Kendim kendime anlatacağım bu öykü öyle bir öykü ki, kırk küsur yıl aynı yastığa baş koydukları halde, birbirine ait olmayan iki varlığa ait.
Çok mu insafsızca oldu bu söz? Sevmese de, beni seçmiş olarak o kadar küsur yıl aşk, aş ve eş olmuş birine, yani eşime; yani karıma böyle demem haksızlık olmaz mıydı? Mutlaka?...
Dur, önce kendime bir çay koyayım da öyle anlatayım kendim kendimi, kendime.
Demlenmiştir mutlaka. Sonra şöyle sedire bağdaş kurup, bir ayağımı popomun altına alıp bu gecenin yıldızlarının altında demeğe çalışayım demek istediklerimi. Nasıl olsa vaktim bol. Şimdilik…
İki varlık…
Biri erkek, biri dişi…
Ve dışarıdan kişi, ya da kişiler…
“Bu nasıl bir öykü böyle?” denileceğini biliyorum. Öyle bir öykü işte…
Bu öyküde herkes isimleri-iklimleri, yöreleri-töreleri, cisimleri-şekilleri değiştirebilir, kendine adapte edebilir(1) yahut da değiştirebilir…
Bilinir ki (kim demişse belki de benim için demiş olabilir); “Hayat delilerle doludur. Bunlardan birine rastlamak istemeyen, yalnız kendi evine hapsedilmekle kalmamalı, aynı zamanda bütün aynaları da kırmalıdır!(2)”
Herhalde ben de deliyim! Olamaz mı? Hele bir devam edelim de, karar benim, sizin, ya da ola ki beni hisseden birilerinin…
Bu öykü; yarım asır içine sıkışan, kimilerinin;
“Saçma! Hadi canım sen de! Olmaz böyle şey!” diyebileceği türden bir şeyin kendi kendine söylenişi denilebilinir.
Ha! Yaşanmış mı? Yaşanmıştır! Belki de yaşanması olası, belki de yaşanacaktır, kim bilir? Yoksa öykü diye aşağıdakileri ben başıma, yalnız, peş peşe ve nasıl uydurabilirdim ki? (Deli olma hakkımı saklı tutuyorum tabii ki, biline!)
Öykü öncelikle iki kişi üzerine kurulu, dediğim gibi, kız-oğlan muhabbeti! Kızın adı Yurdagül, oğlanın adı Yurdakul. Birkaç tane de çocukları var bu Yurdagül ile Yurdakul’un. Onların isimleri mi? Tabiidir ki; Yurdanur, Yurdaer, Yurdacan…
Çok mu atmasyon(3) oldu? O zaman anne-babaya Umut(4), ya da anneye Ümit, babaya Murat desem? Hani beklenilen, umut edilen, istenilen çocuklar olarak annelerinin-babalarının koyduğu isimler gibi.
Birinci isimler belki anne-babaların yurtlarına âşık olmalarından kaynaklanmış olabilir. Anlatmak istediğim bu. Eh! Bu durumda öykümde isimleri bazen Yurdagül Umut (Ümit), Yurdakul Murat olarak sıralarsam sakıncası olmaz, değil mi?
Bu anne babanın da çocuklarına “Canları” gibi sevgilerinin görünüşü olarak meselâ şöyle isimler eklediklerini de sayabilsek güzel olmaz mı?
Sevcan, Sercan, Selcan. Gene mi olmadı? Gene mi abarttım? Evet, burada duruyorum.
Yurdagül ve Yurdakul’un kaçar çocuklu ailelerden geldiklerini ve isimlerinin neler olduğunu bilemememin benim ve bu öyküyü okumak mecburiyetinde kalacakların, ayrıca bebelerin adlarını da çifte-çifter söylemememin şansları olduğunu düşünüyorum(!) ve bu konuda yanıldığımı söylemem de, fazlalık olmasa gerek!
Öncelikle bu iki öykü kahramanını; daha doğrusu kahraman adayını, hatta ve hatta kahraman aday adayını(!) tanıtmaya çalışayım. İster misiniz demiyorum, zira kim istemez ki?
Ve de bu öyküyü kaleme aldığımda içimden geçen bir duayı söylememe izin verilmesini dileyeceğim. Duanın (ç)alıntı olduğunu söylememe gerek yok değil mi?
“Allah’ım; gönlümden geçeni hakkımda hayırlı eyle, hakkımda hayırlısını eylediğinde de, gönlümü buna razı eyle(5)!”
Bu kahramanlardan önce hangisini anlatayım derken düşüncelerimde kararsızlık yaşadım. Bencillik yok desem düşündüklerimde, yaşadıklarımda bu da inanç sınırlarınızı zorlayabilir, o halde istenilen kanaatte serbest olduğunuzu da dillendirmek isterim. Yazı-tura attım.
Kurayı, oğlan, yani bu öyküyü yaşayan, ya da yaşadığını varsayan Yurdakul, yani ben kazandım.
Her ne kadar şarkıdaki gibi; “Cihar atıp, şeş oynamış!(6)” gibi olsam da, paranın dik durması diye bir olasılığının olmadığını hepimiz biliriz, değil mi? Ya da paranın iki tarafı aynı, meselâ yazı ise ben de “Yazı” demişsem…
Demek ki birimizden birinin, gerçek anlamda karşıdakinin kurayı kaybetmesi, ya da benim kazanmam olasılığı yüzde bin mevcuttu!
Neyse! Bırakayım bu felsefi ve fıkraya yakıştırılacak düşünceleri de olayımızı yaşamaya başlayalım beraber, tariflerden sonra. Felsefe(7) deyince biraz durakladığımı itiraf etmeliyim. Çünkü sözlerim üzerine konunun uzmanı olan, meşhur, gelmiş-geçmiş ve de gelecek-gelebilecek büyük ve de kocaman deha filozofların(7);
“Ne yapıyon, ne ediyon sen len?!” demelerinden çekindim.
Evet! Başkaca parantez açmadan, biri erkek, biri dişi olan, son elli yıllarında beraber, son kırk küsur yıllarında evli olan bu iki insanın oğlanından, adamından, ya da erkeğinden yani Yurdakul’dan yani benden başlayalım tarife.
Olmadı değil mi? Centilmenlik ne güne duruyor? Kurayı kazanmış olsam da öykünün “Bayan Kahraman”ından başlayayım tarife.
