Bu dağ evi tek kurtuluş, tek dinlenme ve kendini dinleme, tüm negatif elektriğini yok ettiği, kendini yalnız kendiyle paylaştığı tek yer idi genç işadamının. 

Asıl adı Hayrettin idi, yakın dostları Hayri, uzak dostları Hayri Bey, elemanları ise asla ve hiçbir zaman şaşırmadan Hayrettin Bey derlerdi kendisine.

Yaşlarının gereği göçenlerden sonra yalnızlık arkadaşı olmuştu koskoca şehirde. Bu dağ evinin satıldığını duyan, yalnızlığından haberdar olan bir elemanı sanki böyle bir şeye ihtiyaç duyduğunu bilmişçesine kendisine haber vermiş, gazete ilânı ile haberin teyidini(1) alınca da girişimde bulunmuştu.

Bilemezdi dağ evinin sahibinin o genç elemanın akrabalarından biri,  yakını olduğunu o zamanlar. Şimdilerde iyi ki “O eleman önermiş de satın almışım dağ evini!” diyordu.

Olay yıllar öncesindendi tabii. Çünkü o zamanlar anne ve babası yaşıyorlardı. O nedenle anne ve babası ile de bu dağ evine gelmiş, onların beğenilerini kazanmış olması dolaysıyla, dileklerini de yerine getirerek, o dağın ait olduğu köyün(2) muhtarının da iznini alarak cenazelerini sırasıyla o dağ evi penceresinden görebildiği mezarlara defnetmişti, kendi elleriyle ve de baba muhtarın yardımı ile tabii.

Huzursuzluğu, ya da iyi yapmadığına inandığı şey; her ne sebeple olursa olsun darda kalan mal sahibinin bu dağ evini yok bahasına(3) satışa çıkarmış olması, buna rağmen kendisi dışında satın almak için hiçbir talibinin(4) olmaması idi.

Hele ki yaşlı gözlerle tapu işlerini halletmeleri yok muydu, tedirgin olmuş;

“Helâl et, istediğin zamanlar, çoluk-çocuğunla ailece gel, dinlen!” demiş, ısrarla yedek anahtarlardan birisini kendisine vermiş, hatta “Zorla cebine yerleştirmişti” de denebilir. Çünkü biliyordu ki; “Düşene gülen, acıyandan çok bulunur (5) du.

“Bundan böyle buralar bana haram, uzak diyarlara gideceğim, sonumu orada bekleyeceğim!” deyip ayrılmıştı yedek anahtarın cebinde olduğunu unutup.

Ve ona bir daha rastlayan, hiç gören olmamıştı, ne şehirde, ne köyde, ne de dağda…

Bu dağ evi, özel günlerinde, örneğin doğum günlerinde, anne ve babasının ölüm yıldönümlerinde, resmi ve dini bayramlarda tüm personelini izinli sayıp, bürosunu kapattığı zamanlarda tek sığınağı idi. Düşüncelerini kâğıtlara döktüğü, hatta şiirler yazdığı…

Dağ evinin özellikleri mi? İlk başta cep telefonunun çekmemesi idi(6). Kendinden önceki sahibi, kendi adına saat koydurtarak köyden dağ evine elektrik hattı çektirmişti. Elektriği vardı, ama cep telefonunun çalışmadığı bir yerde televizyonun çalışacağını ummak boşuna bir hevesti.

Televizyonu başlangıçta bir köşeye bavul gibi yerleştirmişti. Daha sonra da Muhtarlık Odasına bağışlamıştı. Aldığı transistorlu radyo ile gereken haberleri edinebiliyordu.

Yalnızlığını kendi ile paylaşmak için özellikle bürodan uzaklaştığı zamanlar, bürodakilerin bir çözümsüzlükle karşılaşmaları halinde arayıp sormaları gereken bir konu olduğunda muhtarın muhtarlık telefonuna bağlattığı hattan faydalanıyordu.

Muhtar kendi telefonuna kulaklı bir mandal yaptırmıştı.

Kendisi ne zaman onun için aranırsa kulaklı mandalı dağ evi tarafına çevirirdi muhtar. O da gereği ne ise, gereğinin yapılmasını söylerdi telefon edene. Emir değil, sadece rica olarak.

Emir-komuta diye bir durum yoktu çünkü tüm sözler; “Yapar mısın, eder misin?” diye başlar, ya da biterdi. Büronun düzeni insanlık, arkadaşlık ve birlik-beraberlik üzerine idi. Kazanırlarsa yılsonunda herkes payını alırdı. Kazandıklarını sonunda mezara götürecek değildi ya. Üleşmenin tadını ve yararını bilirdi patron!

Bu dağ evinin yolunu bir tek bir eleman bilirdi. O da nasıl? Eşi kızmış, bağırmış-çağırmış, her nedense araları limonileşmiş, hatta “Yapma, etme!” diye yalvarmasına rağmen bavulu ile birlikte kapı önüne koymuştu onu.

Evden kovulan Himmet’in, kendisinin izniyle de olsa Arşiv Odasında sandalyeler üzerinde tünemesine gönlü razı olmamış, kendine dağ evini satın almasını öneren de kendisi olduğundan;

“Gel bakalım, önerdiğin dağ evinin şimdiki halini bir gör, hem de suç karında mı, sende mi hanginizde bakalım, dağa çıkalım, sohbet edelim ve ona göre kararımı vereyim!” demiş, davet etmişti onu.

