kuzgunun dünyası başka, şahinin dünyası başkadır.(51)’ Demek ki doğruymuş, gerçekmiş.”

“Evet? Sadede gelir misiniz(52) lütfen!”

Tehdit edercesine, vaktinin değerli olduğunu anlatmak istercesine çıkmıştı sözleri ağzından, üstelik yalakalıktan(53) hiç hazzetmezdi(54).

“Bir kızım var efendim. Adı Nilay ve lise öğrencisi. Seneye son sınıfa devam edecekti, eğer annesini kaybetmeseydik. Benim ona bakmam, yeni bir okul bulup kaydettirmem, dersleri ve yaşamı ile ilgilenmem çapaçul(55) evimde ve yaşam biçimimle maalesef mümkün değil. Bu konuda yol-iz de bilmiyorum. Sizin çevreniz geniş, bilgi birikiminiz fazla…”

Durakladı, yalvarma moduna girmesinin gerekliliğini düşünmüş olsa gerekti;

“Acaba ona bir yer, yurt ya da Koruyucu Aile(56) mi ne diyorlar, kızım adına böyle bir imkâna kavuşmamda yardımcı olur musunuz? Tabiidir ki özellikle ‘Kızım adına’ demek istedim…

Benim hakkımdaki tüm ilkellikleri, yanlışlıkları, terslikleri ve edepsizlikleri unutarak olmasa bile, kızım için tüm bunları bir kenara koyarak…”

“Söz vermiyorum, ama araştıracağım. Siz yılsonuna kadar, okulunun bu yılını bitirinceye kadar çırpının, sonra da kızınızı alıp getirin. Gün doğmadan neler doğar? Allah bir kapıyı kapatırsa, diğer kapıyı açar…

Mevlâna’nın mealen aşağı-yukarı hatırlayabildiğim bir sözü var: İyilik hoşluk zamanında herkesin dost olduğu, dert ve gam zamanı kimsenin, başkalarının halinden haberdar olmadığı anlamındaydı o söz…

İyilik, hoşluk zamanı dışında da insan, insan olduğunu, insanlığını hatırlayabilmeli, değil mi? Haydi, şimdi hemen yola koyulun sağlıcakla ve bana devamlı olarak haber veriniz lütfen!”

“Sağ olun efendim!” derken masanın yanından dolaşıp elinden öpme gayretinde oldu Nilhan.  Nilüfer;

“Büyüklük Allah’a mahsus Nilhan Bey, bizler onun küçücük kullarıyız. Tek ricam şu; iyi olmaya gayret edin, göreceksiniz ki sizin bahçenizde de çiçekler açacak. Hem bu o kadar da zor değil. Örnekler için etrafınıza bakının sadece…

Ve kızınızı öpün, benim için. Eğer izne ve nakite ihtiyacınız olursa, çekinmeyin, telefon etmeniz yeterli benim için. Ama şunu da hafızanıza, beyninizdeki deftere kaydedin ki; bu yaptıklarım ve yapmayı düşündüklerim sadece kızınız içindir…

Siz yaptıklarınız, söyledikleriniz ve yalan-yanlış dile getirdikleriniz için özür dilemeyi isterseniz, ben de özrünüzü bekleyecek ve mutlaka kabul edeceğim. Bunu şimdiden bilmenizde yarar var, diye düşünüyorum!”

“Unutmayacağım efendim. Neden amirlerimiz benim gibileri değil de sizleri yükseltip bu makamlara getiriyorlar, bu bir kere daha anlaşılmış oluyor. Yüksek yerlerde sizin gibi kartallar da olabiliyor, benim gibi sürüngen yılanlar da(57), önemli olansa insan olmak, insan olabilmek…

Bana insan olduğumu öğrettiniz, olabileceğimi tasdik ettirdiniz. Engin hoşgörünüze sığınarak gerçekten özür diliyorum ve sonrasında görüşebilmek arzusuyla ‘Allahaısmarladık!’ diyorum.

Ne Nilhan elini uzattı, ne de Nilüfer elini uzatmasına imkân bıraktı, kırgınlığını unutamamışçasına, kinini söndürememişçesine, nefretini ise hiç uyutamamışçasına. Yerinden bile kalkmadan o kapıdan çıkarken telefona uzandı:

“Toplantım bitti!” dedi sadece sekreterine…

Yoğun iş temposu, araştırmalar, telefonlar arasında ne kadar günler geçirdiğinin farkında olmadı Nilüfer. Özellikle söz verdiği halde Nilay için araştırmak zorunda olduğu konulara bir-iki telefon etmek dışında yönelememiş olmasının tedirginliğini yaşıyordu.

