“Kırkından sonra azanı teneşir paklar!” demiş atalarımız. Peki, ellisinden sonra azanı? Bir başka deyiş de; “Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz!” olarak şekillenmekteydi zihnimde.
Aslında benim yaşamımı azmışlık, ya da ona-buna sarkmak, sarkıntılık etmek diye yorumlamamak gerek. Benim yaşamımı at gözlüğü arkasında sadece çocuklarına aşırı düşkünlük olarak söylesek daha doğru.
Belki arada sırada yalnızlığın verdiği nedenle bakışların at gözlüklerinin biraz dışarılarına sarkması olmuş olabilir. İşte o kadar. Kalbinde fesat(1) olmadıktan sonra(!) Ha! Neden mi öyle? Bu, tuhaf bir öykü desem…
Evet! Evet! Bu iki söyleyiş için verebileceğim tek cevap bu.
Birkaç yıl…
Yoksa sekiz-on yıl öncesi mi, demem gerek? Bir pahalı hastalıkla baş edemeyip terk etmişti eşim, beni ve kızlarımızı. Elde-avuçta ne varsa sarf etmemize rağmen bize döndürememiştik kendisini.
Ve Tanrı her canlı için gereken sonu onun için(2), kendine göre ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra(3) olsa da, bana göre vaktinden önce gerçekleştirmişti. Bu konuda içimdeki duyguları örtbas etmeğe çaba göstermemin şart olduğunu sanmıyorum.
Çünkü daha hem onun, hem de benim yapacak çok işlerimiz, çok zorunluluklarımız vardı, hayat gailesi(4) içinde gerekli olduğu herkesçe bilinen.
Aniden diyebileceğim, kısa süre sayılabilecek bir zaman içinde bu gerçeğe hemen alışamamıştım. Yavaş-yavaş kendime gelmiştim, geçen senelerle, geçen seneler sonunda. Hatta diyebilirim ki kendime gelmekte hâlâ geciktiğim bir yaşam biçimi içindeyim.
Bu arada şunu hemen söyleyeyim, iki kızımla yegâne mülkümüz olan evimizde biz bize yaşıyorduk. Esasında eşimin rahatsızlığını giderebilmek maksadıyla evimizi de satılığa çıkarmıştık, ama alıcı bulununcaya kadar, yirmi küsur yıllık eşim istikbalimiz için endişe yaşamış olmalıydı ki gözyaşlarımıza bakmadan uzaklaşmıştı dünyamızdan.
Ve ben kızlarımla kalakalmıştım nankör(5) dünyamızda baş başa.
Tanrı, evin babası eğer böyle bir durumla karşılaşacaksa kızlarının olmasını nasip etsin her insana, diye düşünüyorum. Çünkü tek başına ve yalnız yaşamak zor!
Neden mi zor? Çamaşırdır-bulaşıktır-yemektir-içmektir derken ömür tükenirdi, onlar destek oluyorlardı babalarına, öğretimlerini aksatmadan hem. İnsan böylesine bir başlangıcı takip eden zamanlarda teselliyi başka şeylerde arıyordu.
Namazı-niyazı bırakmış, birçok şeyi alkol ve nikotinde arar olmuştum. Kahve-meyhane-evim arasına sıkışmıştı yaşamım.
Gerçek şu ki; birilerinin dediği gibi; “Kalan ömrümü tüketmekle meşguldüm.” Biri Üniversite sonda, diğeri ortalarından sona yakın olan iki kızımın varlıkları, yaşamam gerekliliğini belirtiyorlardı bana. Çünkü oturduğumuz ev barınmamız için yeterliydi.
Ama gelir olmazsa nasıl yaşardık ki? Bir bakıma “Elliden sonra azmak deyimi içindeki” gizlilik bu olabilir miydi? Belki…
Eşimin rahatsızlığı nedeniyle erken emekli olmuş, tüm ikramiye denen birikimimi de onun sağlığına kavuşması için tüketmiştik. Şimdilerde az da olsa geçimimiz için yetiyordu emekli maaşım. Özel bir yeteneğim olmadığından dışarıda iş bulamamıştım, bulamıyordum da.
