Böyle şeyleri hep duyardı, ama hiç rastlamamıştı o güne kadar Genç Polis Memuru. Gece nöbetinden çıkmış, Belediye Otobüsüyle evine dönüyordu.

“Bu nasıl bir dünyaydı?” Yok, bu sözü bu kadar genellememeliydi. Özelleştirerek; “Bu nasıl Türkiye idi?” Hatta çok daha özelleştirerek; “Bu nasıl Ankara, nasıl semt, nasıl mahalle idi, bu sokak nasıl bir yerdi?”

Otobüsün önünden geçtiği camiden sabahın bu er vaktinde salâ(1) veriliyordu, demek ki bir ölü vardı mahallede. Ama caminin hemen çaprazında ses değeri sonuna kadar açılmış bir hoparlörden, ne dediği anlaşılmayan, berbat, höyküren(2) bir erkek sesi geliyordu, ritimle çalındığı zannedilen sazla, darbukayla.

Sabahın henüz yarılanmış bu vaktinde bir kısım mini etekli kızlar, saçları jöleli kot pantolonlu delikanlılar, ellerinde teneke kutu biralarla oynuyorlar, daha doğrusu oynadıklarını zannederek o dar, sıkışık alanda oldukları yerlerde tepiniyorlardı, tam anlamıyla.

Bir kısım demekle yanılmıştı Genç Polis Memuru, bir kısmı değil, babalar, analar, dedeler hep birlikte, hepsi bir şeyler içiyorlardı, yerlere dökülenlere, içtiklerinin farklılıklarına aldırmadan.

Çünkü tepinmek önemliydi, düğün-dernek demek aşırılıkla, şımarıklılıkla, sırnaşıklıklarla(3) kendinden geçercesine ve daha öğle bile olma zamanının öncesinde zıkkımlanmak(4) demekti bir bakıma.

Bu arada birileri de birkaç el silâh atmasın mı? Anlıyordu Genç Polis Memuru, maytapları, havai fişekleri ama silâh atmak da neyin nesiydi? Magandalığın(5) gerçek işareti değil miydi?

Kimler, kimler, özellikle ne çocuklar yitirmişlerdi canlarını böylesi yanlışlıklarla. Gizli de olsa böyle magandalar yakalanıp cezalarını görmüşler miydi? Çoğu zaman hayır! Halden anlayan, uygulaması gerekeni uygulayanlar da o kadar azdı ki!

Hemen oradan yakından geçmekte olan ucube(6) ya da öcü(7) gibi siyahlar giymiş, hiç bir yeri ve genç mi, yaşlı mı olduğu belli olmayan biri sırtını dönmüş kafasını sallıyordu.

Muhtemelen ya “Tövbe, tövbe!” ya “Allah ıslah etsin!” diyor, ya da inançlarına uygun olarak(!) lânet okuyor, belki de küfrediyordu, aslında en büyük günahlardan, şirk(8) ve iftiradan(8) sonra gelen gıybeti(8) yaşadığını bilmeden, belki de bilmek istemeyi aklından bile geçirmeden.

Ve onların karşısındaki, caminin sırasındaki apartmanlardan birinde onarım olsa gerekti ki ne düğüne, ne salâya, ne öcüye bakmadan, gürültü kirliliğine(9) aldırmadan birkaç işçi apartmanın kapısı önünde bir şeyler yapıyor, ya da yapmağa çalışıyorlardı.

Resmi kıyafetli, yani Polis Memuru olan genç adamın otobüsün şoförünü ikaz ederek durdurmasının özünde tüm bu gördüklerinin hiç mi hiç önemi yoktu. Onu etkileyen; devasa(10) cüsseli(11) bir adamın, bacak kadar bir çocuğu sille-tokat hırpalaması, dövmesi idi ki çevrede o kadar insan olmasına rağmen bu duruma hepsi duyarsızdı.

Bu kadar mı uzaklaşmışlardı insanlar kendilerinden, bu kadar mı kendilerini sever, duyarsız olmuşlardı ki?

Namık Kemal’in bir sözü geçti Genç Polis Memurunun zihninden: “Bu kadar adam gördüm, içlerinden hiçbiri dünyadan hoşnut değil, hiç biri de dünyadan gitmek istemez!(12)” Acaba o da Namık Kemal’in tarif ettiği insanlardan biri miydi?

Hayır! Çünkü bu mesleği benimseyip adım attığında zaten huysuzu, hırsızı, uğursuzu ile mücadele etmeyi göze almıştı, kelle koltuktaydı(13) yani.

Üstelik her ne kadar askerlikle ilgili bir marş idiyse de kendisi de; “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadından(14)” bir Polis Memuru idi. Bu nedenle de çok şey, “Vız gelir, tırıs giderdi!” 

Bir bakıma bu yola baş koyduğu için, sonuçta “Ağlarsa anası ağlardı” arkasından, başkası da yoktu, olsaydı da “Ağlarsa, yalan ağlardı.”

Bu arada bir şairin deyişi geçti aklından, tam haleti ruhiyesine uygundu: “Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam(15)!” Bunu diyecek birine bugüne kadar rastlamamış olmasına hayıflandı.

Üstelik bu yaşına kadar böylesine birini aramamıştı bile. Bir anda beyninde oluşan düşüncelerdi bunlar.

Genç Polis Memuru otobüsten inip koştu adamın yanına. Bir eliyle çocuğu tutmaya ve kaçmasına engel olmaya çalışan adam, öteki eliyle de çocuğa acımasız bir şekilde vuruyor da, vuruyordu ha bre, hem neresine rastlarsa rastlasın, hem dikkat etmeden, önemsemeden.

İnsan irisi, hatta azman(16) denecek adama yetiştiğinde son olarak kaldırdığı elini tutarak;

“Dur!” dedi.

“Sana ne be hemşerim? Çocuk benim değil mi? Döverim de, severim de!”

“Tüm bu haklar senin değil, bilmiyor musun?”

“Nasıl yani?

“Çocuk Hakları Sözleşmesi(17) var, hem de Uluslararası. Bir kere ‘Her insan on sekiz yaşına kadar çocuk sayılmakta’, bu yanlış aklımda kalmadıysa en önemlisi ve birinci maddesidir bu sözleşmenin…

Ve yine bir başka önemli maddeye göre; ‘Hiçbir çocuğun özel yaşantısına, aile, konut ve iletişimine keyfi ya da haksız bir biçimde müdahale yapılamayacağı gibi, onur ve itibarına da saldırılamaz. Çocuğun bu tür müdahalelere ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır!’…

Yani, eğer çocuğunu hep sevmek istersen, seni kimse engelleyemez, sevebilirsin, ama eziyet edersen devlet sana ‘Dur!’ der, bilmem anlatabildim mi?”