Söylememe gerek var mı bilmem, bu kadar kıskançça sakladığıma, yazı-tura atarken lehime hile yapmama rağmen söylemem gerek ki; “O; bir dünya güzeli!” idi, sadece benim için değil, gören her göz için. Allah’ın boş vaktine rastlamıştı yaratılışı.
Ve de Tanrı, onu özene-bezene yaratmıştı, hem de hiçbir eksikliğini yaşatmadan. Yani; tümüyle; mükemmel. Bu nedenle doğumundan itibaren hep göze batmıştı. Öncelikle ağabeyi ve de dahi ondan sonra gelenler eksikliydi. Aslında “İnsan dünyaya mağrur olmamalıydı, çünkü dünya kendi malları değildi” ki.(8)
Ama onun adına mağrur olmayı(9) kim istemezdi ki!
Hani derler ya, “Dağlar kadar fark" diye, onun dışında olanlarla, onun arasındaki fark ondan da öte idi (benim gözümle tabii). Tanrı, çünkü belki de ona verdikleriyle diğerlerinin de hakkını kullandığından, diğerlerine herhangi bir şey bırakmamış, esirgemiş, ya da eksikli bırakmıştı onları, fiziksel olarak.
Buna rağmen onlar da, “Gönül kimi severse, güzel odur!” bencilliği ile ev-bark, hatta çoluk-çocuk sahibi olmuşlardı!
İsterseniz burada çok böyyük ve de daha çok böyyük düşünürlerin bir iki deyişini saklayıvereyim gizlice:
Kıskançlık, insanı alçaltan ve küçülten bir duygudur. Lev Nikolayeviç TOLSTOY
İnsanı kötüleri değil, iyileri kötülemeye yöneltir, kıskançlık. François-Réne de CHATEUBRIAND
Kıskançlıkla kuruntunun gözleri son derece keskindir. Kıskançlığımızı ancak sevgi ile yenebiliriz. Johann Wolfgang Von GOETHE
Kıskançlık ruhun hastalığıdır. John DRYDEN
Kıskanç daha çok sever, fakat kıskanç olmayan daha iyi sever. Jean Baptiste POQUELIN (MOLIERE)
Kıskancın bu dünyada elde ettiği sadece üzüntüdür. Başkalarını mutlu görünce, kıskançlığı iki kat artar. ARISTOTELES
Kıskançlık yılan zehrinden daha beterdir. Çünkü yılan zehri sadece bir kişiyi, kıskançlık ise hem başkasını hem de kendisini zehirler. John LUBBOCK
Kıskançlık eğer yanıcılık özelikleri taşısaydı, dünyada hiçbir yakıta ihtiyaç kalmazdı. YUGOSLAV Sözü
Yukarıya birkaç satır halinde not aldıklarım, kıskançlıkla ilgili birkaç deyiş sadece. “Kıskançlığımdan tarif edemiyorum!” dedim. “Güzeldi!” kelimesi içine onun tüm güzelliğini sığdıramadığımı sanıyorum.
Yalnız…
Evet, yalnız…
Sakınılan göze çöp batardı. Ve maalesef aynısı gerçekleşmişti. Kız Enstitüsünde(10) okurken, onu ve onun gibi öğrencileri köyden şehre getiren minibüs kaza yapmış ve o, o kazada sol gözünü kaybetmişti.
Önce boşluk, sonra kalın kara-kapkara gözlükler, sonra bant ve kapak, daha sonra takma gözle şekli değişmemişti onun, hem asla.
İlkokuldan Kız Enstitüsünü bitirişine kadar, gözünü kaybetmiş olmasına rağmen onu kimler-kimler istememişti ki eş olarak. Aslında;
“Birini kırk kişi (yoksa daha da mı fazlaydı?) isterdi, hangisine nasipse ona giderdi!” denirdi.
Kazadan sonra uzun sarı saçlarıyla o gözünü ve yanağının o tarafını hep kapatır olmuştu o. O menhus(11) tarihten sonraki tüm resimleri, birileri ile beraberken, ya da yalnızken sol gözünü kapatmış olarak idi, beraber olduğumuz tüm süreç boyunca da.
Belki resmî olarak yer alması gereken kimlik-paso gibi belgeler için tam olarak fotoğraf çektirmiş olabilirdi, bilemiyorum.
Yakın değildik, ama uzak da sayılmazdık. Çocuk iken birbirimizi görmüştük mutlaka. Ama ben babamın memuriyeti nedeniyle uzaklaşınca o; köyden, sonra kasabadan anne ve babasını yalnız bırakmamak için uzaklaşamayınca yollarımız ayrılmıştı, belki de iki yabancı gibi.
Hem onun uzaklaşmak için nedeni yoktu, ayrıca kardeşlerinin bakımı konusunda da annesine yardımcı olması mutlak zorunluluktu…
Adam, (yani ben) yetmiş yaşlarında (şimdilerde, zamanında yirmi-yirmi beş yaşlarında da olmuştu, aynen kendinden iki-üç yaş küçük kadın, yani karısı gibi!) idim.
Doğduğumda otuz iki pare top atılmamıştı! Evin ilki idim, el üstünde tutulmam gerekirken neredeyse leyleğin yuvadan attığı bir yavru(12), ya da zurnanın son deliği(13) idim, arkamdan gelenler olması nedeniyle demem mi gerek, bilemiyorum..
Çirkin, tipsiz, yakışıklılıktan nasibini almamış biri değildim gençliğimde. Kahır çocuğu idim;
“Gel Yurdakul, git Yurdakul, yap Yurdakul, et Yurdakul, kardeşlerine baksana, pabuçları boyasana, çarşıya git, bakkala git, ekmek bitti, tuz bitti…”
Hepsinde Yurdakul, yani ben vardım. Bir kabahat, bir suç, bir hata mı var? Muaheze(14), şikâyet, tenkit hatta sopa yemek hep bende, münkir-nekir(15) tarafından sorguya çekilir gibi olan da bendim.
İtilip-kakılmama sebep olarak herhalde biraz da tembellik, haşarılık ve haylazlığımın etkisinin de var olduğunu kabullenmem gerekecek.