Hele ki Nilhan; “Geliyoruz efendim!” diyerek telefon ettiğinde düşüncelerinde kâbus(58), hatta kâbuslar oluşmuştu.

Anında karar verdi, eğer kabul ederse teklif etmesi gerekeni söyleyecek, hatta bunun için baskı yapacaktı. Dudaklarını ısırırcasına istihza(59) ile kıvırdı, gülümsedi kendi kendine…

Kapısı çalındığında neyle meşgul olduğunun farkında bile olamadı. Sekreterine Nilhan Beyle kızı Nilay geldiklerinde bekletmeden içeri almasını tembihlemişti.

Sabahın henüz mesainin başladığı ilk vakitleri olmasına rağmen, muhtemelen gece yolculuğu yapmış olarak gelenlerin Nilhan ve Nilay olduklarına adı gibi emindi.

Bir evlât sahibi olamamanın özlemiyle içeriye giren her ikisinin de yorgunluk dolu gözlerine aldırmadan, Nilay’ı ayaklarının üstünde yerinden kaldırmak, ayaklarını yerden kesmek istercesine kucakladı.

Babasına hiç benzemiyordu Nilay. Belli ki sadece annesinin eseriydi, güzel, tarif edilemeyecek kadar güzel bir kızdı.

Çay söyleyip oturmalarını istedikten sonra;

“Bavul falan getirmediniz mi? Aç mısınız?” diye sordu.

“Bavulları birkaç tane Nilay’ın. Onları Danışma Memurluğunun oraya bıraktık. Kahvaltımızı da otobüsten inince oradaki pastanede yaptık efendim, teşekkür ederiz.”

“Peki, cici kızımın karnesi, ya da başarı durumu ile ilgili bilgi almam mümkün mü?”

“Son sınıfa geçti, bir de Takdir Belgesi vermişler!” derken umursamazlığı Nilay’ı da, Nilüfer’i de kırmış gibiydi.

Bu erkekler böyleydiler işte, her şeyi basite indirgerdiler. Dünya sadece kendi ayaklarının altındaydı sanki.

Ve gitmeden önce söylediklerini ne kadar çabuk unutup nemrutlaşmaya devam etmeye başlamıştı ki?

“O zaman araştırmalarım sonucunda senin için uygun bir yer bulamamamın üzüntüsü içinde olduğum için Nilay öncelikle sana sorayım, ya da teklifimi yapayım; ‘Evim geniş, bana ait ve üstelik bir de ev işlerimi gören, hizmetçi demekten özellikle sakındığım bir abla var evimde. Evimin bir odasını kabul etme ihtimalini düşünerek senin için düzenlettirdim…

Kendine ait yatağın, masan, sandalyen, gardırobun, televizyonun, bilgisayarın, telefonun için. Başka aklıma gelen bir şeyler olmadı. Benimle kalmayı düşünür müsün? Hem istediğin zaman, istediğin yerde, karşı karşıya, ya da telefonla görüşme imkânın olur babanla...”

Bir süre, ikisinin de mimiklerine(60) dikkat etmek gereğini hissettikten sonra devam etti;

“Eğer ‘Evet!’ dersen mutlu olurum, beni tamamlamış olursun, ‘Hayır!’ dersen de gücenmeğe hakkım yok! Sana babanın ve senin uygun göreceğiniz iyi bir yer buluncaya kadar bende misafir kalırsın. Bu; birkaç gün içine sığışacak olsa da, gene de mutluluğum ve sevincim olur.”

Baba ve kızı böyle bir teklifle karşılaşacaklarını hiç ummamış gibiydiler. Birbirine baktılar, bakıştılar şaşkınca, şaşkınlıkla.

Ve dile geldi Nilhan, tam anlamını yaşayarak;

“İyi insansınız efendim, biliyorum, ama bu kadarı fazla değil mi? Size zahmet vermeyi asla düşünmeyiz, istemeyiz.”

“Bunu bir de Nilay kızım, benim duyabileceğim bir şekilde söylese. Seneye Üniversiteye başlayacak, üstelik yaşı da on sekizi geçti, ya da geçmek üzere, reşit(61) bir kız çocuğu, kendi başına karar verecek yeterlilikte…

Bulacağımız yer her neresi ve nasıl olursa olsun kapalı bir mekânda, ana-baba özlemiyle ve yalnızlığı ile Nilay’ın başarılı olacağına inanıyorsanız şimdiden atmağa çalıştığım adımıma çelme takabilirsiniz!”

Durdu bir süre daha Nilüfer, nefeslenir gibi;

“Bu güzel kız baba özlemini yaşayarak yıllarca beraber soluduğu annesini yeni kaybetmiş ve değişik bir mekâna gelmiş, teselliye ve şefkate ihtiyacı var, sükûna ve kendisinin dinlenip yaşamını tasarlamaya da ihtiyacı var. Bunları gideceği yer sağlayabilecek mi?..