Bu yaşlarda pazarlarda limon satmak da işime gelmiyordu. Sebep; “Ya bir gören, bilen olursa” idi. Bilmezlerdi, anlamazlardı ki çabam kızlarıma, içki ve sigaram dışında daha rahat bir yaşam sağlamak içindir.
Çocuklarım tasarruflu insanlardı. Okulda satın alarak bir şeyler atıştırmak yerine, evde ekmek arası bir şeyler hazırlayıp pet şişelere su doldururlardı sadece, Anaokulu ya da İlköğretim çocuklarının Beslenme Çantalarının hazırlanışı gibi.
Erinmezlerdi(6), “Neden yok!” demezlerdi, hatta hava güzelse otobüs parasından da tasarruf etmek için onca yolu sohbet ederek ve yürüyerek gelirlerdi, pabuçlarının da aynı oranda eskidiğini umursamadan.
Eşimin ölümünden sonraki ilk birinci ya da abartmayayım sanırım ki cidden ikinci yılın sonunda, belki kızlarımın “Sana ihtiyacımız var!” sözleri ya da benzeri telkinleriyle, onlar için yaşama mecburiyetini hissettiğimden, belki de utancımdan dolayı önce sigarayı, hem de temelli olarak bırakmıştım. Daha sonra da söz verip içkiyi…
Söz deyince, öyle uzun boylu bir söz değildi verdiğim söz! Önceleri eş-dost arasında, sonraları yılbaşında, özel günlerde tadına bakıyordum sadece.
Daha sonraları içki de çıktı aklımdan. Gazete okumak için de olsa kahveye çıkmaz olmuştum. İlk zamanlar, sigarayı ve içkiyi bıraktıktan sonra başladığım camiye gitmek için evden çıkarken, gazete de alırdım dönüşte.
Daha da sonraları kızlarım öğreterek bilgisayarlarından yararlanmama izin vermişlerdi, kendileri yokken. Dersleri gereği ikisine de dizüstü bilgisayar almıştım, bir arada, indirimden faydalanarak ve de tabiidir ki taksitle.
Ancak internet adresi; kablosuz ve tek idi. Ben, beynim için gerekli olan çok şeyi internetten toplamaya çalışıyordum. Bu gazete bedelinden tasarruf etmemi de sağlamıştı.
Çok zaman camiye gitmek yerine, evde namazı kılmam gerektiğinde, camidaşlarla karşılaştığımızda “Aman hocaya söyleyin, yoklamada yok yazmasın, bazen geciktiğimden o işi evde hallediyorum!” diyordum.
Gerçekten “Camidaş” benim uydurduğum bir kelime olup, evde namazları internetteki konuya hâkimiyetimi yitirmemek için lâf aramızda yalap-şalap(7) kılıyordum. Allah’ın bildiğini, kullardan mı saklasaydım, yani?
Ha! Unutmadan söylemem gerek. Kızlarım; “Yanlışlık yapma ha!” diye tembihlemişlerdi beni. Yanlışlık yapmamak ne demekti? Bilmiyordum. “Vardır onların bir bildikleri!” deyip sözlerinin üstünde durmadım.
Ancak gizli-gizli tavla ve Türkçe isimlerini bilmediğim; Hearts, Solitaire, Spider Solitaire ve Freecell diye oyunları oynuyordum, itiraf etmem gerek.
Evden camiye gitmek dışında çıkmaz olmuştum evden desem, gerçekti. “Ev Pisisi” olmuştum desem daha, daha da doğruydu. Bu kızlarımın işine yaramıştı. Çünkü bana kitaplar almışlardı kendi harçlıklarıyla…
Yemek Kitapları canım! Çok yemeği kitaplarda yazılanlara göre yapar olmuştum, başta çorbalar ve pilavlar olmak üzere. Hatta çorba-pilav üzerine şiirler bile yazmıştım. Örnek mi? Çorba için olanı işte şöyle;
“Padişaha, soytarısının da söylediği gibi,
Yaşam güzelliklerinin önemlilerinden biri;
Yoksa borcun, sağlık içindeysen; yiyip, içmek
Yürümek, spor yapmak ve kalmak dinç, diri.