Dağ evinde yok yoktu, akla her ne gelirse. Yılan zehri için panzehir(7), aspirin, yara bandı, tırnak makası, çengel iğne, iğne-iplik-makas, tansiyon aleti(8) ve her cins kapalı kutu olarak meşrubat ve şişeler halinde içki gibi…

Gelmeden önce haber verirse muhtar tamamlardı eksiklerini, bir adedi kendinde olan dağ evinin kapısını anahtarıyla, havalandırmak amacıyla kapıyı-bacayı da açarak.

Yok, eğer haber vermeden gelirse ki, arabasını muhtarın kapısının önüne park ettiğinde muhtar ve karısı onun geldiğini anlarlar ona göre sorarlardı eksiği olup olmadığını paralel telefondan.

Dağ evinde her şey vardı da, peki su? Tanrı dağ evine en büyük güzelliği su ile vermişti. Dağ evinin hemen biraz üst tarafında iki ayrı kaynak vardı, yaz-kış devamlılığı olan, buz gibi, billur gibi.

İlgili yerlere tahlil ettirmişti.

Birikinti değil, akar kaynaklar olduğundan ikisine de muhtarın bulup getirdiği işçilerin yardımıyla depolar ve su yalakları yaptırmış ve bu kaynaklardan birine, daha gösterişli ve büyük gibi görünene her nedense “Sen” diğerine “Ben” adını takmış, kurnaların üstüne de bu isimleri birer plâket halinde yapıştırmıştı.

Yalakları yaptırmasının nedeni hayvanların su içmesi içindi. Bu hayvanlar ister yılan-çıyan, ister kurt-tilki, ister çoban-davar olsun önemsizdi. Hepsi Tanrının onlara verdiği canı taşıyorlardı ya, önemli olan bu idi, indinde(9).

Dışarıdan da olsa evin içine de su tesisatı döşettirmiş, tavana korumalı bir depo yaptırmış, soğuklara karşı boruların etrafını cam yünü ile sardırmıştı. Hatta dama sıcak su temini için paneller(10) bile koydurmuştu.

Evet, senede üç-beş günü, bir hafta-on günü, total olarak en fazla bir ayı bu dağ evinde geçiyordu, ama tüm yorgunluğu, stresi eriyor, yok oluyor, bitiyordu.

Su tesisatını döşeyenler tavan arasında tahtadan bir sandık bulmuşlardı. Henüz eskimemiş, çürümemişti. İlk sahibinin olsa gerekti. Kilidi yoktu, kilit yerine mekanizmasına sadece kalın bir çivi sokulmuştu, o kadar.

Eve ilk geldiğinde gözüne çarpan bu sandık olmuştu. Esasında gördüğü değil, merak ettiği demesi gerekirdi. Çünkü her şeyine ilâç olan, her şeyine Hızır gibi yetişen muhtar telefon etmiş, sandığın bulunduğunu, dokunmadıklarını ve salonun bir köşesine koyduklarını söylemişti.

Yere diz çöktü Hayrettin ve sandığı açtı merakla. Muntazam kaplanmış ortaokul kitap ve defterleri, birkaç adet roman ve dergi, muntazam bir şekilde ayrı ayrı paketlenmiş mektuplar ve resimler önce birkaç bisküvi kutusuna konmuş, daha sonra tahta sandık içine bir bakıma hapsedilircesine yerleştirilmişlerdi.

Kitap, defter ve dergileri eğer zamanı geçmemişse kütüphanede değerlendirmesi için muhtara ayırmıştı. Eski ya da yıpranmış olanlarını şöminede yakmak için şömine başındaki kâğıt-ağaç kutusuna ayırdı.

Mektuplar o mektupların sahibi insanların özellerine girerdi, dokunmadı bile kutusuna. Şöminede yakmağa da kıyamadı. Çünkü resimlerden birkaçında evi kendisine satan adamın, bir kadının ve bir kız çocuğunun resimlerine rastlamıştı.

Muhtemeldi ki onlar bir aile idiler ve belki bir gün dönüp gelirler ve isterlerdi emanetlerini.

Olamaz mıydı? Olurdu tabii. Ancak olamayacağını bilemezdi Hayrettin. Çünkü karısını her ne sebeple olursa kaybeden adam, almış başını bir yerlere gitmiş ve telef olmuştu(11).

Kızını bir yakınlarına teslim etmiş, dağ evini sattığı bedeli altına çevirtmiş, bir kutu halinde onu da yakınına teslim etmişti. Yakını dürüsttü ve kızının sahip olacağı güne kadar dokunmadan muhafaza edeceğine dair çocukları üzerine yemin etmişti…

Bakmak için zamanı yoktu…

Dağ evinin ön tarafını düzelttirip bahçe haline getirttirip sebzelerin her türlüsünü ektirmiş, bir sürü de meyve ağacı diktirmişti, fidan halinde, aşılı, kireçle böceklere karşı bakımlı, canlı ve doğal.

“Sen bak, sen ye!” demişti muhtara, “Gelen-geçen de yesin, toprağı ezmeden, dalları kırmadan, kökünden sökmeden.”

Genelde dağ evine gelirken, şehirden peynir, zeytin, ekmek, mangal için bir şeyler alırdı o kadar. Unutmadan söylemek gerek. Arabanın bir yedek anahtarı da muhtardaydı. Bu nedenle teklif yapmasına gerek kalmaksızın; “Acil bir şey olursa çekinme, kullan!” demişti.

