Kocaman, kocamandı gözleri, iri, denizlerin mavisinin en koyusundan, lâciverte yakın mıydı ne? Ya futbola düşkündü, ya da bir ihtimal düşkün değildi, ama kardeşi, yeğeni falan gibi bir yakını olmalıydı futbol sahasındakilerden biri.
Hem belki sevgilisi de olabilirdi oynayanlardan biri yahut da Maçın Hakemi, yardımcılarından biri. Olamaz mıydı yani? Olurdu tabii. Neden olmasındı ki?
Daha ortada fol yok, yumurta yokken mi kıskançlık nöbetleri başlamıştı ki kendisinde?
Ortalarda bir yerlerde oynayan, 5 numaralı liberodan(1) şüphelenmeye başlamıştı genç adam. Yaptığı her olumlu hareketin sonunda gözleri türbinlerdeydi sanki o genç oyuncunun.
Hele bir de bir köşe atışında gelip de kafayla gol atmasın mı? Türbinlere kadar gelmişti sanki teşekkürleri kabul etmek, tezahüratı(2) içine sindirerek duymak için.
O ve sahadaki o karşı karşıya idiler. Genç adam hasetle(3) izlemişti onların davranışlarını, hiç de hakkı olmadığı halde.
Oysa bir amatör küme maçıydı bu. Genç adam ne takımları bilirdi, ne puanlarını, ne de iddialarını. Sadece seyretme zevkini uyuştururdu, hafta sonlarında.
Ve saplantıları vardı; formalar mavi-beyaz, açık mavi-beyaz olmasındı da, ne renk olursa olsundu.
Kırmızı, ya da beyaz yahut da bu renk ağırlıklı formalar favorileriydi, taraftarlık için. Genelde bu renk formaları olan takımları desteklerdi içinden ve o taraftarların olduğu yerlere yönlendirirdi kendisini, kısaca şu takım benim favorim diye bir düşüncesi yoktu.
Ara sıra, bazı bazı favori renkleri dışında kalsa da oynayan takımlar arasında sarılı-yeşilli takımlara da tempo tutar, meylederdi, mesleğini çağrıştırdığı için(4).
Yeter ki…
Nedense artık maviye söz söylemek içinden gelmiyordu. Çünkü bir çift koyu mavi göz kendini enikonu(5) etkilemiş, tüm mevcudiyetini sarmış, sarmalamıştı, şöyle-böyle değil, adamakıllı. Maçı-muçu bırakmış, açık türbinde olabileceği kadar yakınına gelmişti mavi gözlü genç kızın, hem de sesini duymak, kokusunu hissetmek istercesine.
Yanındaki? Evet, yanındaki genç kız güzeldi. Ama ne kadar? Fark edilecek kadar, işte o kadar! Güzeli tarif etmek nasıl mümkün olabilirdi ki? Bunu atalarımız; “Kaş-göz, gerisi söz!” diye tarif etmeğe çalışmışlardı. Ama söze nasıl başlamalıydı, ya da başlayabilecekti?
Neden insanlar, daha doğrusu bekâr, genç erkekler; yani ki kendisi, bir güzeli gördüklerinde çarpılırlar ve hiç de kendilerine yakışmayan hareketleri yaparlar, ya da yapma gayretinde olurlardı ki?
Anlamsızlığı anlayamıyordu genç adam. Genç adam? Genç adam mı? O; Ergün idi. O genç kızın ismi ne olabilir diye düşündü Ergün. Şehir kızıydı, hissettiği kadarıyla. O zaman Ayşe-Fatma gibi olamazdı ismi. Ne olurdu? Meselâ, meselâ; Yeşim-Gizem-Yeliz…
Evet, sır gibiydi bakışları. Bakışlarına göre, onu tanıyıncaya kadar hayallerinde onu Gizem olarak adlandırabilirdi.
Eee! Ne demişti atalar? “Abdala malûm olur!” Yanlış anlaşılmamalı, aptal değil, abdal(6), yani Pir Sultan Abdal gibi. Hissetmişti gizemini. Zaten hissetmesi de gerekli gibi geliyordu kendisine yüreğini böylesine “Hop!” diye yerinden oynatanı.
