Günlerden ramazandı ve emekliliğini hak etmişti, altmış beşini henüz devirmiş olsa da abdestinde-namazında-niyazında olan adam. Fabrikada, eskisi gibi üretken olmadığının da farkındaydı.

Ama gençliğinde babasının emrindeyken sessizliğin egemen olduğu işyerinde, şimdi onun oğlunun yani; genç patronunun çağırıp da Biliyorsun sana doyum olmaz!” anlamında;

“Emeklilik tazminatınla ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorarak emekli olması gerektiğini hissettirmesi yok muydu ya, işte bu, üzmüştü onu, hem de çok.

            Daha henüz oturmağa başladıkları ve bin bir türlü eksiğini peyderpey bile karşılayamadıkları evin kredi taksitleri, evlenmek için dünür gelen birinci kızın isteyenleriyle yapılan düğünün giderleri henüz ve ancak bitmişti, yıllar sonra da olsa.

            Hazıra ne dayanırdı ki? Alırsın ikramiyeni, koyarsın bir kenara, durduğu yerde durmaz, farkında olmadan tükenirdi. Fark etsen bile gözüne batar, ucundan kenarından azcık-birazcık derken bir de bakardın ki bitmiş. Ama her aybaşı ele geçen muntazam gelir öyle miydi ya?

İnsan ayağını yorganına göre uzatıyor, karınca-kararınca nasıl geçinmesi gerekiyorsa öyle davranıyor ve fazla açılıp saçılmıyordu.

Evet, bir de emekli maaşı olacaktı, ama ne kadar? Çünkü patron maaşlarını asgari ücretten tahakkuk ettiriyor, oluşan farkı da muhasebeci bir kısım kâğıtlara imza attırarak ödüyordu kendilerine.

Devir, devran öyle gelmiş, öyle dönüyordu ne de olsa. Kısaca emekli olarak alacağı maaş, devede kulak(1) olarak ancak ya idare eder, ya da karınlarını doyurmaya yeterdi. Emekli maaşı öyleydi de, emekli ikramiyesi ondan farklı mıydı ya?

Nüfusu kalabalıktı Mehmet Beyin, ya da artık Mehmet Efendinin. Yani o kendisi idi; bu bir…

            İkincisi; Hanımı Emine’ydi.

Üçüncüsü; büyük kızı Senay’ı Çapanların İsmail’in oğlu Kemal’e vermişlerdi bir müddetler kadar evvel.

Gelmişlerdi adam gibi istemişlerdi. Onlar da “He!” demişler, kendilerince kına gecesi, karşı tarafça nişan-nikâh-düğün evermişlerdi büyük kızı.

Kendi hallerinde, kendi çocuklarıyla yaşıyorlardı ve arka arkaya iki torunlarının olması sevinçleri idi, onlar için. Hemi de onların arada sırada da olsa ziyaretlerinden ve kendileri çok varlıklı olmasalar bile, elleri dolu gelmelerinden memnun oluyorlardı.

Zira damadın babasından devir Mahalle Bakkalı vardı. Esasında onlar “Market” diyorlardı, ama olsundu, isim ne fark ederdi ki? Son Tüketme Tarihine yakın olan her bir şeyi gelirlerken getiriyorlardı, o getirilenler de kaynayan kazana katkı oluyordu, hakçası. Doğruya doğru!

Dördüncü; ikinci kızları Şenay’ı, Zülkarneyn Arif’lerin oğlu Cemal için istemişlerdi. Kızlarının gönlü de vardı, hissediyorlar bunu, hatta biliyorlardı. Ama gelenler ne âdâp biliyorlardı, ne de erkân.

“Hele bir düşünelim!” diye salâvatlamışlardı(2), ama daha olayın üstünden bir hafta-on gün geçmeden Şenay, bir evlâdın ana-babasına yapacağı en büyük kötülüğü yaparak kocaya kaçmış, bir yıl dolmadan da, kucağında bebesiyle, ana-baba ocağına kısaca ata otağına geri dönmüştü.