“Sana ne be hemşerim? Senden hukuk dersleri mi alacam? Senden mi öğrencem çocuk haklarını falan? Evlât benim değil mi? Söverim de, ezerim de! Bana hiç kimse karışamaz, senin gibi Polis Memurları bile. Hem bakalım, sen bana nasıl müdahale ediyorsun ki? Yetkili misin, görevli misin lan?”

Adamın cesareti artmış gibiydi. Bunda yanına kadar ulaşan, ev kıyafetli, çocuğun elinden tutma çabasındaki kadının etkisinin olduğu da yadsınamazdı.

Gürültü kirliliği yaratan işçiler, gürültüyü kesmişler, olabilecek bir olaya karşı hazırlıklı olmak gibi sinema filmi seyredercesine seyrediyorlardı kendilerini, uzaktan.

“N’oluyo Bey?” diye soran kadının, çocuğu dövenin eşi olduğunu anlamıştı Genç Polis Memuru. Bunun için zeki olmasına gerek yoktu. Adam, ellerinin boşalması üzerine daha da diklenmişti;

“Bu gavat(18) zırtapoz(19) ‘çocuğunu dövemezsin!’ diyo!”

“Sözlerinizi dikkatli sarf etseniz, karşınızda devletin bir görevlisi var!”

“N’apalım yani? Kanunda bizim de haklarımız var!” derken, özellikle yanındaki dişisine gösteriş yapma isteğiyle elini kaldırıp Genç Polis Memuruna vurmaya yeltendi pehlivan tipli adam. Bu onun kim bilir kaçıncı yanlışıydı?

Kenara çekilen ve gereken eğitimini hakkıyla yapmış olan Genç Polis Memuru kendisini bir yanına çekilerek savunmuş, bir kafa darbesi ile de kendinin ne olduğunu bilmeyen pehlivanı yere yapıştırmış ve kemerinden çıkardığı kelepçeyi, kadının şirretliğine(20) rağmen kollarına geçirmişti.

Küçük oğlan çocuğu kendisi için yapılanı biliyor gibiydi, ama korkusundan bir kenara büzülmüştü.

Kelepçelediği adamı ayağa kaldıran Genç Polis Memuru;

“Karakola gitmeğe ne dersin? Herhalde hakkımda şikâyetçi olmayı istersin değil mi?” dedi.

“Hayır!” anlamında kafasını salladı, küçülen adam.

“O zaman bu sana ders olsun. Çocuklarına iyi davran. Bir daha rastlarsam bilesin ki bu sefer devletin vereceği ceza için tüm gücümü sarf ederim.”

Kelepçeyi çözdüğünde, koluna girdiği karısıyla karşı caddeye geçerken;

“Görürsün sen lan, hırbo!(21)” diye bağırdı büyük gibi görünen küçük adam.

Sinirlenmiş bir insanın üstüne daha fazla gitmeğe gerek yoktu. Yaptığımız şeylerin müspet ya da menfi mutlaka sonuçları olacaktı, önemli olan bunu düşünmek, tahmin etmek, hatta sonuna kadar yaşamayı öğrenmek gerekirdi(22), ama bunu o an bilemezdi Genç Polis Memuru.

Evine döndü. Resmi elbiselerini çıkardı, duşunu aldı, tam dinlenmek, gece yorgunluğunu üzerinden atmak için yatmak üzereydi ki cep telefonu çaldı;

“35091966(23) Eren?”

“Evet benim!”

“Acele karakola kadar gelin! Hakkınızda şikâyet var!”

“Ne gibi?”

“Bu sabah cami önünde birini dövmüşsünüz, şikâyete geldiler!” Genç Polis Memuru;

“Hemen geliyorum!” dedi. Muhtemeldi ki kafayı yiyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı açıkgözdü, kafayı yedikten sonra yakasındaki numarayı almayı unutmamıştı.

İnkâr edebilirdi, nasıl olsa meslektaşları kendisine sahip çıkar, destek olurlar, şikâyetçiyi de eşekten düşmüş çaputa (Karpuza anlamında) çevirirlerdi, ama bu dürüst kimliğine yakışmazdı, hem de hiç.

Sivil elbiselerini giydi, evi ile karakol arası pek yakın sayılmazdı, ama otobüs bekleyerek meslektaşlarını ve müştekileri(24) bekletmekle incitmek de istemezdi. Hemen evinin yakınındaki durakta bekleyen taksilerden birine binip karakola geldi.

Karşısında sabahki, yani biraz öncelerinin adamı vardı, abartılmış bir şekilde başı-boynu sarılı, burun delikleri tamponlu ve yüzünün muhtelif yerlerinde yara bantlarıyla donatılmıştı.

Gayrı ihtiyarı sordu meslektaşına;

“Doktordan rapor almış mı?”

“Yok!” dedi meslektaşlarından biri gülümseyerek.

O da gülümsedi, çünkü sadece kafasıyla vurmuştu ve onun bu darbesi, karşısındakinin bu kadar sarılıp sarmalanmasını gerektirmezdi.

“Siz anlatın!” dedi, daktilo başına geçen memurlardan biri Genç Polis Memuruna.

“Karşımdaki aile ne söylediyse, nasıl ifade verdiyse doğrudur meslektaşım. Çocuğunu dövüyordu, ‘Dövme!’ dedim, diklendi, bana yumruk atmak istedi, ben de kendimi korumak için elini tutup kafa vurdum, bu kadar!”

“Diyorsun, ama aile yere yatırıp ‘Eşek sudan gelinceye kadar!’ dövdüğünü söylüyor.”

“Peki meslektaşım. Bir bana bak, bir de şikâyet edene, yani mağdura(25). Böyle olayları bilirsin, elinde, kolunda, bedeninde herhangi bir yerinde kırık-çıkık, darp(26) izi var mı? Başındaki sargı, yanaklarındaki bantlar gerçek mi? Kontrol ettiniz mi?..

Hem neden Doktor Raporu almadan alelacele gelmiş ki şikâyete? İstersen şu “Eşek sudan gelinceye kadar” yaptıklarıma bakalım bir! Ne dersin?”

