Kaderin, ya da şansın yahut da kısmetin her ne ad verilirse verilsin bunların bir başlangıcı vardı, ama sonu olamamıştı. Belki de sonunun olmaması mahkûmiyet idi.

Ve dünya döndükçe insanlar yaşamaya devam edeceklerdi çizilen yörüngede, gereken zamana kadar ve mecburiyetten gereğince.

Parkın köşesinde buluştu eski karı-koca. Kadının elinden tuttuğu kız çocuğu; “Baba!” diye atıldı babasının kollarına.

Yaşı şimdi yedi miydi, sekiz miydi? İlköğretime çoktan başlamıştı, üstelik doğum günü de henüz geçmişti, ama kızının yaşının kaç olduğunu hatırlayamıyordu adam.

Babalar-anneler yaşlandıkça çocuklar da büyüyorlardı. Doğa yasayı öyle biçimlendirmişti çünkü.

Diz çökercesine kucakladı çocuğunu, henüz ihtiyarlamamış, ancak saçları kırlaşmış, gözlerinin altında torbalar oluşmuş genç adam. Hafifçe de göbeği çıkmış gibi mi gözüküyordu, ne?

Gözlükleri de olduğuna göre miyop olduğunu söylemek kâhinlik(1) olmasa gerekti, ama kaç numaraydı onu da uzaktan bilmek mümkün değildi tabii olarak.

Kucakladığı çocuğu ile birlikte ayağa kalkma gayretini yaşadı ihtiyarlamadan yaşlanmış gibi olan genç adam! Doğrulurken biraz sendeler gibi olduysa da tansiyonun düşüklüğünden, toparladı kendini çabukça ve;

“Merhaba! Her zamanki gibi güzelsin ve ilk günkü gibi seviyorum seni, çocuğumuzun annesi!” dedi ve sarılırken makyajının hırpalanacak olması nedeniyle kendine kızacağına boş vererek yanağından öptü onu, karşılıksız.

“Sen de ilk günkü gibi ve hâlâ centilmensin!” demek dışında bir söz söyleme gayretinde değil gibiydi, yanağını peçeteyle silme uğraşındaki yaşlanmamış, güzel, albenisi(2) olan, gururlu kadın.

Kızına döndü;

“Babacığını üzmeyeceğine eminim kızım. Akşama görüşürüz e mi? Baban seni getirir!” dedikten sonra başka söz söylemesi gerekmiyormuşçasına sırtını döndü ve belirlediği yöne doğru yürüme gayretini yaşadı.

İçinden geçen, acaba boşandığı kocasının tam bir yıl sonraki bu karşılaşmalarında arkasından koşup yalvarmasını beklemek miydi, her ne şekilde olursa olsun, yeter ki burnu sürtülmüş olarak yalvarsın mıydı, isteği?

Kız çocuğu ve ihtiyarlamış, ancak ihtiyarladığının farkında olmayan genç adam bir süre uzaklaşanın arkasından baktılar durgunca ve sonra belirli bir süre özlemin yaşanmışlığını doyurmak istercesine doyasıya koklaştılar, kucaklaştılar, öpüştüler baba-kız, yaklaşık bir yılın ardından.

Babası kucağından hiç indirmemek arzusundaydı kızını. Ama doğanın yasaları vardı. Kızı bunalmıştı kucağında hapsedilmekten, kendisinin de gücü tükenmek üzereydi sanki.

Çocuk Parkındaki banklardan birine oturdular, dikkatsizce.

Başlangıçları; “Eee!” diye başlayan anlamsız bir harf dizisiydi, daha doğrusu babanın. “Eee!” deyip başlayınca, başlangıçtan itibaren yaşadıkları geçti gözünün önünden…

 Onunla, yani karısıyla ilk bakışmaları, bir arkadaşının kız arkadaşı, daha doğrusu nişanlısı ile kantinde otururken olmuştu. Hukuk ve Siyasal Fakülteleri neredeyse dirsek dirseğe olduğu için aynı kantinde bir arada olmaları olağandı.

Tesadüf de öyle idi işte. Üstelik öylesine çoktu ki tesadüfler…

Siyasalda okuyorlardı iki arkadaş da. Aynı okuldan mezun olup aynı tercihleri yapmışlardı, aynı şehrin, aynı mahallenin, hatta aynı sokağın çocukları olarak: Oğuz ve Deniz. Aralarında akranlık dışında hiçbir bağ yoktu.