Ya da gideceği yerde bunlar sağlanabilecek mi? Hem nasıl? Gene de ve her şeye rağmen düşünce, tavır ve davranışlarınıza hak vereceğim. İster baba-kız kendi evinizde dinlenin bugün, isterseniz Nilhan Bey verin kızınızı bana, bir taksiyle evime götüreyim, dinlendikten sonra kendi versin, kendiyle ve geleceğiyle ilgili kararı...”

Baba-kız tekrar birbirlerine baktılar ve Nilhan söylenmesi gereken sözün kendisine yakışacağı varsayımıyla;

“Kızım çok üzüntülü ve unutamayacağı şeyleri, yani hatıraları falan var, belki bana anlatması zor olan. Belki sizin şefkatiniz, sevgi dolu sözleriniz onun küskünlüğünü üzerinden atmasını, yaşama dönmesini sağlayabilir…

Bu sebepten ben babası olarak önerinizi kabul ediyorum, ama son söz hakkı yine de ondadır.”  

Sonra kızına döndü;

“Sen ne dersin kızım?”

Genç kız derin bir komada, yorgun ve uyku halinden henüz çıkmışçasına önce bir “Hı?” gibi soru sesi çıkartmış ve sonrasında;

“Siz bilirsiniz!” demişti yalnızca.

Nilüfer, Genel Müdürüne “Bir-bir buçuk saat içinde geri döneceği” bilgisini verdikten, özel bir iş için çıktığına dair sekreterinin kulağını çektikten(!) sonra bizzat kendisi cep telefonundan Taksi Durağındaki bir taksinin Bakanlık Kapısı önünde kendisini beklemesini rica etti, Hazreti Ömer Adaleti gibi(62) idi yaşamı…

Eve ulaştıklarında;

“İyice dinlen! Sonra kendini hazır hissettiğinde karşılıklı sohbet edip konuşalım, olur mu güzel kız?”

“Merakta bırakmayıp hemen söyleseniz!”

“Peki! Nedense babanla yıldızlarımız bir türlü barışmadı, aramızda ikimizin de koyduğu sınırları belirtilmemiş, ama çok aralıklı bir mesafe, bir soğukluk var. Bu, seni ürkütmesin, üzmesin. Bu, asla seni sevmeyeceğim anlamını taşımasın…

Şimdiden daha bir saati bile doldurmadan içime billur gibi aktın, içimi sevginle yoğurup doldurdun, hatta beni benden taşırdın bile.”

“Bu konu, babamla sizin aranızda yaşadığınız bir sorun. Ben, bana açtığınız kollarınız, kucağınız, eviniz ve sevginizle karşı karşıyayım şimdi. Annem dışında yaşamımda tek bir sevgilim bile olmadı…

İlk defa annem dışında bir sevgi görüyorum, babamdan bile görmediğim, göremediğim. Babamla beni ayrı kulvarların(63) sporcuları gibi düşünüp elimden tutarsanız, bana ablam, hatta annem gibi kol-kanat gerip iyi, dürüst olmama destek olursanız ömür boyu minnettar(64) kalır, şükran duyarım size!”

Bu özenli konuşmasından etkilenmişti Nilüfer. Sarıldı Nilay’a:

“Söz, eğer kabul edersen ömür boyu ablan olarak yaşamayı isterim ve dilerim, minnettar kalırım. Ama şimdi istirahat et!..

Ve tekrar ediyorum eğer kabul edersen bu oda senin, istediğin zamana kadar, bence sonsuza kadar. Duş yapmak istersen sabun, şampuan ve havluların yerlerini Nilgün Hanım sana gösterir. Kalanını akşama, yarında, yarınlarda konuşur, hallederiz, çözeriz…

Şimdi izninle işimin, sorumluluklarımın başına dönmem gerek. Anneni kaybetmenin ertesinde menfaattar(65) gibi ‘İyi ki varsın!’ demek hoş olmasa gerek, ama kendimi zapt edemiyorum ve ‘İyi ki varsın, iyi ki yaşamımda seni tanıdım!’ diyorum. İyi ki geldin, her şeye sahip gönül bahçemin, eksiği olan bir tomurcuğa ihtiyacı vardı. Şimdi şenlendi bahçem. Teşekkür ederim.”

Sözlerinin sonunda bu kere kucaklarken, yanaklarından öpmek arzusunu da gerçekleştirdi.