Deseler ki; “Dilesen, bir kış gününün öğleninde,
Ne tercih edersin sofranda yemeklerden önce?”
Bir kez; “Çorba!” derim, vazgeçmem asla bu düşüncemden
Yayla, ezogelin, tarhana fark etmez hiç, gelince.
Çorba; kuvvetlendirir, dinlendirir, seyreltir kanı,
Diriltir, ayağa bile kaldırır hasta insanı,
Yaz da olsa, kış da olsa vazgeçilmez hiç çorbadan
Biberi-limonuyla hep içmek ister insan canı.
Ya sonra gelse şöyle kıymalı bir fasulye, kuru?
Veyahut etli bir başka yemek, bol kepçe, bol sulu,
İri arpa şehriyeli bir pilav... Ha! Unutmadan
Yanında olmalı bol taneli hoşaf, ya da turşu.
Vazgeçilmez kış ortasında hiçbir tatlıdan asla,
İstenir (düşünülür belki) şöyle cevizli helva,
Mide ovuşturulurken enfes yemekten kalkarken
Unutmamalı içmeli bir de kahve-maden soda!(8)
Ve pilâv için düzenlediğim;
“Her yemeğin yanında en iyi aksesuar,
Kuru fasulyenin yanında da her daim var,
Pirinç desem akla ne gelir pilâvdan başka?
Sağlığa da uyar, her cins kebaba da uyar.
Etlisi, tavuklusu, eğer karnın ise aç,
Sütle yapılan tatlılarına denir sütlaç,
Titizsen yolda, handa, otelde, yolculukta
Pilâv ve yoğurt olur sana en iyi ilâç.
Bulgurdan, şehriyeden, kuskustan da yapılır,
Dolma, çorbada da pilâvdan pirinç kapılır,
Sormak gereksiz, yapılmak istenirse eğer
Pilâvlık, en ücra bakkalda bile satılır.
En iyisi derim, yanında turşu, nohutlu,
İyi gider bolca salatalı, tavuk butlu,
Efkâr dinlendirilir çok zaman masalarda
Pilâv katkılı ise, cacık ya da yoğurtlu.
Hoşaf ile gider pilâv kendince taşkına,
Sevmeyen olur mu? Bilirim döner şaşkına,
Milyonlarca kişiye sor, cevaplasın tek tek
Pilâvı sevmeyen var mıdır Allah aşkına!(9)”
Başlangıçlarda, çorba çok sulu, curu ya da çok kuru-taneli, pilav diri ya da lâpa olduysa da, yemeklerin bazen tuzu-yağı az, bazen çok olup bir kısım acemilikler yaptıysam da çıraklık, hatta kalfalık dönemimi atlatmış, neredeyse usta olduğuma inanayım düşüncem vardı. Ama bunun için daha bir fırın ekmek yememin gerektiğinin bilincindeydim!
Evcimen olmuştum. Kızlarımın özel giyecekleri dışında kalan çamaşırlarını da yıkıyordum, her ne kadar içi, deterjanları hazırlanmış otomatik çamaşır makinesinin “Çalıştır” düğmesine basmak için sağ elimin işaret parmağı biraz yoruluyor idiyse de!
Yine özel giysiler dışında kalan ütüleri de yapıyordum, elektrik süpürgesi de tutuyordum. Ama erkekçe itiraf edeyim; öyle köşe-bucak temizliği, perde-çarşaf yıkama, kapı-pencere silme işleri bana göre hiç de üstesinden gelebileceğim boyutlarda işler değildi.
Ha! Bütün bunları bedava mı yapıyordum? Olur muydu? Tabii ki olmazdı. Bedeli benim kesemden olsa da, biletlerini kendileri alarak, haftada bir, kendi seçtikleri sinema ya da tiyatronun gündüz matinelerine götürüyorlardı kızlarım beni!
