“İyilik, hoşluk zamanında hepsi dosttur, eştir. Fakat dert ve gam zamanı Allah'tan başka kim sana dost?”(1) Bu sözü söylemek içinden gelmişti özürlü, genç sayılacak, orta yaşlarını sürükleme gayretinde olan adamın.
Çocuğunu basketbol çalışmaları için antrenman, ya da idman için salona getirmişti.
Çocuğu öğrenmeye, oynamaya çalışıyordu arkadaşları ile birlikte ve antrenörünün nezaretinde. Düşünceli gibi, belki de düşünerek elindeki gazeteye göz süzmeye çalışıyordu, bu nedenle de başlangıçta yanına ilişivereni fark etmemişti genç adam.
Ya da ilişen o kadar sakin ve sessizdi ki, fark etmesine imkân bırakmamıştı. Ne de olsa gözü, gözleri vardı ama biri diğerine, sol gözü sağ gözüne göre yapılan tüm iyileştirmelere rağmen tam ve yeterince göremiyordu.
Bu neden olabilirdi, fark etmesi gerekeni, fark edememesine.
Ancak genzine ulaşan sabun ve kolonya kokuları yönlendirmişti kendini, hem de zayıf olan gözünün gördüğünü yeterli görmeyerek sağlam gözüyle görmek için doksan derece değil, neredeyse yüz yirmi derecelik bir dönüş gerçekleştirmişti ona doğru.
Karşısındaki karısı ile kıyaslanmayacak derecede güzel bir bayandı. İtiraf etmesi gerek, karısı, gençti, hem hâlâ güzeldi, hem ilk günlerindeki gibi, hem de bugün bile. O halde yanındaki?
Evet, karısı ile aşık atamazdı, ama güzelliği de inkâr edilemezdi. Hem yaşamdaki fiziksel çok şey önemli değildi ki?
Bir bilen kişi; “Her zaman ne varsa o'nu görmelisin ve acele etmemelisin. Bir şeyi yanlış anlamaktansa, anlamamak daha iyi olabilir(2).” demişti. O halde gönül kimi severse güzel o değil miydi? Tanrının takdiri ile doğanın yasası idi bu. Alan almış, satan başından savmıştı. Hem kendisine neydi ki, onun güzelliğinden.
O zaman kendisinin söyleneceği tek şey; “Allah sahiplerine, yani kocasına ve çocuklarına bağışlasın!” demek olacaktı.
Gene de dikkatini kaçıramadı genç, belki de kendi yaşlarındaki güzel kadından. Muhtemeldi ki o da, çocuğunu ya da çocuklarını salona getirmişti gereği için ve antrenmanın bitişini bekliyor gibiydi bu yaz sıcağında. Kendinin yorumu ancak bu kadar basit olabilirdi.
Genç kadından dikkatini kaçıramamasının nedeni sadece etkileyici güzelliği değildi. Muhafazakâr(3) görünüşüne rağmen, modern sayılabilirdi. Evet, bu yaz gününde başında örtü vardı, ama sarı saçları gözüküyordu, önden-kenarlardan.
Beyaz kolları dirseklerden itibaren açık, etekleri dizlerinin hemen altında ve pabuçları topuksuzdu. Tarife sığdırmağa çalıştıkları bu kadar mıydı? Hayır! Kendisinin uzak tarafındaki elinin yüzük parmağında neredeyse peş peşe diyeceği iki adet alyans dikkatini çekmişti. Bu nedenle merak ederek, utanarak ve cesaret ederek, parmağını işaret ederek, kısa, kesin ve öz olarak sormuştu;
“Neden?”
Aslında bir öğretmen olan yüksek tahsilli genç kadının zeki olmasına gerek yoktu, anlamıştı soruyu ve cevaplamak gereğini hissetti;
“Eşimi bir trafik kazasında kaybettim, benim yok olmamam, kaybolmamam için beni koruma gayretindeyken. Bu nedenle bana hayatımı devam ettirmem, çocuğumuza iyi bakarak yetiştirmemi sağlayan eşimi hep yaşamak, gönlümde hep yaşatmak için hiç olmazsa yüzüğünü daima elimde taşıyayım istedim.”
“Başınız sağ olsun efendim!”
“Peki, ben size sorsam bu genç yaşınızda, neden diye?”
“Çok uzun bir hikâye efendim!”