“Haklısın Tertip(27)! Kontrol etmekte yarar var!” dedikten sonra mağdura “Soyun!” diye komut verdi. Adam tereddüt ederken karısı müdahale etmek gereğini hissetti;

“Ben hastanede hastabakıcıyım, pansumanını ben yaptım, niye inanmıyorsunuz ki?” dedi.

İki memur birbirine baktılar, anlaşmışlarcasına. Karısı sözüm ona kocasını müdafaa etmek isterken kendi açığını kendi ağzıyla vermişti. Polislerden biri başındaki sargıları, diğeri yanağındaki bantları çıkardı adamın. Hiç bir yara-bere izi yoktu. Konuyu anladılar.

“Boşuna çağırdık seni Tertip! İmkânsızları elediğimizde elimizde kalanlar gerçeklerdir(28)

Ve gerçekler de gerçektir!” dedikten sonra ekledi; “Haydi tertip, iyi istirahatler, gidebilirsin!”

Meslektaşının sözü bitmedi, neredeyse yarım kaldı. Şikâyetinin karşılıksız kalmasını kendisine yediremeyen adam;

“Siz bana nasıl böyle davranırsınız layn!” dedikten sonra neresinden çıkarttığı belli olmayan silâhını üst üste ateşlerken, kendisini korumaya bile fırsatı olamamıştı Genç Polis Memurunun. Hoş, silâhı yanında olsaydı da, karakolda bir yanlışlığa neden olmamak için tabancasının olduğu yere bile uzanmaz, eline almazdı silâhını.

Üstelik karşısındaki sinirlerini kontrol edemeyecek kadar aciz bir yapıdaydı. Tüm bunlara rağmen sözüm ona mağdur, şikâyetçi adamın arkasından yetişen bir meslektaşı onu bir hamlede etkisiz hale getirmeyi başarmıştı. Ancak başarı anına kadar bir kaç mermi, birkaç isabet kaydetmişti.

Mermilerden biri Genç Polis Memurunun sol koluyla, bedeni arasından kayıp gitmişti, her iki tarafa da zarar vererek, ya da yakarak, yaralayarak. İyi ki biraz daha sola yaslanmamıştı Genç Polis Memuru.

Bu belki de kendisinin sonu olabilirdi. Öteki mermilerden biri de sol baldırını sıyırmıştı, kemiğine ilişmeden. Şanslı olmasına şükretti Genç Polis Memuru. Ancak kapıda nöbet tutan meslektaşı kendisi kadar şanslı değildi. Kör kurşun omzuna saplanmış ve kendisini hemen yere serip sindirmişti.

Yapılacak şey belliydi ve gereği anında yapıldı.

Bir hâkim şöyle anlatmıştı, Genç Polis Memurunun şahit olduğu bir davada; “Bir trafik kazasında, velev ki(29) bilerek yapılmış olsun, kişi ölmüşse bile cezası kanunla en fazla üç-beş bin lira cezaydı. Ama bir tırnak makasıyla kişinin üzerine gidilmiş ve kişi hafifçe yaralanmış bile olsa konu taammüde(30) giriyordu, cezası otuz yıla kadar bile çıkabiliyordu.”

Gerçekte akademide öğrendikleri hukuk bilgisi bu kadarın da çok üstündeydi Genç Polis Memurunun. Gene de içinden beddua etmek, kötü bir şeyler söylemek geçmedi. Ne de olsa, eziyet vermiş de olsa o, o çocuğun babası idi ve yasalar ne emrediyorsa ona rıza gösterecekti.

O yasalardan değilse bile, eğer şerefli bir insansa vicdanında gerekli cezayı alacaktı, öyle düşünüyordu Genç Polis Memuru, içinden hiç de inanası gelmemesine rağmen.

Ve aklından geçen şuydu; “Bana ne?” demek yerine, bir Polis Memuru olarak değil, vatandaş olarak vatandaşlık görevini yapmak istemesi nelere mal olmuştu?

Üzülmüştü, ama gönlü de, vicdanı da rahattı. Keşke çok insan kendisi gibi duyarlı olsa, bir kısım cinayet ve haksızlıkların önüne geçilemez miydi?

Elleri kelepçelenerek nezarete götürülürken burnundaki tamponlardan da rahatsız olarak çıkarmıştı adam. Annesiyle birlikte çıkışa doğru yönelen çocuğun gözlerindeki minnet(31), endişe karışımı bir şeydi, unutması mümkün olamayacak, kendisi ve yaralanan Polis Memuru arkadaşı hastaneye yönlendirilirken…

Dövülmekten kurtardığı oğlanın ailesi, kendisi şikâyetçi olmamasına rağmen mahkemede “Nuh demiş, peygamber dememişti.” Diğer Polis Memurunun yaralanması ile birlikte kamu davası açılmıştı, hem adam, hem de eşi hakkında.

Duruşma gününde sanık sandalyesinde oturan sadece o pehlivan yapılı adam idi. Üzgün görünüyorlardı o çocuk, anne ve yanlarındaki genç kız. Genç Polis Memuru o genç kızın güzelliğinden etkilenmesine etkilenmişti ama kaderin “Dur!” dediği anlar vardı(32) ve o an, o anlardan biriydi, muhtemelen ve herhalde.

Ne duruşmayı izledi, ne sorulara akıl ve mantığı ile ne cevap verdiğini hatırladı Genç Polis Memuru. Çağla yeşili gözler, ona yakışmayan belki de rastıklı siyah kaşlar, kirpikler ile başak sarısı sırma saçlar ve can alıcı, ama kahır dolu, hatta kin-nefret dolu bakışlar…

Tıpkı kendisine kafa attığı adam gibi; “Görürsün sen!” dercesine dudak büküşler, hiç önemsemiyor gibi. İnsan sabır taşı olsa bile etkilenir çatlardı. Ama kendisi için bir şeyleri umut etmeğe hakkının olmadığını düşünüyordu.

Neden imkânsızlıklar insanı yorardı ki böylesine, ümitsizlikle? Dağ dağa kavuşurdu, eğer neden yoksa eğer isterse iki dağ da, peki insan insana?

İnsan isterse süt sağardı tekeden, imkânsız gibi gözükse de.

Umut, Kaf Dağının arkasında olsa bile ne yapar, ne eder Zümrüdü Anka Kuşunun gönlünü yapar, gözüne girer o umuda ulaşabileceğini düşünebilirdi eğer dilerse.