Çıkınca da yapamadığım tatlılardan ısmarlıyorlardı; profiterol, kazandibi, tavukgöğsü, sıcak çikolata ve benzerleri gibi. Daha sonraları (üçkâğıtçılıktan kim ölmüştü ki?) o istedikleri tatlıları da hazır poşetlerinden alarak yapar olmuştum.
Kızlarımın en sevdiği yiyecek ıspanaklı kol böreği idi. Yaptım. Zeytinyağlı yaprak sarmasıydı. Yaptım, hem de kuş üzümlü, çam fıstıklı. Bir keresinde zeytinyağlı lâhana sarması istediler. Hususi olarak tarifine uygun kestane, üzüm-fıstık aldım.
Başlangıçta lâhana sarmayı kestaneli, üzümlü, fıstıklı kapuska olarak yedik! Ama sonrasında onda da ustalaştım.
Patates salatası ve piyaz her bakımdan, hem zaten çok kolaydı.
Yaşamaya devam ediyordum, zaman akıyordu. Kızlarım da büyüyorlar ve tabiidir ki yerlerinde durmuyorlardı. Büyük kızım Bilgecan ki ismini rahmetli karım koymuştu, eli kulağında, Üniversiteyi bitirmek üzereydi. Küçük kızım yalnızca Bilge ki onun ismini de Bilgecen’a uysun, eşime jest olsun diye ben koymuştum, o da sondan bir evvelki sınıfta idi.
Eee! Arka arkaya doğduklarına ve sene kaybetmediklerine göre öyle olması gerekti, değil mi?
Okul bitecekti ve yeni yaşam koşulları şekillenecekti, önce büyük, sonra da küçük için. Sırası mı vardı bu yaşam koşullarının ki? Cahillik işte.
İnsan yaşasa, okusa hatta Bilgiç Dede(10) bile olsa, Nazmiya’nımın kızı kadar akıllı olması mümkün değilmiş. Çünkü “Asla ben her şeyi biliyorum diye bir şey yoktur, demek ki hayatta yaşadığımız sürece öğreneceğimiz çok şey vardır.”
Beni üzen; büyük kızımın “Çalışıp evin bütçesine katkıda bulunacağım!” demesi idi. “Daha ölmedim ya, olmaz öyle şey, sen çeyizini hazırla!” demiştim, sanki bir şeyleri hissetmişçesine.
Gerçekten odasına kapanıp bilgisayarında dakikalarca ve harıl-harıl çalışmasından, cep telefonundan fısıl-fısıl bir şeyler konuşmasından kendimce bir şeyler hissediyor gibiydim, amma bilmiyordum.
Bilmemem gerektiğini, bilmem gerektiği zamanda gerekli açıklamayla baş başa bırakılacağımı biliyordum çünkü.
Anasız büyütmüştüm her ikisini de. Onlar hanımefendi, bilgi, beceri, saygı ve sevgileri olan çocuklardı ve düşüncelerimde asla yanılmazdım onlar hakkında.
Realist düşünmemem gerektiğini ise zaman gelecek anlayacaktım, bilemezdim.
Yaz sıcağının artmış olduğu günlerde, sanki aşerercesine(11) yaz helvası çekerdi canım. Onu da öyle meşhur marketlerden satın almak aklıma bile gelmezdi. Varsa yoksa kendi merakım Helvacı Erol Tekin(12) idi. Ondan iyi helva yapan ne bu şehirde, ne de ülkede vardı.
Üstelik kızlarım da çok severlerdi yaz helvasını. Hele küçüğü…
“İmmgh!” gibi bir ses çıkarttıktan sonra, “Helva için teşekkürler baba!” derdi. Bu beni mutlu ederdi. Demek ki mutlu olma vaktim de henüz geçmemişti!
Uzakta değildi Helvacı Erol. Hem azıcık yaş farkını göz ardı edersem emsal sayılırdım Helvacı Erol’la ben ağabey-kardeş gibi olsam da. Bazen cümleleri uç uca bile eklerdik; “Bizim zamanımızda…” diye başlayarak.