“Efendim yerine Pakize Hanım, ya da abla, kardeş gibi bir şey söylemeğe gayret etseniz?”
“Peki, Pakize Hanım. Ben Emre. Kısaca arz etmeğe gayret edeyim. Bundan yaklaşık iki yıl kadar önce çalıştığım iş yerinde bir yangın çıktı. Alârmla hepimiz dışarıya doğru yöneldik. Yangın büyüme dilek ve isteğindeydi sanki…
İçimizden birinin eksik olduğunu hissettim. Odasını, masasını hatırladım, o da sizin gibi dul bir kardeşti, çocukları için yaşaması gerekliydi. Kimsenin ikazına, itirazına aldırış etmeden, hiçbir şeyi umursamadan yanan kapıdan içeri girdim. O kardeşin dumandan boğulmasına ramak kalmıştı(4), yerinden kıpırdayamıyordu…
Onu kucaklamam ve dışarıya çıkarmam bana göre an meselesiydi, ancak benim değerlendirmeğe çalıştığım o kısacık an yangına hiç de öyle gelmemiş, çılgınlığını arttırmış gibiydi tam biz yanan kapıya doğru yöneldiğimizde…
Onu ancak dışarıya doğru iteklediğimde, yanan kapı üstüme düştü ve tüm müdahalelere rağmen sol elimi bilekten itibaren kurtaramadılar bu nedenle çolak ve yüzümdeki yara izleriyle kaldım…
Bir gözümün de görme oranı çok az! Buraya kadar anlatılması ve anlaşılması zor bir yaşam diyorsunuz, değil mi?”
Bir cevap, bir söz, bir hareket, bir merak cümlesi bekler gibiydi Emre. Sessizlik olunca anlattıklarının da yeterli olduğunu düşünüp sustu. Susması endişelendirir gibi olmuştu genç kadını;
“Devam edin lütfen Emre Bey!” dedi. Bu desteği bekliyor olmalıydı Emre;
“Olur! Yetersizdim, onun için malûlen emekliye(5) ayırdı beni devletim. Ha, unutmadan söyleyeyim, Başarı Plâketi vererek. Bu, beni küstürmedi hiçbir şeye. Yaşamıma devam ettim, etmeğe çalıştım tüm güzellikleri, iyilikleri içime sindirmeğe çalışarak.
Ama yaşamımdaki en büyük suçum kendisini sevmek olan karım da beni hayatından emekli edip sırtını dönünce, ben de böyle yaşayan bir ölü gibi dolaşıyorum, işte. Hatta yaşamaktan yoruldum da diyebilirim, bu çağlarımda yorgunum Pakize Hanım…
Ve ilk defa beni bir dinleyene anlattım, anlatmak istediklerimi, içimden geldiği gibi, doğru, dosdoğru...”
Bir kere daha sustu Emre, son söyleyeceğini söylemesi gerekliliği ile sanki;
“Artık oğlumun köpeği gibiyim. Getir-götür-çalıştır, takip et gibi…
Ve hamarat(6) bir ev kadını oldum, erkeği değil. Yemek yap, bulaşık yıka, temizle, sil, süpür, aklınıza ne gelirse. Açıyorum ucuz bir şarap, gazozla bereketlendirip yapıyorum bütün bu işleri. Bir de dizi, film, ya da maç seyrederken bira yudumlamak iznim var, karım evdeyse…
Yok, eğer iş seyahatinde, ya da toplantı nedeniyle gecikecek olursa şişe sayısında biraz artılar oluyor, özellikle oğlumun istirahatini tamamladıktan sonra. Kısaca namazla-niyazla ilişkim, Bektaşi’nin dediği gibi; ‘Bayramdan-bayrama!’ gibi…”
“İçmeseniz!”
“Neden? Kötü bir hatırası mı var?”
“Yok! Ama hem inancım gereği, hem de felsefe olarak içkiye de, sigaraya da, bilinen bilinmeyen tüm yanlışlıklara da karşıyım!”
“Allah’a şükür, içki dışında hiçbir bilinen, bilinmeyen hatta bilinebilecek yanlışlığım yok!”
“O da biter inşallah!”
