O gün canı sıkkındı genç öğrencinin biraz. Liseyi bitirecekti ve son sınıfta kalmasına neden olmayacak, üniversiteye katılmasını engellemeyecek son kurtarma sınavına girecekti.
Gerilimi; uç boyutlardaydı. Öğlen olmuştu ve beyni uyuşmuştu, hiç bir şey bilmez gibiydi. Aklında ne okuduklarının, ne de not aldıklarının zerresi vardı. “En iyi bildiğin yeri anlat!” dese bile öğretmenler yoktu hiçbir şey beyninde, hafızasında bir kırıntı bile sanki.
Of ki of! Bir taraftan liseyi bitirme gayretinde ol, bir taraftan üniversite sınavlarına hazırlan. Üniversite deyince de öyle kapağı bir yere atıp, “Haydi, hayırlı işler!” demekle de olacak bir iş değildi.
Annesi; “Sülâlede hiç doktor yok, doktor ol barem(1)!” diyordu.
Babası; “Mühendis olsun da, isterse kaldırım mühendisi olsun!” diyordu.
Kız kardeşi mi? O da;
“Eczacı, ya da Diş Tabibi olsun, büyüyünce ben de evleninceye kadar ona yardım ederim, okuyamazsam, okumak istemezsem ya da!” diyordu.
Şimdiden aklını evlilikle bozmuştu, büyüklerinin telkinleriyle(2) kız kardeşi. Zira çok yönden; “Doktorlara, mühendislere lâyık bir kız” olarak görülüyordu tüm aile ve uzantısı olanlar için.
Şuur altına yerleşmezdi bu düşünceler kendi başına, ancak itekleyişler, beyin yıkamalar nedeniyle yerleşirdi ki, yerleşmişti. Hem hiç ısrarcı olmadan belki de. Bu nedenle kız kardeşinin liseyi bile bitireceğinden şüpheliydi.
Ama yine de ince eleyip, sık dokuyup, adayları yaşlılık-gençlik, varlıklı-varlıksızlık, yakışıklı-biçimsizlik, doğru-dürüst-yayvan gibi incelemek yerine onları sadece unvan olarak inceleyeceğinden % 1000 emindi ağabeyi. Sadece kendisi mi? Başta anne, teyze, halalar olmak üzere tüm çevresinin hepsinin.
Babalar, dedeler mi? Yuvayı yapan dişi kuş olduğuna ve de dahi ataerkil(3) bir soydan gelmediklerine göre onların söz hakkı herhalde yoktu, gibisine geliyordu.
“Acaba benim de mi sonum böyle olurdu ki?” diye düşündü ve kararını verdi genç adam;
“Yok canım!”
Eh! Bu düşünceleri yaşarken kız kardeşinin de bir eczacı yanında, ya da diş tabibi yanında çalışması da kendisine bir kısım avantajlar getirebilirdi tabii ki. Her insanın eczaneye, çok insanın da diş tabibine ihtiyacı olabilirdi. Oralara gelen mühendisler, doktorlar, ya da onların anneleri kör olacak değillerdi, ya!
Not alırken, randevu verirken, kartotekleri(4) şekillendirirken, Vatandaşlık Numaralarından çok şeyleri öğrenmesi mümkün olurdu. Allah şu interneti yapandan, icat edenden razı olsundu. Kız kardeşi yerine mi düşünüyordu bunları genç adam, yoksa kendi yerine de mi?
Yoo! Çenesi düşmediği zamanlar, ya da kendisine gına gelmediği(5) zamanlar kız kardeşi hayallerini anlatır da anlatırdı da, ondan. Eh! Kenarından köşesinden kendi hayallerini de onun hayallerine ortak etmesine bir engel var mıydı? Yoktu tabii…
Genç adam eski okulluydu. Bugüne kadar, yerel tabirle “Çakmadan” genel tabirle sınıfta kalmadan, ama teşekkür ve takdirin de ne olduğunu bilmeden, karınca-kararınca(6) lise son sınıfa kadar gelmişti.
Son sınıf mı? İşte orada biraz durup gerçekleri yadsımadan söylemesi gerek! Başlangıçta söyleyeceği şey âşık olmuştu.