Sanki bu zaman kendi eserimiz değilmişçesine, sanki bu zamanı kendimizden sonrakilere biz bırakmamış gibiydik. Bu bazen CHP-DP, bazen Lefter-Metin, bazen et-peynir domates-fasulye fiyatları olurdu, şikâyet değil, özlem yüklü.
“Sarkık gönüllü(13)” diye tarif edilirdim genelde. Gerçekten de tam o tipte idim, saklamama gerek yok. Cebimde param varsa özenirdim de, özenirdim hem her şeyleri, kendim için değil, kızlarım için. Tabii benim için de “Komşuda pişer, bana da düşer!” mantığı egemendi.
Helvayı alıp da usul adımlarla Otobüs Durağına yöneldiğimde Büyük Kızım Bilgecan’la karşılaştım. Yanında kendisinden küçük yaşta gibi görünen bir delikanlı vardı. Şaşırmasına rağmen Bilgecan boş bulunmadı;
“Baba! Bu ne güzel tesadüf!”
Bir süre durakladı, ne söylemesi gerekliliği ile ve yanındakinin kolundan tuttu;
“Bu Hugo Alonso Hernandez!(14) Hugo, babam Ahmet!”
“Merhaba efendim, nasılsınız?” derken, sanki; “Mıraba efentdim(15), nasisiniz?” demiş gibi geldi kendisine.
“Merhaba!” dedikten sonra öğrenmesi gerektiği düşüncesiyle kızına döndü;
“Arkadaşın mı?” diye sordu.
Genç kız bir süre düşündükten sonra;
“Evet!” dedi, sanki mecburmuş, sanki biri kendisini azarlamış, zorlamışçasına.
Demek ki kızının fısır fısır konuştuğu, bilgisayardan haberleştiği bu oğlandı!
“İyi günler! Ben eve dönüyorum. Sizlere yaz helvası almıştım da!” deyip, sırtını döndü.
Memnun değildi, huzurlu değildi. Huysuzluğunu ve huzursuzluğunu sırtını dönüşüyle belli etmiş gibiydi. Bilgecan önüne geçti;
“Teşekkür ederiz baba, ama lütfen yanlış anlama!” demek zorunluluğunu hissetti. Yaşlı adam sadece kızının gözlerine baktı, kızının etrafından dolaşarak yoluna devam etti.
Dalgındı, otobüse bineceğini unuttu, onca yolu nasıl yürüyeceğinin bilincine varmadan yolu yarılamıştı neredeyse.
Ve kahırla düşünüyordu:
“Yanlış anlamamalıymışım. Neyin yanlışlığı be güzel kızım? Aşk dedikleri bu mu olsa gerekti, yoksa karısı ile kendisinin yaşadığı mı? Zamanla aşk kavramı mı değişiyordu ki? İnsan böyle tarif edemeyeceği bir sıfatla âşık olunca ailesini, dinini, milletini, ülkesini ve geleceğini unutmalı mıydı? Bilmezler miydi ki ne göğe direk dikilebilirdi, ne de denize kapak olurdu. Felsefesine göre ha bu, ha o, aralarında zerre kadar fark yoktu.”
İçini çekti, sanki gelecekten haberi oluyormuşçasına;
“Benim yaşamımdaki en büyük suçum, annenizin emaneti olan sizleri sonsuz boyutta sevmek, istediğim de sadece sevgi idi, bana çok gördüğünüz!”
Yorulmuştu, bunalmıştı, dermansızlaşmıştı. Hafakanlar(16) değilse bile bir şeyler sarmıştı dört bir yanını. Bir şeyler vardı, bir şeyler oluyordu kendine, daha önce hiç mi hiç hissetmediği, duymadığı, yaşamadığı.
Daha fazla gücü yetmez gibi olunca yanından geçen taksiye işaret etti:
“Çabuk beni bir hastaneye yetiştir oğlum!” dedi, arka kanepeye dört numara gibi kıvrılıp uzanarak.
“Bana bunu yapmayacaktın be güzel kızım!” deyişinin yaşlı adamın son sözleri olduğunu bilemezdi taksi şoförü. Çünkü sözleri duymuş olmasına rağmen, tüm dikkatini yola vermişti.
