“Yaşın-başın geçiyor, evde kaldın, kalmak üzeresin, ağzı açık ayran delisi(1) oğlum, bir baltaya sap olduğunu görmeden, mürüvvetini(2) göremeden göçüp gideceğim şu dünyadan…”
Ya da bunun benzeri bir şeylerdi söylediği annemin, aklımda kaldığı kadarıyla ve babamın ölümünden beri. Eh! Üç nalla bir at vardı da annemin söylediğine göre, tek nal eksikti, dünyalığım için. Yani evim vardı, arabam vardı, çeyizim-çimenim(3) (ne demekse) vardı da bir tek gelin yoktu evimizde, hem de iç gelini(4) olarak gelecek.
Annem; “İç güveysi(4) oluyor da, niye iç gelini olmasın?” diyordu. Bakalım, henüz gelin aday adayı bile olmayan dünyamda aday olabilecek o kişi iç gelini olmayı, bir kaynanayı ölünceye kadar sırtlanmayı kabul edecek miydi? Annemi boş hülyaları, içi dolamayan rüyalarıyla bırakıp gidiyordum her gün işyerime. O arkamdan gene de yetiştirmeye çalışıyordu sözlerini;
“Ablanın iki bebesi var, senden küçük kardeşinin hanımının eli ise bebe için kulağında, bugün yarın oldu olacak, sen hâlâ ara bakalım, gönlünün sultanını(5)!”
Ablamın henüz okula gitmeyen iki oğlunu da çok seviyordum, yaramazlıklarına, onları gezdirirken arabamın arka koltuğunu çiğdemlerle(6), her türlü kapaklı-kapaksız meşrubat ve dondurma kaplarıyla rezil etmelerine rağmen.
Onları çok seviyordum, onlar da bunu biliyorlardı. Her hafta sonum; onlara, onlar için ayırdığım günlerdi. Arada sırada da olsa gönlümü okşamıyor da değillerdi hani;
“Dayday(7)! Bak şu kız çok güzel, gidip ‘Yenge!’ diyelim mi, He?” derlerdi bazen.
Bilirdim anneannelerinin, annelerinin hatta küçük dayılarının bile dolduruşlarına geldiklerini ama ses çıkarmayı da hiç arzulamazdım. Evlenmekten korkuyor muydum ki? Haydi ya, bu da nereden çıkmıştı ki durup dururken?
Arabayı park yerinden çıkarırken annemin sözlerinin devamında bu düşünceleri yaşamaya başlamıştım.
Evimizin karşısındaki spor alanında tekerlekli bir sandalyeyi itekleyen genç bir kız dikkatimi çekmişti. Hem de bugüne kadar hiç rastlamadığım. Güzel mi, çirkin mi, neyin nesi, kimin fesi bile olduğunu bilmediğim. Sadece dikkatimi çekmiş, onu hiç olmazsa görmek, belki de tanımak arzusunu yaşamıştım.
İnsanların direksiyon başında olduklarında hülyaya dalma lüksleri yoktu. Önümdeki araç sola dönme sinyali vermiş ve yol ortasında durmuştu. Çarpmama ramak kala sağa yalpalayarak o araca vurmaktan son anda kurtulmuş olmama rağmen, arkadaki araç aynı dikkati gösterememiş, tamponuma hafifçe de olsa dokunmuştu. İndim baktım, bence önemsenecek bir şey yoktu.
Arkamdaki arabanın direksiyonundaki genç-yaşlı karışımı genç kadın düşünceli bir şekilde dudaklarını ısırırken “Geç(iniz)!” diye işaret ettim. Elini önce göğsüne bastırdığını, sonra el salladığını gördüm, yanımdan geçerken.
Kendisi inip de arabasına bakmamıştı bile. İnsanlar bazen ne kadar tuhaf oluyorlardı! Kendi kayıplarını önemsemiyorlardı da, karşıya verdikleri zararın tedirginliğini(8) yaşıyorlardı. Zarar yoksa bu onlar için geniş bir rahatlama oluyordu. Herhalde?!
Parktaki kızı, ya da kadını düşünüp baktım, o tarafa. Hiç oralı değil gibiydi. Bu söz böyle söylenmemeli diye düşündüm. Fren seslerini mutlaka duymuş olmalıydı, dikkatini çekmiş olmalıydı ve bu da onun “Buralı-Oralı” olup-olmasının karşılığı olmasa gerekti.