Hiç haberleri olmamıştı mahkemenin bir celsede verdiği boşanma kararından. Bir sabah bakmışlardı ki elinde küçük bir çantayla, valizle bile değil kapı önünde. Sokakta mı bıraksalardı?  Bir gidip, iki gelmişti. Nüfus dört iken altı olmuştu…

Yani; iki kızları daha vardı, son numaralar, ikizler yani, okuma çabasında olan; Benay ve Tenay… Ne etti nüfus? Bebekli kız geldiğinde söylendiği gibi; altı…

Her gün doyunmak zorunda olan; beş büyük artı, bir de bebek…

            Üçüncü ve dördüncü olarak bir arada gelen kızlardan sonra Mehmet Efendi ve Emine Hanım karşılıklı olarak “Pes!” etmişler, gene de “Mülâhazat Hanesini(3)” soru işareti koyarak boş bırakmışlardı.

Hani meselâ Allah bir tane daha verirse; kız olursa adını Gülenay, oğlan olursa Eray koyacaklardı.

Özlemleri tabii kızlardan sonra Eray’ın gelmesi idi ki, “Allah’a isyan etmeyelim!” diye düşünürken, yaşlarını-başlarını almışlar, kaba anlamda elden-ayaktan, güçten-kuvvetten-üretkenlikten-nasipten kesilmişlerdi! Doğanın Kanunu idi bu, zaten…

Ve bu altı nüfus sadece kendi eline bakıyorlardı.

Nasıl anlatacaktı, ertesi gün sabah yataktan kalkmayacağını, artık işe gitmeyeceğini, bu altı boğaza? Tansiyonu 3-3,5 gözükmekte, kaba anlamda Yusuf-Yusuf Yusuflaşmaktaydı!

Birkaç gün düşünmek için işe gidiyormuş gibi yapsa, kırlarda, parklarda düşünse, düşünmeye çalışsa; saklayamayacağı, ya da saklamakta şaşkınlık yaşayacağı tavırlarından, düşünceli halinden özellikle son numaralar Benay-Tenay ikilisi kendisini Yalan Makinesine(4) bağlamışlar gibi, Zehir Hafiye(5) modunda bir çırpıda anlarlardı, kendisindeki değişikliği.

Ve de ağzından girerler, burnundan çıkarlar(6), neyin ne olduğunu, niçinini, nasılını bir çırpıda öğrenir ve destek olmak için çıldırırcasına işlerini, güçlerini, derslerini bırakıp destek olmaya çalışır, derlerdi ki; “Sen konuşmasan da biz anlarız çünkü en iyi biz tanırız seni! (7)

“Hayat; her zaman ’hayır’ dese de, ‘hayırlısı’ demek gerekirdi hayata inat! Çünkü hayat, bazen anlaşılıp da anlaşılamamak olmalıydı her halde.(8)” Nereden gelip de yerleşmişti bu düşünceler beynine? Bilmiyor, anlamıyor, anlamak istemiyordu.

Fabrikanın tüm bölümlerini dolaştı ayrı ayrı. “Allahaısmarladık’” dedi, “Hakkınızı helâl edin!” dedi tüm çalışanlara, patron hariç. Hiç de hakkı olmadığı halde gücenmişti nedense kendisine.

Belki öyle pattadanak(9) değil, alıştırarak, belki ufacık da olsa “Aferin!” ya da “Teşekkür ederiz!” gibi hak ettiğine inandığı bir toplantıyla uğurlamayı denemiş olabilirdi. Öyle âlâyı vâlâ(10) bir törenle değil. Hediye-plâket ve saire beklentisinden de değil.

Yıllar yılı kullandığı dolabındaki kendine ait özel eşyalarını plâstik bir market torbasına sığdırmaya çalışıyordu Mehmet Efendi. Bir seccade-tespih, diş fırçası, bir tıraş bıçağı, plâstik terlikleri vs.

Kendine ait olmayan önlük, tişört, ölçü aletleri ve hatta kalem ve not kâğıtlarını bile özenle dolabına astı-koydu, dolap üstündeki isim levhasını okşarcasına alıp ceketinin cebine yerleştirdi.