Hastaneye ulaştıklarında Doktor; “Tıbben yapılacak bir şey olmadığını” söylemişti.
Yaşlı adamın cebinde Nüfus Kâğıdı ve bir kısım telefon numaraları yazılı bir cep defteri buldu Doktor ve en baştaki birbirine benzeyen iki isim çekti dikkatini, soy isimleri yanlarında yazılı olmasa da.
“Babanız rahatsızlanmış, hastaneye getirdiler, mümkünse acele gelin!” dedi ve kapattı telefonu. İkinci numarayı da her ihtimale karşı arayıp aynı cümleyi ona da söyledi, cevap beklemeden, yeni bir soruyla karşılaşmak istemezcesine.
Babanız? Nasıl hissetmişti ki onların babaları olduğunu? Hani “Şu” dese daha doğruydu, ama insanlar boşuna doktor olmuyorlardı, hissetmek, çok şeyleri bilmekten daha önemliydi onlar için.
Taksi Şoförünün Hastane Polisince sorgusu bitmemişti henüz, onlar hastaneye ulaştıklarında. O andan sonra dövünmeleri de boşuna idi.
Bilgecan donuk gözlerle baktı babasına.
Ve yaşam düzene girmeğe çalıştı düşüncelerinde, son anlarına ulaşmak istercesine.
Bilge, daha önce Bilgecan’ın babasıyla tanıştırdığı genç adamın omzuna dayamıştı başını. Genç adam yarım-yırtık Türkçesiyle;
“Ağlama bir tanem, sakin ol, kıyamam sana, hayat bu!” gibi cümleleri arka arakaya sıralamaya çalışıyordu.
Evet, yaşlı adam, kızlarının yaşamları ile ilgili olarak yanlışlık yapmıştı. Bilge yerine Bilgecan’a kahırlanmıştı, farklılık olsa ne olacaktı ki, maksat kahırlanmaktıysa?
Ve Bilge diğer bir yanlışlığın daha sebebi olacağını bilmiyordu o an.
Bilgecan haber vermeden, çok şey biliyormuş da, hiçbir şey bilmiyormuşçasına sorgusu biten Taksi Şoförünün elinden paketleri aldı ve aynı taksiyle evlerine döndü.
Babasına gerçeği, Hugo’nun aslında kardeşinin sevgilisi olduğunu söyleyememenin, kendisinin gerçekten zamanı gelince açıklayacağı bir arkadaşının olduğunu belirtmemiş olmasının cezasını babasının ölümüyle ödediği inancındaydı.
Babası gerçekleri bilseydi farklı mı olurdu ki? Yaşamdan neler ummuştu hâlbuki ve babasını kaybetmiş olmakla hiçbir beklentisi kalmamıştı yaşamdan.
Evde gazoz vardı dolapta. Babasının tüm ilâçlarını boşalttı bir kaba, ecza dolabında ne kadar ilâç varsa onları da aynı kaba aktardı, tüm boş kutuları çöp kutusuna atarak.
İlâçları üçer-beşer-onar olarak avucuna doldurarak gazozla midesinde istif etmeğe çalıştı. Yeterli değil gibiydi. Evdeki çamaşır suyu, deterjan gibi ne varsa akıttı boğazından aşağıya.
Babasının katili idi o, kendisinin katili olmasında da hiç beis yoktu(17). Arkasında kalan nasıl olsa bakardı başının çaresine umursamadan, çünkü o kendi yolunu hiçbir şeyi umursamadan kendisine destek olacağına inandığı ile birlikte yürümek için çizmiş, plânlamıştı.
Babası mademki; “Bunu bana yapmayacaktın kızım!” demişti, bunu ona yapan kardeşine söz söylemeye asla hakkı olmayacaktı.
Uykusu gelir gibiydi. Midesi yanmaya, midesinden, boğazına, ağzına doğru köpükler, kusmuklar yükselmeğe, kulakları zonklamaya, nefesi daralmaya başlamıştı.