İşte böylesine o bazen susardı, o anda suskunluğu cevap verirdi ona. Bazen de “İyi saatlerde olsunlar(7)” dolaşırdı beyninde, o konuşurdu da kimseler cevap vermezdi, ona…
Maç bitmiş, sporcular karşılıklı olarak Soyunma Odalarına yönelmişlerdi, küfürsüz, kavgasız, dövüşsüz, sitemsiz olarak. Muhtemelen maç berabere bitmiş olmalıydı.
Onun kokusunu, onun teninin yakınlığını, sesini duymak arzusu kendisini biçimsizleştirmiş, seyir arzusunu körletmiş, onun gözlerini görmekten mahrum kalsa da dünya ile hatta evrenle bile ilişkisini kaybetmiş gibiydi Ergün.
Yalnız bir defa…
Evet, yalnız bir defa çakışmıştı gözleri. Umut edilmeyecek kadar kısa, ama bir ömre yetecek kadar uzun sanki.
Genç kız merdivenlere doğru yönelirken ayağı bir şeylere takılmış, yanındaki genç kıza yaslanır gibiyken; “Pardon!” demişti, gözlerini ta yakından, yakınında görmüştü o anda, kimliksiz.
Ama o bakış yetecekti kendisine, ümitlerini canlı, diri tutacak gibi.
Bazı umutların başka zamanlara ait olması yanında, umutların tüm zamanları da gereğince kapsayacağının bilincindeydi. “Pişmiş kelle gibi(8)” gibi sırıttı kendi kendine, umutlarının gülünçlüğüne hayret edercesine, belki de.
O beş numaralı liberonun takımının ve kendisinin adını beynine kazıdı, adını unutması kesinlikle mümkün değildi, çünkü adaştılar. Çünkü onun adı da Ergün’dü. Bu, umutlarının belki de yeşermesi için gerekliydi.
Neden mi? Kafasına koymuştu, bir sonraki maçta onu izlemek ve olmasını arzuladığı rastlantıyı yaşamak, yaşayabilmek için.
Ufuk kaybolmuş, umutları saçmalık yaşantısına gömülmüş, evren, yönelmesi gereken zamanı çoktan aşmıştı, hayal dünyasını genişletme çabasındayken. Çünkü insan hayal ettiği kadar hayallerinin içinde değil miydi ki? Ve de eğer hayalin varsa onu koruman, elinden, beyninden, gönlünden kaçırmamalıydın.
İnsan, uzattığı eli boşlukta kalmışsa, boşluğu avuçluyorsa uzanan eliyle, hayallerini sınırlandırmayı bilmiyor, belki de bilmek istemiyor daha da bir yoğunlaştırıyordu hayallerini. Bunun nedeni sadece çaresizlik olabilir miydi? Ya ulaşamazlık?...
Hani kedinin ulaşamayacağı ciğere “mundar” demesi (9) gibi bir şey?
Kimdi kendisi, neydi? Kendini unutmuştu Ergün, yalnızlığını, yalnızlığı ile paylaştığı, yalnızlık dolu evine mecburen ulaştığında. Ertesi günün yeni bir gün olacağı bile yoktu düşüncelerinde. Dut yemiş bülbül gibi suskundu.
Eğer olsaydı çevresinde biri ya da birileri, onlar bilmezler, bilemezlerdi “Neden böylesin?” diye, hatta anlamazlardı suskunluğunun nedeni söylese bile, zaten sormazlardı ki? Sorsalar da anlatmazdı, çünkü sırlarını paylaşmayı hem bilmezdi(10), hem de herhalde sevmezdi, sevemezdi.
Dizüstü bilgisayarını aldı dizlerinin üstüne. Kahırla değilse de doruğa ulaşmış bir merak birikimiyle internetten bir sonraki haftanın Amatör Küme maçlarının programını inceledi, gerçekleşmesini istediği hayalleri için sanki.