Ve hayat başladı Nilüfer için ve içinden Nilay için dedi ki; “Sensiz geçen zamanı belli ki yaşamamışım / Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım!(66)

Ve hayat başladı Nilay için, o öyle zannediyordu, oysa “zannetmek”, “keşke” gibi uysal olmayan bir kelime idi…

Ve hayat başladı Nilgün için. Nilay’a bundan sonraki yaşamı için; “İki seçeneğin var; ya kal, ya da gitme!”(67) teklifinin cevabını beklemeliydi…

Nilhan içinse…

Bir beraber karşılaştıkları anda Nilhan; “O kadar güzel bir uyumunuz var ki kızımla, anne-evlât, abla-kardeş gibi, ben sizlerin hayatınızda fazlayım, çekilmem gerek, sizi sizle bırakmam gerek, sizi sizle de bırakacağım!” demişti.

Günlerden sonra, aradan suskunca geçen bir gün, Nilüfer bu kere sekreterinin yönlendirmesiyle kabul etti Nilhan’ı. Nilhan odasına ilk gelişinde, hangi durum, tutum ve davranışta idiyse, bu gelişinde de aynen öyleydi;

“Bağışlayın!” diye başladı sözlerine, kapı önünden biraz masaya doğru ileriye adım atarak, sanki kapı kenarından sesinin duyulmasını istemezcesine, sessize yakın.

“Kızım sizi çok seviyor. Ben ona baş olamıyorum. Önceden annesine ve kendisine nafaka kesilirdi maaşımdan. Şimdi kızım bunu bile kabul etmiyor, hatta ufacık bir harçlığı bile. Allah razı olsun, tüm giderlerini karşıladığınızı biliyorum ve memnunum… Bir baba olarak. ‘Kızım sizin evlâdınız olsun!’ diye düşündüm, gerçi sormadım kendisine, ama sanırım mutlaka ‘Hayır!’ demeyecekti. Ama Medeni Kanunu(68) inceledim…

Yasa, maddi ve manevi bir kısım koşullar nedeniyle buna izin vermiyor. Çünkü en önemlisi evli olmanız ve bu evliliğin en az beş yıllık olması şartı var. Diğer koşulları sağlamış olsanız bile.”

 Nilhan durdu bir süre, düşünür gibi, düşünürcesine. Nilüfer onun sözlerini bir yerlere getirme düşüncesinde olduğunu hissediyordu, ama tepkiyi karşıdan beklemenin de yararlı olacağının kararlılığı içindeydi.

Bildiği vasıflardan birinin de onun içten pazarlıklı olacağına dair yeni oluşan kanaati idi. Ne söyleyebilir, ne teklif edebilir, ne isteyebilirdi? O bu kadar ucuz adam, düşündüğü kadar haysiyetsiz(69), şerefsiz ve mantıksız olamazdı, olmamalıydı hem.

İnsan beşerdi, istemese de, hatta istese bile şaşırması o kadar kolaydı ki, üstelik utancına geri dönemezdi, utancını silemezdi, Nilhan sözlerini uzaktan-uzaktan, sindire-sindire söyleyince yerinde büzülmüş ve küçülmüştü.

Hem de küçücük bir varlık gibi, devamını getirmesi gerekliydi, devam etti de;

“Bunları size söylememin ve kızım için bir sır olarak saklayacağınıza inandığım sebep ise şu; Son zamanlarda aşırı sinirli, itici ve menfi oluşuma akıl erdiremiyordum. Bazen put gibi, bazen mal gibi, bazen kazık gibi duruşlarım, bazen kaz gibi, bazen hipopotam gibi düşünüşlerim beni endişelendiriyor, ancak sebebi ile ilgili bir kanaat oluşturamıyordum, beynimde…

Eşimi de kaybetmem, sonrasında lâyıkıyla gereğini yaşatamadığım kızımı sahiplenememem dolaysıyla…”

“Uzunca süreceğe benzer anlatacaklarınız, otursanız da…”

“Hayır efendim, bitti, bitmek üzere…

Eşimin cenazesinden dönüşümde daha iyi babalık yapabilmek, yükünüzü azaltabilmek umuduyla bir hastanede detaylı olarak muayene oldum.”

“Sonucunun iyi olduğunu söylemenizi dilerim.”

“Keşke…

Vücutta meydana gelen kötü huylu tümörlere ne ad verildiğini bilirsiniz, değil mi? Kanser… Üstelik metastazla(70) oraya buraya yavrulamış bir türü efendim…

‘Ne? Nerenizde? Nasıl?’ demeyin, bilmeyin, ben de öğrenmekle üzüntüye boğuldum. Bana biraz erken gibi geldi. Kendimi size anlatmak, özür dilemek ve kızımın ömür boyu annesi olmanızı dilemek istiyordum. Geciktim maalesef…”

“Neler söylediğinizin farkında mısınız? Ciddi misiniz? Oturun lütfen!”