Kendini Beatrice’e(18) benzetiyordu, Dante’siyle birlikteliği hiç yaşamayan. O Beatrice idi. Son bir gayretle telefonundaki tek tuşa bastı Dante için ve;
“Elveda!” dedi sadece, sonunu getirmeğe nefesi yetmemiş, bünyesi dayanamamıştı…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma.
(2) Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.
(3) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
(4) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.
(5) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
(6) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(7) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.
(8) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “ÇORBA”
(9) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “PİLÂV”
(10) Bilgiç Dede; Ömer SEYFETTİN’in ünlü hikâyelerinden biri olsa gerektir. Özetle; kibritin olmadığı devirlerden birinde, kendisinden küreği olmadan kor isteyen kıza, nasıl kor vereceğini düşünürken Nazmiya’nımın kızının; “Elime kül, üstüne de koru koy! Ben götürürüm!” demesi üzerine meşhur replik oluşmuş. Demek ki; “Akıl yaşta değil, başta imiş!” Pek uygun değil gibi görünse de, yeri geldiği için söylüyorum; “Her okuyan da, üniversite bitirmiş olsa bile adam olmuyor, ya da adam gibi adam olmuyor. Örneğin kaymakam, devlet başkanı oluyor, ama adam olamıyor. Örnek mi? Çevremize bakalım, biraz. O kadar çok ki!
(11) Aşermek (Gebe, Hamile Kadınlar için); Bazı yiyeceklere aşırı düşkünlük göstermek, arzulamak, ya da nefret etmek, hatta tiksinmek. Özellikle kimi olmayacak şeyleri yemek, içmek için aşırı istek duymak.
(12) Helvacı Erol TEKİN; Türkiye’m de bu isimde bir tatlıcı var mıdır, bilmiyorum. Ben isim, soy ismimin Kara kısmını atarak bu ismi uydurdum. Bu isimde bir tatlıcı, ya da helvacı varsa özür dileme hakkım bakidir.
(13) Sarkak Gönüllü; Ayran Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir) her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen) ilgi duyan anlamına da gelmektedir.
(14) Hugo Alonso HERNANDEZ; Bu isimler İspanya’da en çok kullanılan isimler (sanıyorum. Ben İspanya’dayken… diye başlayan cümleler hiç hoş değil, ama arkadaşlarımın isimleri bunlardı ve haydi ukalâlığa devam edeyim diğer bay arkadaşlarımın isimleri Eugénio, Abelardo, bayan arkadaşların isimleri ise Mercedes [kısaca Merché] ve Nuria idi).
(15) Mıraba; Bu sözü Türkiye’ye misafir gelen (muhtemelen İngiliz) birine onu karşılayacak olan Tören Kıtasına söylemesi gereken söz olarak yazılı olarak verilen kâğıttan okuması şeklinde belirlenmişti. Muhtemelen o kişiye Türkçe nasıl okunması söylenmemiş olabilir. O da “Merhaba Asker” sözünü bu şekilde “Mıraba Eyskır!” olarak söylemişti. Ben de bu espriyi aynen kullanmak istedim.
Affedersiniz bu konuda ezberi kıt bir Türk Büyüğünün de karşıladığı (muhtemelen bir İngiliz’e) “Welcome (hoş geldiniz!)” sözünü ezberleyemediği için kravatına bir kâğıt olarak “Welcome” sözünün yazılıp iliştirildiğini, onun da tam tokalaşmak üzereyken gelen konuğa yanlışlıkla(!) “Trevira” dediğini okudum mu, duydum mu hatırımda değil. Ben gene de yalancının yalancısıyım, deyip sözü bitireyim.
(16) Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.
(17) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
(18) Dante-Beatrice Aşkı (İlâhi Komedya); Dante 9 yaşındayken 8 yaşındaki Beatrice’e aşık olur, ancak kavuşamaz ona. Beatrice bir şövalye ile evlendirilir ve 2 yıl sonra ölür, kiliseye gömülür ve baş tarafına karşılıksız aşk çekenlerin mektuplarının konulduğu bir sepet asılır. Bu romanda en önemli konu beklentisiz, karşılıksız bir aşk olmasıdır.