Mecnun Leyla’sına, Zühre Tahir’ine, Jülyet Romeo’suna nasıl âşık olmuşsa işte öyle. Onlardan farklı olarak, sayısını pek hatırlamıyordu ama galiba 8-10 defa âşık olarak bu konuda enflasyon(7) yaratmıştı.
Eee! Beyin hücreleri kifayetsiz, yalanlar dolambaçlı ve kalp dört gözlü olduğundan, hiç birini, hiç bir yere sığdıramamış, sonucunda avucunu yalamıştı. Demek ki bunlar gerçek aşk değildi, ama onda depresyon(8) yaratmış, ders çalışıp başarılı olmak yerine yeni aşk arayışlarına yönelmişti ki, bu nedense(!) başarısını kösteklemişti!
Tüm bu âşık oluşlarına rağmen; “Bugüne değin, hayat arkadaşım olsun diye dilediğim, ya da düşündüğüm bir arkadaşım olmadı.” diye yoğunlaştırdı düşüncelerini. Bu bir idi.
İkincisi; içinden hiç evlenmek, çocuk yapmak geçmiyordu. Hayatını tek başına düzenlemek, tek başına yaşamak istiyordu.
Gizli saklı bilmem ne fobisi, yani evlenmekten, çoluk-çocuğa karışmaktan bir korkusu olabilir miydi? Bileceği bir şey değildi bugünden, şimdiden. Hele bir zaman dönsün, hele bir o günlere gelinsin, diye düşünürdü. Olmadı bir psikiyatr(9) kardeşe danışır, yardım alırdı.
Bu arada gönül dostu olabileceklere de 8-10 defalarla hiç ilintili olmaz bir şekilde gözünü ve kalbini açmasında yarar var, gibi düşünürdü. Neyse!
Ve düşünmeye devam etti;
“Bu arada yetenek yarışmasında bilmiyorum nerelerde olurdum, ama futbola da bir hayli merak etmiştim. Bu konuda sonuncu değildim, Allah’a şükür!
Hani iki kişiysek bu konuda yarış eden, ikinci olurdum, ama mutlaka ve mutlaka. Sondan ikinci olan da talihine küserdi artık, ne yapalım! Övünmek gibi olmasın! Çok iyi kalecilik yapardım. Zamanımda Turgay’lar, Şükrü’ler, Varol’lar olsaydı onlara fark atmasam, bile her halde onlar kadar ve gibi meşhur olabilirdim!
Bir okul maçında bir genç arkadaş biri santradan, bir diğeri de penaltıyı bacak aramdan atarak gol yapmıştı, adım ‘Folluk(10) Meymun(11)’ olarak seslendirilmiş, bazıları ‘Beş(12) Meymun!’ demişti de anlayamamıştım başlangıçta ne demek istediklerini.
Bir de ismim; Büyük, büyük dedelerden birinin ismiymiş, ona ithaf(13) olarak, ya da intizaren(13) konulmuşmuş, ama bunu insanlara, öğrenci arkadaşlara anlatmak o kadar zordu ki; ‘Maymun!’ deyip çıkıyorlardı işin içinden.
Ben de onlara ‘Darwin’i’ anlatıyordum, Âdem ile Havva yerine. Ha bir de gerçeklikle söylemem gerek ki; kız kardeşim de büyük, büyük ninelerden kalan buna benzer bir isimle tamamlamıştı Nüfus Kâğıdını; ‘Meşkûra(2)’ olarak.
Allah’tan annemin büyükleri de, babamın büyükleri de, bizim annemizin, babamızın düşündüklerini icraatlarında şekillendirmemişler, belki de akıllarına gelmemişti. İster miydiniz ki; kız-erkek aynı isimler koysunlardı; meselâ Nur olarak, mesela Günay gibi?
Herhalde çok tuhaf bir şey olurdu, sadece Nüfus Kâğıtlarımızdan ayrım yapılabilirdi ki, sonuçta Meşkûra’nın askere çağırılması olasılığı da olabilirdi, ya da evlenirken ‘Yahu sen erkek olarak kayıtlısın, evlenemezsin!’ gibi bir saçmalığı da.