Ama olmayacak duaya âmin demek asla mümkün değildi, genç kızın bakışlarından hissettiği kadarıyla.

Ve merak etmişti, acaba sanık sandalyesinde oturan ağabeyi miydi, eniştesi mi? Hiç de benzerlikleri yok gibi gözüküyorduysa da. Hem ona ne idi ki, ister benzesin, ister benzemesin, ya da ister kız kardeşi olsun, isterse baldızı?

Dava sonuçlanmıştı, ne kadar süre içinde sonuçlanmıştı hatırlayamıyordu Genç Polis Memuru. Bir ay mı, birkaç ay mı, daha uzun mu, daha kısa mı? Arkadaşları kendisine; “Geçmiş olsun!” derlerken genç kızın karşılardan fark ettiği kin dolu bakışlardan etkilenmemesi mümkün değil gibiydi.

Hapse girecekti, meselâ haklıyken haksız duruma düşen o heyulâ(33) adam. Bütün bu serüven(34) kendisi için hiç önemli değildi. Kendisi hava değişimi(35) almıştı. Çok şey umurunda değildi. Evinde her şey ve dünyası kendisine aitti.

Ailesine daha doğrusu yalnız yaşayan annesine bir şeyleri haber vermekten ve yanına gitmektense sessizliği tercih etmesi olağandı ve bu haberi vermedi de. Çünkü annesinin genel deyimle “Kalbi vardı!” ve onu etkileyecek her şeyden kaçınması hem gerekli, hem de şarttı.

Kolundaki ve baldırındaki sargıları nihayetinde çıkaran, azıcık da olsa engelleyemediği için hafifçe aksayan Genç Polis Memuru evinde aylak oturmaktan(36), siftinmekten(36), pineklemekten(36), gazete-kitap okuyup, televizyon seyretmekten, çorba, pilav, makarna yemekten yorulmuş, hatta bıkmıştı.

Dünyam dediği dünyasında, zoraki bir ses gibiydi, sessiz, suskun.

Oysa bazen insan kendisine bile suskundu, farkında olmadan, hem fark etmeden, fark edilmeden de hem. Her ne kadar komşuları, ziyarete gelen meslektaşları değişiklikleri sunmuşlarsa da, yeterli olmamıştı bu değişiklikler kendince.

Bir de aylaklığında olağanüstü meşguldü kafası; “Doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor, dolmuyordu.” Bu; nasıl bir kaderdi ki beyninin tüm hücrelerine egemen olmuştu?

Hiç hatırından çıkmayan gözlerle ritmi artan kalbi yorulmuştu, yorgundu ve kalbi neredeyse çalışmak arzusundan vazgeçmek ister, vazgeçer gibiydi, kendince.

Kime anlatsaydı, kimlere dökseydi içini, anlayıp kendini yönlendirecek, elinden tutup kendisini destekleyecek biri çıkar mıydı ki? Hem nasıl? Bilirdi ki bazen; en parlak ışık, zifiri karanlıktan gelirdi.(37)

Ve bir düşünürün dediğine göre; “Gerçekleşmesi imkânsız bir hayal düşlememişseniz, gerçek anlamda bir hayaliniz yok demektir.(38) O halde neden hayal etmesin, neden o hayalin gerçekleşmesini beklemesindi ki?

Karar verdi, kaba anlamda dövdüğü adamı ziyaret edip karınca-kararınca(39) bir şeyler hediye etmeğe çalışacaktı. İçten pazarlıklı(40) olup, kaleyi önce dışarıdan fethetmeyi mi düşünmüştü yoksa? Farkında değil gibiydi, ne düşündüğünün.

Bu; yaşamında başına ilk defa gelen bir olguydu ve bir dahası olur muydu? Kararı kesindi, olmazdı, olamazdı hem, asla!

Elinde poğaça, simit, bir kısım unlu mamuller ve şekerlemeler gibi şeylerle gitti hapishaneye. İlgili memura paketleri kendisine verilmek üzere teslim etikten sonra; “Nasılsın?” demek için beklemeğe başladı. Üstünde sivil elbiseleri vardı.

Ve ismini vermemişti, “Bir arkadaşı” demişti gardiyana.

Gelen mahkûm onu görünce çıldırmış gibi;

“Niye geldin ulan?” derken tüm cüssesiyle koruma tellerine kaykılmıştı. Aynı cüssedeki gardiyan onu zapt etmeğe çalışırken;

“Burada olmana sebep ben miyim, düşün!” diyebildi ancak. Diğer gardiyan; “Gel hemşerim!” diyerek kendisini dışarıya doğru yönlendirirken geriye dönmedi Genç Polis Memuru;

“Getirdiklerimi ister kabul etsin, ister etmesin. Kabul etmezse garibanlara(41) dağıtın, hatta dileği olanlar varsa yazsınlar, bir sonrakinin sonrasında dileklerini karşılamak isterim!”

“Yani gördüklerine, yaşadıklarına rağmen yine gelecek, yine küfür işitmek için tahammüllü mü olacaksın?” dedi gardiyan.

“Atalarımız ‘Sana taş atana, sen ekmek at!’ demişler, ‘Bir yanağına yediysen tokadı, öbür yanağını uzat!’ demişler. ‘İyilik yap denize at, balık bilmezse bile Halik bilir!’ demişler. Benim düşünce ve yaşayışımda atalarımla yarışmam mümkün değil, ama hiç olmazsa önerilerine uymayı denemek isterim!”

Genç gardiyanın söyleyecek hiç bir şeyi kalmamıştı, kapıyı arkasından kapatırken.

Adı Eren olan Genç Polis Memuru, yaptığının doğru olup olmadığını irdelemeğe(42) çalışıyordu beyninde. İçinden Merkeze uğramak geçti…

Uğradı. Kapıdan içeri girdiğinde;

“Ooo!” sesleri yanında, en yaşlı, emekliliğine çeyrek kalan “Erol Baba” dedikleri Baş Komiser onu kucaklamış, hatta öpmüştü, özellikle de koluna dikkat ederek. Oysa fiziksel, ya da bedensel yaraları çoktan iyileşmişti.

Durgunluğu Erol Babanın dikkatinden kaçmamıştı. O, arkadaşları ile sohbet ederken bir-iki dakikalığına yanından ayrılmış, tekrar geri döndüğünde sohbeti bölmüştü;

“Haydi bakalım gençler! Herkes yerlerine, işine-görevinin başına! Eren sen de her birinin masasına ayrı-ayrı uğra, fazla meşgul etme meslektaşlarını ve dönmeden önce de bana uğra, mutlaka!” dedi.