“Ben de size katılmak istiyorum, ama bunu dilemek hiç de içimden gelmiyor. Tüm söylediklerimi yerince ve yeterince yerine getirmeme rağmen karımın istekleri, istedikleri yerine gelmezse, oğlumun annesinin somurtması bitmez, tükenmez…
Odası bile ayrıdır o yaşadığım yangın gününden beri evimizde, yalnızlığını yok etmek ister ve eğer gerekirse yalnızlığını da sadece oğlumuz Emre Can ile paylaşır!”
“Oğlunuzun adı Emre Can mı?”
“Evet! Annesi çok istedi, benim adımla Cansu olan kendi adının ilk hecesini beraber ancak bitişik değil ayrı ayrı koymak için. Biz de kararlaştırdık adını Emre Can koyduk, tüm teamüllere(7) aykırı olarak Emrecan yerine!”
“Tesadüf işte! Benim rahmetli eşimin adı da Emre idi ve oğlumuz, eşim yurtdışında görevli iken doğduğu için ona Can ismini koymayı uygun görmüş, “O bizim ilk canımız!” demişti. İkincisine ise beraber yaşamamız yetmedi, yetişemedik o güne, günlere yani.”
Sanki zihninde bir şeyleri toparlamak istiyormuşçasına yerdeki karıncaların koşuşturmasını izledi bir süre ve aklına gelmişçesine;
“Biliyor musunuz, ya da hiç tesadüf ettiniz mi, ya da Emre Can herhangi bir vesile(8) ile anlattı mı? Çocuklarımız burada arkadaş olmuşlar ve birbirlerini, birbirlerine çok yakın hissediyorlar ve çok zaman beraberler…
Tabii bunda başlangıçta Emre Can’la, Can’ı bir arada görüp de isim olarak birbirine karıştıran antrenörlerinin katkısını da inkâr etmemek gerek!”
“Gerçekten mi?” derken, iki çocuk da alı-al, moru-mor dönmüşlerdi, antrenmandan, neşeli, ayakları, birbirine dolaşarak hem. Normal zamanlarına göre erken bitmişti idmanları.
Bu; sohbetlerinin sona ermesine neden olmuştu, ama ne beis(9) vardı ki? Allah’ın bağışladığı insanların günleri mi yoktu ki, kısıtlı bir ömürleri de olsa da?
Oğlanlardan biri annesine, diğeri babasına sarıldı. Duşlarını yapmışlardı, ama acele edip saçlarını ıslak bırakmışlardı neredeyse kurulanmadan. Çocuklarının şapkalarını başlarına ısrarla koyduklarında, bitmesini istemedikleri sohbetin de sonuna geldiklerinin bilincindeydiler her ikisi de.
Yalnız ve yalnızca ikisi mi? Galiba çocuklar da birlikteliklerinin devamı arzusundaydılar, ayrılmak istemediklerinin görüntüsü vardı, el ele tutuşlarında, bunda kardeşlerinin olmamasının, birbirini kardeş gibi görmelerinin de etkisi olabilir miydi? Belki…
Usulca kalktılar yerlerinden. Genç kadın altına serdiği market poşetini özenle katlayarak çöp sepetine attı. Emre pantolonun arkasına vurarak sözüm ona pantolonundaki hayali tozları silkme gayretinde oldu ve;
“Evinize neyle gideceksiniz, arabanız var mı?” dedi.
“Sürücü Belgem var, ama o meşum(10) kazadan beri asla ve kat’a(11) elime direksiyon değdirmedim!”
“O halde izin verin, sizi oğlum ve arabamızla evinize bırakalım!”
Pakize, özrü nedeniyle araç kullanamayacağı düşüncesiyle hayretle baktı Emre’nin eline, yüzüne, sonra cevabını beklemeden sırtını dönerek arabasını almaya gidişinde arkasından.
Emre sanki içten pazarlıklı(12) biriymişçesine, sanki onların evlerini-adreslerini öğrenmek için yapmış gibiydi bu teklifi.
Pakize de, arabanın özürlü plâkasını gördüğünde utanmıştı düşüncelerinden, kendine göre, kendine karşı.
Onları evlerinin dış kapısına bırakıp kendi evlerine yönelmek üzereyken;
“Dikkatli olun, bir dostu yitirmek istemem!” dedi Pakize.