Neyse ki, isimlerimizden, memnun olmasak bile; ‘Eh, idare ediyoruz işte!’ diyebilirdik.”
İşte bu şekilde kendi kendine konuşup dertleşirken günlerin nasıl geçtiğinin farkına varamamıştı Meymun.
Bitirme Sınavı diyeceği sınav ertesi gün idi ve nasıl olduysa olmuş, bir gün öncesinde olduğu gibiydi beyni, yani beyninin tümü bir çırpıda, hem de aniden boşalmış gibiydi.
Sevgililerinin tümümün ismi beynindeydi, hafızasının en derin noktalarına kadar yer etmişti de, ne Gay Lussac’tan(15), ne Newton’dan(15), ne etki-tepkilerden(15) hiçbir şey yok gibiydi beyninde.
Beyninin gri hücreleri(15) ona direniyorlar mıydı, yoksa toptan istifa dilekçesi mi vermişlerdi acaba?
Bilemiyordu. Tıngır-mıngır bir beyine sahipse bunun sebebini bilmesine de gerek yoktu, zaten.
Kalkıp her şeyin üstüne bir bardak su içmek iyi gelecekti ona. Mutfak tarafından gelen gürültüler dikkatini çekmemişti o ana kadar. Dışarı açılan zeminle aynı konumda olan mutfak kapısının açık olduğunu kapı aralıklarından sızan rüzgârdan hissetmişti.
Ne olduğunu merak ediyordu. Usulca dışarıdan giderek mutfak kapısını sıkıca kapattı. Sonra içeriden salon kapısından mutfağa girdi. Oh! Tezgâh üstündeki kıyma paketini açmış, analı-çocuklu bir kedi ailesi ikindi kahvaltısını yapmakla meşguldüler.
Ana mı? Herhalde ana olmalıydı, neden mi? Çünkü onun davranışını ancak bir ana şekillendirebilirdi de, ondan.
Şöyle ki… Meymun’un ailesi varlıklı bir aile değildi, çalışan bir baba ve doyunmak zorunda olan dört boğaz. Kıymayı belki de haftada bir böylesine ancak iki yüz elli gram kadar alabiliyorlardı ve o kıymanın ne kadarı hangisine rastlarsa, o kadarı onun bahtına idi. Köfte-möfte nedir bilmezdiler zaten!
Meymun’u görünce ana kedi burnuyla sürterek tezgâhtan aşağıya doğru süpürdü üç yavrusunu da. Tezgâhtan düşen yavrular, herhalde dokuz canlı olmalarının eseri mutfağın bir köşesine büzüldüler. Ana kedi (yani onun öyle sandığı kedi) dikkatle yüzüne bakıyordu. Savaşacak gibiydi, ne korku, ne de yılgınlık belirtisi vardı tekir kedinin gözlerinde.
Duvar kenarındaki oklavayı alıp üzerine yürüdü Meymun. Bir taraftan da sanki anlayacakmış gibi;
“Sen bizim nevaleyi(16) nasıl bebelerinle paylaşırsın len!” diyerek üstüne yürüdü.
Kedicik o tarafa koştu, olmadı, bu tarafa koştu, olmadı, sığınacak yer yoktu ve bu arada muhtemelen bir iki de darbe yedi, sırtına. Sonra baktı ki olacak gibi değil, koşmaktan vazgeçti, sırtını (kaba kaçacak ama poposunu) ve kuyruğunu duvarın köşesine vererek diklendi; dişlerini ve tırnaklarını çıkarttı, garip sesler çıkartmaya başladı.
Pabuç pahalı olmalıydı, o direnecek ve son nefesine kadar kendini ve yavrularını koruma gayretinde olacaktı. Yaptığı yanlıştı Meymun’un, bunu ancak anlamıştı, onun bu hareketinden sonra.
Mutfak kapısını açtı, salon kapısına doğru yöneldi, rahatça çıkmaları için. Anneleri tezgâhtan atladı, yavrularını burnuyla dışarıya sürüklercesine itti ve dışarı çıktılar. Hiç biri arkasına dönmedi, kalan kıymayı da paketiyle birlikte arkalarından atmasına rağmen.