Sokaktan geri döndüm, arabamı park ettim ve babam zamanından kalan yürüyen sandalyeyi kömürlükten çıkarttım. Babamı kaybettikten sonra bir çöp torbasına paketleyerek kömürlüğe koymuştum onu. Ne nemden etkilenmiş, ne de bir yerlerine toz gelmiş, dokunmuştu.
Poşeti yırttım, tekerleklerinin gıcırdamasına boş verip ki, nereden bulacaktım ki o bir parça yağı, tekerlekleri yağlamak için, doğru spor parkına gidip sandalyeye oturup ellerimle döndürmeğe çalıştım gıcırdayan tekerlekleri.
Görenler, daha doğrusu tanıyanlar herhalde “Deli” demeyi yakıştırırdı bana. Endişem o yaşlı kadını itekleyenin ayaklarım sağlıklıyken(!) beni görmemiş olmasıydı.
Başlangıçta zorlansam da, alışmıştım tekerleri çevirmeye, bir tur attım, yoklardı, ikinci turu atarken rastlardım onlara “Oh!” çekerek. Gerçekten birinci turu bitirdiğimde “Acaba gittiler mi yoksa?” diye düşünüp endişelenmiştim gerçekten.
Yanlarından geçerken, oldukça dikkatli baktım genç kıza ve sandalyedeki yaşlıya. Yaşlı kadın oralı olmadı hiç, başı eğik aynı konsantrasyonla(9) devam etti dalgınlığına yahut da iteklenişine, her neyse. Genç kız ise; “Merhaba!” deyişime soru ile karşılık verdi.
“Size yardım edecek hiç mi biri yok?”
“Yok, maalesef!” diye cevapladım, süratimi artırma gayretiyle. İlk iki tur boş geçtim, yetişemedim onlara. Üçüncü turda şımarıklığım(10) üstümdeydi;
“Düüt! Düt!” diyerek yol istedim. Kenara çekildi, gülümser gibi. Bundan sonraki turda mutlaka konuşmayı deneyecektim. Çünkü etkilenmiştim. Tarif etmeyeyim onu kendime bile. Ama bir kısım özelliklerini serivereyim göz önüne;
Üstündeki bluz ya da gömlek her ne ise yaz sıcağının etkilememesini istercesine bir omzunu açıkta bırakmış gibiydi. Kulaklarının kepçesi küçük gibiydi ama kulak memeleri büyük ve oldukça enliydi, üstelik yanağına bitişik değildi. Bunun için olsa gerek çeşitli renk-desen ve şekillerde küpelerle donatmıştı her iki kulağının da ilgili bölümlerini.
Ellerinin parmakları siyah oje ile boyanmıştı. Pantolonunu diz kapaklarının altından kesmek meziyeti olsa gerekti, parmak arası sandaletlerinin kapsadığı alandaki ayak parmakları da siyah oje ile boyanmıştı. Aklımda kalan başka şeyler; ay-aydınlık yüzü, yas tutarcasına saçları, kaşları, kirpikleri, yeşil-mavi karışımı gözleri, abartılması imkânsız gamzeleri ve yasını saklamayan dudakları…
Yası niye yakıştırmıştım ona, bilmiyorum, acaba tüm siyahlıklar için miydi, gözlemlediğim? Her neyse…
Bence O; gönlümün sultanı, bahçemin tek çiçeği olmaya aday biriydi. Çünkü kaşla göz arası ellerinin herhangi birinde yüzük olmadığını belirlemiştim. Yoksa abartmadan(11) aday adayı desem daha mı iyi olacaktı?
Üçüncü turda onlara yetiştiğimde, caddeden geçen araçların gürültüsünden sesimi duyamaz gibi olduğu inancı ile sesimi yükselttim;
“Güzel olduğunuzu size benden daha önce söyleyen olmuş muydu hiç?” dedim.
“Yoo! Bugüne kadar annem-babam dâhil söyleyen olmamıştı hiç! Bayağı şaşırdım!” dedi, sesindeki istihzayı(12) anlayamamıştım, ya da anlamamış olmak işime gelmişti.
Sandalyedeki teyze sesimden, belki de konuşmalarımızdan rahatsız olmuştu galiba. “Hııı, Hığk!” ya da benzeri sesler çıkartarak; “Kısa kesin de Aydın havası olsun!(13)” der gibiydi. Konuşamıyor işareti yaptı genç kız, arabasını itekleme çabası yaşarken.