Ama muhtar ya o güne kadar acil bir durumla karşılaşmamıştı, ya da kendi “direktörünü” kullanmayı tercih etmişti.

Oysa ne zaman dağ evine gelmeyi dilese mutlaka arabasının orasına-burasına, sağına-soluna baktırır ve köye ulaşmadan önceki son benzin istasyonunda da benzin deposunu ful ederdi.

Yapısı gereği mesai içi ve dışı kavramı vardı. İş yerinde ne kadar otoriter ve acımasızsa da iş dışında o kadar müşfik(12) ve sevecendi, özellikle iki-üç ayda bir çoluk-çocuk moral toplantılarında.

Bu bazen piknik olurdu, bazen kendin pişir-kendi ye tarzında bir şey, bazen bir lokantada yemek, ya da brunch(13) mı ne dedikleri beraber bir sabah kahvaltısı.

Bu buluşmaların tüm giderlerini kendisi karşılardı, hem de cebinden. İş yerine fatura ettirmek aklının ucundan bile geçmezdi!

Öyle ya, dediği gibi mezarına mı götürecekti ki? Öteye kim bir şey götürmüştü ki, kendisinin ayrıcalığı olsundu? Bu nedenle işyeri hepsinindi. Boşuna bir kâğıt bile karalanmaz, bitmeyen kalem atılmaz, bir toplu iğne bile özenle alınırdı yerlerden, eğer düşürülmüşse.

Değerli elemanlarına dışarılardan ne teklifler gelmişti de, biri bile kendisini terk etmemişti.

O arkadaşla, yani Himmet’le karşılıklı kadehleri tokuşturduktan uzunca bir süre sonra;

“Sen haksızsın oğlum, yarın gideceğiz ve eşinin ayaklarına kapanacaksın!” demişti.

Ertesi gün sabahtan, büroya uğramadan evine gitmişler kapıyı çalmışlardı. Çıkan genç kadın değer verdiği koskoca insanı karşısında görünce kapıyı açmak zorunda kalmıştı;

“Hadi bakalım, söz verdiğini uygula!” deyince Himmet;

“Özür dilerim, beni affet! Bir daha olmayacak!” dedi.

Ne de olsa çocukları vardı. Hikmet, Himmet’i elinden tutup ayağa kaldırmaya çalışırken patron ona en can alıcı cümleyi kurma gayretini yaşamıştı;

“Ara sıra mantı-börek bahanesiyle beni evinize davet ederseniz mutlulukla katılırım sizlere. Eğer sizin gibi birbirini deli gibi seven ki bu benim inancım, eften-püften(14) sebepten ayrılırlarsa, benim gibi yol-iz bilmeyen biri neye güvenip de evlenip yuva kurabilir ki?..

Hele ben sizin gibi, mülâyim(15), kanaatkâr değilken! Bir daha duyarsam böyle bir tatsızlığınızı, evinize gelmemek için değil, aha buraya yazıyorum, sittin sene(16) evlenmemek için inat ederim. Anlaşıldı mı? Haydi bakayım, güzel güzel geçinin ve yaşayın! Bugün izinlisin oğlum, ancak…”

Bir süre durup nefes alması gerekliliğini yaşadı sanki;

“Muhasebeciye emir vereceğim, maaşından yüz lira kessin, ceza olarak. Ya sen onunla karına bir hediye al, ya da para karına verilsin, o kendisine istediği bir şeyi alsın!”

Eline sarılmalarına izin vermeden kapıyı açtı, onları içeride bırakarak kapıyı dışarıdan kapattı. İyi olmak güzel bir şeydi, iyi olmasını isteyene ve iyi olmasını bilene, bunu arzulayana, dileyene, her nasıl denilirse.

Bir süre işleri ile ilgilendi, bunu bir bakıma hafta sonunun gelmesini dört gözle beklemişti diye yorumlamak da mümkündü. Çünkü dağ evindeki incelemeyi yarım bıraktığı resimlerin zihnini meşgul etmesini engelleyemiyordu.

Hafta sonu gelmemekte dirense de nihayeti kuralı vardı, gelecekti, gelmesi gerekliydi ve gelmişti.

Yine kendince geldi dağ evine. Sağa-sola, hiçbir şeye bakmadan, tüm seslere kulaklarını tıkayarak resimleri incelemeye devam etti. Belirli bir sıradan sonra anne diye yorumladığı kadın resimlerde gözükmez olmuştu.

Sırada önce baba-kız ve daha sonra da yalnızca kız çocuğunun resimleri vardı.

İşin kötü, ya da yanlış tarafı sırasıyla dizilmiş olduğuna inansa da hiçbir resimde ne isim, ne tarih, ne imza, ne de işaret olmamasıydı. Dolaysıyla adamın dağ evini kendisine sattığı tarihteki belleğinde kalan resmi ile sandıktaki son resimdeki görünüşünü karşılaştırdığında resimdeki kızın şimdilerde 18-20, en fazla 21-22 yaşlarında olabileceğinin resmini çizdi hayaline.

Eğer yaşıyorsa güzel olmalıydı, resimlere göre, hem çok güzel. Ne oluyordu kendisine böyle? Bir hayal için umutlu mu olmak istiyordu ki? Etkilenmiş olabilir miydi ki hayaline soktuğu görüntüden? Yılların başına buyruk Hayrettin’ini olup olmadığı, yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir hayale mi sürüklendirecekti kendini?