“Hayır! Böyle büyük ve daha da büyüyecek bir insanın karşısında oturmak bana yakışmaz. Dünyada güveneceğim tek insanın siz olduğunuza tüm mevcudiyetimle inanıyorum ve inanmanızı diliyorum….

Yaşıyor olsaydı buna eşim de dâhil derdim. Bu nedenle de tüm söylediklerimin ve söyleyeceklerimin bu oda dışına taşmayacağına, kızımın kulağına ulaşmayacağına eminim.”

“Söz veriyorum, Allah şahidimdir, bu oda dışına taşmayacak!”

“O doktorlar, 8-9 ay, en fazla bir yıl yaşayabileceğimi, bunun son dönemlerinin de kâbus olacağını söylediler. Uzunca bir süredir kendimi dinliyorum. Doktorların söylediklerinin üzerinden altı ayı aşkın bir zaman dilimi geçti ve kendimde onların söyledikleri değişiklikleri hissetmeğe başladım, hem yavaş yavaş. Bana bakacak biri olmadığı için ömrümün kalanının sürünerek tükenmesine izin vermeyeceğim.”

“İntihar kurtuluş değil, emaneti ancak veren geri alabilir, inancınız biraz olsun varsa…”

“Haklısınız. Ama bir hastane odasında, sağlığımda olduğu gibi tüm insanlara verdiğim sıkıntı ve eziyeti, göçerken de çevremdekilere yaşatmak istememem doğal değil mi?”

“Çok acı ve haksız konuşuyorsunuz.”

“Öyle değil efendim, elim-ayağım tuttukça hakkım olmadığına inanmama rağmen, yaşamımda güvendiğim tek insan olarak sizinle irtibatımı eksik etmemeğe çalışacağım. Sonumda da sizinle ve kızımla vedalaşmak arzum.”

“Gerçekten hiç mi çaresi yok?”

“Çare araştıramayacak kadar gecikmişim efendim. Bu beni Tanrının daha çok kötü olmamam için mükâfatlandırması mı, yoksa iyi olamayacağımın inancıyla cezalandırması mı, bilemiyorum.”

Yorulmuşçasına, dinlenmek istercesine duvara dayandı, oturmamakta direniyordu Nilhan. Ama sözlerine devam etmek mecburiyetini hissediyordu.

“Kızım on sekiz yaşını geçti. Yasalar ne der, bilmiyorum, ama o sizin kızınız, iyi bir çocuk o, tıpkı kıymetini bilemediğim, kısa süre içinde kavuşmayı dilediğim annesi gibi iyi…

Eğer onu koltuğunuzun altında himaye eder, korur ve yaşantısını yönlendirirseniz, ben de gözü açık gitmemiş olurum efendim.”

Bir kez daha durakladıktan sonra aklına yeni gelmişçesine devam etti;

“Gidişime çeyrek kaldığına zamanlar için şimdiden hazırladığım kefenimin, gerekli giderlerimin ve kızıma bırakacağım anı ve emanetlerin dolu olduğu bavulları size bırakacağım veyahut da “velbasübadel mevt! (71)” dediğimde aldırırsınız.”

“Bu kadar acele mi?”

“Zamanın gecikmeye tahammülü yoktur efendim. Göz açıp kapayıncaya kadar, bakarsınız ki, ‘Bir varmış, bir yokmuş!’ diyemeden sona ermiştir öykü!”

Cebinden uzun boyutlu kapalı bir zarf çıkardı Nilhan. Oldukça kalın gibi görünüyordu:

“İçinde aslı Noterde olan vasiyetimin bir örneği ve Noter makbuzu var. Ayrıca yaşadıklarımın ya da düşüncelerimin özeti diyebileceğim birkaç satır, kızım ve sizin için. İzninizle efendim…

Allahaısmarladık! Yaşamınızda her zaman olduğunuz gibi iyi olun, iyi kalın ve kızıma beni hep iyi anlatın ki ben de gittiğim yerde, eğer dilek ve isteklerim kabul olunursa, sizlerin iyiliğinizi isteyeyim Tanrıdan.”

İlk seferlerde olduğu gibi ne Nilhan elini uzattı, ne de Nilüfer bu kere de onun elini uzatmasını bekledi. Geri-geri çekildi bu kere Nilhan kapıya doğru, elini arkasına uzatarak açtı kapıyı.

Son anına kadar “Efendim” dediğinin yüzünü görmek, belleğine iyicene yerleştirmek arzusundaymış gibi.

Nilüfer gözleri kapıya yönelik, çakılı, sabit bakışlarını zapt etme arzu ve düşüncesinde gibiydi. Ve düşünüyordu;

“Belli bir yaştan sonra değişiyor muydu insanlar? Yoksa ölümü hissetmek, ölüme çeyrek kalayı bilmek, insanları iyi olmaya mı yönlendiriyordu? Onu tanıdığı ilk andan, karısının vefatını belirttiği ana kadar ki düşüncelerinde yanılmadığına inandığı birisiydi o.