Sadece diğerlerine göre daha iri ve sarman olan kedicik bir-iki defa arkasına dönüp baktı, o an anlayamadı bu bakışların manasını. Ama uzaktan görünüşü güzel bir yavru kediydi. Diğer ikisi annelerinin peşinden onun süratine kendilerini uydurmakta zorluk çeken biri beyaz, biri kırçıllı, belki de anne ve babalarına benzeyen iki yavru idi.
Meymun arkalarından bakarken, sarman kedi son bir defa daha döndü; “Bakışlarımı unutma!” dercesine.
Unutmak gerekirdi, unutmak istedi, sınav için hiç olmazsa bir iki konuyu yüklemesi gerekti beynine. Her şeye boş verip, çok şeyi unutarak yöneldi kitabına. Tek dersti yahu! İnsan ne yapar eder, hapırsa da-köpürse de başarılı olmak için varını yoğunu ortaya dökerdi, değil mi?
Ama kafalıysa. Kafasızsa sonuç hüsrandı ve öyle olmuştu.
Sınava girdiğinde ilk sorunun karşılığında tüm tahtayı doldurmuştu yazarak bir çırpıda. Öğretmenler anlatmasını bile beklemeden “Sil!” demişlerdi.
İkinci soru; “Tın-tın!” idi beyninde. “Hık-mık” la geçti, bilemedi.
Üçüncü, dördüncü sorular da öyle. Bir tek o dersten sınava girdiğini biliyorlardı öğretmenler. Bilmek; bağışlamak, bedava sınıf geçirmek demek değildi ama. Baba Necati Hoca, yerinden doğrulmuştu;
“Bazı konuları öğrenmemiş, ama ezberlemişsin, hiç bir öğrenciye yapmadığımız yaklaşımı sende gerçekleştirmeye çalıştık, üç yerine beş sual sorduk, ama olmadı. Üzgünüz!” dedi.
Mahvolmuştu. Bir sene, tam bir sene yoktan yere tükenecekti ömründe. Dışarı çıktığında, ağlıyor gibiydi. Bunu ancak “Kedilerin Lâneti” olarak yorumlayabilirdi!
Eve geldiğinde anne kediyi ve yavrularını kapıda bekler gördü. Anne kedi yalvarır, sarman kedi umursamaz tavırlarda gibiydi. Anne kedi yavaş yavaş gelip bacağına sürtündü. Bir yerleri acıyor, sekerek yürüyor, ıstırap çekiyor gibiydi.
“İncittim mi seni?” dedi. “250 gram kıyma için niye dövdüm ki seni? Yavrularınla birlikte üleşmeni niye hoş görmedim ki? Üzgünüm, eşekliğime doymayayım. Ama Allah beni cezalandırdı size yaptığım kötülük yüzünden, biliyor musunuz?” dediğinde anne kedi sanki üzülmüş, sarman kedi sanki memnun olmuş bir tavır içindeydi.
Anne kedinin başını okşadı Meymun. Çekinmedi anne kedi;
“Kaç yaşındasın, bilmiyorum. Bildiğim 15-20 yıllık ömrünü tamamlamak üzere olduğun. Herhalde doğurganlığının da son sınırlarında olsan gerek. Sana bir şey olursa merak etme, bebelerine ömür boyu bakacağım.”
Sanki anlıyormuşçasına, yavrularını yaladı, döndü, arkasından gelmek istedi yavrular, anneleri şöyle bir baktı sadece ve yavrular mıhlanmış gibi kaldılar yerlerinde ve o anne bir daha gözükmedi asla.
Yavrularını, yaptığı kötülüğe rağmen insan yönünün de olacağı var sayımıyla emanet etmenin huzuru içinde, kim bilir nerelerde ömrünün sona ermesini beklemiş, ya da ömrünü sonlandırmış olabilirdi, sakat sakat bir yaşamı sürdürmektense, sürdürmeğe çalışmaktansa.
Vicdan azabı(17) yaşıyordu Meymun. Kendinde değildi. Kâbuslar görüyor, bir senelik lise mezuniyetinin ertelenmesinin yeterli bir ceza olmadığını düşünüyordu.
Ailesi kendisine odaklanmışsa da, ağzından söz alamıyorlardı, depresyonunun(18) nedeni olarak sınıfta kalmasını düşünüyorlardı.