Oysa hayali, hayal etmenin bile mümkünsüzlüğünün farkında idi. Gene de gerçekten yaşamayı düşlediğinin tesadüf mü, şans mı olacağının kararsızlığı içindeydi.
Bir sonraki haftanın maçını deplâsmanda, yani dış sahada, yani yabancı sahada yapacaktı aklına koyduğu o takım. Sahi, o takımın renkleri nasıldı? Koyu mavi gözlerin etkisiyle sahadaki renkleri unutmuştu! Yapay da olsa çimler yeşildi galiba…
Karşı takımın formaları ne renkti? Maçın skoru kaç-kaçtı? Hatırında değildi, ama internet denilen mucizeden öğrenmişti hepsini.
Acaba koyu mavi-lâcivert gözlü kızı da öğrenebilir miydi? Teninin kokusu, gözleri ve 5 numaralı futbolcuya bakışları dışında hiçbir bilgisi yoktu ki onun hakkında. Bu kadar bilgiyle de onu tanımlamağa çalışmak saçmalığın daniskası(11) olurdu (herhalde).
Sonra maç için onun da deplâsmana gideceğini düşünmek safdillik(12) olmaz mıydı, her ne kadar 5 numaralı oyuncu avantajı varsa da? Olmazdı tabii…
Sevgililerse, ya da daha ilerisi evlilerse, karı-kocalar ise. Ellerinde yüzük var mıydı? Neden dikkat etmemişi ki? Eğer vardıysa, saygı duymayı bilip hayallerini engellemeliydi, doğrusu bu olurdu, hem olmalıydı da. Bir olan, iki gönül arasına girmemeliydi, hem her ne olursa olsun.
Düşünüyor, düşünüyordu Ergün. Kafasının içindeki kırk tane kuyrukları birbirine değmeyen tilkilerle(13) uğraşıyordu. Üstelik kafasının içindeki bu tilkiler, işlerini-güçlerini bırakmışlar kolbastı(14) oynuyorlardı! Yoksa horon(14) mu tepiyorlardı?
O kadar hızlı ve anlayamadığı biçimde oynuyorlardı ki, bilgi kıtlığı nedeniyle ne yaptıklarını anlayamamıştı, gerçekten.
Ambale(15) olmuştu. Aynada kendine baktı. Yüzü çükündür(16) gibiydi. Velâddalin(17) (âmin). Neydi bu yahu? Kendine gelmeliydi. Kendine gelmesi hem gerekli, hem de şarttı.
Ergün böylesine bir yaşam biçimini asla şekillendirmemişti dünyasında. Da…
Mavi-lâcivert gözlü kızın dünyası nasıldı acaba? Bilemezdi ki? Bazı umutlar başka zamanların idi, başka zamanlara aitti. Hangi başka zamanlar? O da müphemdi(18), beyninde kırıklar halinde bile yoktu…
Bir genç kızın kendisiyle ilgileneni fark etmesi çok mu zordu? Böyle bir durumda arkasında da, ensesinde de gözü olduğunu varsaymak abes(19) mi olurdu ki?
Bu erkekler ne tuhaf mahlûklardı, adım atmaları gerektiğini, hatta istedikleri takdirde bunun zorunluluk olduğunu neden bilmezlerdi ki? Hiç mi öğretenleri olmazdı? Sap gibi neden dikilip dururlardı? Genç kızın düşünceleri, karmaşık da olsa kendisine aitti.
Devam etti düşünmeye.
Evet! Çok arkadaşı vardı, kendini bilen, isteyen, hatta arzulayan. Hiçbiri bunu dile getirmemişti, getiremezdi de zaten. Çünkü mesafeyi hep korumasını bilmişti, o mesafeden sonra kimse yaklaşamazdı yanına, yaklaşamamıştı da zaten.
Ama bunu yanındakilerin hal ve hareketlerinden her zaman hissetmiş…
Yok, yok, gerçekten anlamıştı. Zaten anlaması da zor değildi ki. Ama bu arkasında duran, utangaç, çekingen, hakkında hiçbir şey bilmediği, ama çok şeyini öğrenmek istediği genç farklıydı, tüm tanıdıklarından, tüm çevresindekilerden. Ama neden uzaktı, neden uzak duruyordu ki?