“Peki Amirim!”

Gün; arkadaşlarını, dostlarını, meslektaşlarını üçer-beşer dakika ziyaret ederken nasıl sona ermişti, fark etmemişti.

Demek ki özlemişti bürosunun kokusunu, arkadaşları ile beraberliğini… Raporunun süresine boş vererek görevine dönmesi arzusunu yaşadı Eren, tüm mevcudiyetiyle.

Evine dönmeden önce Erol Babaya uğradığında Erol Baba aynı tezahüratla(43) karşıladı kendisini;

“Teyzen mantı yapmış, hadi iyisin gene, özlemişsindir, bu akşam misafirimsin!” dedi.

“Teyzem zahmet etmiş, teşekkür ederim!” derken biliyordu ki bu komployu(44) amiri hazırlamıştı, her zamanki iyi niyetli duygularıyla.

Biliyordu ki daha önceden de olan ve yalnız kendisi için değil, bekâr, yalnız olan diğer meslektaşları için de uyguladığı bir şeydi ve bu davet bir defa ile kısıtlanmayacaktı.

Erol Baba aynı içtenlikli davranışı birkaç defa daha yaşatacaktı kendisine, adı gibi biliyordu, emindi.

İçini dökeceği, nasihat alıp dinleyeceği bir başkasını tasavvur etmediğinden davetten de memnun olmuştu. İçini boşaltmalıydı mesai bitiş vaktine, ya da kantine inip birer çay içinceye kadar.

Yılların Baş Komiseri boş değildi, aksi takdirde o mertebeye(45) yakışmazdı ki. Karşısındakinin tedirginliğini, gözlerindeki boşluğu, gönlündeki isteği anlamıştı.

Telefona uzandı;

“Erdem, işim çıktı, bu gün biraz erken çıkacağım, buralar sana emanet!” dedikten sonra telefonun tuşlarına tekrar bastı;

“Hatunum?...

İyi misin?...

Tamam…

O, hani kötü bir olay yaşayan genç arkadaşla birlikte geleceğiz eve, ama normale göre şöyle bir saat kadar gecikiriz, sen işlerini ve sofrayı ona göre hazırla!...

Tamam canım, öptüm, Allah’a emanet ol!” dedikten sonra;

“Hadi bakalım delikanlı, bir çay bahçesine oturalım, dinleyeyim seni, neymiş bakalım sorunun?”

“Sorunum yok ki amirim!”

“Diyorsun ve buna inanmamı bekliyorsun. Beni bu kadar aşağılama cesaretini nereden buldun ki genç adam?”

“Estağfurullah amirim, ne demek? Yani, şey…”

“O zaman çekinme, neden bana ‘Baba’ dediğinizin bilinci içinde anlat, noktasına, virgülüne kadar öğrenmem gerekenleri ki desteğimin ne olacağını düşünebileyim.”

Ve anlattı Eren çay bahçesine oturduklarında, içinde ne varsa, içinden ne, nasıl geçiyorsa, sığdırabildiği kadar, kendisine verilen süre içinde…

Erol Baba dinledikten bir süre sonra, çayındaki son yudumu alarak boğazını temizledikten sonra;

“Bak Evlât!” dedi. “Çocuk için davranışın doğru. Şikâyet edildiğini duyar duymaz karakola hemen yönlenmen doğru. Hasmın olmasına rağmen vatandaşı hapishanede ziyaretin doğru ve kendini bir güzelliğe kaptırman da doğru!..

Ama kendini zapt edemeyip kafa atman yanlış! Aklımda yanlış kalmadıysa üniversite sınavlarında bir yanlış, dört doğruyu götürüyordu. Yani şu anda elinde sıfır var. Başarılı olabilmen için artıları artırmalısın…

Bu, nasıl olacak? ‘Aç ayı oynamaz!’ derler, o halde eğri oturup, doğru konuşmamız için önce mantılarımızı bedenlerimize hapsedelim şöyle güzelce, sonra da düşünelim. Hem bekleyenin yok nasıl olsa, bizde kalırsın!”

“Amirim, ağırlık olmasam…”

“Sen o genç kızı istemiyor musun yoksa?...”

“Şey…”

“O halde; ‘Bir elin nesi var, iki elin sesi var!’ Bebelerim, bakma bebelerim dediğime, bildiğin gibi hepsi üniversitede, ders çalışmaya, ya da yorulmuşlarsa dinlenmeye geçtiklerinde, ne de olsa bir Osmanlı Kadını(34) olan teyzeni de aramıza katıp baş başa bir çözüm bulmaya çalışırız…

Bana kaleyi dıştan değil, içten fethetmek daha doğru gibi geliyor! Biliyorsun; ’Gösterilen her çabanın sonunda nasibine düşen yalnızca Allah’ın takdir ettiği kadardır(47)!’ denilmiş. Çaba senden, takdir her zaman olduğu gibi Allah’tan!”

Akşamın son, gecenin ilk ışıklarına kadar sürdü, mantıdan sonraki konuşmaları. Bu, biraz da gerekli gibiydi galiba, Genç Polis Memurunun görmemişçesine saldırdığı mantıları eritmesi için…

Hayatta her şey plânlandığı gibi olmuyor, plâna göre yürümüyor, dolaysıyla “Doğrular” artmadığı için mücadele de başarısız olmakla sonuçlanıyordu, yorum olarak Eren için. Belki farklılık olabilirdi, ama nasıl?

Bir Polis Memuru için bazı şeyleri elde etmek kolaydı, meselâ adres gibi ve sonunda o adrese ulaşmak gibi. Bunu denedi Eren karakoldan. Öğrendi ve başarılı olmak için o evin karşısına dikildi, daha sabahın kör vaktinden.

Umut ediyordu ki o genç kız, öğrenci, ya da memur olup sabahtan evinden çıksın, onu takip etsin, fırsat yaratıp konuşsun idi, cesur olduğu kadar.

Nitekim yaşadı da bunu Genç Polis Memuru.

Genç kız kapıda gözükmüş, kendini uğurlayan kadınla kucaklaştıktan sonra hızlı adımlarla Otobüs Durağına yöneldiğinde Eren de peşine takılıp uygun zaman ve yeri görünceye kadar peşinden yürümeyi düşünmüştü.