Evine erken dönmüştü Emre. Oğlu Emre Can sokakta arkadaşlarıyla karşılaşınca, elindeki çantayı babasına vererek birkaç dakika daha izin istemişti. Emre’ce mahzuru yoktu; “Peki!” dedikten sonra o zebellâ(13) gibi on beş katlı, altmış daireli yapının kapısına yöneldi. İçinden o gün karşılaştığı O için şu deyiş geçiyordu;
“Yakın durmanın zor olduğu ortada, uzak olmak her zaman en kolay, ama en zoru yalnız olduğunda(14), yalnız kalıp yalnızlığını yaşadığında, seni bekleyenin olduğunu bilmene rağmen, o bekleyenin ilk günkü gibi senin olmadığını içtenlikle hissettiğinde hatta bildiğinde…”
Dış kapıdan içeri girerken rastladığı kişi, sanki kendini gizleme gayretinde gibiydi, başını eğmiş, pardösüsünün yakalarını kaldırmış ve fötr şapkasını kulaklarına kadar indirmişti. Apartmanda sivil bir polis olduğunu bilmiyordu, kanaatince.
Bilemezdi de zaten. Çünkü Yöneticilik nedir bilmezdi, Yönetim Toplantılarına, Genel Kurullara da hep eşi giderdi mal sahibi olarak, özellikle de son yıllarda.
Neden özellikle de; son yıllarda? Biliniyordu işte sebebi. Karısının elindeydi kumanda zaten, her ne kadar evin müşterek sahibi idiyseler de, jest(15) olsun diye tapuyu karısının üstüne tescillettirmiş(16) olduğu bilinse de.
Ve evine yöneldiğinde, sivil polis yakıştırmasında bulunduğu, her kimse onun daha apartmanın kapısında gizlenme çabasına akıl erdirememiş gibi görünüyordu. Evinin kapısına ulaşıp da anahtarıyla açtığında karısı henüz banyodan çıkmıştı, yarım bornozu üstündeydi;
“Daha dün banyo yapmamış mıydın sen? Ne banyosu bu?” demek gereğin hissetti.
“Eh, benim aptal kocam, hâlâ mı bazı özelliklerimizi anlatmam gerekli ki sana?”
“Dün temizlendiğini düşünmüştüm!”
“Demek ki bugün de temizlenmem gerekmiş!”
Bir şey anlamamıştı, gözleri ile taramıştı karısını. Bacakları çıplak, göğüsleri davetkâr gibiydi. Beline sarılıp kucaklamak istedi karısını. Öpmesine hiç izin vermezdi çünkü. Onu evlendiklerinden beri hiç böyle davet eder gibi görmediğini düşündü. Oysa;
“Şımarma! Hem sırnaşma(17) da! Daha beni hak etmene iki günün var!” deyip göğsünden iteklemişti karısı onu.
O iteklerken havlusundan göğsünün kenarı gözükmüştü ve orada bir kızarıklık, hatta bir morluk vardı. Karısı fark etmişti onun göğsüne yönelmiş soran bakışlarını;
“Çapkın! Unuttun mu yoksa bir hafta önceki çıldırışını ve bedenimde mahvolmanı? Unuttun mu yoksa? Galiba içkin kendinden geçirmişti seni.” derken iki gün sonrası için hazır olduğunu fısıldamıştı kulağına, sevgiyle değil, sanki şehvetle(18), sanki bir şeyleri aklından uzaklaştırmak istercesine.
Oysa bir hafta öncesini hatırlıyordu. Karısı her zamanki gibi öpmesini engeller şekilde yüzünü bir tülbentle kapatmış, görevini yerine getirmek olarak yardımcı olduğu düşüncesini yaşatmıştı kendine.
Oysa o asla karısını incitmez, böyle bir şeyi en olumsuz anlarında bile aklından geçmezdi. İlk günlerinde nasıl idiyse sevgisi aynıydı, kendince her günlerinde, beraber olsunlar, olmasınlar ve karısının her ne kadar araya mesafe koymağa çalışmasına, bu mesafeyi koymakta başarılı olmasına rağmen.
Şüphe? Herhangi bir şüphe aklının ucundan bile geçmezdi, karısından emindi. Öyle mi? Ama göğsünün kenarındaki o morluğu da kendine izah edemiyordu, bir nedeni olmalıydı, ama ne?
Yaşam biçimleri eve bugünkü erken dönüşüne rağmen değişmemişti, belki de hiç! Karısı yine her sabah aynı vakitte işine gidiyor, aynı vakitte de işinden dönüyordu. Motor, ya da monoton(19) bir yaşam şekline bürünmüşlerdi.