Dalmıştım, yetişmek istercesine arabadan kalkıp peşinden yürümeğe başlamıştım. Hayretle açıldı gözleri;
“Ama siz sakat ya da kötürüm falan değilsiniz!”
Boğazımı temizlemeğe hiç gerek görmeden söze girmem gerektiğini düşündüm;
“O kadar etkiniz altında kaldım ki uzaklardan, bunun, yani kötürüm numarası yapmamın bir çözüm olabileceğini düşünmüştüm size yaklaşmak için.”
Tekrar durmuştu ve teyze tekrar “Hııı, Hığk!” gibi bir ses çıkarmıştı sinirini belli etmek istercesine.
“Hiç yakıştıramadım!” dedi arabayı oldukça sinirli bir şekilde yürütmeğe çalışırken.
Yetiştim, kolunu tutmak istedim, hınçla(14) çekti ellerim arasından kolunu.
“Kazanmak için ne yapmalıyım? Bir çare söyle lütfen!”
“Efendice yaklaşıp, ‘Merhaba!’ demeyi deneyebilirdiniz meselâ.”
“Tepkin farklı mı olurdu?”
“Herhalde şimdiki gibi esrarengiz, acayip, yanlış, hatalı ya da eşini bulamadığım bir başka kelime gibi bir başlangıcımız olmazdı, değil mi?”
“Yaşamadık, desem geri dönmeme izin verir misin?”
“Bilmiyorum, herhalde çok düşünmem gerek!”
“Bir gün?”
Tepki göstermedi.
“İki gün?”
Yine tepkisi yok gibiydi.
“Üçüncü gün?”
Başını çevirdi hafifçe; “Pazarlık mı yapıyorsun?” dercesine.
Şımarmam(10) gerekti, şımardım da;
“Dördüncü gün sabahı, ben; sadece ve yalnız ben olarak olacağım karşınızda.”
Sesini çıkarmadı teyzenin sessizliğinde adım adım uzaklaşmağa çalışırken yanımdan, son bir umutla;
“Hiç olmazsa adını söyle!” dedim.
Döndü, baktı, söylemek ister gibiyken sustu ve bir daha da geri dönmedi.
Günler kolay geçmiyordu, üç gün topu-topuna yetmiş iki saat. Ve ben bunu bir solukta geçirmek zorundaydım.
Öyle mi? Nasıl geçecekti ki? Yatacağız-kalkacağız, yatacağız-kalkacağız… “Yatcaz, kalkcaz(15)!” gibi söylemesi bile zor geliyordu şarkıdaki gibi.
İlk günün sabahı…
Hoca daha ezanı yeni okumuştu ve yıllardan sonra, bir bayram namazının arifesinde olmadan ilk defa sabah namazı kılmış, kahvaltı bile etmeden, annemin hayret dolu bakışları arasında; “Çok işim var anne!” yalanına sığınarak dikilmiştim nöbete, saatler, hem de saatlerce öncesinden.
Bu; yıllarca üstüne gitmekten çekindiğim, “Olmaz kardeşim, olmaz!” diye reddettiğim aşk mı olsa gerekti?
Sayılı zaman, sayılı olduğundan olsa gerek, geçmiyordu bir türlü. Tanrı herhalde dakikaların süresini uzatmıştı, ömrümü kısalttığının farkında olmadan.
Ve o göründü uzaktan, farkımda olmadan, usul usul, sağa-sola bakmadan, yürütmeğe başladı, yaşlı kadının arabasını. Onlara daha önce buralarda hiç rastlamadığımı düşündüm. Mahallede bir evlere yeni mi taşınmışlardı acaba? Hem neden durup-dururken taşınmışlardı ki canım?
Canıma minnetti, ona rastlamam, ama cevabını veremediğim o kadar çok soru vardı ki zihnimde. Ve bu, beni yoruyordu.
“Üç gün” demiştim. Daha ilk günün sabahının bu vakitlerinde heyecan doluydu tüm benliğim. Arabamı çalıştırdığımda, bir bitmeyeceğine inandığım güne başlamıştım. Hem çoktan.
İkinci gün…
Ve üçüncü gün…
Bitmeyeceğini sandığım kahır dolu günlerden sabah ezanı ile başlayan dördüncü gününün başlangıcını yaşamaya başlamıştım. Ve zihnimde kurgular.