Boy desen gençliğimde ve halen normalin, yani 1.70 küsur metrenin üstünde, kilo desem yine yetmişler üzerinde ancak sekseni hiç taşmayan, pehlivan gibi olmasam da normal boyutlarda bir insandım! (Bu ne demek, anlamadım ben bile, herhalde ve galiba eli-yüzü düzgün, ne çarpıklığı, ne çurpukluğu olmayan “Normal insan” tarifi olsa gerek!)
Yurdakul ki o, yine ben oluyorum; pek zeki sayılmazdım ama akılsız, aptal, dangıl dungul da değildim (sanırım). Kabası, ya da kötüsü Homongolos(16) tipi yaradılışlı, başı bedeninin üstünde bir varlıktım.
İşte bu durumdaki bir insana ne denilirdi ve bunun için kaç şahit gerekirdi, onu da bilebilen bilmeli, bence.
Buraya bir eklenti sığdırıvereyim diğer teferruata dalmadan önce.
Şehirdeydim. Ben henüz liseyi bitirme çabasındaydım, gecikmiş olarak, tembellikten, haytalıktan ve itiraf etmeliyim ki, basketbol ve voleybola aşırı düşkünlüğümden. Maç-antrenman derken okul ve derslere gereken önemi veremediğimden liseden mezuniyetim gecikmişti. Allah razı olsun, öğretmenlerim halimi takdir edip, gerekli kolaylığı(!) göstererek mezun etmişlerdi beni.
Bu top serüveninden ve liseyi bitirmemden bir yıl önce girmişti Yurdagül dünyama. Üniversiteyi kazanmış ve benim de yaşadığım kente gelmişti tek başına, yol-iz bilmiyordu.
Babası, babamı arayıp bulmuş; “Eti senin, kemiği benim!” demişti öğretmene gösterilen bir öğrenci gibi kızını babama teslim edip oldukçadan fazla bir birikimi kızından gizlice babama vererek geri dönmüştü köyüne.
Babam kaydını-kuydunu yaptıracak, yatılı olarak kazandığı için, yatağını-yorganını götürecek, oraları görecek, hafta sonları için “Evci” kâğıdı çıkarttıracak, gerekirse ben de yardımcı olacaktım kendisine, neleri, nasıl biliyordumsa?
Bir saplantı daha; zeki değildim, haşarılığım vardı dedim. Eee! Bu durumda, yaşadığım zamanların gereği olan ilkokulu da, ortaokulu da, liseyi de, hatta üniversiteyi de tek-tek geçerek, sek-sek sekerek, çek-çek sıkıntı çekerek bitirdiğimi söyleyeyim.
Yurdagül yaşça benden küçük olmasına, benden sonra okullara başlamasına rağmen beni geçmiş, hatta ve hatta ben üniversiteyi bitirmeğe çalışırken o mezun olup öğretmenliğe bile başlamıştı, benden uzak bir yerlerde…
Evimiz küçüktü. Somyamı ona verdim, yurda kaydı olup yerleşinceye kadar. Çok gerekliymiş gibi, ya da evimiz küçük olduğundan annem benim yer yatağımı da hemen onun yanı başının, alt kısmına yapmıştı.
Ben, hem kendimi giydirmek, hem de onun rahatça soyunup-dökünmesi-pijamalarını giymesi için antreye çıkmıştım. Kış kapıyı çalmış, belki de çalmak üzereydi. Gene de fanilamın üstüne bir şey giymemiştim. Pijamamın üstü ya da alafranga(17) robdöşambr(17) gibi bir şey denilen o üstlük yok muydu, yoksa gerçekten giymeyi mi arzu etmemiştim, hatırlayamıyorum.
Döndüğümde o yatağına girmişti bile. Gece lâmbasını yakıp, “Allah rahatlık versin!” dedimse de cevap alamamıştım.
Uyumuş muydu, yoksa uyuma modunda mıydı üniversite heyecanını yaşayarak? Eli kaydı somyadan aşağıya, yüzüme doğru. İlk defa, yaşamımda ilk defa o güne kadar duyup, hissetmediğim, tatmadığım bir duyguyu yaşayarak elini tuttum. Çekmedi elini, bilâkis sıktı. İlk heyecan mıydı bu hissettiğim?
Belki…
Bu kere elini öptüm, tekrar sıktı elimi.
Sabaha kadar el ele kalmışız nefeslerimizde.
Ve ben o gün ona ait oluşumun hazzını hissetmiştim. Daha kim olduğunu, kim olacağımı bilmeden ve gerçektir ki, haddimi bilmeyerek.
Yurdagül üniversiteye başladıktan sonra bir akrabasının daha izini buldu, babamın ve annemin yol göstermesiyle. Yurdagül “Evci” kâğıdıyla bazen o akrabalarında kalıyordu canının istediği ya da bunaldığı hafta sonlarında.
Bazen de bizde. O gün ve geceler bayram oluyordu benim için. Hemen yatmayı düşünüyordum yatağının dibine, özlemle.
Oysa ne o günün akşamı erken geliyordu, ne de o geceye ulaşıyordum hemen. (Yoksa burada “geceye ikimiz de ulaşamıyorduk!” demem mi gerekti?) Ama uykumuzun gelmesi mecburiyeti vardı, mecburen yatıyorduk yerlerimize!
Ve ellerimiz anında kilitleniyordu sabaha dek, hem ayrılmamacasına. Gören-bilen var mıydı bizi?
Belki…
Herhalde…
Ses yoktu aramızda, sükût egemendi tüm gece boyu. Bazen elimi sıkıyordu; “Öp!” dercesine muhtemelen uykusunun, ya da geride bıraktığı derslerinin yorgunluğunun ağırlığında. Elinin üstünden, avucunun içinden öpüyordum.
Değişmiyordu, uykusu, nefes alışları, ama mutlu olduğunu sanıyordum, hissediyordum sanki.
Bazen özellikle sabah ezanından sonra, gün aydınlanmaya başlarken, saçlarıyla kapatmadığı yüzüne bakıyordum. Sol gözünü tamamıyla kapatamıyordu Yurdagül, sanki göz kapaklarının ardından bana bakıyordu, her daim.
İşte o sıralar onu sarmak, sarmalamak, ama coşkunca ve incitmeden öpmek geçiyordu içimden.
Oysa emanete hıyanet, saygısızlık olmamalıydı.