Başını salladı. “Neyi arıyorsan sen o’sun(17) deyip etrafı toplamadan etrafı öylece bıraktı, çıktı. Çok işleri vardı büroda, acilen büroya dönmeliydi. Nasıl olsa muhtarın hanımı bir ara gelir toplardı etrafı. Buzdolabındaki bozulup, çürüyecek, kokacak, ekşiyecek şeyleri toplar, toparlar götürürdü evine, “İnsan kursağına girsin!” diye halisane(18) bir düşüncesi vardı çünkü.

Geleceğini haber verebilirse o gün de elinden geldiğince, özellikle birkaç gün kalacaksa fırında köy tavuğu ve birkaç çeşit yemek hazırlar, taze keçi peyniri, çömlekte yoğurt, küpte süt ve aygıtlı ev salçası biriktirirdi buzdolabına.

Konserveleri, şişeleri öylece dururdu dolabında. Bunların yanına bahçeden, ya da kendi bahçesinden derlediği sepetin içindekileri özenle yerleştirirdi buzdolabına.

“Yok, ben kendim dallarından koparacağım!” derse ona da ses çıkarmazdı, ona evini teslim edip geri dönerken buzdolabına koyduğu fazlalıklarını da evine götürürdü.

İşte böyle bir yaşamın içindeydi geri döndüğünde dağ evine. Uzun zamandır yalnız başına kutladığı doğum günlerinden cumartesiye rastlayan birini daha yalnızlığıyla ve yalnız başına kutlayacaktı.

Yaz şehirdeydi. Bunaltıcı sıcakların uğrayası yoktu bu dağ evine. Vantilâtörü, kliması olmadığı gibi, geceleri ufka karşı içkisini yudumlarken kazak, ya da mont giymek zorunluluğunu bile hissediyordu. Bu soğuğa sineklerin, sivrisineklerin ve bünyesi zayıf olan diğer haşaratın uyması mümkün değildi.

Sadece dağ yönünden geldiklerini hissettiği dağ hayvanlarının yalaktan su içişlerinin, köyden kendisine kadar ulaşan ezanın ve sinek vızıltısı şeklinde kulağına ulaşan sese göre, ışıklarının yanıp söndüğünü gördüğü uçaklarla paylaşma gayretinde olurdu yalnızlığını, elinden bırakmadığı silâhı ile.

Evet, yalnızdı ve bazı şeyler için hazırlıklı olmalıydı, ama her nedense çok zaman gözlerine çarpan çift parıltılar, artık sansar mı, çakal mı, kurt mu, tilki mi olduğuna karar veremediği hayvanlar, kendisinin yalnızlığına ortak olmayı hiç düşünmezlermiş gibi yollarına devam ederlerdi. Belki de minnet duygularını saklayarak.

Cumartesi sabahı güzellik uykusunu biraz uzatıp daha gerinmeğe bile fırsat bulamadan muhtarı ve bir ya da ikisi hariç hepsi tanıdık olan simaları dağ evine gelirlerken görünce kendisini nasıl bulduklarına hayret etmişti, öncesinde..

Baktı en önde barıştırdığı aile vardı, yani Himmet ve Hikmet, oğlanın elinde çocuğu, karısının elinde oldukça büyük bir pasta kutusu. Anlamıştı gruba yol gösterenin kim olduğunu, ama neden? Muhtar dile geldi;

“Hayri oğlum, bugün senin doğum gününmüş, bebeler sürpriz yapalım deyi gelmişler bir münübüs dolusu. Buraya kader zahmet çektiler, he mi? Ama möhüm değil! Yengen fırına köy ekmeği attı. Yufka böreği de yapıyo ekşimikli, lorlu. İki de tavuk kestim, artık kalanı kendinden. Ben hepisini öğleye kader getirim, merak etme sen!”

Oysa muhtarın bu kadarına zahmet etmesine neden yoktu. Şehirliler, şehre has ne varsa getirmişlerdi, mangalı da bilerek. Akıllarına gelmeyen tek şey üşümelerini engelleyecek mont-kazak gibi bir şeyler getirmemeleri idi ki, onu da kendisi hallederdi artık, olmadı köy ne güne duruyordu ki, inerlerdi aşağıya ve yanmaya devam ederlerdi, akşam karanlığı köye inse bile.

Bu da dağı bilmemelerinin mükâfatı(!) olurdu herhalde.

O telâş arasında geldiklerinde şöyle-böyle kabilinden gördüğü iki genç kızı daha sonrasında ancak fark edebilmişti Hayrettin. Barıştırdığı aile yani Himmet ve Hikmet izah etme gayretini yaşamışlardı;

“Yeğenim Fahriye ve babamın uzak sayılmayan akrabalarından birinin kızı Hayriye. İkisi de bu sene Üniversiteyi bitirdiler. İş arıyorlar. ‘Belki size yararları olur!’ diye sormadan, danışmadan getirdik, bağışlayın!”

“İyi etmişsiniz! Zaten elemana ihtiyacım vardı, bürodaki işler arttığı için. Referansları(19) siz olduktan sonra hemen pazartesi günü işe başlasınlar. Konuları çabuk öğrenirler. Himmet sen yardımcı ol, kayıtları-kuyutları ne ise yaptır…

Böyle cici ve güzel kızlarım, çocuklarım benimle çalışmak isterler de, ben ‘Hayır!’ mı derim?”