Söze nasıl başlayacaktım? Ne diyecektim? Başlangıç; “Bağışla!” diye mi olmalıydı, yoksa bir başka başlangıç cümlesi mi kurmalıydım? Dolu dolu üç günü geçirmiş ve fakat aklımın ucundan bile geçirmemiştim başlangıcımı, onu düşünmemin dışında.
Göründü o kenardan-köşeden onu dolu dolu düşünürken bir yerlerden. Görür-görmez gülümsemesini beklerken astı suratını, yüzünü döndürdü aksi tarafa. Oysa teyze, yanıma gelip de durduklarında, o “Hııı, Hığk!” seslerini daha sevecen çıkarmıştı gibime gelmişti, hem de daha tek kelime bile etmeden.
“Dargın mıyız?”
“Hayır!”
“Affetmeyecek misin?”
“Hayır!”
“Her soruya ‘Hayır’ mı dersin?”
“Hayır!”
Her sözüme “Hayır!” demek için programlamıştı sanki kendini. O halde canını acıtmayacak ve fakat istediğim cevabı vermesini sağlayacak şekilde konuşmayı denemeliydim.
“Seni sevdim, seviyorum. Elini tutsam ve ‘Benimle evlen!’ desem, ona da mı ‘Hayır!’ diyeceksin?”
“Ha…” durdu, durakladı birden ve; “Vet!” diye tamamladı sözünü?
“Ha-vet(16)? Ne demek bu şimdi? Evet mi, hayır mı?”
“Aklım karıştı birden, daha ismimi bile bilmiyorsun, ‘Evlenelim!’ diyorsun, olacak şey mi bu? Kimim ben? Hem sen kimsin? Tanışmadık bile? Hem tekerlekli sandalye ile yaptığını hoş görmek için bir sebep de göremiyorum. İstediğin ben miyim, bedenim mi? Ve aklımdan geçen ve fakat sormayı bile sıralayamadığım bir sürü soru?”
“Eğer sadece seni arzulamış olsam, bunun için üç gün bekleme sözü vermezdim. Seni düşündüm yalnızca. Kim olursan ol! Mevlâna değilim ama sana açtım kollarımı sevgin için. Tüm cevapların gibi, ‘Hayır!’ dersen geçmem buralardan bile bir kez daha, yasaklarım seni kendime. Ama bir fırsat ver bana. Sana beni tanıtayım. Sonra beğenmezsen, istemezsen bir sokak köpeği gibi kuyruğumu toplayıp uzaklaşırım senden, daha doğrusu kendimden…”
O sesini çıkarmayan teyze sevecen bir şekilde “Hııı, Hığk!” seslerini tekrarladı tekrar ve elini uzattı o;
“Ben Deniz!” dedi kısaca.
Yalvarmam, ya da sözlerim, belki de teyzenin o munis “Hııı, Hığk!” seslenişi kendine yönlendirmişti kendini.
“Tesadüf olacak benim adım da Deniz!”
“Peki, diz çöküp tekrarlamayacak mısın ilk sözlerini?”
“Hemen burada, şimdi?”
“Neden olmasın? Yağmur Teyze de şahidimiz olur!”
Hemen diz çöktüm, tüm âleme(17) boş vererek;
“Evlen benimle Deniz!” dedim. O ise nasıl can alacağın biliyordu;
“Düşünmem gerek!” dedi ve Yağmur Teyzenin arabasını iteklemeğe devam ederken, bakmadı bile arkasına, Yağmur Teyzenin ısrarlı “Hııı, Hığk!” seslerine aldırış etmeden.
Kalakalmıştım olduğum yerde ve bir tur atıp tekrar yanıma gelinceye kadar da kalakalmışlığım devam etmişti. Geldi ve yanıma durdu;
“O Alman malı sarı araba senin değil mi, hani şu üç gündür sabahları karşıda duran, beni-bizi gözleyen, gözetleyen gözlerini ayırmadan hem?”
Şafak atmıştı beynimde, o devam etti;
“Üç gün boyunca sabahtan biz buradan ayrılıncaya kadar gözlerinin üzerimde olduğunu fark etmedim mi sanıyorsun, yoksa?”