Kapıdan çıkarken dolabının anahtarını Güvenlik Görevlisine teslim etti;

“İlgilisine verilmek üzere!” diyerek. Söz, iftira(11), gıybet(11), şikâyet olmasın diye elindeki poşeti masa üzerine silkeledi, kendisini de özel aletle ve elleriyle aramasını rica etti Güvenlik Görevlisinden.

“Bitişler çoğu zaman belki de başlangıçların müjdecisidir. Her başlangıcın da bir bitişi vardır.”(12)  demişlerdi. Acaba bu kendisi için de var sayılır mıydı?

Fabrika ana yoldan bir, bir buçuk kilometre kadar uzaktaydı. Arkasına bir daha dönmeden, yıllarını tükettiği mekândan ana yola doğru yürüyerek uzaklaşmak gayretini yaşadı. O taraflara giden bir araca rastladı-rastladı, rastlamazsa “Dayan dizlerim, dayan!” idi felsefesi.

Hoş, bir arabaya rastlasa da o arabanın kendisine güvenmeyip almaması da olasıydı.

Herkes kendisi gibi yufka yürekli değildi ki. “İnsanların taş yürekli olmalarını da olağan düşünmek gerek!” dedi içinden.

Şu anda geleceği hiç merak etmiyordu, gelecek nasıl olsa gelecekti ve hiçbir şey bıraktığı gibi kalmayacaktı(13), ama anlayacağını sandıkları, anlamaları gerekenleri anlayacaklar mıydı, anlamaya çalışacaklar mıydı?

Elindeki poşetle mesainin bitiminden önce evine döndüğünde kapıyı çalmak içinden gelmemiş, anahtarı ile usulca açmasına rağmen, Emine Hanım hayret dolu gözlerle kapıda karşılamıştı onu;

“Hayırdır Adam! İyi misin? Bir şey mi oldu yoksa?” dedi.

Başlangıç olarak yalan söylemeyi denedi adam;

“Yok! Şöyle bir kırıklığım vardı da, izin aldım, dinlenmek için!”

“Diyorsun, ben de inanıyorum, haydi git yat, istirahat et!”

“Peki, dinleneyim, sonra da sohbet ederiz biraz!”

“Ne var? Dilinin altındaki ne(14)? Ne olduğunu söyle hemen!”

“Sıkboğaz etmesen! (15)

“Lütfen!?”

“Anladım, her zamanki gibi kurtuluş yok, dilinden…

Yalnız söz ver, asla üzülmeyecek, büzülmeyecek, süzülmeyeceksin!”

“Anlaşıldı, söz! De bakalım!”

“Hatunum! Bugün itibariyle, bu yılın izniyle, geçen yıllardan kalan iznimin kalanını verdiler ve işten ayrıldım. Yani patron istediği için emekli oldum! Herkesçiklerle vedalaşıp ayrıldım. Emekli ikramiyem de artık ne kadar tutacaksa bilemiyorum, iznimin sonunda ödenecek.”

“Eee! Ne var ki bunda üzülecek? Şimdi Ramazandayız. Yetişirse eğer, emekli ikramiyeni alınca Allah kabul etsin, Hacca gideriz hemen!”

“Şahane, Şaheser, Şaşılacak şey! Hatunum sen ciddi misin? Ben, bu kadar borcumuz varken, altı nüfusla bundan böyle nasıl geçinebileceğimizin hesabını yapmağa çalışırken, sen elde yok, avuçta yokken sanki eksik kalmış gibi İslâm’ın beş şartından birini eda etmek düşüncesindesin…

Üstelik okuyan iki kızımızın istikballeri belli değilken. Hem söylesene, haccın gereklilerinden en önemlisi ne? Geçimin tamam olacak, borcun ve arkanda eksikli olmayacak, değil mi? Aklıma şu anda başkası gelmiyor!(16)

“Gönlüm istemiyor, ama  ‘Haklısın!’ demekten başka da bir söz geçmiyor içimden. Ne dersin? Ben de maişete(17) destek olmak için ev temizliğine, çamaşıra falan mı gitsem ki?”