Birbirini seven, sayan iki arkadaş, iki insan idiler.

Oğuz daha “Bismillah!” deyip başladığı okulun hemen daha ikinci yılında (galiba), ileride meslektaşı olacak Gizem’le tanışmış, “Ne olur, ne olmaz!” dercesine yaşamlarını garantilemek için aralarında nişanlamışlardı birbirini, birbirine.

Şahitleri de Deniz’di, yani kendisi. Bozacının şahidi şıracı oluyordu da, neden onların şahidi kendisi olmasın idi ki, değil mi ya?

Sonra masaya Gizem’in kız kardeşi Deniz gelmişti o yıl üniversiteyi kazanan, Hukuk Fakültesine henüz başlamıştı.

Akıllı, zeki, girişken bir kızdı. Öyle “Köyden indim şehire, şaşırdım birdenbire” havası yoktu.

Mesleğinin erbabı(3) olacağı daha o günlerden belli gibiydi.

“Abla, enişte!” deyip kucaklaştıktan sonra masadaki diğer kişiyi de selâmlamak gereğini hissedip;

“Merhaba! Ben Deniz!” demişti elini uzatıp. Nutku tutulan(4), muhtemelen ve kaba anlamda feleğini şaşıran(5) Deniz elini uzatırken;

“Ben de!” diyebilmişti ancak, selâm vermeden.

Oğuz şaşkınlığı düzeltmek istercesine;

“Deniz’in adı da Deniz de! Deniz Tekin!” demişti ve oldukça gülüşmüşlerdi onun bu acemice tarifine…

Aradan yirmi dört saat bile geçmeden nasıl olmuşsa olmuş, beraber çıkmağa başlamışlardı Deniz Ekin(6) ve Deniz Tekin.(6) Üstelik saniyeler sürecek bir ayrılığa bile tahammül edemeyecek gibiydiler.

Bu; okumalarını engellememişti. Engellememesi için de karşılıklı fedakârlıklar içindeydiler.

Yıllar geçip tükenmiş önce Siyasallı Deniz’in yani Deniz Tekin’in, sonra Hukuklu Deniz’in yani Deniz Ekin’in okulları bitmişti. Stajdı falan derken bir süre ayrı kalmışlar, bu ayrılık birlikteliklerini, sevgilerini söndürmek yerine körüklemişti.

Deniz Tekin askere gitmeden önce ailelerinin muvafakati(7) ve rızaları ile nişanlanmışlardı, ama her iki tarafın ailelerinin de tavırları sanki zoraki rıza göstermişler gibiydi.

Özellikle kız tarafı. Sebebi anlaşılmazdı, anlamaları da gerekmiyordu zaten. Çünkü birbirini zapt edilmezcesine, ayrı kalmaya tahammül edilmezcesine seviyor, özlüyor, istiyor, hatta ihtiyaç duyuyorlardı.

Askerden dönünce saniyeleri bile hesaplayarak evlendiler. Deniz Ekin, olmuştu Deniz Ekin Tekin. İki soy ismi de kullanmak hem yasaların kendine verdiği bir hak, hem de mesleği icabı uygulamalarda kullanması gerekli bir mecburiyet gibiydi.

Ve de dahi senesine kızları oldu;

“Sen Deniz, ben Deniz, kızımız da Deniz olsun!” deyip kızlarına da aynı ismi vermekte beis görmemişlerdi(8).

Ancak Anne Deniz’in doğumdan sonra tavrı değişmişti. En ufak şeye sinirleniyor, kızıyor, bağırıyor ve tüm hıncını Baba Deniz’den alıp onu hırpalıyordu. Hatta bundan sadistçesine(9) zevk alıyor gibiydi de. Bebeğe Anne Deniz’in babası-annesi bakıyordu.

Anne Deniz gün geçtikçe mesleğindeki başarılarını artırıyor, ortamında bir numara olmasa bile aranılan, anılan bir avukat olarak gözleniyordu. Oysa Baba Deniz Dışişlerinde basit bir memur olmaktan ileriye gidememişti, görevi her ne ise?

Bu kadar inkisar(10) ve şikâyet içinde mutlu anı, daha doğrusu mutlu anları yok muydu? Vardı, hem gerçekten mutlu oldukları, yataklarını paylaşmak gibi. Birbirinin nefesini hissetmek, bedenlerini üleşmek mutluluklarıydı.

Ancak sabahına ulaştıklarında ayrı karanlıklar içinde oluyordu dünyaları, yaşanamayacak gibi ve yaşanamayacak kadar.

Bu yaşam bir bakıma keçiboynuzu gibi bir şeydi; Yani “Bir dirhem bal için, bir çeki odun çiğnemek” gibi. Ya da bir gecelik mutluluk karşılığı zamanı kısıtlanmamış uzun bir süre kahırlanmak, hüzünlenmek, acı çekmek gibi…

Olmayacaktı böylesine devam etmek. Olmadı da…

Teklif Anne Deniz’den gelmişti;

“Ayrılalım!”

“Seni çok seviyorum, sensizliğe tahammülüm yok, bebeğimiz var, zararı yok, sen gene kız, bağır, çağır bana, hırpala, tekmele, kapının önüne koy istersen!” gibi yakarışları yeterli olmamış, “Nuh deyip, Peygamber dememek” gibi bir tavırla Anne Deniz;

“Ayrılmamız ya olacak, ya da olacak!” diye bağlamıştı sözlerini.

Ne de olsa o bir avukattı, hem de sayılı, saygın avukatlardan…

İstenmeyen birinin, istenmediği yerde kalmak için direnmesi gibi bir yanlışlık olamazdı. Evleri zaten Anne Deniz’in babasına ait mülklerden biri idi. Bir bavula sığdırdığı birkaç parça çamaşırı alarak bir otele yerleşti, daha boşanma ilâmını(11) bile eline almadan, bilinen anlamda bağrına taş basarak.

Oteli öyle ahım-şahım bir otel değildi, ama giderleri kendisine göre ağırdı ve buna devamlı olarak tahammüllü olmak zordu.

Bebekleri Deniz karısında kalmıştı, hem her bakımdan yeterliliği sayesinde. Böyle bir şey olmasa bile karısı allem eder, kellem eder(12), mesleğinin verdiği avantajlarla nasıl olsa ibreyi kendi yönüne çevirirdi.

Giderler, ya da nafaka anlamında bir dileği olmamıştı karısının. Çünkü hem aileden varlıklıydı, hem de kariyeri(13), mesleğinin gerekleri nedeniyle fazlasına ihtiyacı yoktu.

Yok, eğer “İsterim!” diye tuttursaydı ki bu, onun en doğal hakkıydı, o zaman açlığa talim nasıl yapılır öğrenirdi, ama karısı bu kadar gaddar(14) olamaz, bir ömrün bir parçasını da olsa beraber tükettikleri için kıyamazdı kendisine.

Yani öyle düşünüyordu Baba Deniz.

Geçimindeki yetersizlik nedeniyle ki; saklamaya gereği yoktu, ayrılığının tesellisi olarak sigara ve alkolle dostluğunu ilerletmiş, bu bütçesine darbe vurduğu için yurtdışında bir yerlere, hem neresi olursa olsun atanmasını istemişti üst makamlarından.

Ve gitmişti bir yerlere, dünyanın bir ucu olmasa da. Yaşam zordu, ama böyle yaşaması da zorunlu gibi geliyordu kendisine, dışlanınca. Karşılıksız sevgisi, tükenmesi mümkünsüz bir özlem, bakım, şefkat ve özene muhtaç bir bebek.

Bu yaşam biçimi vaktinden önce yaşlandırıp ihtiyarlatmıştı Deniz Tekin’i. Mutlu olduğu anlar, yılda bir kere, yirmi gün olarak kısıtlanmış olsa da kızıyla geçirdiği vakitlerdi.

Biliyordu ki uzaktı kızı da kendisinden. Gün-be-gün de uzaklaştırılmağa çalışılıyordu gibi bir his egemendi beynine. Nerede, ne zaman, nasıl ve niçin olursa olsun, kızının annesi yaşamındaki ilk, tek ve son kadındı.

Bu nedenle her gelişinde kızına, ayrılmış olsalar da eşine ve kaynanasına içini hediyelerle doldurduğu bir bavulu bırakıyordu. Öyle eften-püften(15) şeyler değil, iş yerindeki bayan arkadaşlarından yardım alarak mümkün olduğunca beğenilecek, hoşlanılacak, zevk alınacak şeyler olduğuna inandırıldığı ve inandığı şeyler.

Başlangıçlarda kayınpederini de unutmazdı, ama o yaşama hakkını yeterince ve gereğine uygun olarak kullanmamış olmalıydı ki, yurt dışından ikinci gelişinde karşılamamıştı kendisini ve yok oluşundan yaşadığı adreste haberinin olmaması üzüntüsü olmuştu…

Gün boyu doyumsuzluğu yaşayarak beraber oldular baba-kız. Annesinin kesin talimatı vardı, kızının evine dönüşü Saat: 18.00 den sonrasına kalmayacaktı.

Oysa o güne değin kızını evine bırakırken bir kere bile karşılaşmamışlardı evin kapısında bile, eski karısıyla.

Kızını teslim ettiği kişi daima anneanne idi. Sebep malûm! Eski karısı kendini aşmış bir avukattı, muhtemelen de annelikten önce! Çok mu zalimce yaklaşmıştı düşüncelerinde, sevdiği ve sevmekten asla vazgeçmediği kadına ve kendisine, ayrılmış olsalar da? Bu, kızına karşı aşırı koruganlığından kaynaklanan bir davranış biçimi olabilir miydi?

Muhtemeldi!

Otele uğrayıp bavulu alarak döndüler eve, her yıl olduğu gibi. Kızını anneannesine teslim ederken anneanne, boş bulundu;

“Dur Deniz damat! Ev bavul doldu. Bir-ikisini al istersen, lâzım olur sana!”

Evet, eski karısı Deniz’in annesiydi, torununun anneannesi idi, ama boşanır boşanmaz adını Deniz Ekin olarak düzelttiren ve buna göre Nüfus Kâğıdını yenileyen kızının kocası değildi ki artık.

Hani, hukuk cümleleriyle sabık(16), sakıt(16), eski, bırakılmış, defterden silinmiş gibi sıfatlardan biri olsaydı seslenişi, belki kabul edebilirdi bu deyişini. Gene de damatlığını gönlünden silmemiş olduğu için memnun oldu ve;

“Teşekkür ederim efendim, bavulları boş olarak götürmem çok zor, size gerekli değilse bile, bir ihtiyacı olana verirsiniz, siz bilirsiniz efendim!” dedi…

Yalnız otel odasında yalnızlığını yaşamaya başlamıştı. Yarına, yarın sabaha ve bu sabahları takip edecek diğer sabahlara o kadar çok zaman ve ihtiyacı vardı ki!

Amaç; bu dünyayı yaşamaktı. Buna zorunluydu da. Hiç bir neden olmasa bile kızının babası olarak özellikle yurt dışı görevine başladıktan sonra bilmediği çok şey olduğunu düşündü.

Çağrışım yapan, minarelerin birinden yükselen “Ezan” denilen sesti, hangi vakte ait olduğunu umursamadığı. Namaz-niyazla ilişkisi yoktu, hem uzunca bir zamandır. İlgisi olsaydı…

Hangi camii en büyüktü?  Kocatepe?... Selimiye?... Sultanahmet?...

Birinden birinde baş imam olurdu dağarcığındaki birikimlerle. Müftü bile olabilirdi belki. Ama bunun için bir fırın daha ekmek yemesi gerekirdi, okuyup öğrenmeye çalışmak yanında.

Bir de çekinikliği vardı, iki kişiden fazlasının yanında konuşamazdı, rekâketi(17) olurdu, kekelerdi. Cemaatse büyük bir topluluktu. Ne vaaz edebilir, ne hutbeye çıkabilir, ne de onlara namaz kıldırabilirdi.

En iyisi Büyük Türk Büyüklerinden(!) birinin dediği gibi; “Bu diyardan gitmeli değil” “Bu sevdadan vazgeçmeliydi.”

Ve o; “Vazgeçtim!” dedi kendi kendine ve valizinden çıkardığı siyah kutulu bir şişeden bardağa koymadan bir yudum aldı. Odasındaki televizyonu açtı. Kendince dişe dokunur bir şey yoktu, kapattı hemen.

Siyah kutulu şişeden aldığı yudumları birbirini takip etti.

Durması gereken zamanı kestiriyor, biliyordu. Bekli de yudumlarını sayarak. Uzandı yatağının üstüne. Tavandaki lâmbaya doğru gerili örümcek ağı çekti dikkatini.

“Hem o kadar para ver, havlular değiştirilsin, sabunlar yenilensin, ama çevre kontrolü yapılmasın.”

Hır çıkartmak, kavga etmek geçti aklından. Boş verdiğinin farkında olmadan öylece de olsa sabaha ulaşmaktan dolayı memnun oldu…

O gün yine karısı getirdi kızını, cisminde ve yüzünde hiçbir değişiklik olmadan. “Merhaba, Günaydın!” deme zorunluluğu olmadığını sanki bilerek teslim etti kızını babasına.

Bir gün önce oturdukları banka kuşlar pislemişlerdi. Oturmakla-oturmamak arası tereddüdünü yaşadılar beraberce, baba-kız.

Babası yakındaki bir bayiden ucuz bir gazete almak düşüncesini yaşarken o ana kadar dikkatini çekmeyen uzak banklardan birinde yalnız başına oturan kadının sesi ulaştı kulağına:

“Fazla gazetem var, buyurun!”

Demek ki yaşamıştı ve bilen biriydi.

“Bazı insanlar ne kadar anlayışlı ve tedbirli” demek geçti içinden; “Teşekkür ederim efendim!” deyip otururken.

“Babacığım, biraz salıncakta sallanabilir miyim?”

“Tabii, dikkatli olmak şartıyla. Yoksa annene hesap veremem biliyorsun!”

Genç kadın, belki yalnızlığının iteklemesiyle;

“Onu getiren genç ve güzel bayan, eski eşiniz mi yoksa?”

Deniz, bir bakışta bir şeyleri bilmiş olmasına hayret etmişçesine;

“Evet, ama nasıl anladınız ki, hemen?”

Hareketler ve sözler kişiliğin aynasıdır(18), derler. Yüzünüze bile bakmayı zül sayan(19) bir sima, oldukça varlıklı ve itibarlı olduğunu da hissettiriyor davranışlarıyla. Çekinikliği ve kısıtlı bir yaşamı olmadığı da buralardan bile belli oluyordu.”

“Psikolog(20) olmalıymışsınız!”

“Evet, lisede Psikoloji Öğretmeniyim. Dün ile bugünü uzaktan da olsa birleştirince bir şeyleri anlayıp yorum yapmam zor olmadı.”

Tam bu arada Deniz’in kızı Deniz’in sesi duyuldu;

“Babacığım, bakar mısın?”

İki sokak çocuğu tipindeki çocuk Deniz’i salıncağından indirme çabasındaydılar.

“Geliyorum Deniz!” deyince çocuklar kaçmaya yeltendiler, biri tökezleyip düştü, öteki onu bırakmamak istercesine, sopa yeme riskini göze alarak kaldırma gayretinde oldu, başaramadı.

Düşenin herhalde ayağı burkulmuş olmalıydı.

Deniz, kızı, o kadın ve bir erkek çocuğu başına geldiler düşen çocuğun. Koşan çocukların her ikisi de korkmuşlardı, ya da korkmak mecburiyetinde idiler:

“Amca! Bir daha yapmayacağız!” dedi ayaktaki çocuk.

Yere düşeni elinden tutarak kaldırmağa çalışan Baba Deniz;

“Kardeşin mi?” diye sordu.

“Evet!”

“Bak oğlum! Bazı şeyleri güzellikle söyler, ister, dilerseniz isteklerinize kavuşmanız mutlaka daha kolay olur. Hadi bakalım deneyin; ‘Deniz kardeş, salıncağa biraz da kardeşim binebilir mi?’ diye sor, bakalım!”

“Deniz kardeş, birazcık da kardeşim binebilir mi salıncağa?”

“Tabii kardeşim. Hem sen sallayamazsan kardeşini, ben yardım eder, sallarım onu.” deyip küçük çocuğu elinden tutarak onu salıncağa doğru yönlendirme gayretinde oldu.

Genç kadın;

“Kızınızın adı Deniz mi?” diye sordu;

“Evet!” cevabını da alınca;

“Benim oğlumun adı da Deniz!”

“Tesadüflere inanır mısınız? Sadece kızımın değil, benim de, ayrıldığım eşimin de adlarımız Deniz. Umarım sizin adınız Deniz değildir!”

“Gizem!”

“İnanması zor olacak, ama ayrıldığım eşimin ablasının ismi de Gizem!”

“Tesadüfler abartılmamalı bence.”

Bu sırada iki Deniz, tanışıp ağabey-kardeş gibi el ele tutuşup oynamaya başlamışlardı, onlar aynı banka oturmaya çalışırlarken. Yerlerinden kalktıklarında rüzgârın savurduğu gazete kâğıtları yerine yeni parça kâğıtları koymaya çalışırken, diğerlerinin nerelerini kirlettiğinin araştırmasını yapar gibiydi Gizem.

Görememek muhtemelen üzüntüsüydü. Ancak onu daha da fazla üzen Deniz’in sigara içme çabası olmuştu. Deniz paketinden sigarasını çıkardı, ağzına yerleştirdi tam çakmağını ateşlemek üzereyken, Gizem’in sesi çınladı kulaklarında;

“İçmeseniz!”

“Rahatsız oluyorsanız, özür dilerim, peki!”

“Rahatsız olduğumdan değil, sigara yüzünden gırtlak kanseri olan, üç-beş ay içinde kanserden değil, tümörün yaratıcılığı ile boğularak ölen eşimi unutmamış olmaktan dolayı içmemenizi önereyim istedim.”

“İşte içmiyorum, bıraktım şimdi!” derken cebinden çıkardığı paketi tüm gücüyle sıkıştırıp buruşturup çakmağı ile birlikte erinmeden yerinden kalkıp çöp kutusuna attı Deniz.

“Sizin adınıza sevindim!”

“Kendi adınıza da sevinin Gizem Hanım. Keşke tüm yaşamımızda yer alanlar, sizin gibi karşılıksız sevinseler!”

“Hep karşılık olarak mı sevinç duydu yaşamınızdakiler?”

“Bilmem, bunu yaşayacak kadar uzun zamanım olmadı ki. Sadece hissettim desem, doğru olacak.”

Çocuklarının, iki Deniz’in arkadaşlıkları fark edilecek, şaşılacak kadar iyi, düzenli ve güzeldi. O günün tümü başka bir yerlerin gezilmesi arzulanmadan orada geçti. Sadece bir saat kadar bir lokantaya gittiler, o kadar…

Ertesi gün, daha ertesi gün değişmedi yaşamları; Gizem, Deniz, Deniz ve Deniz olarak. Gizem bir iki defasında börek ve termosla çay, ya da ayran getirmişti. Bir iki defa da aynı lokanta yer almıştı, boğazlarının pası silinsin diye, aralardaki mesafe tümüyle korunarak.

Sayılı zaman çabuk geçermiş. Deniz’in zamanının da geçmesi mukadderdi. Adli tatil başlamış, analı-kızlı-torunlu tatil yapmak arzularını belirtmişlerdi. Ölen eski kayınpederinden kalan yazlıklarına giderlerdi her yıl bu zamanlarda.

Önce eski kayınvalide gider, temizlik falan yaptırır, buzdolabını çalıştırır, mutfağı hazırlar analı-kızlı olarak beklerdi onları.

Deniz Tekin de uçaksa uçak, otobüsse otobüs kızından ayrılmamak, biraz daha onunla birlikteliği yaşamak için katılırdı onlara eski karısının surat asmasına rağmen. Senede yirmi gün; artısı, eksisi olmayan süre kızıyla beraber olmayı istemesi hakkı idi ve bunu en iyi bilen de karısı olup, ister-istemez tahammüllüydü.

Eskilerin deyişiyle; “Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldü.(21) Yani insan hafızası, unutmaya mahkûmdu. Yaşanan anların geri dönmesi mümkün olmadığı gibi, tekrar yaşanması, tekrarlanması da mümkün değildi. O da unutacaktı. Nitekim unuttu da… 

Gidiş günü gelmişti. Bu vedalaşmak demekti. İçinden gelmiyordu vedalaşmak ve gitmek. Tuhaf hisler içindeydi.

Tatil yöresinden havaalanına gidecek, oradan da uçup görevli olduğu ülkeye ulaşacaktı. Bir başka dünyaydı yaşadığı, tahammül edemediği ve edemeyeceği.

Ama tahammül etmeliydi, buna mecburdu.

Valizini hazırladı. Otelle ilişiğini kesti. Otelle yazlık arası iki adım kadardı. Yaz sıcağına rağmen takım elbiselerini giydi, bavulunu Danışma’ya emanet edip öncelikle kızıyla vedalaşmak istedi.

Eve ulaştığında balkonda idiler. İkindi çayı içiyor olmalıydılar. Anneanne fark etti gelişini ve muhtemeldir ki kahır dolu bir sevinçle;

“Gelene bak! Nihayet!”  dedi, endişe yaşamadan.

Genç adam, “Baba!” deyip balkon kenarına doğru koşan kızına sarıldı, balkon korkuluklarından incitmeden alma gayretiyle;

“Allahaısmarladık kızım! Anneni, anneanneni üzmeyeceğinden kesinlikle eminim, bu nedenle sana öğüt vermeyeceğim. Sadece sağlıklı yaşa, Allah’a emanet ol!”

“Hemen mi gidiyorsun, bir çay içeydin!” dedi eski karısı, zorunluluk duymuş olsa gerekti. Anneanne ise yüzüne bakmaz gibiydi.

Kapıya çıkmak ve çocuğunu üzmeden elinden tutarak içeriye almak gayretindeydi, eski karısı, yani Anne Deniz.

Kapıyı açınca dürüst davranması gerektiğini düşündü Deniz Tekin;

“İçimde üstesinden gelemediğim, zapt edemediğim bir his var. Tüm beraber yaşadığımız anlar için sana içtenlikle teşekkür ediyorum. Sen yaşamımda bir tanem idin, son nefesime kadar da öyle kalacaksın. Kâğıtlarda yazılı olanların, bedenlerimizin ayrı olmasının bence hiç önemi yok. Son bir defa öpebilir misin beni?”

Şaşırmıştı Deniz Ekin, bu ilginç ve anlamsız diye yorumladığı istek karşısında. Kızı Deniz’i sırtından itekleyerek balkona doğru yönlendirdi;

“Bak bakalım bir anneannene!” diyerek ve kocasının, yani eski kocasının dudaklarına uzandı usulca.

“Öyle yasak savar gibi değil Deniz! İlk günkü gibi, beni sevdiğin gibi, bensiz olamayacağını hissedercesine, vedalaşır gibi, bir daha, ama bir daha hiç öpüşmeyecekmişiz gibi öp beni!”

Deniz Ekin sarıldı kocasına, onu, onun istediği gibi öptükten sonra;

“Ağzına hiç yakışmayan şeyler söylediğinin farkında mısın? Ben seni çok seviyorum, hatta senin beni sevdiğinden de çok!”

“Ben de seni, hem canımdan çok, senin için ölecek kadar çok. Keşke ayrılmadan önce biraz ayrı kalmayı mı deneseydik, sevgimizin acıkması, monotonluğun(22) yok olması için. Allahaısmarladık bir tanem! Allah’a emanet olun ve sizi her zaman ve çok sevdiğimi bilin…”

Kapıdan ayrılırken anneanne içten-içe mırıldanıyordu;

“Madem bu kadar seviyordunuz birbirinizi, neden araya mesafe koydunuz ki? Neden ayrı yaşadınız ki? Niçin hayatı birbirinize zehir ettiniz ki?”

Kapıdan ayrılıp balkondan el sallayışlarına cevap vermeğe çalışırken kaderin de ağlarını örmekte olduğunu bilemezdi Deniz Tekin. İçindeki onu boğan “Allahaısmarladık!” sözünü içtenlikle dedirten kader yörüngesine oturmuştu.

Sadece ona ilk hareketi verecek bir dokunuş gerekliydi.

Vedalaşmanın umduğundan uzun sürmesi tedirgin etmişti Deniz Tekin’i. Yanından geçen taksiye işaret etti. Taksi durdu ve bindi.

Kader, şekillenmesi için gereken işareti almıştı.

Otele uğrayıp valizini aldı. Uçağa yetişmesi gerekti. Şoföre rica etmişti, sürat nedeniyle ceza yerse kendisi ödeyecekti. Uçağı kaçırmaktansa bu daha ehvendi(23)

Sürate dayanamayan aracın ön tekerlerinden biri patladı birden, takla atan araç, bariyerleri de aşıp, yuvarlandı ve bir yerlerde durdu öylece.  Olaya şahit olanlar aradılar bir yerleri…

Çok, çok sonrasında telefonu çaldı Deniz’in;

“Deniz Ekin?”

Telefon eden karşısındakinin bay mı, bayan mı olduğunun tereddüdü içindeydi.

“Evet, benim!”

“Deniz Tekin neyiniz oluyor efendim?”

“Kocamdı!”

“O halde telâş etmeden hastaneye gelebilir misiniz efendim?”

“Yoksa Deniz’e bir şey mi oldu?”

Doktor olduğunu söyleyen kişi, son sözleri duymamışçasına telefonu kapattı, sedyelerdekileri de morga götürmelerini işaret ederek.

Bazı şeylerde geç kalındığını, gecikince anlıyordu insanlar.

Deniz’in bir-iki saat kadar önce heyecanla bağrına basıp, kokusunu ve sıcaklığını hâlâ mevcudiyetinde hissettiği Deniz’i yoktu artık!

Tatili yarım, Deniz’i toprağına bırakıp döndüler…

Günler sonra, anneannesi götürdü Deniz’i parka. Deniz, arkadaşı Deniz Ağabeyini annesinin yanında parkta görünce koşup sarıldı ona;

“Benim babam da öldü, ben de babasızım senin gibi artık!” dedi engel olamadığı gözyaşlarıyla, hıçkırarak.

Gizem yaşlı kadına baktı sorarcasına;

“Denizin babası…?” sözü yarım kaldı, anneanne yanıtladı hemen süzgeçten geçirmeden;

“Kaybettik maalesef!”

Sebebini söylemeği uygun mu görmemişti, yoksa kader diye bir sebebe bağlansın mı istemişti, hissedemedi.

Gizem; çocukların her ikisini de, birini bir kolunun, diğerini diğer kolunun arasına aldı, teselli etmek istercesine saçlarından öptü…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Türkiye’mde bu isimlerde yaşayan insanlar olabilir, olsa gerek. Ben sadece soy ismimin harflerinden çağrışım yaparak ve sülâlemde bulunan kız ve oğlan çocuğu Deniz isimlerinden esinlenerek bu isimleri kullanma gayretinde oldum. Özür dileme hakkım her zaman baki…

(1) Kâhinlik; Kâhin olma, kehanet sahibi olma durumu, bilicilik.

(2) Albeni; Çekicilik. Çekici olma durumu. Alım. Alımlılık. Cazibe.

(3) Erbap; Bir işi iyi bilen, bir işin uzmanı, ustası olan kimse.

(4) Nutku Tutulmak; Korkudan heyecandan, şaşkınlıktan ya da öfkeden konuşamaz olmak.

(5) Feleğini Şaşırmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz olmak.

(6) Deniz Ekin, Deniz Tekin;  Karikatürist, Gazeteci, Tiyatro ve Sinema Sanatçısı ve Şovmen Altan ERBULAK, ilk evliliğini Altan AŞKIN’la yapmış olup, sonradan ismine Ayşe’yi ekleyen ilk çocuklarının adı da Altan idi. Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Nikâh şahitlerinden biri Altan KARINDAŞ idi, diğerini hatırlayamadığım için ilgiliden özür diliyorum. Bu öyküde bu değerli sanatkârın etkisi olmuş mudur? Belki…

(7) Muvafakat; Uygun görme, onama, kabul etme.

(8) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.

(9) Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.

(10) İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

(11) Boşanma İlâmı; Boşanmanın tescili olan, üstünde boşanma ibare ve koşullarının yazılı olduğu birkaç imza ve mührün yer aldığı mahkeme kararına ait belge.

(12) Allem-Kellâm Etmek (Allem Etmek, Kullem Etmek); Bir işi istediği duruma getirmek için her türlü kurnazca ve hileli çarelere başvurmak.

(13) Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği. Bir meslekte ilerleme.

(14) Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davrana, taş yürekli kimse.

(15) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

(16) Sabık; Eski, geçen, önceki, sabıkalı.  Sakıt; Düşen, düşmüş, geçersiz, önemi kalmamış.

(17) Rekaket; Kekemelik.

(18)  Hareketler, sözler, bakışlar kişiliğin aynasıdır. ALINTI

(19) Zül Saymak (bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak olarak değerlendirmek.

(20) Psikolog; Ruh Bilimi ile uğraşan, ruh bilimci.

(21) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır.

(22) Monotonluk; Tekdüzelik, yeknesaklık, çeşitliliği olmamak, donukluk, sıkıcılık.

(23) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz. 4Nutku Tutulmak; Korkudan heyecandan, şaşkınlıktan ya da öfkeden konuşamaz olmak.