Ama ya adımlarının hızını, ya da kontrol etmesi gereken mesafeyi ayarlayamamıştı ki, genç kız tedirgin olup arkasına dönüp de kendisini gördüğünde;

“Sakın! Sakın ha!” diye gerekli olduğuna inandığı tehdidinden sonra, Otobüs Durağına doğru adımlarını hızlandırmış, tekrar arkasına dönmek gereğini bile hissetmemişti.

Eren’in çakılı durması gerekmiyordu, ama Otobüs Durağındaki onlarca kişi arasında da refüze olmak(48) istemiyordu. Erteledi düşüncesini ve duraktaki sıraya neden sonra katıldı. Onunla aralarında üç ya da dört kişi vardı.

Bu, yeterli uzaklığı sağlamış gibiydi, ama genç kız yine de tedirginliğini muhafaza gayretinde idi (galiba).

Otobüse binip yanından geçerken;

“Yarın, ya da bir gün mutlaka!” diye fısıldadı, duyabileceği bir sesle ve ilk durakta inip geriye doğru yürüyerek dönüşünü tamamlama gayretini yaşadı.

Yarın, ya da o bir gün gelecek miydi? Gelecekse nasıl gelecekti?

Yarını, ya da o bir günü nerede, nasıl getirmeliydi? Sorular beyninin en kalabalık yerinden en ücra köşelerine kadar birbirine elleşmeden, hem bölüne bölüne çoğalarak(49) cirit atıyorlardı. Çoğalan soruların, sorun yaşatmasını, bunaltmasını önlemeliydi, ama nasıl?

Ne içmesini bilirdi, ne de içmeyi? Ne sigaradan haberdardı, ne de alkol türevlerinden herhangi biri ile ilişkisi vardı. En iyisi dolaşmak, tur atmak, bir yerlerde eğlenmek ve münasip olursa Erol Babaya tekrar görünmekti.

Gerçi Erol Baba ilk beraberliklerinde son söylenmesi gerekeni de söylemişti öğüt gibi, ama tekrardan zarar mı olurdu ki?

“Aman oğul! Doğru yolda gittiğinden eminsen, yalnız, tek başına da olsan devam et, gayret et, hatta sevgide bile!” demişti.

Yalnızdı, hep tersleneceğinden adı gibi emindi, kendini kabul ettirmesinin gerekliliğini anlatmağa çalışıyordu kendine. Öğüte kulak verip ilerleyecekti.

Bu; inceldiği yerden kopacak, kopması olası bir şey değildi. Kopamazdı, kopmayacaktı da, hayatı bahasına olsa bile.

Ama gönlü olmazsa zorla güzellik olmayacağının da bilincinde idi. Peki, o kin dolu olarak gözlemlediği yosun yeşili gözlerin arkasında nefret yerine, sevgi olabilir miydi?

Malûm; “Nefret ile sevgiyi ayıran ince, çok ince bir çizgi(50) vardı. Kişi gayret ederse o çizgiyi aşardı. Karşısındakinin o çizgiyi aşması için ona yardımcı olacağına söz verdi kendi kendine, kendince Eren.

Vakit geçmesini bilmiş, ama gereği oluşmamıştı. Genç kız çekinmiş olmalıydı ertesi günden, bir daha isteği dışında kendisiyle karşılaşmak istememiş olmalıydı. Karşıdaki marketin vitrininin kenarında gizlenmesine rağmen görememişti genç kızı.

Ya erken gitmiş olabilirdi, ya da gecikme isteği. Belki de uzak olmak dileğini anlatmak istemişti.

Peki, Eren hapistekinden yardım dileyebilir miydi? Bu; Nasrettin Hoca’nın göle maya çalıp yoğurt beklemesi kadar imkânsız gibiydi. Gene de bu düşüncesini ertelemek arzusunu geçirmedi içinden. Taş atıp kolu yorulmayacaktı, ama bu, ümidini başka türlü şekillendirmesi için gerekçe olacaktı.

Arayı soğutmaksızın hemen ertesi gün gidecekti hapisteki adamı ziyarete.

Ve giderken de gene eli boş gitmeyecekti, istenilmese de…

O gün açık görüşme olduğunu bilmeden öylesine gitmişti hapishaneye. Avlu kalabalıktı ve onları bir köşede ailece oturmuş olarak gördü. Yanlarına yaklaşmak üzereyken o adam, duyabileceği bir sesle;

“Biri geldi, buranın havası değişti, bana eyvallah! Siz de sağda-solda eğlenmeden doğru eve! Yanlış bir şey duyarsam tümünüzün bacaklarını kırarım!” diye tehdit ettikten sonra sırtını döndü.

Eren, elindeki paketleri gardiyana teslim ettikten sonra bir kenara büzülürcesine çöktü, sivildi, kimsenin onun ne olduğunu bilmesi mümkün değildi, o aileden başka. İçinden dua ediyordu; “Tanrım yol göster, ya da kurtar!” diye.

Bir söz geçiyordu aklından; “Duadan bıkkınlık göstermeyiniz. Çünkü dua ile beraber olan hiç kimse helâk olmamıştır.(51)  O halde mücadeleden vazgeçmemek, onu kazanmak üzerine olacaktı duaları.

Aile topluca kapıya yöneldiğinde, genç kızın elinden tutan çocuk, diğer eliyle belli-belirsiz bir selâmlama işareti yaptı. Geriye donuk gözlerle bakan genç kız, sadece çocuğun elini silkeler gibi yaptı, tekrar önüne dönerken.

Bir kere daha, eli böğründe ve kimsesiz kalmıştı Eren. Ağır ağır yerinden doğruldu, sanki onların bacaklarının kırılmasını istemiyormuşçasına bir süre avluda başıboş gezindikten sonra dışarıya çıktı.

Genç Polis Memuru düşüncelerinde yanılmıştı, çünkü genç kız belki de aile adına içindekileri kusmak için yanındakileri razı etmiş ve beklemişti onu. Hem dakikalar dakikalarca ve karşılaşır karşılaşmaz kinini, nefretini cümlelere sığdırma gayretinde olmuştu:

“Ne yüzle ve ne hakla gelirsiniz buraya?”

“Öncelikle insanım. Hem benim de ziyaret etme, görme hakkım olan insan, ya da insanlar olamaz mı? Resmi bir görevimin olması, benim bu hakkı kullanmama engel mi?..