“Gerek var mı? Sen evimizin baş tacısın, yeter ki sana bir şey olmasın! Bakalım ben bir şeyler düşünürüm. Hele bir zaman gelsin...

Güç olacak belki, ama pazarda su, limon, maydanoz satarım, belki maçlarda su, çekirdek satar bütçemize katkıda bulunmaya çalışırım. Belki hamallık da gelir elimden, ama eskisi gibi dinç değilim. Şimdilik fikir olarak kenarda kalsın…

Yoksa bir tornet ya da eski bir çocuk arabası uydurup eskiciliğe mi başlasam ki? Ya da Zabıta Memurları ile köşe kapmaca oynayıp seyyar satıcılık mı yapsam ki?”

“Rızam yok buna! Karınca kararınca(18) yetmeğe çalışırız birbirimize. Yahut da atalardan kalıp yıllardır işletemediğimiz topraklarımıza, senede birkaç hafta dinlenip kışlıklarımızı hazırladığımız köy evimize döneriz, çocukları burada bırakıp. Ablaları hem mukayyet olur(19), yedirir, içirir, doyurur, nezaret eder onlara. Hele bir dönsün devran(20)!”

“Gerçekten, gün ola, devran döne! Şimdilik sadece biz bilmiş olalım gerçeğimizi, izinliyim bilsinler bebeler. Ders yılı sona ermek üzere, etkilenmesin ikizler. Hele Şenay hiç eksikli hissetmesin kendini…

Gerçi kendi düşen ağlamaz, ama et de tırnaktan ayrılmaz, hem ayrılmamalı da, değil mi? Tanrının bize lütufları hepsi de.”

Yaşamda her şey düşünüldüğü, ya da planlandığı şekilde olmuyor, gelişmiyor, halledilmiyordu. Durumu ilk fark eden ve ilk tepki gösteren bebeğini hava alması için parklara götüren ve dönen Şenay’dan gelmişti.

Annesinin sorduğu aynı soruları sormuştu babasına, cevapsız kalmıştı soruları başlangıçta. Ta ki ikizler okuldan dönünceye kadar. Birinci bölümde babası “Hık! Mık!” diyerek atlatmıştı soruları, ama hücum üç koldan birden gerçekleşince, imkânsız kalıp sorguya çekilmiş bir mahkûm, bir sanık gibi itiraf etmek zorunda kalmıştı gerçeğini. Anlatışının sonunda da;

“Anneniz söylediğinde vacipti(21), artık köyü bir kolaçan etmek(22), ata otağını kontrolden geçirmek de farz(21) oldu.”

“Biraz dinlen, emekliliğinin keyfini çıkar, ayaklarını uzatıp otur hele, sonra gidersin! Zaman aksın, hızına bakma! Seni dinlemez nasıl olsa... (23)

Yolcu yolunda gerek hatunum. Erken davranan yol alır, gece kalmasam iyi olur! Gene de seni dinleyeyim, hatta emekli ikramiyemi alıp senin adına bankaya yatırana kadar dediğin gibi ayaklarımı uzatayım bakalım, hem yıllar sonra, ilk defa…

Bu arada düşünür, taşınırız da. Topraklarımız keleme(24) olmuştur, her ne kadar komşular, akrabalar boş bırakmıyorlarsa da. Evi de şöyle devamlı kalacakmış gibi bir elden geçirmek gerekecek gibime gelir, sıvasını, boya-badanasını, kiremitlerini falan-filân…

Ben bunları hallederken okullar da kapanır, sizler de hep beraber gelirsiniz köye.”

Bir süre yerinde durdu Mehmet Bey. Oturdukları evin önüne çıktı, gerindi, gökyüzüne baktı, kuşları dinlemeğe çalıştı, hiç âdeti olmadığı, hatta yapanlara kızdığı halde, yol kenarındaki akasya ağacının dallarından birine uzanıp bir-iki yaprak kopartıp tozlu olmasına aldırmadan ağzında düdük gibi öttürmeğe çalıştı.