Bir süre etrafında gözlerini gezdirdikten sonra bir kısım bilgileri vermesinin zorunlu olduğu hissiyle devam etti konuşmasına;

“Önce şöyle etrafıma doluşuverin bir, gezip-dolaşmadan önce sizlere bilgi vereyim. Birincisi muhtar köyden yeterince kutu getirir. Bahçedeki tüm meyve ve sebzeleri toplayın, giderken evinize götürün…

Banyo, tuvalet içeride. İsterseniz şömineyi hemen yakayım. Ama banyo yapmanızı hasta olmamanız için önermem. Çekmediğini biliyorum, ama cep telefonlarınız daima açık ve yanınızda olsun.

Fare, yılan, çıyan, akrepten çekinmeyin, üstlerine gitmezseniz sizlere zararları olmaz. Değişik ne ile karşılaşırsanız hemen haberim olsun, ilâçlarım, panzehirlerim, meyve sularım ve şoför haricindeki herkes için alkollü ilâçlarım da var, aslan sütü dâhil. Anlaşılmayan?”

“Anlaşılmıştır!” diye kendisi kendini tasdik ettikten sonra herkes ellerindeki torbaları açıp, bir şeyler hazırlama gayretini yaşamaya başladılar.

Genç kızların ikisi de, iki bebeği alıp “Sen-Ben Pınarları” na yöneldiler. Ve yönelişlerinin hemen ardından pınar başından bir feryat yükseldi. Fahriye, Hayriye’nin kucağındaki bebeği düşürmemesi için tutmağa çalışırken bağırdı;

“Hayriye’yi yılan ısırdı.!”

Yılan, görevini tamamladıktan sonra kaçıp gizlenmişti bir yerlere doğal olarak. Hayrettin koştu hemen;

“Telâş etmeyin. Nasıl bir yılandı, görebildin mi kızım?”

“Kırmızımsı, sarımsı, kahverengi bir yılan gibiydi.”

“Demek ki Avustralya Yılanı(20). Önemli değil. Haydi Hayriye, hemen yaslan omzuma. Çabucak iyi olacaksın. Seninle şöyle uzunca bir süre beraber çalışmadan ölmene, senin düğün-derneğini yapmadan benden, bizlerden ayrılmana asla izin vermem. Gel güzelim!”

Moral vermesi etkili olmuştu. Dağ evinin tek salonu, tek odası vardı, geniş veranda(21) her şeye yetiyordu zaten. Bir de çalışanların merakı olmasaydı…

Hayrettin etrafına bakındı ve;

“Hikmet dışındaki herkes dışarı, yoksa asarım, keserim falan…” dedi ne anlamda söylediğinin kendisi de farkında olmadan ve Hikmet’e emredercesine söyledi;

“Öncelikle çaydanlıkta ılık su, şu çekmecede paketi açılmamış sabun var, çabuk aç ve ısırılan yeri su ve sabunla iyicene yıka, ama ovalamadan!” dedikten sonra duraklayıp “Lütfen!” demeyi unuttuğunu hissedip “Lütfen!” dedi.

“Gel kızım, buzdolabının üst gözünde panzehir yazılı bir şişe var. Bir de onun altında sargı bezleri, plaster filân. Onları al getir!” Sonra Hayriye’ye döndü;

“Hayriye, sen de kızım, saatini, bileziğini çıkart kolundan, yüzük mü neyse o şeyi de çabucak çıkart parmağından, kolunu sedirden aşağı, yani kalbinden aşağıda tutmağa çalış ve sakin olmağa çalış, bağırma, çağırma, ağlama, sızlama, sinirlenme, ilenme…

Ben bunun eğitimini aldım, her ne kadar doktor değilsem de.

Ve tek soru; son iki-üç yıl içinde tetanos aşısı(22) oldun mu?”

Genç kız; “Evet!” anlamında başını sallayınca;

“Güzel, işimiz daha da kolaylaştı!” deyip yeniden ve tekrar ahret suallerine(23) devam etti Hayrettin;

“Herhangi bir şeye karşı alerjin(24) var mı? Bir ağrı, sızı, dudaklarında bir karıncalanma, kusma, mide bulantısı, görmende bir bulanıklık var mı? Baş dönmesi…?”

Cevabını beklemeden gömleğinin düğmelerini açıp, yakasını aralayıp boynundan içeri kolunu sokup koltuğunun altını kontrol etti, sonra kulağını göğsünün üstüne dayayıp kalbinin sesini dinledi.

İkna olmamıştı. Elektronik tansiyon aletiyle sağlam kolundan ölçü alıp kafasını salladı ve ısırılan yerin biraz üstünden sargı bezi ile çok sıkı olmamak üzere bağladı.

Asla filmlerde gördüğü gibi, ısırılan yeri herhangi bir kesici aletle kesip, zehri emerek tükürmeyi düşünmedi. Bu, kendisine verilen eğitimin gereği idi, çünkü.

Bütün bunları yaparken Hayriye uysalca kendisini takip ediyordu. Sadece tetanos aşısı olduğunu belirtmek dışında hiçbir harekette bulunmamıştı, işaret ederek bile.