Şimdi ise?

Zaman bazen yürümeyi tetikliyor, kendisine hız kazandırıyor gibiydi. Son görüşmelerinden sonra hiç karşı karşıya gelmemişler, asansörlerde, koridorlarda bile karşılaşmamışlardı.

Sadece telefonlar; “İyiyim-İyiyiz!” O kadar. Ama Nilay’la görüştüğünden haberi oluyordu, kuşların haber vermesine gerek yoktu!

Babası değişmişti Nilay’ın. Haddinden fazla iyiydi. Biraz avurtları çökmüş, gıdığı belli olmuş, biraz da zayıflamış gibiydi sanki. Hasta-falan olmasın diye şüphelenmiş, hatta; “Baba bir doktora görünsen!” demişti.

Babası da; “Olur, peki!” diye cevaplamıştı onu, artık ne anlama geliyorduysa?

Nilüfer, Nilay bunları kendisine anlattığında dudaklarını ısırarak da olsa cevapsız bırakmış, ya da “Hı!” deyip geçiştirmişti. Bu “Hı!” deyişin anlamını kendisinin bile çözmesi imkânsızdı.

Nilüfer bir gün telefonunu aldı Nilhan’ın, yanına gelip vedalaşmak yerine belki de kendince belirlendiği nedenlerle telefon etmek gereğini hissetmişti;

“İzne çıkıyorum efendim. Allah’a emanet olun, hakkınızı helâl edin, kızıma ‘Onu çok sevdiğimi’ söyleyin, ona babasızlığını söz verdiğiniz gibi hissettirmeyin, iyi bakın!” demiş ve cevabını beklemeden kapatmıştı telefonunu.

Akşam Nilüfer’i karşılayan Nilay;

“Babasının uzun süreli olarak yurtdışına görevli gönderilmesinin nedenini” sormuştu babasının arzusu veçhile(72) artık “Anne” dediği Nilüfer Ablasına. Hatta böyle mahalle ağzıyla “Anne!” değil, “Anneciğim” olarak…

Cevap alamamıştı üstünkörü “Ha! Hı” larla örtbas edilmiş cümlelerle.

Sonra bir gün, günlerden oldukça uzun süre sonra bir gün…

Evet, o gün gelinceye kadar kendisiyle devamlı olarak yer belirtmeden, kızıyla da yurtdışındaymışçasına devamlı olarak konuşmuşlardı, ama o bir gün…

Cep telefonunda gözüken onun numarasıydı, ama telefondaki ses bir bayana aitti;

“Ben Emel Hemşire. Nilhan Bey kötüleşme moduna girmeden önce, ‘Durumum kritikleştiğinde şu numarayı ara, haber ver!’ demişti. Maalesef Nilhan Bey artık kendinde değil. Haberiniz olsun istedim!” dedi.

Nilüfer, ikilem, üçlem, hatta çoklemler(73)  gibi çokluklar içinde kalmıştı. Bunu Nilay’a nasıl söyleyecek, nasıl anlatacaktı? Sanki aniden oluşmuş bir olay mıydı bu, niye bu güne kadar hiç düşünmemiş, Nilay’ı bugünlere hazırlamamıştı ki?

Kendisi hemen gitse hiç olmazsa son nefesine yetişse; “İntihar etmemişsin, Tanrının gereğini yapmasına müsaade etmişsin!” diyerek takdir mi etseydi? Yoksa Nilay’ı da alıp son anlarına yetişmeyi mi planlasaydı? Kararsızdı, keşke bir yol gösteren, bir öneride bulunan olsaydı. Durmamalıydı. Durmakla zaman kaybetmemeliydi.

Odadaki dolabını açtı, yaz sıcağının farkında olmadan ceketini giydi, dışarı çıkarken sekreterine;

“Ben gidiyorum!” dedi sadece.

Bu yaz gününde onu aylardan sonra ceketiyle dalgın, şaşkın, aceleci gören ve “Gidiyorum!” cümlesiyle tüm ruh halini anlattığını sandığı Genel Müdür Muavininin yanından ayrılışından sonra kapıyı kapatırken;

“Bir şey var, ama ne?” dedi kendi kendine, sessizce, fısıldayarak…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nilay; Ayın parlaklığı. Aynı zamanda iki nehir arası demektir. Bu nehirler ise, Seyhan ve Ceyhan nehirleri ile Fırat ve Dicle nehirleridir.

Nilhan; Sevdaya tutulmuş anlamında genelde kız çocukları için kullanılan bir isim

Nilgün; Koyu mavi renk.