Vazgeçip tekrar içeriye girdi, sözlerini tamamlamak ister gibi;

“Ben gidersem tez gelmem, gelemem yani, işlerimi bitirmek isterim sizler gelinceye kadar. Merak etmeyin. Gerekirse muhtarlıktan ararım, ya da siz ararsınız, ‘Şu saatte tekrar arayacağız!’ diye, ben o vakitte muhtarlıkta olurum.”

“Evde çay-may, şeker-meker var nasıl olsa. Yanına poğaça-börek, peynir, meynir de koruz. Gerekirse bana ses eyle, ilk köy minibüsü ile ben de gelirim!”

“Olur hatunum beni merak etme, sen!..”

Dur-durak bilmeyen zamanda ayaklarını uzatıp, tembel-tembel siftinmekten(25) bıkmıştı Mehmet Bey ya da Mehmet Efendi, birkaç gün içinde hem de;

“Dinlenmekten yoruldum. Sabahtan gidivereyim ben!” dedi akşamüzerine doğru bir vakitlerde.

Karısı gece mesaisi yaptı, bebekli kızı Şenay’la birlikte, çörek, börek, gak-guk(26) yapmak için. Çünkü yılların eskisi, huyunu bildiği beyi, aklına koyduğunu hemen icraata(27) geçirirdi.

Ve bilirdi ki; “Vedalar, gözleriyle sevenler içindi, çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlardı ki?(28)

Sabah geç olmuştu, ama dirense de olmuştu işte. Giyindi bir çanta içine onarımda kullanacağı eşya ve aletleri ve karısının gak-guklarını koyarak yola çıktı.

Şehirlerarası otobüsten indiğinde, köy minibüsünü beklemektense köyün havasını içine sindirmek istercesine bahçelerin içinden, arkın kenarından yürümeyi arzuladı Mehmet Bey.

Ve içindeki silemediği, unutmadığı hatıraları canlandı, birikti, yoğunlaştı. Çünkü aşk kaçınılmaz olduğundan, onu bırakıp gidemezdin(29), giden gitmişti oysa.

“Benzemez kimse sana(30)” diye başlayan şarkıyı armağan ettiği O; yani Ayşe canlandı hemen karşısına dikilen ceviz ağacının o geniş gövdesinde ve çevreden korkarak isimlerinin baş harflerini kazıyamadığı kalp şekli.

O zamanlar küçük bir şeydi, yıllar biriktikçe o da büyümüştü, gönlündeki özlem gibi.

Yandan geçen derenin çağıltısı, arktan akan suyun şıkırtısı, onu kendini dinlemeye, hatıralarını canlandırmaya itekledi.

“O ne güzel bir kızdı, ilk ve tek göz ağrısıydı Ayşe. Çok varlıklı olduğu bilinen Muhtar Ağanın biricik kızıydı, ne köyde, ne şehirde, belki de dünya üstünde ondan güzeli yoktu. Muhtar;

“Kızı kendi haline bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya gider!” demişti, bir şeyleri kestirip atmak istercesine.

Oysa kendisi askere giderken en fazla on, döndüğünde de on iki yaşlarında idi, tahminen. Belki askerden dönüşünde kız oluşunun gereğini bile yaşamamış, belki de yeni yeni yaşamaya başlamıştı karşılaştıklarında.

Ama bir yıldırım nasıl onulmaz bir şekilde çarpardı insanı, yaş-baş-varlık farkı bilmeden öyle çarpmıştı Mehmet’i Ayşe.

Ve karşılıksız değildi bu çarpılış. İlerleyen zamanda mesken tuttukları bu ceviz ağacının altı buluşma mekânları olmuştu.

Salınan yapraklar, dallar, esen meltem, kuşların sesleri birlikteliklerinin şahitleri idi. Eğer bu aşksa ki aşktı, vazgeçilmezliği yaşıyorlardı, el ele, göz göze, her nasıl denirse…

Mehmet’in ufak üç kusuru vardı. Birincisi babası yoktu, yetimdi.

İkincisi parasız, pulsuz, çulsuz(31), fakirdi. Ana-oğul ancak geçimlerine yetiyordu tarlaları, çifti-çubukları, iratları(32) ile.