Normal günler dışında sadece ve bazen oğlunun antrenmanından dönüşünde evde görüyordu karısını o kadar. O günlerde de; “Duşunu iyi alamamışsın!” diye oğullarını banyoya sokuyor, yıkıyor ve o arada kendisinin de terini akıtıyordu, söylediğine göre…
Günler geçmeye, Can’ın da, Emre Can’ında idmanları, antrenmanları devam ediyordu. Bir iki defa Pakize ve Emre olarak aynı bankta karşılaştılar, görüştüler, tüm seslerden, tüm gözlerden, tüm günlerden uzak, eften-püften(20) konularla, sudan sebeplerle ilgiliydi konuşmaları.
Ne; “Ne olacak bu gidişat(21)?” umurlarındaydı, ne gençliğin bugünkü hali, ne küme düşen, şampiyon olan takımlar, şike(22) ve ne de enflasyon(23).
Konu bir yerden başlıyor, bir yerde bitiyordu, bu gidişat da oluyordu sakındıkları, küme düşme ya da şike, bilmedikleri…
Emre’nin bir gün Pakize’nin elindeki yüzüğün teke inmesi çekmişti dikkatini. Nedenini bilemezdi, soramazdı da. Hakkı yoktu buna. Bir sonrasında da dikkatini çekerse? Belki, cesaret edebilir miydi? Muhtemelen...
Terslenir miydi; “Neden ilgilendirdiği” sorusuyla? Olasıydı…
Kaybı? Bir gönül dostundan uzaklaşmak olurdu ki bu hem kaderin, hem de gerçeğin görünüşü olurdu.
Bir sonraki antrenman günü, arkadaşlarının Dostluk Toplantısına rastlamıştı. Eşine oğullarını idmana götürüp getirmesini rica etti Emre. Bu; kendince evli-barklı biri için hem devamlılık yönünden, hem de duygularındaki karmaşıklık yönünden atması gerekli bir adım gibi geliyordu kendine. Hem özrünü de unutması mümkün müydü ki, yanlışlıkla istemediği mecralara(24) yönelse yahut da böyle bir isteği yaşasa dahi.
Evinde bekleyen, ömrünü iyi günde, kötü günde beraberce tüketmeğe söz verdiği bir karısı ve dünyada her şeyden çok sevip esirgediği bir oğlu vardı. Her ne kadar özrünü yaşamağa başladıktan sonra karısı yaşamlarının ilk sahnelerinde yaşadıkları ilgiyi yitirmiş gibi olsa da…
Oysa yaşamak direnmek, sevmek güvenmekti. Unutmamalıydı insan çoğu zaman Dünya’nın hâkimi, bazen küçük bir kalbin esiri(25)” idi.
Ama aşk tükeniyordu galiba. Ya da buna kısaca sevgi mi demeliydi ki? Bir terazinin iki kefesinde oluşmuş sevgi. Bir taraf ağırdı, bir taraf hafif ama ağır taraftan hafif tarafa devamlı bir akıntı vardı kum saati gibi. Bir gün gelecek denge eşitlenecek, kim bilir belki de diğer yön ağır basmaya başlayacaktı.
Olamaz mıydı? Tanrı nelere kadirdi ki, yazmışsa, alın çizgilerinde o olasılık belirmişse, olacak da olurdu, hem hiç kimsenin engellemesine fırsat bırakmadan.
İnsanlar üst üste, ya da her gün en çok sevdikleri örneğin börek-baklavayı da yeselerdi, bir zaman ya da bir nokta gelirdi ki, bıkarlardı. O nedenle genç adam, ne yapar, ne eder, malûl emekli aylığından biriktirir, “Bugün yemek yapamadım!” diye yalan söyleyerek oğlunu ve karısını alıp yemeğe çıkartırdı onları. Dönüşte…
Dönüşte, hiçbir değişiklik olmazdı yaşamlarında, eğer Cumartesi akşamı değilse!
Tanrı yanlışları için daima işaret veriyordu Emre’ye. Örneğin yemeği ocakta unutup yakıyordu, takım olan çatal ya da kaşığı çöp poşetine atıyordu, farkında olmadan, hatırlayamayarak, ya da unutuyordu yapması, alması gereken bir şeyleri not almadığı için.