Nilüfer; Nilüfergillerden, durgun sularda ya da havuzlarda yetişen, birkaç türü bulunan, yuvarlak ve geniş yapraklı, beyaz, sarı, mavi renkte iri çiçekler açan, yaprakları ve çiçekleri su üzerinde yüzer durumda olan bir su bitkisi.

(1) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(2) Tevellüt (Tevellüd); Doğma, doğum (Tarihi)

İçi Geçmiş Olmak; İşe yaramaz duruma gelmek. Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak, hiçbir şeye ilgi duymamak. İstemediği halde uyuya kalmak.

Defolu Olmak; Bozuk, özürlü, kusurlu, ayıplı olmak.

Koflaşmak; Gücünü, zindeliğini yitirmek. İç boşalmak, kof durumuna gelmek.

(3) Posa; Her türlü besin maddesinin suyu alınmış artığı. Kalan, artık.

(4) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. (5) Müsterih; Bütün kaygılardan uzak, gönlü rahata kavuşmuş, içi rahat olan.

(6) Yılışıklık; Yılışık olma durumu. Yılışık birine yakışacak davranış, arsızlık, sırnaşıklık içinde olmak. 

(7) Bilinçaltı; Şuuraltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

(8) Hayta; Külhanbeyi, kabadayı, serseri.

(9) Siftinmek: Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

(10) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(11) Mesuliyet; Sorumluluk.

(12) Paraf Etmek; Hiçbir hukuki sorumluluk taşımayan işaret (İmzanın sorumluluğu vardır).

(13) Ezkezâ (Ezkaza, Eskaza);  Kaza eseri, istemeden olan olay.

(14) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar)

Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı (Genelde kadın).

(15) Defetmek; Kovmak.

(16) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.

(17) Mort Etmek; Öldürmek.

(18) Kaknem: Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)

Kakavan: Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.

İnsan Müsvettesi (Müsveddesi); İnsanda bulunması gereken niteliklerden yoksun anlamında aşağılayıcı bir söz.

Snop (Snob); Züppe. Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan (kimse). Seçkin görünmek amacıyla kimi seçkin çevrelerdeki görüşleri, yaşam biçimlerini benimseyen, onlara hayranlık duyan ve onlar gibi olmaya çalışan (kimse).

Mormon; Dini yorum ve geleneksel hareketler, tarikatçılık. Argo olarak; aptallık, basitlik, kendini bilmezlik.

Cibilliyetsiz; Tıynetsiz. Karaktersiz, yaradılış, huy, maya eksikliği olan.

Züppe; Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey.

Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.

(19) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

(20) GBT; Genel Bilgi Toplama anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.

(21) MOBESE Kameraları; Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu kelimelerinin kısaltılmışı olan bölgesel görüntü izleme sistemi denilebilir (Daha fazla bilginin yeri biliniyordur, herhalde).

(22) Nemrut, Nemrutça, Nemrut Bakışlı, Nemrut Yapılı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

(23) Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.

(24) Vicdan; Etem İzzet BENİCE’nin “YAKILACAK KİTAP” adlı eserindeki başkahraman kadının ismi.

(25) Transseksüel; Kendisini karşı cinse ait hisseden, karşı cinse benzeme isteği duyan veya kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hisseden kişiler. Kişi kendisini erkekse kadın, kadınsa erkek olmayı ister, ya da hissedebilir.

Eşcinsel; Homoseksüel. Kendi cinsinden kimselerle, yani erkek erkeğe, ya da kadın kadına cinsel ilişkide bulunan kimse.

(26) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

(27) Şantaj; Bir kimseyi, istemediği bir davranışa zorlamak amacıyla, elverişli bir durumu kötüye kullanarak onu baskı altına alma, para sızdırmak ya da çıkar sağlamak amacıyla kendiyle ilgili lekeleyici, kötüleyici, gözden düşürücü bir bilgiyi açıklamak, yaymak tehdidiyle korkutmak.

(28) Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.

(29) Terk-i Hayat; Ölme.

(30) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.

(31) Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.

(32) İrticalen Konuşma; Elinde hiçbir belge olmaksızın, doğaçlama, içinden geldiği gibi mantıklı konuşma.

(33) Ahdetmek; Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendine söz vermek.

(34) Kahırlı; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülen.

(35) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

(36) Formalite; Yöntem ve yasaların gerektirdiği işlem. Yerine getirilmesi yasalarca zorunlu kılınan işlem.

(37) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(38) Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.

(39) Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası.

(40) Temayül; Eğilim, bir yana eğilme, tandans, trend.

(41) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

(42) Müteveffa; Ölmüş, ölü kimse.

(43) Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

(44) Azgın Kedi; Cinsel istekleri aşırı derecede olan (kadın).