İşi yoktu, gücü yoktu Meymun’un. Kediciklere bir kulübe yaptı tahtadan. Aralıkları kâğıt ve ziftle kapladı. Komşu arkadaşlardan birinden saman, annesinden eskilerden kilim gibi bir şeyi alıp samanın üstüne serdi. Ön tarafa bir tas su, onun yanına boş bir tabak koydu.
Her günün akşamının üzerine doğru Kasap Erşan’a gidip artıkları aldı, onlara sundu, ekmek aldı kırıkladı, üstüne süt döküp onları doyurmağa çalıştı.
Muhtemeldi ki; “Vicdan azabını azaltmağa, belki de yok etmeğe çalışıyordu.”
İki artı iki eşittir dört, mutlaka annelerinin katili kendisi idi bu yavruların. Onları beslemek ve geleceklerini hazırlamak yasak savmak değil miydi ki kendisi için? Nedenini anlayamadığı bir bozgun yaşıyor ve günden güne eksiliyordu Meymun, farkında olmadığı bir şekilde.
Kediler çabuk mu büyüyordu, yoksa kendisine mi öyle geliyordu? Sarman kedi azmanlaşmış, irileşmiş, sarı tüyleri pamuklaşmış, yeşil gözleri irileşmişti bir yıl içinde.
Bu nedenle olsa gerek ona Garfield(19) ismini koymuştu Meymun. Diğerlerine isim koymak ya içinden gelmemiş, ya da isim koymak istememişti. Çünkü ne zaman Garfield dese üçü birden çıkıp geliyorlardı taslarının başına.
Sınavına çalışmayı da ihmal etmiyordu Meymun. Ama bu kere ihtiraslı değildi. Yaşama küsmüş gibiydi.
“Olursa, olur, olmazsa dünyanın sonu mu ya!” diye tevekkül(20) dolu çelebi bir görünüş içindeydi.
Bir akşam kasaptan dönüşünde, “Garfield” diye bağırdığında sadece Garfield gelmişti yanına. Diğerleri bağımsızlıklarını ilân edip, özgürlüklerini kendi kendilerine yaşamayı tercih etmişlerdi galiba.
Kulübelerini emin olmak için kontrol ettikten sonra eğilip okşadı Garfield’ı.
“Sen kardeşlerin gibi beni terk etme, olur mu?” dedi.
Garfield anlamıştı sanki kısaca; “Miyav!” diye bir ses çıkardı, hangi anlamda ise, Meymun onun “Peki!” demek olduğunu var saydı. İçinden başka türlü düşünmek geçmemişti…
Diğer genç arkadaşlardan sonra en son olarak girdiği sınavda hocalar bir yıl daha gecikmesini istemezlermiş gibi ona hep bildiği soruları sormuşlardı sanki. Acaba bunda stres(21) yaşamamasının, gerilim içinde olmamasının payı olabilir miydi ki? Yoksa Tanrı ilk sınav günü arifesinde yaptığı yanlışlığı affetmiş olabilir miydi ki?
Ya da bir kere daha yoksa kolay sorular değil de ezberlemek yerine, öğrenmek arzusu rol oynamış olabilir miydi sınavda sorulanları bilmesinin nedeni? Her neyse! Necati Öğretmen bu kez, özür dilercesine;
“Bir yıl önceki sınavda, bugünkü gibi olsaydın ya! Ne etkiledi seni, ne durgunlaştırdı o gün seni öylesine? Bu dalgınlık bir yılına neden oldu senin. Keşke elimizden bir şey gelseydi de, bir yılını kaybettirmeseydik, ya da bugün o bir yılını geri iade edebilseydik sana.
Ama biliyorsun, hele ki yarınlarda öğretmen olursan iyice anlayacaksın ki, öğretmen olmanın onuru hissedilmez, yaşanır, duyguların sana yön veremez, gerçeğin kendisini görmek zorundasın. Bugün tam puan aldın. Tebrik ederim. Önündeki üniversite sınavında ve yaşamında da başarılı olmanı dilerim!” derken elini uzattı.
O el, sıkılmaz, öpülürdü, öptü Meymun Hocasının elini.