Kaldı ki mağdur olan, bacağında çok etkili olmamasına rağmen özür taşıyan benim ve hâlâ izinliyim. Hiç mi insafınız yok! Hiç olmazsa gözüm açıkken rüya görmeme izin verseniz. Ben zalim değilim...

Sadece aciz, mazlum birine bir insafsızın eziyet etmesine engel olmak istedim, bunun gayretini yaşadım!”

Genç kız, ne diyeceğini şaşırmıştı, zihninde tasarlayıp da söylemek istediği şeyler beynini terk etmişlerdi sanki. Belki hak vermekle, kin tutmaya devam etmek ikilemini yaşıyor gibiydi. Genç kız, çocuğun elinden tuttu, diğer eliyle diğer kadının koluna girdi, uzaklaşmak arzusuyla.

Gene de geriye dönmeden edemedi, göz göze geldiler…

Bu; ümitti Eren için, kendince düşlediği ufacık, minicik de olsa bir ümit, dünyasında. Bugüne değin yaşantısında birinin olmasını istemenin hiç aklına gelmediğini hissetti. Eğer böyleyse, yani insan aşksız bir ömür geçirmişse ve geçiriyorsa ve boşa geçmişse ömrün oraya kadar olan bölümü, buna yaşam mı denirdi ki?

O halde tüm cesaretini ve gücünü toplayıp Pazartesi günü önüne geçecek, gerekirse acındıracaktı kendine ve eğer ufacık da olsa bir ışık görürse gözlerinde, silâh zoruyla da olsa(!) alıp kaçıracaktı onu, bacaklarının kırılmasını istemezdi çünkü…

Bunu kafasına koymuştu, hatta yemin etmişti. Pazartesi günü yeni bir gün olacaktı, inanıyordu buna Eren…

Ve o Pazartesi geldi. Giyindi sivil kıyafetlerini ve nedenini bilmeden silâhını da belinin arkasına, kemerinin arasına koydu. Her nedense tüm polisler silâhsız olunca kendilerini çıplak hissediyorlardı ve o bu hatayı bir kere, mesleğe adım attığından beri yalnız bir defa, karakola davet edildiğinde yaşamıştı, iyi ki de yaşamıştı Allah’a şükür, ama tekrarı mümkün değildi.

Nöbete bu sefer karşısında girmek istiyordu, adresten ve vedalaşma görüntüsünden sakındı…

Genç kız kendisine yaklaştı ve durdu. Çakmak-çakmaktı gözleri, en ufak bir merhamet, şefkat ve sevgiye dair ne varsa zerresi bile görünmüyordu gözlerinde;

“Sakın! Sakın ha! demiştim!”

“Sakınamadım kendimi!”

Ne dediğini anlamamışçasına şaşkın, ya da merak dolu bakışlarını gezdirdi Genç Polis Memurunun gözleri üzerinde, devamını getirmesini beklercesine. Oysa Eren dilini yutmuştu, nutku tutulmuş gibiydi, sadece genç kızın gözlerine bakıyordu o da;

“Eniştemi incittiniz, sizin yüzünüzden başı belâya, kendisi hapse girdi, memnun musunuz?”

“Hatanın bende olduğunu düşünüyorsunuz yani?”

“Öyle anlattılar!”

“Kendimi savunmayacağım. Sadece bir de, bir kere de yeğeninizi dinlemenizi isteyeceğim sizden. O da gerçeklerden doğrudan saparsa yapacağım bir şey yok, bağrıma taş basmaktan başka!”

“Son sözünüze dönmeden ve yeğenimden duymadan önce anlatmağa çalışın, belki inanırım!”

“Sokak ortasında evire-çevire dövülen bir çocuk için duyarsız olabilir misiniz? ‘Dur!’ dedim, dinlemediği gibi yumruk atmağa çalıştı bana, savundum, kendimi korudum, belki korunma biçimim yanlış olabilir…

Eşi ile yani hemşire ya da hastabakıcı olan ablanızla birlikte kahırlandılar, hazmedemeyip yanlış yaptılar. Sonuç? Sonucunda beni kurşun yağmuruna tuttu, ölebilirdim belki de…

O zaman cezası daha da ağır olurdu. Söyleyin; ‘Şurada, şu konuda siz haksızsınız!’ deyin ve hemen çekileyim hem karşınızdan, hem yaşamınızdan…”

“Bağrınıza taş basarak?”

“Evet!”

“Peki, benden istediğiniz ne? Yalnızlığımda ailem dediğim sığındıklarım tarafından affedilmenize yardım mı?”

“Hayır! Bu hiç aklıma gelmedi. Sadece beni etkilediğinizi söylemek isterim. ‘İsteğiniz ne?’ dediniz, dürüstçe cevaplamamı bağışlayın; Sizi!”

“Ben o kadar ucuz muyum? Ne söylediğinizin farkında mısınız, deli misiniz yoksa siz?”

“Ne söylediğimin farkındayım. Keşke deli olsam, o zaman bazı şeyleri unutmam, bazı şeyleri zihnimden silmem daha kolay olurdu!”

“Davul bile dengi-dengine çalar, denmiş!”

“Yani denk değiliz?”

“Öyle gibi gözükmüyor mu?”

“Hayır desem? Peki, bazı şeyleri unutturmam yoluna, sizin için ölürüm bile, desem?”

“Ölün öyleyse!”

“Peki!”

Genç kızın söyleminde, dileğinde ciddi olup olmadığını düşünmedi Eren. Silâhını çıkartıp, namluya mermi sürüp, namluyu alnına dayadı. Genç kızın tabancayı tutması için elini yönlendirmeğe çalıştı.

“Haydi, çek tetiği. Kahrın bitsin, sen öldür beni!”

Sonra yanlışlığı anlamışçasına;

“Yoo! Yok! Giderayak senin ‘Katil’ damgası yemeni istemem. Bu işi ben, hemen şimdi, kendi başıma, hemen burada halletmeliyim!” dedi.

Alnına dayadığı tabancayı genç kızın elinden kurtarıp namluyu ağzına çevirdi, ucunu ağzına soktu, başka şekil bilmiyordu çünkü.

“Ne yapıyorsunuz? Yanlış anlayacaklar görenler olursa” derken baştan beri olanları penceresinden izlediği belli olan yaşlı bir adam;

“Yaşamak güzel evlât! Aşk için kendini öldürmeğe değer mi?” dedi. Genç Polis Memuru;

“Değer amca!” dedi tavrını değiştirmeden.