Arada bir sabah ezanını duyduğumda, nadiren de olsa sabah namazımı kılıp usulcana yer yatağıma uzanırken eliyle elimi aradığını görüyor, içtenliğini tüm benliğimde yaşarken, elini boşta kalmasın arzusuyla tutup göğsüme, kalbimin üstüne koyuyor ve yine, yeniden, tekrar ve tekrar öpüyordum, bıkmadan.
Sabah geç olsun istiyordum, ama Tanrı seven birinin arzularına göre değil, kurallarına uygun olarak gerçekleştiriyordu, günü-geceyi ve sanki ders veriyordu;
“Hey Yurdakul! Kendine gel! Kimsin sen?”
Doğrusu aşkı bildiğimi sanıyordum. Aşkı yaşadığıma inanıyordum. Ama ya sonrası? Liseyi bitirmeğe çalışan bir aptal(18) idim, bir salak(18) idim ve Tanrının yine o kelimeleri sıraladığını hisseder gibiydim:
“Hey kimsin sen?” Alışabilmek zaman alıyordu bazen…
Gerçekten ben kimdim, neydim? Onu geldiğinde evden uğurlayan, okuluna kadar sessiz-sakin götüren, herkesin indinde(19) “Akraba” kendi indimde “Avare(20) bir sevgili” daha doğrusu; “Avare bir seven!” Tuhaf diyemeyeceğim bir çekim gücü vardı aramızda, hissettiğim.
Ve bir düşünürün dediğine göre; “İtimat edilmek, sevilmekten daha büyük bir iltifat”(21)idi.
Yemekten kesilmiştim, kendimden bile habersiz, ama içmekten değil. Yaşam arzum kısıtlanmıştı umutsuzluktan, her nedense. Sevgiyi tek taraflı yaşadığımı mı sanıyordum, ne? Dediğim gibi liseyi bitirdim Allah’a şükür.
Ve belki umutlarımla üniversiteyi burslu olarak kazandım. Kötü talih…
Babamın tayini çıktı, pılıyı-pırtıyı(22) toplayıp illerden birine gittiler annemle. Ben de bir öğrenci yurduna kaydoldum.
Görüşemiyorduk. O akrabalarına on beşte-ayda bir gitse de, bir mesafe vardı onlarla ailem arasında ben gidemezdim, ben göremezdim onu. Çok zaman üniversiteden yaya olarak yola çıkıyor, yatılı olduğu binanın önüne geliyor, yatakhanesinin penceresinden baksın, uzaktan da olsa onu göreyim istiyordum.
Özellikle yağmur yağarken çisil-çisil veya ahmakıslatan(21) ya da bardaktan boşanırcasına, umurumda değildi.
Veyahut da özellikle kar yağarken, gıcırtılı sesler çıkararak kar üstünde yürürken. Saçlarımın üniversitenin daha ilk senesinde beyazlarının kar taneleriyle benzeşerek yoğunlaşmasına aldırmıyordum. Yürüyor, yürüyordum…
Elimde değildi. Ona mektup yazdım; hislerimi saklayarak, “Kardeşim” diyerek, “Nasılsın?” diye sorarak.
Bir…
Üç…
Beş…
Yirmi…
Otuz…
Vaktimin çoğunu duygularımı gizleyerek ve özellikle müsvedde yaparak satırlara dökmeğe çalışıyordum. Anlıyor, belki anlamazlığa geliyordu.
Oysa mektupların çoğunluğunu gören arkadaşları; “Bu oğlan sana âşık!” diyorlarmış da o kesin belge istiyormuş sanki.
O zamanlar cep telefonu, internet-minternet mi vardı sanki? Son bir mektup yazdım.
“Bana vakit ayır!” dedim.
Bana vakit ayırdı. Fakültenin bahçesine bir kuytu köşeye oturduk el ele. Sonra öptüm onu; “Seni seviyorum” dedim.
Ses etmedi. Sonra o uzandı bu kere dudaklarıma, bu; vaat miydi, söz müydü, yoksa “Ben de!” demek miydi? Bilmiyorum, hem hâlâ bilmiyorum. Çünkü…
O kadar zor ki, yıllar sonrasında bilinmeyenleri öğrenmek ve yıkılmak…
Belki anlatmaya gayretli olurum, ama şimdilik hayır…
Zaman bir su gibi akmak çabasında ve mecburiyetinde idi sanki! Okulu bitti, o tayin oldu öğretmen olarak bir yerlere. Ben mezuniyetimi bekledim, askere gittim, o zamanlar askerlik yirmi dört aydı.
Yedek Subay olarak yaptığım askerliğimin ikinci on iki aylık bölümünde ziyaret ettim onu; “Evlenelim!” diye. Sevgimden, sevgisinden o kadar emindim ki!
Oysa yaşam hep bilinmeyenler ile dolu idi ve ben bilinmeyenleri, daha ve daha sonra bilmekle üzülmüş, kahırlanmıştım.
Üzüntüm, içtiğim sigaraları avuçlarımda söndürmek, şişelerin sonunu getirip öğürmek ve içimi boşaltmak olarak şekilleniyordu, gecelerimde, nokta koymak istediğim. O zaman noktadan sonrasını devam edeyim.
İkimizin de ailelerimiz ataerkil(24) idi. Önce babanın, her ne kadar benim için söz konusu olmasa da sonra evin büyük oğlunun söz hakkı vardı. Kutsal kitap ne diyordu;
“Erkekler kadın üzerinde hâkimdirler(25)”,
“Ticaret ve ilgili borçlanmalarda bir erkeğe karşılık iki kadının şahitliği geçerlidir(26)
“Erkeğe iki kadın payı kadar miras…(27)”
Bu kurallara göre, bu kentte de kadın-erkek arasında farklılıkları göz önünde tutmamak abes(28) olurdu.
Neyse adamı, yani Yurdakul’u, yani beni daha fazla anlatmağa gerek yok, övünmeyi hiç sevmem de!!!
Azıcık daha lütfen! Kısaca (zamanında) yakışıklıydım desem yeri, daha önce söylediklerimi göz ardı ederek. Şimdi mi? Onu da siz tasavvur edin düşüncelerinizde. Serbestsiniz, size kalmış!