Özellikle karısının istediği, oğlunun dilediği. Örneğin eşinin pet dediği bağlarını, ojesini, rujunu, asetonunu eczaneden almak mutlak görevlerinden biriydi.
Eh! Oğlunun okul zamanı kalem-silgi, okul dışında dondurma-jips gibi isteklerini de karşılamalıydı.
Ve asla bu ve ek olan hiçbir isteklerini unutmaz, ikinci kez de tekrar ettirmezdi. Hem zaten böyle bir lüksü de yoktu!
Ve yanlışlığı geliyordu aklına, Tanrının yanlışlığı için henüz işaret vermediğine inandığı. Unutmuyor, unutamıyordu bazı şeyleri Emre. Pakize etkilemişti onu ve onun yokluğunda onu bu kadar özleyeceğini, ona bu kadar yakınlaşacağı hiç de aklından geçmiyordu önceleri.
Ama şimdilerde? Arıyordu onu, hem de nasıl? Bunda; kısıtlanmış, monoton, sınırları belirlenmiş bir yaşam şeklinin de yer almış olmasının etkisi var mıydı?
Birkaç hafta üst üste, beklediği halde görüşememişti Pakize ile. Bunu onun oğluna da sormaya çekiniyordu. Yanlış anlaşılmaktan çekiniyor, hatta korkuyordu. Can’ı arabasıyla adresine götürüyor, camlardan görmeğe çalışıyordu, arzuladığını.
Olmuyordu işte, beklediği olmuyordu. Can’ı evine bir götürüşünde, sabrının sonuna gelmişçesine Can’a sormak gereğini hissetti Emre;
“Annen küstü mü, yoksa dersleri mi çok yoğun? Aslında okullar tatil değil mi? Neden seni bırakmaya gelmiyor, eskisi gibi?”
“Annem biraz hasta Emre Amca. Sizin beni eve getirdiğinizi bildiğinden benimle ilgili hiçbir endişesi yok. Zaten onun dileği olmadan da siz beni her idmandan sonra getiriyorsunuz ya!” dedi.
Akacak kan damarda, özlem avuçlarda durmazdı. Can’ı bu kere oğluyla birlikte bıraktı eve. Karısının işyerine telefon edip, yalan söyledi;
“Emre Can’la dolaşıp biraz hava alacağız! Gecikeceğiz, merak etme!” diye.
Pakize kim bilir kaç gündür hasta idi ve yatak olarak kullandığı kanepeden kalkamıyor gibiydi. Evi kötü bir şeyler götürmese de, etraf pek tertipli-temiz değildi görebildiği kadar.
“Çorba yapayım sana!” dedi, “Söylemiştim sana, elimden gelir!”
Sesi çıkmadı, sadece gözleriyle “Evet!” demiş gibiydi. Çorbayı yapmak için mutfağa yöneldiğinde, bir taraftan da kendi apartmanlarında komşusu olan doktora cebinden telefon etti; “Neredeysen lütfen bir koşu, hemen acele şu adrese gel!” diyerek.
Mutfakta buldu buluşturdu bir şeyler…
Çorba hazır olup da kucağına yasladığı başını tutarak ona içirmeğe çalışırken doktor da gelmişti eve. Üstelik kendisine doktor numunesi olarak verilmiş bir sürü ilâçla birlikte.
Doktor, hastayı yalnız bırakmasını istemişti Emre’den, yarım kalan çorbaya boş vererek. Önce gerekli kontrolleri yaptı doktor, nabız, tansiyon, ateş, gözlere bakmak gibi. Sonra “Namahrem(26)” diye kendisini dışarıya çıkartıp bir iğne yaptı genç kadına ve çantasından bir-iki ilâç çıkartıp verip, tarif ettikten sonra;
“Eczaneden başka şeyler almaya, ya da reçete yazmağa gerek yok. Üşütmüş, ama kendini korumasını bilmiş, birkaç güne kadar ayağa kalkar inşallah!” dedi çantasını toplarken.
Akşamın karanlığı inmek üzereydi. Doktor geri dönmek üzereyken Emre;
“Sonra evde görüşür, hesaplaşırız doktorcuğum.” dedi.
“Şuradaki çekmecede para var!” diyerek yerinden doğrularak ses etmeğe çalışan Pakize’nin seslenişine boş vererek.
“İşe mi döneceksin, yoksa evine mi?”
“Bu vakitten sonra işe geri dönmem, eve dönerim!”