İsmini bile bilmediği genç kız;

“Değer!” dedi tasdiklercesine, Genç Polis Memurunun ağzına dayadığı tabancayı engelleyerek…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.

(2) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

(3) Sırnaşıklık; Sırnaşma davranışında olmak. Rahatsız etme. Sıkıntı verme. Musallat olma

(4) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(5) Magandalık; Giyimi kuşamı yerinde olmakla beraber yontulmamış, görgüsüz, kaba saba kimselerin davranışları.

(6) Ucube; Şaşılacak derecede çirkin olan, çok acayip şey. Yapısı, kendi türünden canlılara benzemeyen canlı.

(7) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

(8) Kebire (yani büyük) Günahlar; İlgili bir kısım yerlerde 70-75 hatta daha fazla adet olarak sıralanmış, bilenlerce! Örneğin adam öldürmek, zina etmek, söz taşımak, kıskanmak, sihir yapmak vb. bunların içinden birkaç tanesidir. Ancak bu öyküde örnek olması için üçü (şirk, iftira, gıybet) söylenilmekle yetinilmiştir. Bir Polis Memuruna da; “Neden daha fazlasını bilmiyorsun!” diye sormak da uygun olmasa gerek!

Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım  istemektir.

İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemek.

(9) Gürültü (Ses) Kirliliği; İnsan ve hayvan yaşamını olumsuz etkileyen, dengesini bozan her türlü insan, hayvan, ya da makine kaynaklı(Özellikle motorlu araçların) ses oluşumu.

(10) Devasa; Dev gibi, çok büyük.

(11) Cüsse; İnsan gövdesi.

(12) Bu kadar adam gördüm, içlerinden hiçbiri dünyadan hoşnut değil, hiç biri de dünyadan gitmek istemez!  Namık KEMAL. Buna benzer olarak Mevlâna’nın; “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok, nice elbiseler gördüm, içinde insan yok!” sözlerini de unutarak geçmek olmazdı!

(13) Kelle Koltukta; Önceki devirlerde idam edilen birinin kafası kesilip koltuğunun altına konulurmuş. Deyim buradan üremiştir.  Ölümü göze almak, gözünü budaktan esirgememek.

(14) Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadından… Bilindiği gibi Harbiye Marşı’nın ilk mısraıdır.

(15) Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerlerde yer alan dizeler. Şiir; Türk Sanat Müziği eseri olarak Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir.

(16) Azman; Aşırı gelişmiş. Kerestelik tomruk.

(17) Çocuk Hakları Sözleşmesi 1. ve 16. Madde; ‘Her insan on sekiz yaşına kadar çocuk sayılmakta’,Hiçbir çocuğun özel yaşantısına, aile, konut ve iletişimine keyfi ya da haksız bir biçimde müdahale yapılamayacağı gibi, onur ve itibarına da saldırılamaz. Çocuğun bu tür müdahalelere ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır!’ şeklindedir.

(18) Gavat; Kavat şeklinde de kullanılan “kadın satıcı” anlamında küfürlerde kullanılan bir söz.

(19) Zırtapoz; Genelde “işe yaramaz” anlamındadır ve yine küfür şeklinde kullanılmaktadır.

(20) Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı (Genelde kadın).

(21) Hırbo; “Sersem, salak, kaba saba” anlamında Rumca bir kelime olup bu anlamıyla Türkçemize yerleşmiş bir küfür sözüdür.

(22) Yaptığımız şeylerin müspet ya da menfi mutlaka sonuçları olacaktı, önemli olan bunu düşünmek, tahmin etmek, hatta sonuna kadar yaşamayı öğrenmek gerekirdi. ALINTI

(23) Eren 35091966; Polis Memurluğunda kayıtlı böyle bir numara var mı, bilmiyorum. Varsa özür dilerim. Ben bu numarayı Üniversitedeki öğrenci numaramla (3509), Üniversiteden mezun olduğum yılı (1966) ekleyerek oluşturdum.

(24) Müşteki; Şikâyet eden. Durumundan ya da bir şeyden yakınan, yakınıcı.

(25) Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.

(26) Darp Edilmek; Vurulmak, dövülmek, çarpılmak.

(27) Tertip; Kanka gibi aynı dönemde eğitim görmek, herhangi bir göreve, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem görev, askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

(28) İmkânsız olanı elediğinde, her ne kadar olasılık dışı görünse de, elinde kalan gerçektir. Sherlock HOLMES

(29) Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

(30) Taammüt (Taammüd); Bir işi ya da suçu bilerek, tasarlayarak yapma, işleme. Suçu önceden hazırlanarak, tasarlayarak, plânlayarak işleme.

(31) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(32) Kaderin “Dur!” dediği anlar vardır. ALINTI

(33) Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.

(34) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik  heyecanlı olguların bulunduğu olay.

(35) Hava Değişimi; Bir kısım görevler kolay gibi görünse de oldukça zorlu bir süreç içinde geçer, fiziki, ruhi, psikolojik olarak bir kısım sıkıntılar yaşanır. Bu durumda görevlilere belirli bir süre tatil verilmesi kuraldır. Hava değişimi tatilinde amaç gerekiyorsa fizikman, psikolojik olarak dinlenmedir. Nitekim Genç Polis Memuru arkadaşa bu amaçla Hava Değişimi İzni verilmiştir.

(36) Aylak Aylak Yatmak (Gezmek, Dolaşmak, Oturmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatmak. Avarece gezmek, dolaşmak, işsiz, boş gezmek, oturmak.

Siftinmek: Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.

(37) Bazen en parlak ışık, zifiri karanlıktan gelir. ALINTI

(38) Gerçekleşmesi imkânsız bir hayal düşlememişseniz, gerçek anlamda bir hayaliniz yok demektir. ALINTI

(39) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(40) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(41) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(42) İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.

(43) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

(44) Komplo; Tuzak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen. Herhangi bir plân.

(45) Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.

(46) Osmanlı Kadını (Kızı); Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

(47) Her çabanın nasibine düşen, yalnızca Allah’ın takdir ettiği kadardır. Peygamberimize mal edilen HADİS

(48) Refüze Olmak; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.

(49) Bölüne Bölüne Çoğalma; Sanırım buna biyolojide “Meyoz Bölünme” deniyordu!

(50) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI

Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.

(51) Duadan bıkkınlık göstermeyiniz. Çünkü dua ile beraber olan hiç kimse helâk olmamıştır. Peygamberimize mal edilen HADİS