Eve döndüğünde mutluydu Meymun. Öncelikle Garfield’e uğradı sevincini paylaşmak istercesine. Zaten babası işteydi, annesi de kardeşiyle birlikte çarşıya çıkmıştı.
Hava çok sıcaktı. Mutfak kapısını ve onun salona açılan kapısını açık bırakıp Üniversite Hazırlık Kitaplarından birine yöneldi. Günlerin birikmiş aşırı stresi yorgunluk yaratmıştı. Önce kitap düştü kucağından, sonra kaykıldı somyanın üstüne, uyuyakaldı.
Onu bu şekilde görmek beklenen andı sanki Garfield için. Usulca süzüldü kapıdan içeri. Gözleri çakmak-çakmaktı. Meşum(22) bir görünüşü vardı. Tüyleri oldukça kabarmıştı.
Daha fazla beklemeğe tahammülü olmaksızın Meymun’un üstüne atladı, tırnaklarıyla bedenini zapt etmeğe çalışırken, dişlerini olanca gücüyle Meymun’un gırtlağına geçirdi.
Meymun debelenir gibi oldu, Garfield son bir güç ve cesaretle dişleriyle yakaladığını çekti dışarı. Gırtlağı dışarıya çıkmıştı Meymun’un.
Önce hayret eder gibi bir bakış, hafifçe bir titreyiş, sonra bir iki hırıltı ve en sonunda terk ediş yaşamı.
Meymun yoktu artık. Garfield annesine yapılanın intikamını son bir yılda gelişmiş, ergenliğe erişmiş bedeninin yardımı ve birikmiş kiniyle almışçasına gülümsercesine bir an baktı Meymun’a.
Kapı zaten açıktı, Garfield son bir defa daha arkasına dönüp bakmayı zül sayarcasına ufukta bir yerlere yöneldi, dönmemecesine…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
(1) Barem; Bari.
(2) Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
(3) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen).Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.
(4) Kartoteks; Kartlar üzerine yazılmış bilgilerin, belli bir sisteme göre derlenmesi, indekslenmesi. Bu şekilde derlenmiş kartların saklandığı kutu, dolap, çekmece vb. Alfabetik olarak dizilmiş evrak ve dosyaların dikine saklandığı büyük çekmeceli evrak dolabı.
(5) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(6) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(7) Enflasyon; Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.
(8) Depresyon; Çöküntü. Uyarılara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendi güvenin yitirilerek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi biçiminde beliren ruhsal bozukluk.
(9) Psikiyatr; Psikiyatri uzmanı. Ruh bilimci. Ruh hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisiyle uğraşan uzman kişi.
(10) Folluk; Her ne kadar lügat manası; Tavukların yumurtlayacağı, ya da kuluçkaya yatacakları zaman saman konulmuş temiz, hafif loş ve sakin bir köşe gibi dillense de, özellikle futbol maçlarında bacak arasından gol yiyenlere, bir maçta çok gol yiyenlere, umulmayacak şekilde gol yiyenlere yakıştırılan bir tabir. Keza beş de Arapça “0” olarak yazıldığından, artık ne anlama geldiği okuyucunun takdirine kalmıştır.
(11) Meymun; Uğurlu, bereketli, kutlu.
(12) Beş rakamının Arapçada “0” şeklinde yazıldığı folluk izahatında belirtilmişti.
(13) İthaf; Bir yapıtı birinin adına sunma.
İntizaren; İlenme, beddua ve inkisar olarak.
(14) Meşkûra; teşekküre lâyık.
(15) Gay Lussac; (Louis Joseph); Fransız fizikçi ve kimyacısı. Atmosfer, gazların sabit basınçta genleşmeleri ilgili buluş sahibi.
Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2).
Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.
(16) Nevale; Azık, yiyecek bir şeyler.
(17) Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(18) Depresyon; Çöküntü. Uyaranlara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenini yitirerek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi şeklindeki ruhsal bozukluk.
(19) Garfield; Uzun yıllardır sevilerek takip edilen çizgi filme karakteridir ve öyküye konu edilmiştir, Aslı bir karikatür karakteridir.
(20) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.
(21) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(22) Meşum; Kötü, uğursuz.