Ve üçüncüsü herkesin takdir edeceği şekilde “aman-aman” bir yakışıklılığı yoktu, rençper(33) artığı, dağ ayazı, güneş yanığı yemiş sert, tahta gibi bir yüzü vardı, kimselerin ilgilenmeyeceği, Ayşe hariç.

Muhtar kendisi için bir kerelerinde, yüzüne karşı;

“Acıma, acınacak hale düşersin!(34) demiş, sonra hızını alamamış, bir diğer seferinde de münasip(!) bir dille yapılmasını emrettiği gibi; “Acıma yetime, sonra çıkar tepene!(34)” diyerek konuyu kökünden halletmişti, kendine göre.

Oysa…

Ertesi gün Ayşe’nin cesedini ceviz ağacında asılmış olarak bulmuşlardı. Arkasında ufak da olsa herhangi bir not bırakmamıştı.

Hissetmiş ve kendince gereğini uygulamıştı ve “Uzaklar diye bir yer vardı, şimdilerde herkes oradaydı(35), sonralarında da herkes orada olacaktı!”

Mehmet, Ayşe’nin cenazesinden sonra, olmayan pılı-pırtısı(36) ile köyden ayrılmış, yalnızca bir yakınından annesinin “Göçtü!” haberini aldığında köye dönmüş, annesi için gerekenleri yapmış, sevdiğinin mezarına da bir testi su döküp, testiyi mezarının başına bırakıp daha sonrasında da belirli bir zamana kadar hiç uğramamıştı köyüne…

Sonra karşısına Emine çıkmıştı, sanki “Hık!” demiş, Ayşe’nin burnundan düşmüştü. Kalbinin mührünü açmamasına rağmen, onun da kendisi gibi yetim ve arkadaşlarının da dileği olması, en mühimi de kendisini seveceğini, hem çok seveceğini, gerisindeki her şeyi unutturacağını vaat etmesi nedeniyle evlenmişti Emine’yle.

Ve çocuklar…

Ne kadar güzeldi su sesi…

Gözleri kapanır gibiydi, ceviz ağacına yüzünü döndü, sırtını çağıla(37) vererek, uykusu olmamasına rağmen. Bir ses geldi kulağına;

“Hoş geldin Mehmet!” der gibi. Başını kaldırdı ceviz ağacının dallarına doğru, uyur-uyanık arası.

Ayağının paçasından gireni, ya da girenleri fark etmedi, sadece kaşır gibi olduğunda, ufak bir acı hissetti kaşıdığı yerde. “Herhalde tüylerden birini-ikisini koparttım galiba”, deyip üstünde durmadı.

Bilemezdi, pusudaki sarı bir çıyanla, sarı bir akrebin kardeş-kardeş vücudunun o bölgelerini üleşmeye çalıştıklarını.

Çıyan, çıyanlığını, akrep ise akrepliğini sergilemişti kaşınırken, hemen, her ikisi de belki de yıllar yılı birikimlerinin tamamını Mehmet’e aktarmışlardı.

Ağlamak istiyordu Mehmet, nedense. Vücudu sarsılıyor, sarsıntılara egemen olamıyordu.

Ayağa kalkmak için dermanı yok gibiydi, üstelik göz kapaklarına da ağırlıklar inmişti, kıpırdamak bile istemiyor gibiydi göz kapakları.

Aradan geçen zamanı yükselip de alçalan güneş bile fark etmemiş, fark edememişti;

“Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...(38)

Mehmet Ayşe’nin yanındaydı artık, kimsenin bilemediği bir dünyada…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.

(2) Salâvatlamak; Uğurlamak. “Güle güle” demek. Mezarına teslim etmek.

(3) Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.

(4) Yalan Makinesi  (Poligraf); Sorgulama sırasında insana bağlanarak yalan söyleyip söylemediğini tespit etmeye çalışan alet. Temel olarak kan basıncı ve nabız atışındaki artış gibi adrenalinin yan etkilerini ölçerek çalışır. Cleve Backster tarafından icat edilmiştir. Özellikle Amerika’da büyük ölçüde kullanım alanı bulmuş, bir dönem adli delil olarak bile değerlendirilmiş, daha sonraları tarafsız uzmanların görüşleri doğrultusunda, bu makinelerin doğruluğu %50 ye %50 olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.