“O zaman zahmet olmazsa benim oğlanı da eve götürür müsün?”
“Neden olmasın, tabii!” cevabını aldığında cep telefonu çalmıştı Emre’nin.
“Neredesiniz, hâlâ gelmiyor musunuz?” demişti karısı. Nedense;
“Biraz daha gecikeceğiz, yemekler buzdolabında, sen yemeğini ye, bizi de gece ondan, on birden önce bekleme!” demişti. Bunda belki de iğne ve ilâçların etkisini gözlemlemek, çorbayı içirişini tamamlamak, kısaca Pakize’nin başında beklemek ve sonucu görmeden ayrılmamak isteği vardı. Gözlerini aralayıp fısıldadı Pakize;
“Ben iyiyim, gecikme, evine, karına dön!” dedi. Emre;
“Peki!” dediğinde, hiç istemiyordu ayrılmayı, gidiyormuş gibi yapıp onun uyur-uyanık arasındaki dalgınlığında mutfağa yöneldi, bulaşıkları yıkadı, etrafı üstünkörü de olsa topladı, Can’ın başını okşadıktan sonra, kapıdan dışarı çıkmadan önce, eliyle “Allahaısmarladık!” işareti yapma gayretinde oldu. Oysa gecikmesi yanlıştı, belki de doğru idi, bilemezdi…
Eve babasından çok önce dönen Emre Can, kapıyı anahtarıyla açmış, annesini yarı çıplak bir şekilde, hiç tanımadığı biriyle salonun kanepesinde uygun olmayacak bir durumda, koyun koyuna içki içerlerken görmüştü. Anlamamıştı yaşının gereği yahut da anlayamamıştı.
Annesi de, o yabancı da hayret edercesine gözlerini büyütmüşlerdi, beklemedikleri için yahut da böyle bir şeyi ummadıkları için.
Ses çıkarmadan odasına yöneldi Emre Can. Bilmese de, bazı şeyleri anlayacak, anlayabilecek bir yaştaydı ve kaderine isyan eder gibiydi.
Babasının yatak odasına gidip, çekmeceleri araştırdı, ruhsatlı bir silâhı olduğunu biliyordu babasının, kullanmasını bilmese bile o silâhı arıyordu. Sonunda buldu ve salona yöneldi. Giyinme çabası içindeydiler, annesi de, o adam da…
Silâhı doğrulttu o adamın üzerine, tetiği çekti, adamın bir kere daha büyüyen gözlerine aldırış etmeden. Ancak silâh ateşlenmedi. Annesi yanına geldi, silâhı elinden aldı, emniyetini açtı, bir sona geldiğini bilircesine karşısındaki adamın kalbine doğru yöneltip bir el ateş etti. Sonrasında da silâhı ağzına doğrultup bir el de kendi ağzına ateşledi.
Bir varmış, bir yokmuş…
Emre Can şok olmuşçasına diz çöktü annesinin cansız bedeni yanına.
Neden sonra babası geldi evine, kapıyı anahtarı ile açmasına gerek kalmamıştı. Kapı açıktı ve evde bir barut kokusu vardı. Çünkü silâh seslerini işiten komşuları telefon etmişlerdi ve tam tabiriyle ev polis kaynıyordu.
Oğlu hâlâ ceset halindeki annesinin başından ayrılamamıştı, yerde bir kenarda da tanımadığı bir adam yatıyordu, bu; günler öncesinden rastladığı polis tipindeki adama o kadar çok benziyordu ki, portmantoda asılı kıyafeti ve siluet(27) olarak.
Savcı ile birlikte gelen ilgili doktor şah damarlarını kontrol etti yerde yatan iki cesedin de, bir doktordan ziyade bir polis gibiydi doktor…
Olayı televizyondan öğrendi Pakize. Sonra oğluna alelacele(28) gazete aldırdı, oradan da okudu. Ne telefon biliyordu, ne de adres. Polise telefon etti. Cenazenin nereden, ne zaman kalkacağını öğrenmek için. Ayrıca birkaç gazete daha aldırdı oğluna, belki ölüm ilânları vardır umuduyla…
Gereken yapılmış, defin için izin verilmişti ilgililerce. Adamın cenazesini ailesi almıştı, memleketlerine götürmek için.