Panzehiri damardan verdikten(25) sonra Hikmet’i yanına çağırdı Hayrettin ve salonun dışına doğru seslendi;

“Biz her ihtimale karşı hastaneye gidip geleceğiz. Serum falan verilmesi gerekebilir…

Veyahut da benim bilmediğim şeyler olabilir. Sizler, bizler buradaymışız gibi mangalınızı falan yakın, yapmanız gerekenleri yapın. Ben muhtarın telefonu ile sizi devamlı olarak bilgilendireceğim…

Sanıyorum, en geç öğlene doğru, ya da öğlen sıralarında yanınızda oluruz” deyip Himmet’e döndü;

“Haydi Himmet, kucakla, sarsmadan, kolu aşağıda olacak şekilde Hayriye’yi mümkün olan süratinle benim arabaya getir, sen de benimle birlikte gel. Arabada da başı dizlerinde, yılanın ısırdığı eli de aşağıya sarkmış olsun…

Ben arabayı mümkün olduğunca onu sarsmayacak şekilde hızlı kullanma gayretinde olacağım.”

Hayriye, tüm mevcudiyetiyle olacaklara hazır gibi serbest bırakmıştı kendisini.

Yaklaşık ilk bir saat içinde ulaşmıştı ilk haber muhtarın telefonundan;

“İyiyiz Allah’a şükür! Merak edilecek bir şey yok!”

Bir süre sonra tekrar bir telefon daha gelmişti;

“Takılan serum bitti, bitmek üzere. İyiyiz. Hayriye çok rahat konuşuyor. Bakın duyun!”

“İyiyim!” dedi Hayriye.

Bir kez daha telefon etti Hayrettin, bu galiba sonuncusu idi;

“Geliyoruz! Bizlerin mangal haklarını gasp etmeyin(26) lütfen!”

Öğle bitmiş, ikindinin başlarına gelinmek üzereydi. Bir kırda, bir piknik havasında, misafirperver bir ev sahibi indinde yapılması gerekenler ne ise hepsi yapılmıştı. Ahenkten uzak duran sadece Hayriye idi.

Yılanın ısırması psikolojik bir bezginlik yaratmış olmalıydı. Ya da her neyse…

Hayriye kolu aşağıda sedirde, istenirse kanepe de denilebilir, orada yatıyor, ara sıra tavana doğru gözlerini gezdiriyor, verandaya çıkıyor, sanki bir şeyler arıyor, araştırıyor, ya da bir şeyleri yaşamaya çalışıyor gibiydi.

Aldığı serumun etkisiyle olsa gerek, birkaç kere lâvaboya gitmiş, her seferinde de yüzünü yıkayıp çıkmış gibi gelmişti Hayrettin’e. Aslında makyajı yoktu fark edebildiği kadarıyla. Bu, ağlamış olmasını gizleyebilir miydi? Olabilirdi. Hayrettin’in hissedemediği bir şeyler vardı, ama ne?

Hayrettin Himmet’i çağırdı:

“Alkol almadığını gözlemledim. Bravo sana, sözünde duruyorsun. Hem zaten arabayı da sen kullanacaksın. Ben yarın gelirim artık işe. Biraz kendimi dinlemeye, düşünmeye ihtiyacım var. Dikkatli kullan arabayı. Böyle güzel bir günün aynı güzellikle bitmesi gerek, derim…

Hem sahi, sen eşine hediye aldın mı? Ya da maaşından söylediğim miktar parayı verdin mi karına?”

“Verdim amirim, ama o; ‘Aldım kabul ettim, evimin direği!’ deyip iade etti.”

“Demek ki hata gerçekten sendeymiş. Karının kıymetini bil, onu asla üzme, sadece sevgini değil, saygını da eksik etme!”

“Emrin olur, sağ olun amirim.”

Dönüş için hazırlıklar tamamlanmış olmasına rağmen Hayriye’nin sedirden kalkası yok gibiydi, Hikmet’in endişeli bakışlarına rağmen.

“Kalsın!” dedi Hayrettin.

“Ama ben tek başıma, eğer sen kalırsan kocan da bebekle tek başına edemez. O nedenle mahzuru yoksa Fahriye de Hayriye’nin başında kalsın. Sabah onları evinize ben teslim ederim. Onlar da işe Salı günü başlarlar artık!”

“Olur abi!” dedi Hikmet, Fahriye’nin fikrini almadan. Onun “Olur!” demesi Fahriye için yeterli idi, bir emir gibi.

Fahriye, Hayriye’nin baş tarafına, tahta üzerine serilmiş kilim üzerine diz çöktü, şefkatini esirgemediğini anlatmak istercesine.

Misafirleri uğurlayan Hayrettin, Fahriye’nin o şekilde diz çökmesine kıyamamış, onun dizlerinin altına minder yerleştirirken;

“Gençler, gardıropta temiz çarşaf, pike, nevresim falan var. Başka yatacak yer olmadığı için siz değişiklikleri yaparak benim yatağımda yatarsınız beraberce kardeş-kardeş. Ben de burada yatarım. Bir şey gerekirse seslenin, yardımcı olmaya çalışırım…

Pijama gibi bir şeyler isterseniz, bol gelecek olsa da benim pijamalarımı giyer, kullanabilirsiniz. Ben biraz daha ağustos böceklerinin, kurtların seslerini dinleyip, uçakların uçuşlarını izleyecek, eksik kalan iki-üç yudumumu da tamamladıktan sonra yatacağım…

Haydi, Allah’a emanet olun, Allah rahatlık versin!” dedi.

Fahriye; “Size de abi!” derken, Hayriye’nin sesi çıkmadı yatağa üstündekilerle yönelmeğe çalışırken.

Endişelendi Hayrettin. İlk defa çenesine dokunarak sağlığını kontrol etmek istedi. Hayriye başını çevirdi hafifçe.