(5) Zehir Hafiye; Göz açtırmayan, sert yaratılışlı kimse. Olayları en ince veya gizli noktalarına kadar bilen, inceleyen kimse.

(6) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

(7) Sen konuşmasan da biz anlarız çünkü en iyi biz tanırız seni! MULTİTAP Müzik Grubu Şarkısı

(8) Hayat; her zaman ’hayır’ dese de, ‘hayırlısı’ demek gerekirdi hayata inat! Çünkü hayat, bazen anlaşılıp da anlaşılamamak olmalıydı her halde. ALINTI

(9) Pattadanak; Pattadak. Birdenbire, ansızın.

(10) Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

(11) İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(12) Bitişler çoğu zaman belki de başlangıçların müjdecisidir. Her başlangıcın bir bitişi vardır.  “Her son bir başlangıçtır!” ALINTI

Her son yeni bir başlangıçtır.”  Atiye BIÇAK

(13) Geleceği hiç merak etmiyordu, gelecek nasıl olsa gelecekti ve hiçbir şey bıraktığı gibi kalmayacaktı. Sözün aslı; “Geleceği merak etme, nasıl olsa gelecek. Ama geçecek olanı iyi düşün, çünkü aklından silinmeyecek. Honoré de BALZAC

(14) Dilinin Altında Bir Şeyler Olmak; Bir kimsenin sözlerinden açıkça söyleyemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak.

(15) Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.

(16) Haccın Şartları; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, hür olmak şartlarının yanında diğerleri de; nafakadan fazla olarak, hacca götürüp getirecek ve evdekilere yetecek kadar parası olmak şeklinde yapılan farz.

(17) Maişet; Geçinme, geçim.

(18) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(19) Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

(20) Devran Değişmek (Dönmek); Zamanın, çağın, kaderin, talihin değişmesi.

(21) Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(22) Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

(23) Zaman aksın, hızına bakma! Seni dinlemez nasıl olsa... ALINTI

(24) Keleme: Sürülmeden bırakılmış tarla veya bakımsız bağ-bahçe.

(25) Siftinmek: Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır-  “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

(26) Gak-Guk; Yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarındadır.

(27) İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

(28) Vedalar, gözleri ile sevenler içindir, çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlardı ki? Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(29) Aşk kaçınılmaz olduğundan, onu bırakıp gidemezsin… ALINTI

(30) Benzemez kimse sana… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Fehmi TOKYAY’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(31) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(32) İrat; Gelir, gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak ürün, mahsul. Sebze ve meyvenin toplanıp eve pazara getirilmesi, götürülmesi.

(33) Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi.

(34) Vedalar gözleri ile sevenler içindir; Çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlar...[Hz.Mevlana]Vedalar gözleri ile sevenler içindir; Çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlar...[Hz.Mevlana]Acıma, acınacak hale düşersin! ALINTI (Her ne kadar internetten bir alıntı ise de; bunun benzeri; “Yüz verdik deliye (ya da Ali’ye yahut da ayıya) geldi bilmem ne yaptı halıya!” dercesine bir yaklaşımı ile ayıpsız hali “Acıma yetime, sonra çıkar tepene!” ve ayıba kaçan hali  Acıma yetime…” sözü ayrıca vardı. Yani; bir insana hak ettiğinden fazla verilen değerin o insanı şımarttığına dair bir terim, diyebilirim.

(35) Uzaklar diye bir yer var, şimdi herkes orda… İlhan BERK

(36) Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.

(37) Çağıl; Taşlarla örülmüş duvar, sınır. Harç veya çamur kullanmadan örülmüş duvar. Küçük taş, iri taş, çakıl yığını. Olmamış meyve. O çağda yaşayan.

(38) Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır. (Al-i İmran Suresi, 145. Ayet) ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!... Ölüm Duası.