Kadının ölüm sebebini öğrenen camiden çıkanlar, cenaze namazını kılmak yerine evlerine yönelmişlerdi(29). Oysa Allah’la kul arasına kimse giremezdi. Kimsenin Allah adına karar vererek bir cenazeyi dışlamak hakları yoktu.
İnsanlar okumasını bilmedikten, gereğini tam anlamadıktan sonra cahil olmalarında haklıydılar. Beş vakit namaza gelmek, İslâm’ın şartlarını yerine getirdiklerini sanmak sadece kendilerini kandırmak, aldatmak idi ki, bunun bilincinde olmamaları yahut da olamamaları yanlıştı.
Hoca, müezzin, Emre ve Emre Can dışında kimse yoktu tabutu taşıyacak. Sonra Emre Can’a acıyan biri, namazını kılmamasına rağmen tutmuştu tabutun bir ucundan. Cenaze defnedildikten sonra hoca talkını(30) verirken hâlâ hasta olmasına rağmen gayret edip mezarlığa gelen Pakize elinden tuttu Emre’nin, Emre ise Emre Can’ın.
Birisini her ne şekilde olursa olsun kaybettiğinizde hatıraları sizinle kalırdı. Bu; gidenin cansız bedeni, toprak altında olmasına rağmen, sırf ayrılışının ne kadar kolay olduğunu hatırlatmak için olsa gerekti.
Oysa gidenin buna hakkı var mıydı?
Hazin olan, bir yanlış ölümle, bir doğrunun vuslat(31) olmasıydı herhalde…
YAZANIN NOTLARI:
(1) İyilik, hoşluk zamanında herkes dosttur, candır. Fakat derin sıkıntı zamanı geldiğinde anlarsın ki Allah'tan başka dost yoktur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(2) Her zaman ne varsa onu gör. Acele etme. Bir şeyi yanlış anlamaktansa, anlamamak daha iyidir. OSHO
(3) Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
(4) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
(5) Malûlen Emekli; Sakat durumda, sakat olarak veya hastalık, sakatlık, iş görmezlik nedeniyle emekli olmuş kimse.
(6) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli.
(7) Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.
(8) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(9) Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.
(10) Meşum; Kötü, uğursuz.
(11) Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman.
(12) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
(13) Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.
(14) Durup düşünmeye zamanın olur mu? şeklinde başlayan Sinan KAYNAKÇI’ya ait şarkının sözlerinin bir yerinde şu dizeler yer almaktadır; “…Yakın durmanın zor olduğu ortada / Uzak olmak her zaman kolay, / Ama en zoru yalnız olunca…”
(15) Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İç güdüsel ya da istençli hareket.
(16) Tescilletmek; Bir şeyin resmi olarak kaydettirmek, resmileştirmek, kütüğe geçirilmesini sağlamak. Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yaptırmak.
(17) Sırnaşmak; Sırnaşığa yakın bir davranışta olmak.
Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan, bu isteğinde direnen. Rahatsız eden. Sıkıntı veren. Musallat olan.
(18) Şehvetle; Aşırı istek, arzu ve istekle.
(19) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(20) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
(21) Gidişat; Gidiş. İşlerin, olayların gelişme biçimi, durumu, yönü.
(22) Şike; Bir çıkar karşılığında anlaşarak maçın sonucunu değiştirecek biçimde, uzlaşmalı bir spor karşılaşması yapma. Bir çıkar karşılığı, anlaşarak bir işi yapma, danışıklı dövüş.
(23) Enflasyon; Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.
(24) Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, su yolu.
(25) Yaşamak direnmektir, sevmek güvenmek… Şunu unutma… İnsan çoğu zaman dünyanın hâkimi, bazen de küçük bir kalbin esiridir. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(26) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(27) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.
(28) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
(29) İntihar (Etmek); Söylenildiği üzere İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslüman’ın kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir günahtır, denilmektedir. İntiharın büyük günah olduğu pek çok Hadis-i Şerifte anlatılmıştır. Ancak şeriatta bu konuda bir kural yoktur. İntihar edenin cenaze namazı kılınır! Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Ancak insan vücudu, “Tanrının hikmetidir”, denildiğinden o hikmeti kim oluşturduysa, yok etmeye de onun muktedir olması gereklidir.
(30) Talkın; Kur’an’da yer almayan, ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
(31) Vuslat; Kavuşmak, ulaşmak. Sıla. Bir süre ayrı kalınan yere ve yakınlarına kavuşmak.