Bu yüzü, bu bakışları hatırlıyordu Hayrettin. Hem de çok eskiden, hem de çok iyi. Yanılması mümkün değildi. Ama nereden? Anlam veremeden verandaya çıktı, genç kızın sağlığının yerinde olmasına şükrederek.

Belirli bir süre düşündükten sonra elini masaya vurdu birden;

“Tabii, ya!” dedi.

Sandık içindeki, bisküvi kutusundaki resimleri hatırlamıştı, sene farkı vardı, ama muhtemelen o kız, bu kız idi. Evin eski sahibinin, kendisinin yaşayıp yaşamadığından emin olmadığı kızı.

Ve böyle bir tesadüfün olacağı kırk yıl düşünse bile aklına gelemeyeceği inancında idi. Şüphelendi, acaba gerçekten tesadüf müydü bu, yoksa hazırlanmış bir plânın özelliği mi?

Neyse anlardı sonrasında. Gün doğmadan neler doğmazdı ki!

İçkisinden bir yudum daha aldı, geçen uçağın ışıklarını izlerken ve yalnız olmadığını hissetti.

Hayriye pijamasının üstüne bir kazak giymiş olarak arkasında idi.

“Gel Hayriye! Anlat bildiğini, bildiklerini ve ne istediğini. Akıllı kızsın, belli. Bir yılan ısırmasıyla dengeni kaybetmeyecek kadar da sağlıklısın. Üstelik tıbbın verdiği tüm imkânları kullandık, rahatsızlık hissetmen mümkün değil.”

Bazen bir yudum söylemek istediklerinin belirginleşmesini sağlıyordu, karşıdan öğrenmek istediklerinin de ifadelendirilmesi için.

“Söyle nedir seni buraya yönlendiren? Hatta biraz abartayım, muhtemelen önce Hikmet’i, sonra da Himmet’i yönlendiren, daha doğrusu biraz kaba kaçacak ama onları kullanan da sen olmalısın. Ve fakat neden, nasıl? Anlat ve isteğini söyle bana!”

“Babam dağ evini size sattığında sizi uzaktan görmüş ve kin bağlamıştım. Bu ev bizimdi, başkasının olamazdı. Annemin arkasından babamı da kaybetmem kinimi biledi. Ama kimdiniz? Neredeydiniz? Bilemiyordum. Yaşımın biraz daha ilerlemesini, dağ evinin sahibini öğrenmeyi isterken, eniştemin iş yerinde arkadaşları ve patronuyla çektirdiği bir fotoğrafı gördüm, Hikmet ablaların albümlerinde.”

Yutkunur gibi oldu, yanlışlık yapmamak isteği ile olsa gerek.

“O sizdiniz, siz sizdiniz, çocukluğumun anılarında şekillenen. Sonra Hikmet ablam bir tatsızlıklarında Himmet eniştemi dağ evinizde bir gece misafir ettiğinizi söyleyince olaylar kendiliğinden oluştu…

Size ait bir şeyleri öğrenmek ve bu doğum gününü tertip etmek, daha doğrusu organize edilmesini sağlamak çocuk oyuncağı idi benim için ve zor olmadı, tabii ki!”

“Peki, isteğin ne küçük hanım?”

“Öncelikle ben küçük hanım değil, bir genç kızım ve şu ana kadar da ‘Otur!’ demediğiniz için oturmayan, saygılı ve ayakta duracak kadar da sağlıklıyım.”

“Affedersin cici bayan, büyük abla! Oturmaz mısın? Bir şeyler ikram etmem mümkün değil, ama ne istediğinizi öğrenmem gerektiği inancındayım. Ama öncelikle size iade etmem gereken bir şeyler var demek isterim, izninizle.”

Hayrettin bisküvi kutusu içine sığdırılanları masanın üstüne koyduktan sonra;

“Başka?” dedi sorarcasına.

Genç kız resimlere ve mektuplara şöyle bir baktıktan sonra;

“Kızmayacaksanız söylemek isterim!”

“Söyle cici kız, çekinme!”

Cebinden çıkardığı anahtarı masanın üstüne koyduktan sonra;

“Anahtar tanıdık geldi mi? Giderayak babama vermek lütfunda bulunduğunuz anahtar bu, yıllar-yılı sakladığım, bu anahtarın sahibi olmayı düşlediğim…

Bu evi bana satın aldığınız fiyattan satın! Eğer ben önce ölürsem size, yoksa siz önce ölürseniz, çoluk çocuğunuza bırakmak için vasiyet hazırlayacağıma söz veriyorum, hem de hemen, yeter ki cevabınız ‘Evet!’ olsun! Bu yeterli benim için.”

“Elini bana verir misin cici kız, bak şuradan, oradaki belki gündüzden fark ettiğiniz iki karaltıyı göstermek istiyorum size. Şurada işte, gördünüz mü? Onlar benim anne ve babamın mezarları…

Her gelişimde okuduğum, buraya meftun(27) olarak ölmüş iki insandı onlar, annem-babam yani. Şimdi teklifinin ne kadar acımasız olduğunu hissedebiliyor musun? Evet, bu evde çok hatıralarının olduğuna inanıyorum, acı, ya da tatlı, sadece sizin için önemli olan. Geri almayı istemen doğal. Ben bu dağ evini size veririm.”

“Sahi mi? Verdiğiniz para altın olarak saklı idi, ama fazlasını da isterseniz, çözüm için her yolu denerim.”