Ancak şu kadarını söyleyeyim ki bu adamın dişlerinin ve saçlarının çoğu yok. Kar yağdığında kar tanelerinin çıplak tepesinde nerelere konduğu belli, beyazlık nedeniyle, zamanın stresleri(29) ve yükleriyle, sigara ve alkol bağlamında beyni, kalp damarlarının birkaçı, ciğerleri, böbrekleri ve sol ayağı sıkıntılı, sol ayağı sağ ayağıyla aynı yaşta olmasına rağmen (Doktorun tespiti)!
Söylemekte yarar var, alkolü ve sigarayı bırakmasına rağmen, evden-camiye, camiden-eve bir yaşantısı da yok bu adamın (yani bu, bizzat benim!).
Unutmadan, bu adam bir kere kalp krizi geçirdi, By-Pass(30), boy-pos, stent(30)-balon ne gerekiyorsa zamanında yapılmıştı, kısaca ve öz olarak kefeni yırtmış(31) bir adamdı.
Keşke…
Bu; Türkçemizde en çok kullanılan bir söz, yer ve zaman kavramı düşünülmeden. Ben de demeyi isterdim, hemen şimdi, ama öykünün sonlarına bıraksam herhalde fena olmayacak!
Bitti dememe rağmen, uzun uzun cümlelerle gene bana, beni anlatmaya devam ettim. Bitmedi ama…
İnsanların bazen tesadüflerden yılmaması, üzülmemesi, ürkmemesi imkânsız…
İki yıl, yani yedi yüz otuz günlük süre içinde belki de yedek subaylık görevimin imkân elverdiğince beş yüzün üstünde mektup yazmıştım ona.
O zamanlar cep telefonu, internet gibi buluşların dünyamıza egemen olmadığını bir kere daha ve hemen belirtmeliyim, o zaman sadece böyle mektuplarla, ya da acilse ve hemen ulaşabilirse telgraflarla, ya da manyetolu telefonlarla, şu anlarda bizim olmayan PTT’ye davet ile ya da telefonu olan komşular vasıtasıyla ulaşabiliyorduk sevenlerimize, birbirimize.
Malûm o zamanlar telefon sadece zengin olanların harcıydı.
Ve telefon fakir-fukara için ulaşamayacakları bir lüks idi (gerçekten).
Sanırım resmi bayramlardan biri idi o haftanın Pazartesi ya da Salısına rastlayan, o tarihlerde Cumartesi mesaisi olmasına ve asker olmama rağmen Cuma akşamından firar(!) etmiştim, hatta komutanla beraber aynı otobüsle. İlk aktarma ile yollarımızın beraberliği tükenmemişti.
Ancak ikinci aktarmada o yoluna, yuvasına kavuştu, bense üçüncü aktarmayı beklemek zorunda kalmıştım, sevdiğimin bulunduğu kente ulaşmak için. Neyse…
Akşam başlayan yolculuğum, sevdiğim insana kavuşmam için öğlene doğru ancak son bulmuştu. Gözlerimden uyku akmıyordu.
Sevdiğim insanın yani Yurdagül’ün başında, bir köyde öğretmenlik yapan erkek kardeşi vardı.
Ayrıca bir de o yol bilmez, iz bilmez, “Cicianne” dediği bir yakını, ya da uzak bir akrabası, can yoldaşı olarak.
Müdür olduğu için törenlerin hazırlığı için okulunun odasında idi o. Kucaklaştık…
Sonra tören bitti…
Bu duraklamada benim yola çıkmadan önce yazıp yolladığım mektuplar da törenin bitmesini beklemişti(!) sanki. Kıtama dönmeden önce tüm vaktimizi değerlendirmek için odasında kardeşiyle birlikte oturuyor sohbet ediyorduk. Birazdan yola çıkacaktım geri dönüş için.
Tam bu sırada postacı kapıyı tıklatarak içeri geldi ve özellikle “bır-ki-üj-döyt” diye sayarak dokuz tane mektup koydu masasına. Postacının lehçesi öyleydi herhalde.
Yurdagül mektuplara şöyle bir baktı, dört-beş tanesini önce bir kenara ayırdı. Bunlar, benim yazdıklarımdı.
İki üç tanesi sarı zarflardı, muhtemelen resmi yazılardı, onları diğer bir kenara ayırdı.
Ve elinde kalan son zarfa baktı, nasıl olduğunu o an için tarif edemeyeceğim bir telâşla zarfı açtı, satırlarda bir-iki saniye göz gezdirdikten sonra; “Üf!” deyip devamını getirmeden parça-parça ederek çöp kutusuna attı onu.
“Hayırdır?” dedim.
“Önemsiz!” dedi yerinden kalkıp öptü, odasının ve kardeşinin kendisine vermediği haklara boş vererek.
Üstünde durmamış gibiydim. Önemsizse; neden açmış ve yırtmıştı? Önemliydi herhalde ki, en azından ilk satırlarda gözlerini gezdirdikten sonra yırtıp atmış ve savunma gereğini hissedip öpmüştü beni.
Olayın üstünde durmadım mı? Durdum tabii. Hem yol boyu, hem yıllar boyu. Ama ayrılırken arkamda üzgün bir yüz bırakmak içimden gelmemişti, kahırlanarak. Çünkü bir tren yolculuğunda adını, soyadını, okulunu söylediği biri ona duygularını açmak istemişmiş o mektupta.
Kahırlandım dedim, kahrımı şişelerle sonlandıramıyordum. Sigaraların biri, diğerinin ucunu takip ediyor, avuçlarım yanık izleri ile doluyordu.
Kendimi kaçırmak istiyordum kendimden, ama kaybediyordum çok zaman kendimi kendimde. Çünkü cinsini kıskanmayan tek varlık domuzdu. Domuz etini yiyenlerin de aynısını yaşadıklarını düşünüyordum bu nedenle. Ben domuz eti yememiştim ve domuz da değildim asla!
Oysa bildiğim bu ve bu kadar değilmiş. Sonradan anlatıldı. Kim, neden, nasıl? Ya da ben öğrendim, tesadüflerle. Olamaz mı?
Öğretmenliğe ilk başladığı yerde günlerden birinde gözündeki eksikliklerine rağmen birileri beğenmiş onu. Bir doktor. Ağabeyi ile mecburen katıldıkları evlilik mi, sünnet mi her neyse bir törende, bu Doktor; “Dans edelim!” demiş.
Aileye bir doktor katılsa fena mı olurdu? Ağabeyi izin vermiş, “Benden önce kimsenin eli değmeyen” Yurdagül kalkmış, “İki defa dönüp” oturmuşlarmış! Evlenip de yıllar sonra; “Kimdi o?” dediğimde insan hafızasının unutmağa mahkûm olduğuna dair; “Hafıza-i beşer, nisyan ile malûldür!(32)” diyerek işin içinden sıyrılmıştı.
Oysa bir sürü doğum-ölüm tarihlerini öylesine güzel ve sıralı hatırlayıp anlatıyordu ki!
Ben kırk küsur yıl öncesinin bu olayını zihnimde canlı tutamadıysam da, öldüremedim de. Neden mi? Resmiyet olmasa bile, elinde bana ait, belki ağabeyinden sakladığı (ancak yakınlığımızı ağabeyinin de bildiği) yüzük olmasına rağmen beklerdim ki, olmamış olsun, ama olmuştu.
Meselâ beklenti olmasa da, kibarlık, ya da centilmenlik mi ne denirse densin isteyerek, ya da istemeyerek, bana ait olan, niye “İki dönüş için” bile olsa başkasının kollarına girebilirdi ki?
Bak şimdi aklıma geldi, biz bizi, hatta ailece biribirlerimizi biliyorken, memleketin oldukça zenginlerinden, onu satın alabileceğini düşünen dünür(33) gelmiş o günlerde, çat kapı.
Şaşkınlıktan mı, heyecandan mı, neden olduğunu bilemediğim bir şekilde yeğeni olan bebeğe ocağa koyduğu plâstik kap içinde mama yapmaya kalkışmış...
Dediğim gibi sebebini bilmem mümkün değil!
Bir diğer dünür ise, biz resmileşmişken, resmiyken gelmeye çalışan, belki de gelen, biri rahmetli olan, iki ağızdan duyduğum idi.
Ama en önemlisi yıllar sonra bir belge üzerinde resmen adını söyleyerek “Bu senin arkadaşın mıydı? Bir ara bana ilgi gösterdi!” demesiydi ki, gönlüm yorgunluktan öte çökmüştü, dirilmesi mümkünsüzce.
Ve evlendikten sonra…
İlgilendiğini, bildiğim biri ağabeyini yitirdiğinde “Sakın yakınlık gösterme, kucaklaşma!” dememe rağmen, adam değildim ki beni dinlesin, gelip kucaklaştığını söylemişti, üstelik mecbur kalmış gibi de değildi.
Kıskançlığın başka tarifi olabilir mi?
Oysa ne demişti? “Alnım ak, yüzüm pak! Kirpiğimin tek teli kadar bile aykırılığım, yanlışlığım, hatam, kusurum yok!”
Yıllar sonra bir şeyi daha öğrenecektim karımın kendi ağzından. Henüz beraberliğimiz başlamamışmış. Ben o sıralarda başka biri ile konuşuyormuşum. Konuya döneceğim, ama öncelikle söylemem gerekiyor, eğer benim yaşamımda o müşterek tanıdığımız olsa idi, “Yurdakul bana pas vermiyor, aramızı bulsan!” diye ricacı olur muydu ona?
Bu kız, daha sonra kendisinin yakından akrabası ve benim de uzaktan olan bir akrabamla nişanlanıp ayrılır mıydı ondan? Geriye dönüyorum.
Biri, benim de uzaktan-yakından çok iyi tanıdığım biri onu beğenmişmiş ve istemişmiş, elli yıl kadar öncesinden. Böyle bir şey kendi kendine oluşabilir miydi? Üstelik savunma; “O senden önceydi, sen o sırada falanla konuşuyordun!” diyerek.
Yani bu; “Senden öncesi seni ilgilendirmez!” anlamına mı geliyordu? Allah insana, iki kulak, bir dil, gırtlaklarına üç boğum vermişti. “İki dinle, üç yutkun ve de dahi bir söyle!” anlamında.
Ki ne sözün boşa gitsin, ne açıkta kalsın, ne de yaralasın karşındakini onulmayacak, onarılmayacak gibi.
Bir gün nasıl olduysa olmuş, konu dönüp dolaşıp eğitim meselesine gelmişti, öğretmendi, daha doğrusu öğretmen emeklisi idi ya! Ve parantez “Bugünkü gençlik!” diye açılmıştı konu.
“Eğer bugünkü gençlikte rastlayamadığımız şeyler varsa veyahut da istediğimiz bir kısım şeyleri onlarda göremiyorsak, bunda yalnızca onların değil, onlardan önceki gençliğin de yani bizlerin de suçu vardır. Demek ki iyi şeyleri gereğince aktaramamışız onlara...
Örnek; falanca doktor olmuş, ama adam olamamış. Çünkü evinin önünde baba-oğul sigara içiyorlardı, benim yanlış olarak yorumlayacağım…”
Daha düşüncelerimi tamamlamadan, kocaman çocuklara sahipken el cevap;
“İyi insanlardır” sözünün arkasından eklemeğe çalıştığı öven, özenilen, özendirilmek istenen bir sürü haslet(34).
Sıtkım sıyrılmıştı(35).
“Ben kötü demedim. Okumuş, bir şeyler olmuş, ama adam olamamış dedim.”
“Çok zeki çocuklar, terbiyeli, nezaketli…” dedi bu kere.
Zekâlarından bana ne? Gereksiz müdafaası ve ilgisi beni yine kıskançlığa sürüklemişti.
“Yoksa büyük olanını unutamadın mı? Gönül yakınlığını silmedin mi beyninden?” dediğimde;
“Onların ablası sayılırım ben!” dedi, nasıl bir savunma idiyse bu?
Aslında böyle sohbet etmek doğru mu, kararsızım ama bir keresinde bir markette biri tek de olsa gözünün güzelliğine meftun(36) şiir okumuş ona, o da baygın-baygın dinlemiş, yanındakilerin şaka niyetine bana aktardıklarında, öğrenmiş ve yine kıskançlık nöbetleri yaşamıştım da;
“Hastasın sen, bunca yıllık karınım!” deyip olayı geçiştirmek istemişti.
Böyle düşünceler, yani kıskançlık tezahürleri(37) aslında hastalık belirtileri imiş. Mutlaka bir psikiyatra(38) görünmem gerekirmiş!
Daha daha sonra karımın bir sohbet anında kulağıma çalınan sarf ettiği sözü daha da yaralamıştı beni;
“Koca mı? ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü!’ derler ya hani, öyle bir şey işte. Elinin kiri, yıkarsın geçer. Kocadan önce kardeş gerek bana, koca olmasa da olur. Kocayı bulursun her daim, ama kardeşi nerede?..
Hem kocanın, hele ki görevi bittiyse, neden gereği olsun ki? Klonlama(39) ilerledi, klonlamayla nasıl olsa dünyanın tümü kadınlara kalacak!”
Yaram ağırdı. Günlerce sessizce akıttım içimi, içime, yalnızlığımda. Benim odam payitahtım(40) değildi artık.
Oysa ne demişti o ünlü ve büyük insan; “Dert, insanı yokluğa götüren rahvan bir attır!(41)” Gerçekten de öyle idi. Ve dahi “Aptallar, eski olayları hatırlamayı bir bilim sanırlar.(42)” dı.
Tesellinin ne olması gerekirdi? Ya da ne olmaması, yıllardan sonra hem? İnsan kendini kendiyle üleşemiyordu. Yasak mıydı bu? Hayır! Yemekten kesilmiştim, ama içkiden değil. Yaşam arzum kalmamıştı sanki içimde. İntihar kurtuluş olur muydu acaba?
Kur’an’da bir ayet; “Sarhoş iken söylediğinizi bilinceye kadar namaz gelmeyiniz!(43)” idi.
Bence bu; “Sarhoş iken ölmeyi de bilmeyiniz!” anlamında mıydı? Üstelik “İntihar çare değil, ölüm kurtuluş değil(44)” idi.
Hem sonra intihar değil, intihar düşüncesi bile zayıf insanların işi, ya da kaçış noktası diye biliyorum. Zayıf insanlar intihar etmeğe kalkışırlardı ki, ben zayıf değildim.
Ben âşıktım, sevmiştim karımı, seviyordum, hem çok, ama yaşadıklarımla gülmüyor, gülemiyordum.
Oysa Sokrat ne demişti? “İnsan gülmediği günü yaşadım diye hayat defterine kaydetmemelidir.(45)”
Aşkım mı intihar etmişti acaba, ben intiharı düşünürken. Olası mıydı aşkın intihar etmesi?
Şeytan diyordu ki; “Sen sana şiirler okuyan, şiirlerle bahtını, kalbini, gönlünü okşayanlarla gül-eğlen, yaşadıklarındakileri bul, yaşa yeniden ve öldüğümde de gelme başıma, cenazeme, mevlitlerime, kabrime…”
Ama bu iyi bir düşünce olabilir miydi ki? “Namahrem(46)” denilmesine rağmen cenazeme gelirdi (gibime gelir). Yılları belki yalnız kendimce, belki de beraberce boş, bomboş geçirmiş olmamıza rağmen, netice itibariyle kırk küsur yıl aynı yastığa baş koymuş, evlât-torun sahibi olmuştuk beraber ya.
O halde affetmeliydi. “Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamı(47)” idi.
Affetmek mi? Affedecek kadar da büyük değildim. Tevekkül(48)?
Evet, bu en iyisi olmalıydı. Ama nasıl? Bir düşünür; “Güveler elbiseleri nasıl kemirirse, kıskançlık da insanı öyle kemirir.”(49) demişti, ben de kemiriliyor muydum için için acaba?
Düşünmekten ve kıskançlıktan yoruldum, ya da öyle hissediyorum. İstemem gerekti kıskançlığım olan geçmişi unutabilmek için. Ama yapmam gerekeni de iyice düşünmeliydim. Çünkü gelecek, geçmiş kadar insaflı olmayabilirdi.
Sol kolumda bu ağrı da nereden çıktı? Ya göğsüme oturan kim? Nefesim sıklaştı, karşımda gözlerimin bana isyan etme çabasındaki görüntüsünde biri gözüktü gülümseyen, hiç tanımadığım, usul usul bana doğru ilerleyen.
“Bazı insanlar dünyayı değiştirmek isterlerdi(50)”
Ve galiba bu kıskançlıklarının da nedeni idi, oysa dünyayı değiştiremediklerinde dünyalarını değiştirirlerdi(50).” Bu benim için söylenmiş bir söz olmalıydı.
Oysa arzum sadece; ilk ve tek olmayı istemek, ilk görünen ve gözüken olmayı dilemekti.
Nefesim sıklaşıyor, gözlerim kararıyor, sanıyorum ölüyorum, belki de kıskançlıktan…
Giden eğer bensem, senden mi gittim, zaten sende yoktum ki, o halde gider olmamın nedeni(51) ne?
Özencim, o muhteşem şair miydi(52)?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hayat Geyikleri; Dave PELZER’in yazdığı, Ayşe ARMAN’ın özetlediği Hayat Geyikleri (Hayat Dersleri) kitabının bir yerlerinde şöyle denilmektedir: GEÇMİŞİNLE SAVAŞMAYI BIRAK! “Kapalı çekmeceleri ikide bir açmanın, kendine acımanın kimseye faydası yok. Yaşananları değiştirmeyeceğine göre, o yaşananlardan alacağın dersi al ve yürrrüüü!”
Ve diğer bir yerde; “Herkes suçluluk duyacağı şeyler yapmıştır, bu duygudan kurtulmak gerek!”
(**) Kıskançlık Üzerine Hazreti Ali Sözleri; Kıskanç insan hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmez! Kıskanç kimse daima hasta olur! Kıskançlık hasta eder. Kıskançlık hastalıkların en kötüsüdür! Kıskançlık ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer! Kıskançlık insanın dünyasını karartır! Kıskançlık insanın kalbi ve sinirleri üzerinde kötü etkiler bırakır ve insanı hasta eder! Kıskançlık ruhun hapsidir! Kıskançlık vücudu kemirir!
(1) Adapte Etmek; Uydurmak.
(2) Hayat delilerle doludur. Bunlardan birine rastlamak istemeyen, yalnız kendi evine hapsedilmekle kalmamalı, aynı zamanda bütün aynaları da kırmalıdır! Nicolas Boileau-DESPREAUX
(3) Atmasyon; Kafadan atma, uydurma, gerçek olmayan.
(4) Umut üstüne söylenmiş çok söz var. Örneğin; “Umut fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” Türk Atasözü olarak pelesenk olmuş bir söz. Bununla ilgili ciltleri dolduracak kadar söz de, şiir de, öyküde, roman da, hatta film bile vardır tabii ki.
Ancak beni etkileyen birkaç tanesini buraya kaydetmem iyi olacak gibime geliyor;
Umut, insanı uyandıran bir rüyadır. ARISTOTELES
Umut yaşam boyunca sürer, ancak ölümle biter. George Bernard SHAW
Beklemekte olduğumuz mutluluk, yaşamakta olduğumuz mutluluktan daha güzeldir. André MAUROIS
Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir. Lucius Annaeus SENECA
Umut cesaretin yarısıdır. Honoré de BALZAC
Artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum. Nazım HİKMET
Umutsuzluk nedeniyle korkup kaçma. Umut umutsuzluğun ötesindedir. Aş, yürü, geç onu. Karanlık geçidin ötesinde ışık bulacaksın. André GIDE
Bir yerde yaşam varsa orda umut da vardır. CICERO (Elyasa=İlyas BAZNA)
Umut konusunda öykü içinde geçen diğerlerini de diğer eklentilerle birlikte bunlara katarak toparlamak da bir kitap konusu olabilir, bence…
(5) Allah’ım gönlümde olanı hayırlı eyle, hakkımda hayırlı olanları da gönlüme razı eyle. Hazreti ALİ
(6) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.
(7) Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Filozof; Felsefeyle uğraşan ve felsefe biliminin gelişmesinde katkıları olan, felsefede çığır açan düşünür ve felsefe yapmaya düşkün kişi.
(8) İnsan dünyaya mağrur olmamalı, çünkü dünya kendi malları değildir. S. Muhammed Raşid EROL
(9) Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.
(10) Kız Enstitüsü: Bugünkü Kız Meslek Liseleri.
(11) Menhus; Kötü, uğursuz.
Bergen (Belgin SARILMIŞER); Eğer yanılmıyor, doğru hatırlayabiliyorsam Acıların Kadını olarak tanınan, saçlarıyla tek gözünü kapatan, 30 yaşında eşi tarafından öldürülen Arabesk fantezi şarkıcı sanatkâr öyküdeki tarife kısmen uymaktadır.
(12) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye.
(13) Zurnanın Son Deliği; Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).
(14) Muaheze; Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.
(15) Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanın mezarda “Rabbini, dinini, peygamberini” sorgulayan melekler.
(16) Homongolos; Kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen “diyebileceğimiz bir tip. Tıp dilinde “Cüce” anlamında kullanılmaktadır. Aslında çirkin bir kayabalığı türü, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli Romanındaki başkahraman, Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS), Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS MANİFESTO), M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı (HOMONGOLOS’UN SONU), Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir.
(17) Alafranga; Frenklerin töre, yaşam biçimi ve alışkanlıklarına uygun Avrupa eğitimiyle yetişmiş, batı uygarlığını benimsemiş kimse.
Robdöşambr; Sabah giysisi. Evde sabahları giyilen üstlük, sabahlık.
(18) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, avanak gibi özelliklere sahip.
Salak; Giyiniş ve davranışlarından akılsız olduğu anlaşılan.
(19) İndinde; Yanında.
(20) Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.
(21) İtimat edilmek, sevilmekten daha büyük bir iltifat. George Mc. DONALD
(22) Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.
(23) Ahmak Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.
(24) Ataerkil; Pederşahi. Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.
(25) Erkekler kadın üzerinde hâkimdirler; Kur’an; Nisa Suresi, 34. Ayet Meali; Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler. O sebeple ki erkekleri, kadınlardan üstün kılmıştır…”
(26) Ticaret ve ilgili borçlanmalarda bir erkeğe karşılık iki kadının şahitliği geçerlidir; Kur’an, Bakara Suresi, İki yüz sekseninci Ayet,
(27) Erkeğe iki kadın payı kadar miras… Kur’an, Nisa Suresi, 11. Ayet Meali; “Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder.”
(28) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(29) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(30) By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.
Stent; Tıkanmak üzere olan damarın içine konan araç. Kafes.
(31) Kefeni Yırtmak; Yöresel olarak ölecek sanılırken tekrar yaşama dönmek.
(32) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(33) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.
(34) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
(35) Sıtkı Sıyrılmak; Birinden soğumuş, tiksinmiş olmak.
(36) Meftun; Tutkun, gönül vermiş, verilmiş, vurulmuş, hayran olmuş, hayran olunmuş, şaşmış, şaşırmış, âşık ya da fitneye düşmüş, belâya karışmış, sihirlenmiş, tutkun.
(37) Tezahür; Ortaya çıkma, belirme, görünme, oluşma, belirti.
(38) Psikiyatr; Psikiyatri uzmanı. Ruh bilimci. Ruh hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisiyle uğraşan uzman kişi.
(39) Klonlama; Temel olarak herhangi bir şeyin aynısının kopyalanması. Klon; tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynısı olan canlı topluluğu.
(40) Payitaht; Başkent.
(41) Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(42) Aptallar, eski olayları hatırlamayı bir bilim sanırlar. Kim Planche HUNTER
(43) Sarhoş iken söylediğinizi bilinceye kadar namaz gelmeyiniz; Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ayeti; “Ey iman edenler, sizler sarhoş ve zihinsel uyuşukluk halindeyken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de, yolları mescitten geçenler hariç, gusledinceye kadar namaza, mescide yaklaşmayın.” ... Sarhoş iken namaza yaklaşmayın! İçkili camiye gelmeyin!”
Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(44) İntihar çare değil, ölüm kurtuluş değil! Güven AYDIN
(45) İnsan gülmediği günü yaşadım diye hayat defterine kaydetmemelidir. SOKRATES
(46) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(47) Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır. Friedrich SCHILLER
(48) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.
(49) Güveler elbiseleri nasıl kemirirse, kıskançlık da insanı öyle kemirir. St. Chrys OSTOM
(50) Bazı insanlar canları sıkılınca dünyayı değiştirmek isterler. Dünyayı değiştirmeye gücü olmayanlarsa dünyalarını değiştirirler. Volkan DURMAZ
(51) Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim? Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim… Nazım Hikmet RAN
(52) Şiiri aynı zamanda bestelenen şairi okuyucu bilsin istedim.