(45) Fütursuz; Aldırış etmeyen, aldırmayan, önemsemeyen, çekinmeyen.

(46) Tavlamak; Umut vererek inandırmak, kandırmak. İşlenecek bir malzemeye ısı, nem vb. tav vermek.

(47) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İç güdüsel ya da istençli hareket. 

(48) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.

(49) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO:  Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler.

(50) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık.

(51) Aynı gökte uçarlar, ama kuzgunun dünyası başka, şahinin dünyası başkadır. Muhammed İKBAL

(52) Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.

(53) Yalakalık; Şakşakçılık, yağdanlıkçılık, dalkavukluk, arsızlık, sırnaşıklık, gevezelik, boşboğazlık, asalaklık.

(54) Haz Etmek, Hazzetmek;. Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.

(55) Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

(56) Koruyucu Aile; Ailesi tarafından terk edilen, ya da herhangi bir sebeple annesi, ya da babası ölen çocuğa bakan aile. 2828 Sayılı SHÇEK Kanunun 28. Maddesine göre çocuğun verildiği aile. (Son zamanlarda bu konuda çocuk yuvalarında “GÖNÜLLÜ ANNE” ve “GÖNÜLLÜ BABA” uygulamalarına başlatıldığını fısıldayıvereyim.)

(57) Yüksek yerlerde sizin gibi kartallar da olabiliyor, benim gibi sürüngen yılanlar da… Sözün aslı; Yükselmenin en alçakçası, zayıfların sırtına basarak yükselmektir! (Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlarsın, biri uçarak, biri sürünerek ulaşmıştır oraya)” Ve buna karşı çok berilerden beri benim yorumum: Biri, ya da birileri yükselmişse mutlaka zayıfların sırtına mı başmışlar, demektir. Meselâ torpil dediğimiz şey bu sözün içeriğinde düşünülebilir mi? Yükselmenin en alçakçası sırtını bir kuvvetliye dayamak, ya da torpil yapmak desek, daha mı doğru olur ki?)

(58) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(59) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(60) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin  göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(61) Reşit; Ergin, Doğru yolu tutan, iyi hareket eden, akıllı, 18 yaşını doldurmuş, evli, ya da mahkeme kararı olarak.

(62) Bilindiği üzere Emevi Halifelerinin en büyüklerinden biri olan Ömer Bin Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı.

(63) Kulvar; Kimi yarışlarda koşucu ya da yüzücünün koştuğu, yüzdüğü yarış şeridi.

(64) Minnettar: Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.

(65) Menfaattar; Menfaatperest. Çıkarcı, çıkar sever, çıkarlarına düşkün, yalnız kendi çıkarını düşünen, menfaat düşkünü…

(66) Sensiz geçen zamanı belli ki yaşamamışım / Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım… Erdem BEYAZIT şiirinden alıntı iki dize.

(67) İki seçeneğin var; ya kal, ya da gitme! Özdemir ASAF

(68) Evlât Edinmenin Şartları Yeni Medeni Kanunun 305-320. nci maddelerinde belirtilmiş. Evlât Edinmek için Medeni Kanunun 315. Maddesine göre öncelikle Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmak gerekiyor. Bunun için maddi ve şekli şartlar bulunmakta (istenildiği takdirde tüm detaylar yasadan, ya da internetten öğrenilebilinir).

Maddi Şartların önemli bölümlerini şöyle sıralamak mümkün: Bakım ve Eğitim Şartı, Yaş Şartı (Evlâtlık edinen en az 30 yaşında olmalı ve evlât edinilenle arasında en az 18 yaş fark olmalı) ve Nilüfer’in evlât edinememesinin asıl sebebi olan üçüncü; Evlilik (Evlâtlık edinmek isteyenler en az beş yıllık evli olmalılar) Şartı.  Diğerlerini annesinin ölmüş olması, babasının rızası olarak vs. gibi karşılamak mümkün. (Belki Nilhan Nilüfer’e “Evlenme Teklif “edip kâğıt üzerinde bile olsa Nilüfer’i buna razı edebilseydi sorunun çözümü daha kolay olabilirdi. Ben orada değildim, zaten adam ölecekti, vakit kısaydı, durum=vaziyeti anlatıncaya kadar da nişanları bile olmazdı tahminen ve de bunu Nilay’a oluru ile anlatmak da sorun yaşatabilirdi, yoksa fısıldardım!!!)

(69) Haysiyetsiz; Saygınlığı olmayan, değersiz. Onuruna düşkün olmayan, onur kırıcı davranışları olan.

(70) Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.

(71) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.

(72) Âdeti Veçhile (Arzusu Veçhile); Âdet olmuş şekil, yol, tarz ve arzu şeklinde.

(73) Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.