“Sevgili güzel ve kendi isteğiyle genç kız dememi isteyen bayan. ‘Evi size veririm!’ dedim, ‘Satarım!’ demedim. Evi satın alırken bile ‘Kahırlı, darda kalmış birinin malına el koymak’ diye düşünüp tedirgin olmuştum. Benim kimim-kimsem yok…

Ölümüme yakın büroyu ve şirketimi çalışanlarımın arasında pay edecektim. Doğrusu bu alıştığım dağ evini ne yapacağım hakkında hiçbir kararım yoktu. Şimdi asıl sahibi geldiğine göre, bu ev asıl sahibinin olmalı diye düşünüyorum, ancak tek şartla; izin verdiğiniz tarihlerde bu evde kalırsam…

Tabii ki ben başıma, bedelsiz ve istediğim gibi…”

“Kabul edemem, mülk sahibi olduğunuz bir şeyi gasp edemem.”

“Gasp etmek değil, sadece sahip olmanız diyeceğim içimden gelen bir dilek…

Ve ikinci bir dileğim; öldüğümde bedenimi ortalıkta bırakmayacağınıza, anne ve babamın yanına gömeceğinize inandırın beni.

Ve buraya her gelişinizde benim için bir Fatiha okuyacağınıza söz verin, o kadar!”

“Sizi orta yerde bırakmam, söz, bu dağ evini bana satmasanız da, vermeseniz de. İyi bir insansınız...

Ve size saygı duymam gerektiği inancıyla teklifimi geri çekiyorum. Beni tevekkülle(28) ve isyan etmeden dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.”

Duraklaması gerekliydi.

“İş teklifiniz baki(29) ise, işe hemen başlamak isterim.

Ve yine izniniz olursa bu akşamı hatıralarım, babamın mektupları ve fotoğraflarıyla yaşamak istiyorum. Tanıdım sizi ve kinim yok oldu, iyi ki varsınız! Şimdiden sağ olun patronum!”

Ayağa kalktı, eğildi ve usulca öptü onu yanağından.

Bu ufacık öpücüğün, aralarındaki uçurum gibi görünen yaş farkına karşın aşklarının başlangıcı olduğunun farkında bile değillerdi, ikisi de…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Teyid (Teyit); Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma, metanet verme, kabullenme.

(2) Türkiye’de Bilecik ilimde adı Bekdemir olan böyle bir köy, Erenler Tepesi diye bir tepe ve bir dağ evi vardır.

(3) Yok Bahasına (Pahasına); Son derecede ucuz.

 (4) Talip; İstekli, isteyen. Evlenmek isteyen ve bu isteğini evlenmek istediği kimseye, ya da o kimsenin yakınlarına bildiren kimse.

(5) Düşene gülen, acıyandan çok bulunur. Namık KEMAL

(6) Bilindiği üzere böyle durumlarda telefonunuzun çekmediğini belirten bir uyarı sistemi vardır ve “No Signal Alert” diye adlandırılmıştır (Detaylı bilgileri İnternetten öğrenmek mümkündür) baz istasyonu yoksa, kaybolmuşsanız ve en önemlisi yerinizden kıpırdayamazsanız bulunmanızı kolaylaştıran bir sistem. (Dağda kaybolan bir genç arkadaş ve helikopter düşünce yerini değiştiren gazeteci arkadaşın ölümlerine bu sistemi bilmemeleri neden olmuştur. Allah’tan rahmet diliyorum!)

(7) Panzehir; Zehrin etkisini ortadan kaldırabilme özelliği olan madde.

(8) Tansiyon Aleti; Kan basıncının ölçülmesine yarayan alet.

(9) İndinde; Yanında.

(10) Panel; Taşıt göğsü. Taşıyıcı niteliği olmayan, ince bölme duvarı. Isıtıcı levha.

(11) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.

(12) Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.

(13) Brunch (Branç); Kahvaltı ile öğle yemeği birleştirilen öğün.

(14) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

(15) Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.

(16) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.

(17) Neyi arıyorsan sen o’sun.  MEVLÂNA

(18) Halisâne; Halise yakışır bir biçimde. İçtenlikle.

(19) Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

(20) Bilgilerin tümü köy hayatımdan tecrübelerimle elde edindiğim bilgiler değil, tahmin edildiği gibi. Bir kısmını da internetten (ç)aldığımı itiraf etmem gerek. Örneğin Avustralya Yılanı gibi. O yılanın öyle anıldığını bilmezdik, “Sarı Yılan” deyip geçerdik ve asla korkmazdık. Sebebi ise; Atalarımızdan duyduğumuz; “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” sözü idi. Oysa bilinen; “Yılanın başı küçükken ezilmeli”dir.

(21) Veranda; Camlı taraça. Üstü kapalı ve çevresi camlı balkon.

(22) Tetanos (Tetanoz, Kazıklı Humma) Aşısı; Basil türünden bakterilerin hayvan ya da insan vücudunda bulunan açık yaralardan bünyeye girmesiyle oluşan mikroplara karşın yapılan aşı.

(23) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(24) Alerji; Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi.

(25) Panzehiri Damardan Vermek; Tıp dilinde bu işlemin “intravenöz “ olarak isimlendirilmektedir.

(26) Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

(27) Meftun; Tutkun, gönül vermiş, verilmiş, vurulmuş, hayran olmuş, hayran olunmuş, şaşmış, şaşırmış, âşık ya da fitneye düşmüş, belâya karışmış, sihirlenmiş, tutkun.

(28) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan  sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

(29) Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı.