Genç iş adamı yaşamının bu bölümünde oldukça ve gerçekten şanslı olduğunu düşünüyordu, üst üste yaptığı anlaşmalarla babasından henüz devraldığı ticaret hayatına daha yeni atılmış olmasına rağmen.

Eğer plânladığı bu son şifahi anlaşmanın da, sözleşmesini İstanbul’daki merkezle karşılıklı olarak imzalayıp yaparsa, babasının verdiği arabayı değiştirip yeni bir araba alacaktı kendine. Hem de bedelini peşin ödeyerek, taksite, banka kredisine falan ihtiyaç duymadan.

Gerçi bankada hem kendi adına ve hem de şirketi adına yetkili olduğu yeterli parası ve itibarı varsa da, bölük-pörçük(1)-püsürlüklü(1) alışverişleri hiç sevmezdi, babasından kalan bilgi mirası olarak…

Evet, yükselişinde, bugünlere ulaşmasında babasının katkısı yok muydu? Vardı tabii, hem de nasıl? Bunu babasına içtenlikle itiraf etmesi, şükranla “Sağ olun!” demesi gerekliydi.

Daha lisede okurken fabrikanın kokusunu hissetmesini sağlamıştı babası. En ufak birimden, hatta hamallıktan, depoculuktan, sevkiyattan, forklift(2), trans palet(2) kullanmaktan, raflardan malzeme indirmekten, malzemeleri usulüne uygun olarak raflara yüklemekten, istiflemekten(3) başlamıştı işe, yaz tatillerinde.

Fabrikanın işlerine yakınlığının gerekliliği nedeniyle de olsa gerek daha on sekizine basar basmaz Sürücü Belgesini alıp koymuştu cebine, kimseciklerin haberi olmadan. Ama babası zeki adamdı, aksi takdirde böylesine bir fabrikayı zorluklarına karşın, insanlıkla, sevgiyle ve kendisine gösterilmesi gereken saygıyla idare etmesi mümkünsüzdü.

Bu nedenle askerden dönene kadar herhangi nedenle olursa olsun eline direksiyon almasına izin vermediği gibi, fabrikadaki tüm personele de “İşten atarım!” tehdidiyle oğlunun eline direksiyon vermelerini yasaklamış, onun araç kullanmamasını sağlamıştı. İstisnası(4) sadece forklift idi, o da fabrika içinde değil, fabrika alanı dışındaki bölmelerde.

Bölüm-bölüm fabrika işçisi gibi çalışmış, işe ilk başlayanlar gibi ücretini sigortalı olarak asgari ücretten almış, gerekli olmadığına kesinlikle inansa bile annesine borç vermiş, kendisinin elbise, gömlek ve ayakkabılarını kendisi almıştı, yaz tatillerinde, çalışmasının karşılığı olarak ve hak ederek.

Sonradan öğrenmişti ki, babası kendisine asgari ücreti cebinden ödemesine rağmen ilerdeki yaşamında yararını görmesi için, sigorta primlerini en üst düzeyden ödetmişti, Muhasebecisine talimat vererek.

Kendisinin bundan asla haberi olmamış ve bu; işin başına geçmesinin ertesinde de devam etmişti, yine kendisinin zerre(5) kadar haberi olmadan.

Eksiği?...

Evet! Her şeye rağmen iki eksiği olmuştu yaşamında. Birincisi; bir hafta, bilemedin en fazla on günle kısıtlanmış, gideri kendince karşılanan tatiller ve ikincisi; gönlüne göre “Hayat arkadaşım olsun” dileğinde bulunacağı bir arkadaşının olmamasıydı bugünlere kadar.

Evet, lisede de, üniversitede de, bedelli askerlik yaptığı dönemlerde de arkadaşları, arkadaşlıkları olmuştu, ama bu arkadaşlıklar sevgiye dayalı değildi. Sadece bir fabrikatörün tek oğluna istikbal düşüncesiyle karşı cinslerin duyduğu yakınlıktı.

Onun istediği, arzuladığı, beklediği bu değildi, hem hiç. Biri sevsin kendisini candan, kıskansın, onsuzluğa tahammülü olmasın, tüm varlığında kendisini hissetsin dileğindeydi.

Bu; belki de arzuladığını bulamaması nedeniyle avucunu yalamak şeklinde bir serüvene(6) mahkûmiyet gibiydi.

Ya da bir dereye, sulama kanalından sulama için bahçeye çevrilmiş bir arka konulmuş, kendi geleceğini kendinin bile bilemediği kâğıttan bir kayık…

Aramaktan vazgeçmişti kendisini sevme zahmetine katlanacakları ya da birilerinin kendisine sahip olmasını, eşi olmasını istemesini bulamamaktan dolayı. Kendini tamamen işine, işlerine vermişti, hele ki babası kendisine danışma gereğini bile duymadan, kendi başına, kendini re’sen(7) emekli edip de tüm işleri birdenbire omzuna bindirdikten sonra.

Babasının felsefesi şuydu;

Biri yüzmesini bilmiyor mu? Kaldırıp denize atacaktın, kendisi kendisini kurtarsın, diye.

Biri konuşmasını bilmiyor mu? Mezarlığa götürüp yalnız başına bırakacaktın, mezar taşlarına nutuk atsın, topluluklarda karşısındakileri görmesin, rahatça konuşsun diye.

Babasına sitemi(8) yok muydu? Vardı tabii. Bir ya da iki-üç kardeşi daha olsaydı, iyi olmaz mıydı zamanında? Çalışırdı gene, önemli değildi yalnızlığı, ama önemliydi tek oluşu.

Ancak, eğer kendisini yalnızca kendi olarak sevip, sayıp, bağlanacak birine rastlayamazsa ömrünün sonuna kadar, ne yapardı ki? Onun çözümünü de düşünmüştü genç adam, kendisine göre.

Yasaların öngördüğünce birini evlâtlık, ya da yardımcı olarak yanına alır, yetiştirir, hatta evlendirir, barklandırır, fabrikayı duruma göre ya ona, ya da uzak da olsa akrabalarından birinin akıllı-uslu çocuklarından birine bırakırdı.

Baktı ki hiçbir şeyi gözü tutmuyor, ya da yasalar kendisine o izni vermiyor, o zaman da fabrikayı bir hayır kurumuna devreder ve Tanrının son buyruğuna hazır olurdu, o buyruğa hazır ederdi kendini, ister yatağında, ister şurada, isterse burada.

Genç yaşlarda, daha henüz otuzlarını yaşarken, daha henüz yolun yarısına bile gelmemişken gecikmek istemeksizin hazırlamıştı Yaşam Plânını...

Başlangıç düşüncelerindeki gibi sözleşme için günübirlik İzmir’den İstanbul’a gitmek zorunda kalmıştı acilen. Babasından görevini, henüz’e yakın bir zamanda aldığı için sahip olduğu görev ve yetkilerinin hiçbirini hiçbir kimseye, dolaysıyla kendine de aktarmamıştı.

Babasının aktardığı prensipleri vardı, kendine göre tanıması lâzımdı o kişileri, babasının düşünce, icraat(9) ve bilgi birikimlerine göre değil.

Bu nedenle de her işe kendi koşuyordu, zaten vakti de müsaitti, ne hastası-ustası oluyordu, ne evlad ü ayali(10), ne de düşünürken çoğalan “acabaları.”

Oysa hepsi üniversite mezunu olan mühendisleri, teknisyenleri, muhasebe ve idari elemanları vardı, görevleri zamanı gelince parça parçalar halinde aktaracağı. Zamanı vardı, tanıyacak, oluşturacak ve sonra “Sen şuraya şunu yapacaksın, sen buraya bunu halledeceksin!” deyip yükünü hafifletecekti.

Bir bakıma espride ki gibi [affedersiniz ve değerli sanatkârın affına sığınarak];

“Şu şuraya, şu şuraya, şu da Türkan Şoray’a!” der gibi.

Bugün, bu sabah, sabahın bu er vakti de olsa İzmir’den İstanbul’a uçmasına çeyrekler kala bir tedirginlik(11) vardı içinde nedense anlayamadığı. Haklı olduğuna inanamadığı bu tedirginliğin nedeni belki de yapmayı tasarladığı sözleşme ile ilgiliydi:

“Aman canım, anlaşma oldu, oldu, olmazsa atla deve değil ya, koşullarımız karşılıklı olarak iyi olmazsa, el sıkışır, bir sonraki sefer için sözleşiriz!” der ve geri dönerdi İzmir’ine.

Ticarette her şey, her şeye rağmen uygun olmayabilirdi. Pariteye(12) bağlı olarak Euro ya da Dolar üzerinden anlaşırdın, örneğin bir kilo pirinç bir Dolar karşılığı gibi.

Ertesi gün bir de bakardın ki piyasa değişmiş, bir Dolar karşılığı vermen gereken pirinç miktarı bir kilo artı yüz grama çıkmış. Bu zarardasın demekti. Tersi de olabilirdi tabii, doksan sekiz sente inerdi meselâ bir kilo pirinç karşılığı, bu da karşı tarafın zararı demekti.

Onun için sadece piyasa şartlarını bilmek değil, geleceği de tahmin etmek zorundaydı. Hükümetin çalışma, davranış, uluslararası ilişkileri, felsefe, tavır ve edası, Merkez Bankası, IMF, dış ilişkiler, arz-talep, parite, enflasyon(13), devalüasyon(13) gibi aklına ne gelirse ticaretle ilgili düşünmek zorundaydı.

Düşünürken yorulmamıştı, ama düşünürken havaalanına ulaşmıştı. Arabasını havaalanının park yerine bıraktı.

Rutin(14) kontrollerden sonra banklardan birine oturmuş, davet anonsunu beklerken, bir taraftan da gazeteden ekonomi haberlerini ezberlemeğe çalışıyor, göz ucuyla da kalkan-inen uçakları hayranlık derecesi ile izliyordu. Çünkü çocukluğundan beri tüm merakı uçaklar üzerine idi, belki bunda evlerinin havaalanına çok yakın olmasının da etkisi vardı.

Babasının fabrikasının devamı olma zorunluluğu olmasa, ya Uçak Mühendisi ya da fiziksel yapısı uygunsa ki uygundu, pilot olmak en büyük arzusu idi. Bu sebepten olsa genç yaşında uçağı olmasa da brövesi(15) de olmuştu. İlerde, belki de daha ilerlerde uçağı da olurdu, kim bilir? Hayal etmenin asla ve asla sakıncası yoktu çünkü.

Kendi uçak hevesi galiba annesinde de vardı ki, bu nedenle “Göksenin!” adının konulmasında ısrarcı olmuştu, belki de kendisinden sonra başka kardeşlerinin de olacağını varsayarak. Çünkü babası, kendi babasının Mehmet, annesinin babasının Emin olan isimlerinden türeterek oğlunun, yani kendisinin adının Mehmet Emin olmasını istiyormuşmuş!

Anons yapıldığında çok kişi belki de yerlerinin başkaları tarafından kapılacağı(!), ya da raflarda bagajına yer bulamayacağı endişesi ile hemen biniş sırasına girmişlerdi.

Onun öyle bir telâşı yoktu. Dizüstü bilgisayarını muhafaza ettiği çantasını nasıl olsa bir yerlere sıkıştırırdı, bu koltuğunun altı bile olabilirdi.

Ayrıca ve özellikle bir çıkış kapısına yakın koridorun sol tarafındaki koltuğu tercih ediyor, eğer internetten bu koltuğu alamazsa hosteslere herhangi bir olumsuzluk halinde insanlara yardımcı olmak için bu konuda geniş kapsamlı bilgi ve deneyimi olduğundan bahisle yer değiştirmek isteyen olursa talip olduğunu belirtiyordu, daha binerken.

Çünkü kendisinden sonraya kalan yolcu olmadığı için geçişleri engellemesi gibi bir negatiflik yoktu. Bu kere şansı yaver gitmiş, böyle bir istemde bulunmadan geçip plânlayıp numarasını aldığı yerine oturmuştu.

Uçağa binip de yerine oturduğunda, koridorun diğer tarafındaki koltuktaki esmerin çok ötesindeki koyu kahverengi denecek tenli, siyah saçlı, karakaşlı-karagözlü genç kız dikkatini çekmişti.

Onun anne ya da babasından birinin beyaz, diğerini de kara olduğunu geçirdi zihninden.

Bu; kendisini hiç de ilgilendiren bir konu olmamalıydı aslında. Öyle ya kendisine neydi ki, ırkı, rengi, milliyeti hatta? Ancak yabancı uyruklu olduğu düşüncesi nedense fuzuli(16) olarak da olsa yer etmişti zihninde.

Öylesine dikkatli incelenmesi genç kahverengi kızın hissedip dikkatini çekmiş olmalıydı. Bakışları çakıştı ve gülümsedi genç kız. Böyle bir gülümseyişe hazırlıklı değildi ve daha önce yaşamının hiçbir döneminde rastlamamıştı

Göksenin, utanır gibi oldu. Bu da bugüne kadar yaşadığı bir şey değildi, hem asla. Etkilenmiş miydi? İnkârın âlemi yoktu! Yani, azıcık, birazcık dese de…

Yok, yok bu mümkün değildi. Önüne dönmeliydi, gözlerini kısmalı, hatta yummalı, kendini kasmadan(17) defetmeliydi(18) beyninde oluşmaya çalışanları, hem nasıl denirse, o şekilde, kısmen değil, tamamen…

Kapılar kapandı, uçak pist başına geldi, homurdandı, yerinde tepinerek gerilen favori bir yarış atı gibi süratini aldı ve yükseldi. Motorların homurtusu kesildikten sonra hostesler gereklilikleri açıkladılar, her zamanki gibi. Bu kaçıncı uçuşuydu diyar-diyar? Hatırlamıyordu, ama tüm söylenilenler, anlatılanlar ezberindeydi.

Oldukça yükseldikten sonra Kaptan Pilotun madeni sesi yükseldi mikrofondan;

“Günaydın bayanlar, baylar ve çocuklar, kaptanınız konuşuyor! Ben Kaptan Pilot Gökhan Hava, Yardımcı Kaptan Pilot arkadaşım Gökmen Güneş ve Kabin Yardımcılarım Gökçe Toprak ve Gökşen Su. İyi yolculuklar diliyoruz.”

Bir süre reklâmlardan sonra hizmet, yükseklik, hız, muhtemel seyir ve varış vakti ile ilgili bilgileri verme gayretinde oldu Kaptan Pilot. Yolcuların başlarının üstündeki monitörlerde oC ve oF olarak hava sıcakları, feet ve metre olarak uçuş yüksekliği, km/saat ve mil/saat olarak sürat zaten gösteriliyordu devamlı olarak.

İstanbul Havaalanına ulaşmaya çeyrek kala ki alçalmaya başlandığı anons edilmiş, kemerlerin takılı olup olmadığına dair ikaz ışıkları hem yanmış, hem de söylenmişti, mikrofondan. Kaptan Pilotun ikazı duyuldu;

“Havaalanındaki yoğun trafik nedeniyle geç inilecekti! Bunda şirketlerinin kusur ve günahı yoktu!”

Ancak farklılık var gibiydi bu anonsta. Hosteslerin tedirgin davranışları da gözden kaçmıyordu, bilenler ve Göksenin için. İster istemez yanından geçen hostesin kolundan tuttu, hırpalarcasına.

“Önemli bir şey mi var? Böyle acil durumlar için bilgi sahibiyim ve hazırlıklıyım. Yardımcı olmamı ister misiniz?”

Arka taraftan öne doğru gelmekte olan hangisi, hangisiydi o anda kestiremediği hostes;

“Yok bir şey, teşekkür ederiz!” derken adımlarını sıklaştırdı.

Oysa vardı bir şeyler, Göksenin duygularında yanılmazdı, hem asla. Bu; Tanrının ona bağışladığı bir haslet(19) olsa gerekti, soğukkanlılığı yanında!

Nitekim yanılmamıştı da. Alt taraftaki düzenlerden, muhtemelen tekerleklerden “Tak!” diye bir ses gelmiş, onun sonunda da turlara başlamış ve biteviye(20) devam etmişti bu turlar.

Neredeyse yarım saati geçkin bir saate yakın bir süre İstanbul üstünde değilse bile Marmara ve Karadeniz üzerinde dolaşıyorlardı. Bir şeyler vardı, ama nelerdi, ne anons yapılıyor, ne de hosteslerden bir ses çıkıyordu.

Evet, brövesi vardı ama ne işe yarardı ki böyle bilemediği, hiçbir bilgisi olmadığı ortamda?

Böyle düşünürken uçak birdenbire burun üstü alçalmaya ve daha sonra tekrar aynı şekilde yükselmeğe başladı, bu sırada sağa-sola düzenli bir şekilde yalpalıyor ve uçaktaki insanlar neler olduğunu bilememenin telâşı ve korkusuyla bağırıp çağırıyorlardı.

Hatta bir kısmı emniyet kemerlerini çözüp pilot kabinine yönelme gayretindeydiler, sanki bir şeylere müdahale ederlerse başarılı olacaklarına inanmışlar gibi.

Oysa bu durumlarda inisiyatif(21) Kaptan Pilotlardaydı ve ne yapmaları gerektiğini de aldıkları eğitim nedeniyle en iyi bilenler onlardı. Yoksa bu telâşı yaşayan yolcular bilmez miydiler ki, uçaktaki hareketleri uçağın dengesini istenilene, ya da düşünülene göre daha da çok ve çabuk bozacaktı.

Kaptan Pilotlar, bu hareketlerin kendilerince mahzurlu olmadığı fikrindeydiler herhalde kapalı kapılarının ardında. Demek ki, başlangıç olarak sorunu kendileri halletmeğe çalışıyorlardı, anons yapmadıklarına göre, çünkü kural olarak biliyorlardı ki, eğer vakitleri uygunsa yolcuların akıbetleri hakkında bilgi edinmeleri onların en doğal hakları idi.

Uçak düzenli bir şekilde bir sağa, bir sola yalpalamaya devam ediyordu, şehirden uzak, denizlerin üzerinde. Bu arada açılan birkaç raftan birkaç parça eşya dağılma moduna girmişti ve yetişen hostesler, rafların kapaklarını alelacele kapatarak onların yolculara zarar vermelerini engellemeye çalışmışlardı.

Yapılanlarla, olması gereken, ya da gerekenler sağlanamamış gibi olunca pilot, ya da Kaptan Pilot anons yapmak zorunda kalmıştı;

“Sağ taraftaki iniş tekerleği açılmamıştı, açılması da mümkün değil gibi gözüküyordu, uçağı gövdesi üzerine indirmekten başka çare kalmamıştı! Bu nedenle sağ taraftaki yolcuların sakince sol taraftaki boş koltuklara ve boşluklara yerleşmelerini, emniyet kemerlerini mutlaka bağlamalarını, önceliğin çocuklarda ve bayanlarda olduğunu, binişte verilen bilgilere göre davranmalarının gerekliliğini” anlattı Kaptan Pilot.

Çaresiz kalırsa en kötü ihtimalle Marmara’nın sığ sularına inileceğini, anons yapılması halinde can yeleklerini nasıl kullanacaklarını bir kere daha anlatma gayretinde oldu bu kez Yardımcı Kaptan Pilot.

Kahverengi kız başını eğmiş, dua ediyordu sadece, bir Hıristiyan gibi değil ama. Göründüğü kadarıyla inançlı, ama bir şeylerden korkan, çekinen biri gibiydi.

Omzuna dokunup işaret etti, Türkçe bilmediği düşüncesiyle “Yer değiştirelim!” anlamında. Genç kız kafasını kaldırdı;

“Hayır, teşekkür ederim. Tanrı olacakları yazmışsa, yazılanları değiştirmemiz asla mümkün değil!”

“Ama Tanrıya da yardımcı olmak gerek değil mi? Genç ve güzelsiniz. Tanrının sizi bağrına basıp yaşamınızı devam ettireceğine inanıyorum. Hadi inat etmeyin, siz benim yerime oturun. Benim kaybedecek bir şeyim yok nasıl olsa!”

Yerinden kalkıp panik(22) halinde koridorlarda tepişen yolcular nedeniyle uçağın dengesi bozuluyor, olası ki pilotların ve jiroskop(23) denilen aletin çabalarıyla yeniden dengesine kavuşuyor, uçak sabit kalıyordu. Kaptan Pilot;

“Lütfen telâşlanmayın, eğitimini aldık, yardımcımla birlikte sizleri sağ-salim, burnunuz bile kanamadan indireceğiz. Tüm tedbirler alındı, şimdi alana konmaya çalışacağım, dualarınızı eksik etmeyin!” dedikten sonra alana doğru süzülüşe geçti.

Kahverengi kız yer değiştirmişti Göksenin’le ve eliyle ayakta da olsa kendi yanında olmasını dilercesine bacaklarını açmış ve Göksenin’in bacaklarını bacakları arasına hapsetmişti. Göksenin etrafına bakındığında ayakta bir tek kendisinin olmadığını görür gibiydi. Ne olacaksa beraber olduğumuzda olsun inancındaki insanlar birbirinden ayrılmamışlardı.

Yüzü kahverengi genç kıza dönüktü, genç kız duasına devam ediyordu, hostesler “Bu ne sevgi ah!(24)” dercesine ses çıkarmamışlardı bu duruma.

Oysa hosteslerin bilmedikleri şuydu.

Diğerlerine göre birbirinin adını bile bilmeyen iki yabancı idi onlar, anlamsızlıkları anlayamayan.

İniş için alçalan hatta sol ve ön tekerlekleri yere değen uçak gerekli dengeyi sağlayamamış olmalıydı ki tekrar yükselmek gereğini hissetmişti Kaptan Pilotlar.

Ve yeniden anons etmek zorunda kalmışlardı;

“Güvenli bir iniş için uçaktaki yakıtın inişe yetecek kadarının üzerindekini miktarını Marmara Denizi üstünde boşaltacaklar ve ondan sonra tekrar inişe geçmeyi deneyeceklerdi.”

Ve dediklerini tasdikletmek istercesine;

“Bize yarım saat daha izin verin, dediğimiz gibi burnunuz bile kanamayacak! Hatta gerçekten söyleyeyim, bagajlarınızda bile hiçbir hasar olmayacak, inanın! Yalnız bunun için sakin olun, yerlerinizden kıpırdamayın, oturanlar emniyet kemerlerini mutlaka bağlı tutsunlar ve kurallara uygun olarak koltuklarınızı dik tutun, masalarınızı kapatın ve başlarınızı koruyun!”

Çoğu dua etmekte olan insanlar sakinleşmiş gibiydiler.

İlk iniş denemesi sırasında havaalanındaki tüm pistlerin boş ve bir kısım araçların tepe lâmbalarının yanıp-sönmekte olduğunu fark etmişti pencereden, başını alanı görmek için eğerek de olsa Göksenin. 

Tekrar piste doğru geri dönen uçak yavaş yavaş alçalmaya başlarken kahverengi genç kız Göksenin bacaklarına iki eliyle sarılmış, yüzünü yere bakacak şekilde kafasını Göksenin’in apış arasına hapsetmişti. Bu; içgüdüsel bir şey olmalıydı, engellenemeyen.

Gerçekten Kaptan Pilotlar işlerinin uzmanıydılar, ön ve sol tekerler üzerine uçağı indirdikten sonra, uçağın dengesini korumakta ustaca davranmış, ancak durmaya yakın sağ kanat yerle temas edip, pistte çapraza yakın bir şekilde durmuştu.

Kaptan Pilotların anons ederek söz verdikleri gibi kimsenin burnu bile kanamamıştı.

İtfaiye araçları gelirken emniyet kapılarını açan hostesler ve Göksenin önce kahverengi kızı iteklemişti hava yastığından, sonra da gücünün yettiği kadarıyla sırasıyla diğerlerini, ta ki uçak boşalıncaya kadar.

Kaptan Pilotlar ve hostesler sona kalanlardı kendisi gibi ve işin ilginç yanı; ne tedirginlik, ne endişe, ne de güvensizlik gözükmüyordu gözlerinde. Üstelik sanki bu başarıyı sağlayacak gibi görünmüyorlardı, yaş olarak. Pilotlar kırk, bilemedin en fazla kırk buçuk, ya da kırk bir yaşında olmalıydılar!

Kendini zapt edemedi Göksenin. Bu bir deşarj olma(25), ya da sinirlerin boşalması olsa gerekti. Önce Kaptan Pilotları, sonra hostesleri, görevlileri göğsüne bastırarak sırtlarına “Pat! Pat!” diye vurarak kucakladı, tebrik etti ayrı ayrı.

Galiba yaşantılarında aileleri dışında ilk defa böylesine bir sevgi davranışı ile karşılaşıyorlardı. Cebindeki kartlardan birkaç tanesini çıkarıp ayrı ayrı verdi her birine ve;

“İzmir’e geldiğinizde, eğer sorununuz olmaz ve vaktiniz uygun olursa lütfen telefon edin, bulunduğunuz yerden sizleri alayım, ya da aldırayım, bir-üç-beş defa, ne kadar olursa olsun misafir edeyim sizleri İzmir’imde…

Yaşamımıza devam etmemi mümkün kıldığınız için minnet borcu olarak değil, bir İzmir insanı olarak, daha doğrusu bir insan olarak. Allah’ıma şükürler olsun ki gerçek anlamda iyi ve güvenli bir hava filomuz var!”

“Sizin güveniniz, teveccühünüz(26) efendim!” dedi Kaptan Pilot ve yerinde çakılı kaldı ekibiyle birlikte, gemisini terk etmeyen bir kaptan gibi…

Dizüstü bilgisayarını muhafaza ettiği çanta dışında bagajı olmayan Göksenin de vedalaşmanın ardından kendini hava yastığının üzerine bıraktı, çocukluğundaki gibi, bir kaydıraktan kayarcasına sanki.

Sağlığının yerinde olması, ilgililerle sözleşmeyi yapıp akşam uçağına yetişme telâşıyla uçakta yaşadıklarını ve kahverengi genç kızı unutmuş gibiydi. Kendisini de son yolcu olarak almak için bekleyen servis otobüsüne binerken bir el uzandı kendisine, binmesine yardımcı olmak isteği gibi.

Bu; onun, yani kahverengi kızın eliydi.

“Yaşamımı tesellinize borçluyum!”

“Abartmayın canım! Bakın biraz heyecan dışında kimsenin burnu bile kanamadı.”

“Gene de olmadık zamanlarda, insanın hiç tanımadığı biri de olsa, centilmenlik sınırlarını zorlamadan, el denecek bir kişi için, kendi canını riske(27) atması beklenen bir şey değil!..

İsterim ki tanışalım, bu talihin, ya da şansın gösterdiği tanışıklık dost olarak ömrümüz bitene kadar devam etsin.”

Göksenin kulağına eğildi genç kızın;

“Daha adımı bile bilmiyorsunuz, gizli-kapaklı evlenme mi teklif ediyorsunuz yoksa bana?”

Sadece gülümsedi kahverengi kız, tıpkı uçakta olduğu gibi, sözlere anlam verememiş, belki tanışmalarının hemen ertesinde genç adamın şaka yapmış olacağını düşünmemiş olmalıydı.

Oysa Göksenin sözünü yarım bırakmak niyetinde değil gibiydi, aynı içtenlikle ve fısıltıyla devam etti;

“Aslında bunu örneğin belirli bir süre sonra benim yapmam daha doğru olurdu gibime gelir. Şaka olduğunu henüz daha tanışmamış olsak bile belirtmekte yarar var. Ben; Göksenin!”

“Ben de Gökçen! Memnun oldum!”

“Üzgünüm Gökçen Hanım. Yapmam gereken bir görevi halledip akşama tekrar İzmir’ime dönmem gerek. İsterdim ki yemeğe olmasa bile bir çay içmeye, ya da kahvaltı yapmağa iki lâfı uç uca eklemeye davet edeyim sizi...

Tanışmayı ben de isterim çünkü. Ama bugün, geciktiğim şu an için bunu yerine getirmeyi vaat etmem bile mümkün değil, lütfen bağışlayın efendim!”

“Önemli değil! Ben de iki, ya da üç gün sonra İzmir’imize döneceğim. İzmir benim de yaşam kentim. Kim bilir belki bir caddede, sokakta, ya da bir başka yolculukta tekrar karşılaşırız gene.”

“Bir şeyleri tesadüflere bırakmak yerine, izninizle, telefonun numaranızı verseniz, size “Alo!” deme hakkımı kullansam, bu sevinci bana fazla görmeseniz, bundan beni mahrum etmeseniz…”

“Sakıncası yok! Servisten inince yazar veririm.”

Servis terminale ulaştığında kahverengi kız ceplerini karıştırdı. Kendisi uçaktan ilk kurtulan olduğu için çantası, kalemleri uçakta kalmıştı. Bu nedenle rakamları teker teker söyledi cep telefonuna not alan Göksenin’e.

Göksenin kararsızdı, kucaklamak, hatta öpmek istiyordu onu, ama çekiniyordu. Nihayeti iki saate sıkışmış bir birliktelikti yaşadıkları, macera bile değil. Aceleci davranmış olmaz mıydı hem böyle bir davranış için?

Mademki Kaptan Pilotları ve hostesleri kucaklamıştı ve onlar ses etmemişlerdi, onun da ses çıkarmaması olası değil miydi?

Sarıldı kahverengi kıza Göksenin. Gökçen bu hareketi bekler gibiydi, uzaklaşmadı, hatta gülümserken yanağını uzattı. Göksenin;

“Görüşmek dileğiyle!” dedi randevusuna yetişmek için bekleyen taksilerden en öndekine bindi ve hemen gecikmesinin izahı için cep telefonunun tuşlarına bastı…

Düşündüğünün aksine görüşmesi olumlu geçmiş, akşam uçağına yetişmiş, aynı koltuğa ilişmişti dönüş için.

Gözleri yan koltuğa kaydı, içinin beklentisiyle. Bu, beklentinin cevabı, olsa olsa ancak filmlerde, özellikle de aşk, meşk, kalleşlik, kardeşlik, şehvet, macera, kin, nefret dolu Türk filmlerinde olurdu!

İki delikanlı oturuyordu koltuklarda birbirinden ilgisiz, ancak hostesin ikazını hak edecek kadar kurallara riayetsiz. Düşünmekte o kadar yorulmuştu ki, hostes kemerini bağlaması için kendisini de ikaz etmişti!

Demek ki ve gerçekten etkilenmişti kahverengi kızdan. Ne yapmıştı acaba, çantasını, bagajını kayıpsız, eksiksiz bir şekilde edinmiş miydi? Neden gelmişti İstanbul’a? İki-üç güne kadar demişti, ama kesin olarak ne zaman dönecekti İzmir’ine? Soyadı neydi? Kaç yaşındaydı? İşi-gücü var mıydı? Varsa neydi?

Sanki bunlar kendisi için gerekli miydi? Gerekliydiyse işini halletmesinin ertesinde neden aramamıştı ki onu?

Oysa o belki de bilmeden ilk adımı atmıştı, kendisine yaklaşmak için muhtemelen, o halde kendisinin de ona doğru bir adım atması gerekmez miydi? Yorgundu beyni…

Uçaktan inince arabasının yanına geldi, açık bir market, ya da bakkal aradı, geç vakit olmasına rağmen. “Canı doymak istercesine sarhoş olmak istiyordu(28)”, bunun için İzmir’in bütün meyhanelerini dolaşması gerekmiyordu.

Sadece evine gelip annesini-babasını rahatsız etmeden odasına çekilmesi yeterli olacaktı…

Annesi uyur-uyanık arası seslenmişti;

“Oğlum sen misin? Geldin mi? Hoş geldin! Karnın aç mı? Dolapta var bir şeyler, aç yatma!” diye tembihleyip uyumasına devam etmişti.

Oysa kendisi için bir yudum su ile biraz peynir yeterliydi, başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktu.

Kahverengi olmasıyla uyumlu siyah gözleri, kaşları, saçları çıkmıyordu aklından. Etkilenmek kelimesiyle izah edilecek duygular değildi yaşadığı. Düşüncelerinde ve hayallerinde kucakladığı, bardak sayısını artırdıkça daha da ileriye gidiyor ve diyordu ki, karşısında o varmışçasına;

“Neden daha önce çıkmadın karşıma? Neden bu kadar geç kaldın? Neden bu kadar beklettin beni?”

Alkol duvarını aşmak, ya da şişenin dibine ulaşmak üzereyken sabahın nasıl olacağının hesabını yapıyordu.

Oysa adını bile duymak istemediğin, yüzünü şeytan görsün diye ilendiğin insanları her gün görürdün de, yüzünü görmekten hiç bıkmayacağın insan ile senin aranda kalmış kilometrelerce mesafeye kahırlanırdın.

Sabah olmayacakmış gibi geliyordu kendine.

Ve bu kafa ile fabrikada çalışmanın zorluğu, çalışanlarına karşı dik durmanın güçlüğünü göz ardı edemiyordu.

O şairin, şiirinin dizeleri geçiyordu zihninden;

“Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan günahı / Seni beklediğim kadar.(29)

Sabah ışıkları henüz sökün etme gayretini yaşarken uyandı. Şişesini sakladı, bardaklarını bulaşık makinesinin diplerine, arka sıralarına doğru yerleştirdi. Sonra duş aldı, öyle ılık suyla değil, soğuk, utandırıcı, uyandırıcı, ayıltıcı bir suyla.

Şekersiz, acı, bir su bardağı dolusu Türk Kahvesini içerek kendine gelmeğe çalışırken, sabahın hangi vakti olduğunu önemsemeksizin iki kelimeye sığdırdığı mesajı yazıp gönderdi o telefon numarasına;

“Arayabilir miyim? Göksenin.” Sadece “Senin” diye yazabilmeyi istedi, “Gök” kelimesini unutarak, ama olmazdı peşin peşin.

Dakikalar, sonra saatler geçmek bilmedi bir türlü. Fabrikaya gitti. Sözleşmeleri, gereği için ilgili bölüme verip her zamanki gibi fabrikayı dolaşmaya çıktı.

Böyle durumlarda babası bile cep telefonunu yanına almazdı. Fabrikada da tüm personele, hatta görevli olduğu zamanlar kendisine bile mesai vaktinde cep telefonu ile konuşmayı yasaklamıştı zaten.

Acil durumlar için aranacak tek telefon numarası kendi numarası idi tüm personelin ve ailelerinin bildiği.

Bugüne kadar da bir tek defa kullanılmıştı telefonu, ustabaşılardan birinin babasının ani vefatı nedeniyle. Özel durumlar için, eğer ihracat gibi bir konu nedeniyle fazla mesai yapmak gibi bir zorunluluk yoksa muhasebeye haber verdikten sonra hiçbir kısıtlama olmadan özel durumlarını hallederdi Personel Bölümü.

Örneğin; eşinin hastalığı, kontrolü, çocuklarının okul kayıtları, veli toplantıları vs. vs. gibi. Ayrıca gelen telefonlar için sekreteri ne yapacağının bilincindeydi, özel numaralar haricinde cep telefonu için de…

Ama o gün nedense cep telefonunu farkında olmadan çekmecesinin gözüne koymayı yeğlemişti.

İşi, daha doğrusu kontrol ve sohbetleri bitip de odasına döndüğünde telefonunda “Cevapsız Arama” görünce irkildi. Yalnız bir defa ve arayan o idi, tanıdığı numara idi çünkü. Daha yerine oturmadan geri dönüş yaptı telefonuna, arandığı zamanla şimdiki arasındaki zaman çok kısa olmasına rağmen.

“Alo?” sesi sorarcasına onundu.

“Merhaba! ‘Durumun müsait mi?’ diye sormak için çekmiştim mesajı!”

“Sabahın kör vaktinde?”

“Zamanın farkında değildim. Çünkü çok geciktiğimi düşünüyordum, bağışla! Hani evlenme teklif etmiştin ya, teklifin hâlâ geçerli ise İzmir’e döndüğünde ‘Evlenelim!’ diyorum. Her ne kadar sana lâyık olmadığımı biliyor, hissediyorsam da, ne yapayım ki hep aklımdasın!”

“Büyüğümsünüz, ağabeyim sayılırsınız, telâş içindeyken dilim sürçtü diye sözlerimi başıma kakmanız yakışık alıyor mu? Sizce üstüne basarak tekrarlamanız ayıp değil mi?”

“O halde şöyle söyleyeyim, tanışalım, ondan sonra benimle evlenir misin?”

“Böyle durumlar için benim ağzıma hiç yakışmayacak ünlemler geliyor dilimin ucuna, ama söylemek istemiyorum, söylemeyeceğim de. Ama şunları söyleyeyim…

Adım dışında ben kimim? Hırlı mıyım, hırsız mıyım? Etim ne, budum ne, ailem kim?  Hem belki nişanlı, ya da evli olamam mı? Hayatımı, belki de sizin verdiğiniz cesaret ve moralle devam ettiriyorum, ama bu üzerinden yirmi dört saati ancak geçen, iki saatlik bir zaman içinde duygularınızın şekillenmesi olamaz, değil mi? Hem bazı şeylerin mutlaka karşılığı mı olmalıdır ki?”

“Diyorsunuz, ama bana açıklamak gereğini anlatmak çabası içindesiniz. Bu yanlışım olabilir mi?..

Ve şunu demek isterim; dualarınızda yer etmem, ‘İyi ki varsınız’ demem için bana bir şans, bir fırsat tanımak içinizden gelmez mi? Söz! Israrcı olmayacağım. Nişanlınız, eşiniz varsa, hatta sözlüyseniz, ya da sevgiliniz varsa asla aklınızı çelmeye çalışmayacağım.”

Aklından geçen kaba cümleyi söyleyip söylememekte tereddüt etti kısa bir süre, utanmaktan vaz geçti, devam etti;

“Öyle bir zamanda gereğince kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçan bir sokak köpeği gibi kendi doğrultumda koşmak, yaşamak gayretinde olacağım. Ama dediklerimin içine sığan bir yaşantınız yoksa beni beğenmemiş olsanız da, geleceğiniz günü söyleyerek bana bir şans tanıyın, karşılayayım sizi, bir kere daha göreyim, görebileyim sizi.

Uygun göreceğiniz zaman dilimi içinde dilimin döndüğünce söylemek istediklerimi söyleyeyim ve dualarınızı hak edip çekileyim dünyanızdan.”

Karşısından ses geleceği umuduyla bekledi biraz, ses gelmeyince sözlerini sonlandırmak arzusu yaşadı;

“Bu kadarını da bana çok görmeyin lütfen. Ben yaşamında olmasam da; ‘İyi ki bu ülkede varsın, bu dünya ancak seninle dünya olduğunun farkındadır!’ diyeyim…

Ve özür dilerim bazen ‘Siz’, bazen sınırlarımı aşarak ‘Sen’ dediğim için!”

“Telefonda bunları böylesine söylediğinize göre, karşılaştığımızda diz çöküp yalvarıp-yakarmayacağınıza söz verirseniz, buna beni inandırırsanız geliş vaktimi söyleyeceğim.”

“Acımasız olduğunuzu size bugüne kadar söyleyen oldu mu, hiç?”

“Evet, yalnızca bir defa!”

“Yani ‘Şimdi’ demek istedin, değil mi? Peki söz, diz çökmeyeceğim, kendime acındırmayacağım, izin vermezsen elini bile tutmaya çalışmayacağım. Yeter ki sen; beni istemediğini söyleyeceğin ana kadar gözlerine bakmama izin ver, lütfen!”

“Peki, bugün öğle uçağı ile geleceğim, karşılayacağın vakti de sen bil, artık!”

“Bilmesem de önemli değil, şimdi, hemen çıkıyorum yola Havaalanına gitmek için. Saatlerce de sürse, ömrüm tükenecek de olsa, tükeninceye kadar seni bekleme gayreti içinde olacağım.”

“Yıkıcı sözler hiç yakışmıyor dilinize. Görüşmek üzere…

Benim de havaalanına gecikmeden ulaşmam gerek!”

Zaman yürüsün istersin, yürümez, dursun istersin, durmaz! Nankörlük zamanda mıdır, yoksa zamanının kıymetini bilmeyen, bilemeyen insanda mı? İnsan olmasaydı zamanın kıymetini de kim takdir edecekti ki, yani zamanın değeri de olmazdı galiba? Öyleyse tüm suçlar zamandadır vesselâm.

Düşündüğü bunlar idi Göksenin’in…

Uçaktan indiğinde gözleri camlardaydı sanki Gökçen’in. Hâlbuki ışığın yansıması dolaysıyla içeridekileri, yani özellikle Göksenin’i görmesi o kadar zordu ki!

Göksenin kahverengi kızı çıkış kapısında karşılamak isterken, üzerinde amblemli bir mont olan bir gencin ona yaklaştığını;

“Hoş geldiniz efendim! Babanız sizi bekliyor!” dedikten sonra elindeki bavulu saygıyla alıp, o yürürken arkasından yürüme gayretinde olduğunu görünce kolonlardan birinin arkasına gizlendi.

Amblem, hele ki onu karşılayanın kullandığı arabanın kapısındakiler kocamandı ve İzmir’in en saygın, en zengin fabrikatörlerinden birine aitti. Onun fabrikası kendi fabrikasının belki de yüz katı büyüklüğündeydi.

Göksenin tevazuu(30) ile sadece kendi olarak Gökçen’i etkileyeceğini düşünmüştü, fabrikatör olduğunu saklayarak.

Ama o da kendisini saklamayı bilmişti, hem de kendisinden kat kat üstün varlıklı olduğunu.

Bunu bilemezdi Göksenin, gizlendiği kolon arkasında. Gözükmek istememiş ve onun arayan gözlerine karşın kendisini görmesine izin vermemişti, kendisini göstermemişti sonuçta.

Oysa Gökçen bile bilmiyordu, geleceği vakti düşünerek babasının onu karşılaması için aracını göndereceğini. Bu nedenle de hazırlıksızdı.

İnsanın hayallerinin de bir sınırının olması gerektiği inancındaydı. Boynunu büktü. Varlıklı olduğunu bilmesin isteği ile arabasıyla gelmemişti havaalanına. Hani babasından kalan, eski deyip de yenisini almayı düşündüğü.

Taksilerden birini çevirip bindiğinde artık yeni bir araba almak düşüncesini de yitirmişti. Hele ki taksi ile o dev fabrikanın önünden geçerken.

İnsanlar ne olduklarını ve hadlerini bilmeliydiler: Uzanamayacakları daldaki üzüme koruk demeden önce. Bilmeden, etmeden önce kollarının yorulacağı taşı atma gayretinde olmamalıydılar. Ama gönüldü bu, nasıl uçup nereye konacağı belli olmazdı ki.

Zordu umut edip de ellerinin boş kalması insanın. Sevgi mi? Gerçek ki sevmişti, gözleri ilk karşılaştığında; “İşte hayalimdeki sevgili” demişti içinden sanki.

Ama bilinen bir gerçek vardı, herkesçe, kendisinin henüz tesadüfen öğrendiği. Davul bile dengi-dengine diye çalardı ve kendisine göre denklik sadece matematik problemlerinde olurdu.

Fabrikaya dönmedi Göksenin. Yine bir marketten bir şişe alıp çantasının içinde saklayarak evine döndü kös kös(31). Babası Şehir Kulübünde olmalıydı briç oynamak için. Annesi hanımlar toplantısında olmalıydı konken için.

Hizmetçi evi topluyor olmalıydı, aşçı ise akşam yemeğinin telâşında. Olup olanı iki hizmetlileri vardı, fazlası hem gerekli değildi, hem de bütçelerini zorlardı daha fazlası. Çünkü o kadar zengin değillerdi ki…

Bir bardak, bir sürahi su alıp odasına çekildi ve kapıyı kilitlemeksizin içeriden kapattı. Farkında değildi içine okuduğu zamanın. Televizyonu açtı, açması ile kahırlanması(32) bir oldu;

Ben seni unutmak için sevmedim!(33)” diyordu bir bayan sanatkâr. Televizyonu kumandası ile değil, fişini çekerek kapattı.

Başladı ve devam etti, devam etmesinin gerekliliğine inandığına güpegündüz. Aydınlığın o vaktinde şişenin yarısına bir çırpıda nasıl geldiğinin farkında değildi…

Gökçen’in elinde, Göksenin’in telefon numarasından başka hiçbir belge yoktu. Uçak şirketine telefon edip Göksenin’in soyadını öğrendi.

Telefon numarası da olunca gerisi çorap söküğü gibi gelmişti. Şu internet ve navigatör(34) denilen şeyler muazzam şeylerdi! Ne ararsan, neyi ararsan şıp diye buluyordun…

Kapıyı açan hizmetçi kızı kandırması zor olmamıştı. Ne de olsa o da halden anlayacak bir genç kızdı.

“Tartıştık, gücendi!” deyince yelkenleri hemen suya indirip onu Göksenin Beyin odasına yönlendirmiş ve yalnız bırakmasının gerekliliğini düşünerek geri çekilmişti.

Kapısı tıklatıldı. Hizmetçisinin ismini düşündü bir süre hatırlamak için Göksenin. Öylesine yüklenmişti ki Gökçen ile, hizmetçinin adının Gökçe olarak düşündü;

“Gökçe, git başımdan kızım!” dedi dili dolanarak. Yerinden doğrulmaya çalıştı, kendisini öyle görmemesi gerektiğinden kapısının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için. Başı döndü masanın kenarına yığıldı, kendinden geçti.

Kapısı tekrar tıklatıldı, duyması olanaksızdı. Kapıyı tıklatan içeriden ses gelmediğini hissedince kapıyı yavaşça açtı ve Gökçen içeriye süzüldü.

Birileri demişti ki; “Eğer birini gerçekten umursuyorsanız, seviyorsanız, bütün benliğinizle onunla olmayı istiyor, diliyorsanız, yaptığı hataları görmezden gelirsiniz çünkü kararı veren aklınız değil, kalbinizdir.”

Diz çöküp Göksenin’in başını kucağına yasladı ve gözlerini açması için Göksenin’in ismini “Seviyorum” kelimelerini de ekleyerek defalarca tekrarladı.

Sen beni düşündüğünü, sen beni sevdiğini zannediyorsun, ama ben senin yerine de düşündüm sevdim inan, hem yavaşça, hem sessizce dedikten sonra saçlarını okşarken bir şarkıyı söylemeğe çalıştı, parmaklarını göz kapaklarına sürmeğe çalışırken;

“Söyle naz mı bu kaş çatış, benden uzaklara kaçış…(35)

Anlamlar anlamsızlaşmaya çalışırken bazen gözlerini açma gayretini yaşayan Göksenin, televizyondan aklında kalanı söyleme gayretinde oldu sarhoş ve dili dolanarak da olsa, çünkü gerçek gösterişe, albeniye(36) ihtiyaç duymazdı;

“Ben seni unutmak için sevmedim!...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gökhan Hava, Gökmen Güneş, Gökçe Toprak, Gökşen Su.  Göksenin, Gökçen… Bu isimlerde havayollarında görevliler var mıdır, bilemiyorum. Varsa isimlerini kullanmamdan ötürü gücenmemiş olmalarını düşlerim. Ben sadece hem görevlilerin ve hem de öykü kahramanlarının isimlerinin Gök ile ilgili çağrışımını vurgulamak ve görevlilerin soy isimlerini hava, su, güneş, topraktan ibaret olan dört elementle sıralama gayretinde oldum.

Muhtemelen uçaktaki görevli sayısı (örneğin kabin memuru gibi) daha fazladır, ama sıralamayı dört elementle sınırladığım için görevli sayısını kısıtlayarak belirtmekle yetindim.

(1) Bölük-Pörçük; Bütünlüğü sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.

Püsürüklü; Karışık, dolaşık, pasaklı, pis, çöplü, püsürlü.

Püsür; Can sıkıcı kimse. Bir şeyin can sıkıcı, karışık ayrıntısı ya da pürüzü.

(2) Forklift: Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri, eşyaları yükleyip, boşaltmaya kaldırmaya yarayan elektrikle, tüple, ya da mazotla çalışan iş makinesidir.

Trans palet; İki çatal halinde ki yük bölgesine konan paletleri belirli bir yere kadar çekerek taşımaya yarayan, sürücü tarafından kontrolü yapılabilen bir araçtır.

(3) İstiflemek; Genellikle aynı türden malları üst üste, düzgün bir biçimde yığmak. Stok etmek.

(4) İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.

(5) Zerre; Çok küçük parçacık.

(6) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik  heyecanlı olguların bulunduğu olay.

(7) Re’sen; Tek başına, tek imzayla. Kendi başına, kendiliğinden, bağımsız olarak, kimseye bağlı olmaksızın.

(8) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(9) İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

(10) Evlâd ü Ayal (Avlad-ü ıyal); Çoluk, çocuk; evlâtlar ve karısı.

(11) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.

(12) Parite; Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.

(13) Enflasyon; Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.

Kur Ayarlamaları (Devalüasyon); Ulusal paranın yabancı para birimleri karşısında değerinin isteyerek belli bir amaca yönelik olarak düşürülmesi.

(14) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.

(15) Bröve; Genellikle belli bir eğitimden sonra uçak kullanabilecek duruma gelmiş kimselere verilen yeterlik belgesi.

(16) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşma.

(17) Kasmak; Gerilmek, gerginlik. Boyunu ya da enini kısaltmak. Asıp germek. Daraltmak.

(18) Defetmek; Kovmak.

(19) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

(20) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, değişmeyerek, aynı biçimde, aynı sıklıkta, , hep öyle sürüp giderek, sürekli olarak.

(21) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

(22) Panik; Birden bire gelen güçlü korku, ansızın içi kaplayan önlenemez dehşet duygusu.

(23) Jiroskop; Her yöne dönebilen doğrultu ve açıları tanımlamaya yarayan bir alet. Yön bulur ve uçaklarda, helikopterlerde ya da gerekli olan araçlarda yere yataylık ve denge sağlar.

(24) Bu ne sevgi ah… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan BAYRI’ya Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(25) Deşarj Olmak; İçini dökerek, derdini anlatarak boşalmak, rahatlamak. (Pil, akü vb. için; Gücünü yitirmek, boşalmak)

(26) Teveccüh; Güleryüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma, sevme.

(27) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(28) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.

(29) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni,  / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” Necip Fazıl KISAKÜREK

(30) Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

(31) Kös Kös Geri Dönmek; Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek.

(32) Kahrolmak, Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

(33) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?”  nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi;  Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.

(34) Navigatör; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren sisteme ait alet. Yazılacak adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzene ait alet.

(35) Söyle naz mı bu kaş çatış, benden uzaklara kaçış, sensiz hayatım olur kış… Beste ve Güftesi; Yusuf NALKESEN’e ait Kürdîlihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği eseri.