Boynuna atlamasını; “Hadi adımı sor? O genç 5 numara ağabeyim mi, yanımdaki onun sevgilisi, nişanlısı mı öğren, bana ilgi duy, elimi tut!” demesini mi bekliyordu ki? Bu genç adam, hayal, ya da düşüncelerinde bir adım öne atmayı düşünemez miydi?
Umut! Evet, umut, Kaf Dağının arkasında değildi. Kaf Dağı size gelemezdi, ama Kaf Dağına giden yolu da birinin işaretlemesi gerekiyordu galiba. Şansını deneyecekti genç kız yol gösterici olarak.
Ve bu miskin(20) adama, gerekirse elini uzatacaktı, eğer ki tekrar görürse. Çünkü o tüm tanıdıklarından farklıydı. Kendisine itiraf etmekte çekinse bile; “Onun gönlünün sultanı, can yoldaşı, hayat arkadaşı olmayı istiyor”, hatta diliyordu.
Bu nedenle de ağabeyinin bir sonraki maçına gelip türbinde aynı yerde duracaktı, arkadaşı ve ağabeyinin nişanlısı Gülsen’le birlikte.
Sahi neden söylememişti ki adını ona, hiç olmazsa başlangıç olarak, bilsin isteğiyle. Genç kızın adı Ergül’dü. Daha doğrusu babasının Asuman, arkadaşlarının kısaca Asu dediği. Babası ısrar etmişti annesinin adını vermek için. Annesi ısrar etmişti; “İlk kız, ilk gül, adı Ergül olsun!” diye. Ve Ergül düşünüyordu yeniden.
Acaba onun adı neydi ki? Yağız(21), sert suratlı bir Anadolu çocuğu olmalıydı, kendisi gibi şehirli olması olası değildi. O halde ismi ya Mehmet, ya Hasan, ya da Ramazan gibi gürleyen bir isim olmalıydı! Olamaz mıydı? Neden olmasındı?
Genç kızın aklına gelmeyen ağabeyinin bir sonraki maçının dış sahalardan birinde olmasıydı ki, takımla bütünleşmiş, tüm takımın bacısı, ablası, kardeşi olduğu için daha öncelerinde de olduğu gibi takım otobüsünde nasıl olsa bir kişilik yer olurdu, bu ilk gidişi olmayacaktı çünkü, kim bilir ağabeyinin peşinden kaçıncı kez yollara düşüşüydü.
Gülsen de gelir miydi? Ara sıra mızıkçılık da yapsa, ya da olmadık sebepten ağabeyine gücenmişse, sanki ağabeyine naz yapar gibi gelmezdi, ama bu kere içinden bir ses, kendini yalnız bırakmayacağını vaat ediyordu ona sanki.
Kim bilir bunda, belki de hâlâ; “Allah’ın emri…” diye başlayan cümleyle evlerine gelinmemiş olmasının sebebi de olabilirdi.
Oysa bilinenler bilinmeliydi ki, bazı şeyler onlar yönünden önemsiz gibi görünse de aileler yönünden önemli olabilirdi, gerçekleştirilmesi gerekenler düşünülmeliydi. Ne kadar çok şey bildiğine hayret etmişti, beyninin kenarından, köşelerinden, bir yerlerinden.
Acaba Ramazan da gelir miydi maça? Nedense Ramazan demek geçmişti içinden, bunda belki de Ramazan Bayramının, çoğumuzun Şeker Bayramı dediği bayramın henüz geçmiş olmasının da etkisi olabilir miydi? Belki…
Ergün, rüya görmeye başlamıştı hemen o günün gecesinde. Ergül de…
Olamaz mıydı? Olurdu tabii. Rüyaların gerçek olma mecburiyetleri yoktu. Olsaydı, iyi olurdu ama. Çünkü ne engel, ne de kısıtlama olurdu rüyalarda, tıpkı hayallerde olduğu gibi. Hayaller, rüyaların bir basamak öncüsü değil miydi ki zaten? Hayaller şuur altında rüya olarak şekillenmez miydi?
Genç adam, yani Ergün, genç kızla yani Ergül’le beraber ve el ele idiler, yıldızlardan birine doğru yürüyorlardı, Samanyolu’ndan. Sonra aynı yönden geldiler yeryüzüne, damat ve gelin olarak.
Hayıflandı(22) Ergün. Çok uzak bir olasılık olarak yorumladı rüyasını.
Aynı rüyayı değişik bir boyutta görmüştü Ergül. Toplulukta ve gelinlikliydi. Ama yanındaki flû(23) idi, net göremiyordu, seçemiyordu. O da hayıflandı gördüğünde görmek istediğini göremediği için. Boş hayal peşinde idi ve küskünleşti anlamlıca.
Hayallere, rüyalara ve sonrasındaki gerçeklere engel olunamazdı. Bir şeyler gerçekleşmek için niyetliyse kim önüne geçebilir, sınırlayabilir, ya da engelleyebilirdi ki?...
Gün gelmişti maç için, ya da o güne ulaşmışlardı, ulaşmayı isteyen insanlar…
Türbindeydi Ergül ve Gülsen. Maç başlamıştı. İlk akını daha birinci dakikanın içinde kornerle atışıyla kesmişti ağabeyinin ve de ötekinin nişanlısının takımı. Daha maçın başında avuta giden topa korner deyince Maçın Hakeminin pek de iyi niyetli olmadığını düşünmüştü Ergül.
Eğer Yardımcı Hakem gerekli ikazı yapmamışsa ve herkes gibi bir insan olan Maçın Hakemi de yanılabilirdi, değil mi? Önemli olan duygularıyla, sempatisi ile değil, maçı kurallarına uygun idare etmesiydi.
Ancak bu düşüncesi tümüyle doğru muydu? Çünkü kornerin sonucunda penaltıya hükmetmişti Maçın Hakemi. Neredeyse “Dakka bir, gol bir!(23)” diyesi gelmişti Ergül’ün. Haksızlıktı bu, hem de daha başlangıçta…
Gözlerini kapadı penaltı atılırken. Gözlerini açtığında O, yani Ramazan yanındaydı. Kalecileri de penaltıyı kurtarmıştı. İki sevinci bir arada yaşıyordu Ergül ve adım atmasını bilmeyeni, ya da buna cesareti olmayanı, cesaretlendirmeli, bu fırsatı değerlendirmeliydi, hem içinden geldiği gibi, hem tarif edemeyeceği bir zorunlulukmuş gibi. Sarıldı Ergün’e;
“Kurtarmış kalecimiz!” dedi. Sonra şaşırmışçasına;
“Affedersiniz! Sevinince arkadaşıma sarıldığımı sandım!”
“Bence mahzuru yok, beni de arkadaşınız kabul edin, ben Ergün!”
“Ben Ergül, arkadaşım Gülsen, sahadaki ağabeyim de adaşınız.”
Nasıl derdi ki “Biliyorum” diye. Kısaca, sessizce mırıldanırcasına cevapladı;
“Sevinmem gerek!”
“Sevinin öyleyse, engelleyen mi var?”
“Engelin, engellerin böylesine cüretli olacağını sanmam. Yılların birikmiş bir özlemi ile seviniyorum.”
Maçı izlemeyi bırakmış gibiydiler.
Oysa tam o anda ağabeyinin takımı bir gol atmıştı, seslerden etkilenmişçesine el ele tutuşup yerlerinde zıpladılar, saniyeler dolmadan. Ve hemen atağa geçti Ergül;
“Ne demek istediniz, anlamadım!”
“Biraz zaman verirseniz, anlatırım, anlatmağa çalışırım.”
“Uzun olmasın ama…”
Ne demek istemişti acaba, kısaca anlat mı, zamanı fazla geçirme mi? Aynı nüansla(24) cevaplamak gereğini hissetti Ergün;
“Uzun olmayacak, ama…”
“Söz!”
“Söz! Maç bitimine kadar bana cep telefon numaranızı verirseniz, cep telefonunuz kendi halindeyken hemen, en çok bir sonraki maçta, maçtan yarım saat önce…”
“Çok uzun değil mi?”
“O halde cep telefonunuzdan, maçın bitiminde, hemen! Çünkü yüzüne karşı o kadar cesur değilim!”
Hemen “Sen!” olmuştu karşısındaki.
“Anladım!” dedi genç kız, kısaca…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Asuman; Gök, gökyüzü.
Gizem; Sır. Duyuları aşan, doğaüstü inanç ve doğrular.
Yağız; Karaya çalan buğday rengi. Esmer.
Yeliz; Güzel, havadar, aydınlık (Yel izi olarak da düşünülebilir).
Yeşim; Açık yeşil ve pembe renkli, kolay işlenen, değerli bir taş.
(1) Libero; Futbolda oyunu kuran, savunmaya yardım eden, alanın her yerinde oynayabile oyuncu.
(2) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(3) Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.
(4) Tarım Renkleri; Yeşil ve sarı, önce yeşil, sonrasında sarı, sararan başakları temsil ettiği için genelde tarımcıların kullandığı renklerdi ve genç adam Ziraat Mühendisiydi.
(5) Enikonu; İyiden iyiye, etraflıca, akıllıca, adamakıllı.
(6) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, avanak gibi özelliklere sahip.
(7) İyi Saatte Olsunlar: Aslı; “İyi sıhhatte olsunlar!” olmakla birlikte, dilimize yerleşen şekli “İyi saatte olsunlar!” şeklindedir ve dünya dışındaki iyi varlıkların (peri, cin, melek gibi) belirli zamanda gelmelerinin temennisidir.
(8) Pişmiş Kelle Gibi Sırıtmak; Yersiz şekilde tüm dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir şekilde, anlamsız bir biçimde gülmek. Kuzu kellesi pişirilip, fırınlandıktan sonra aldığı şekilden (gözlerin pörtlemesi, ağzın açık kalması, dişlerin görülmesi gibi) esinlenerek düzenlenmiş Türkçe bir terim.
(9) Kedinin Ulaşamayacağı Ciğere Mundar Demesi: Bazen “uzanamadığı” şeklinde de söylenen bu terimde mundar; pis-kötü, kirli anlamında olup insanların ulaşamayacağı şeyler için mazeret uydurması anlamında kullanılmaktadır.
(10) Sakın sırrını söyleme dostuna, dostunun da dostu vardır, o da söyler dostuna… TEKERLEME.
(11) Daniska; En güzel, en iyi.
(12) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(13) Kuyruğu Birbirine Değmeyen Tilkiler; İnsanların kurnazlığını, hinliğini anlatma gayretinde bir terimdir.
(14) Kolbastı (Hoptek); Karadeniz yöresine ait bir halk dansı (Horondan farklıdır).
Horon; Karadeniz Bölgesinde birçok kişinin el ele, kol kola tutuşarak kemençe eşliğinde oynadıkları hızlı bir oyun türü.
(15) Ambale (Olmak); Fransızca Emballé olan bu kelime, “olmak” eki ile birlikte Türkçemizde düşünemez duruma gelmek, çok yorulmak anlamında kullanılmaktadır. Esas anlamı; oto motoruna fazla gaz vererek motoru çalışamaz duruma getirmektir.
(16) Çükündür: Kırmızı pancar. Ege yöresine has bir deyiştir.
(17) Velâddalin (Âmin); Duaların sonunda, âmin’lerin arifesinde söylenen Arapça bir kelime. Türkçemizde nihayet, sonunda gibi sonucuna ulaşılan iş ya da eylemler sonunda söylenmektedir.
(18) Müphem; Açık seçik olmayan, belirsiz.
(19) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(20) Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.
(21) Yağız; Karaya çalan buğday rengi. Esmer.
(22) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(23) Dakka Bir, Gol Bir; Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.
(24) Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayırtı, ince fark.