Yutkunmaya çalıştım, ağzımdan tek kelime bile dökülmedi, “Kem-Küm(18)!” de olsa, “Hık-Mık(18)!” şeklinde de olsa dökülemedi.
“Ve gelelim genç adam sana. Yani Deniz’e. Ablası evli, iki çocuklu, kardeşi evli ve çocuğu olmak üzere. Ve de dahi annesi ile yalnız yaşayan, evi-barkı, her şeyi olan, hiçbir yanlışlığı olmayan, evinden dükkânına, dükkânından-evine yönelen ve hiçbir şey bilmeden bana evlenme teklif eden yalnız adam. Ben seni tanıdım, sen beni tanımadan nasıl ‘Evet!’ dememi beklersin ki?”
“Anlat o zaman kendini bana!”
Yağmur Teyze “Hııı, Hığk!” seslerini tekrarladı, bizim yan yana konuşarak onu da sohbete eklememizi istercesine sanki.
Anlattı kendini dolu dolu. Hepsini söylemem gerekli değil. Hem ebe, hem hemşire imiş Deniz, özel bir hastanede… Doktorun annesi bakıma muhtaç olduğundan onun ricası ile annesine bakıyormuş.
Doktorun kendi kaldıkları ev dışında kendi eviymiş kaldıkları ev. Hem bizim eve oldukça yakın. Eee! Evlerimiz yakın olduğundan, arabamı da park yerinde gördüğünden beni soruşturması zor olmamış Deniz’in.
Hem de kimden soruşturmuş, bilinir mi? Annemden, benim annemden! Annem de gelin adayını gönlünden, gözünden mi kaçıracaktı ki, annem olduğunun dışında tüm bildiklerini anlatmış ona?
Yağmur Teyzenin gözünden kaçmamış annemin duygusallığı ve sadece “Hııı, Hığk!” diyerek bir şeyler bildiğini ima etmek istemiş. Nereden mi biliyorum? Eee ki Eee! Sırası değil ama söyleyeyim, Doktor Beyin izniyle sadece iç gelini değil, iç Yağmur Teyzeyi de misafir olarak almıştık da evimize ondan, oradan biliyorum.
Bir ara yanlarında elini öptüğünü gördüğüm o orta yaşlı adam Yağmur Teyzenin oğlu, yanındaki de geliniymiş, o günlerden hatırımda kalan, şimdi ise çok iyi bildiğim. Çünkü bir gelişmiş olay daha; Deniz’i annesinden-babasından değil, Doktor abiden istemişti öncelikle annem.
O da hanımıyla ve annesiyle birlikte gelip vermişti Deniz’i bize, daha doğrusu Deniz’i bana, annesini bize, hepimize.
Yağmur Teyzenin öyküsü değişikti Doktor abinin anlattığına göre. Annesi kısmi felcini yaşamadan, eli-ayağı tutarken, dili bağlanmamışken anlatmışmış. O da beraber olduğumuz bir gün Deniz’le bana anlattı;
Kendinin çocuğu olmadığı gibi, annesinin de evlendikten yıllarca sonrasına kadar çok özendiği halde çocuğu olmamışmış. Hazan yağmurlarının başladığı günlerden birinin-birinde değişikliğini hissetmiş, belirli bir süre daha kendini beklemiş annesi.
Sonra babasına vermiş müjdeyi. O da; “Bundan sonra elini soğuk sudan, sıcak suya değdirmeyeceksin!” diye emretmiş, eve analığını-teyzesini getirip “Gül gibi” baktırmış annesini.
Ve kış geçip de bahar yağmurlarının çılgınlaştığı bir gün ağrısı tutmuş annesinin. Köyün ebesini çağırmışlar alelacele. Ebe sucuk gibi, kan-ter içinde yetişmiş, ağrılarından barbar bağıran annesine ve nur topu gibi doğmuş Yağmur Teyze. Ebe;
“Yağmur olsun adı, yağmurun bereketi sinsin üstüne, yaşam boyu!” demiş ve ebeyi dinleyip adını daha doğduğunda koymuşlar rahmetli babası-annesi de.
Ve belki de insanlar için yadırganması mümkün bir olay, karı-koca ikisi de doktor olmalarına rağmen Yağmur Teyzenin oğlunun çocuğu yoktu, olmamıştı. Yağmur Teyze bereketi yaşamıştı ama oğluna-gelinine aktaramamıştı o bereketi ve nesli kurumuştu, dilinin de kurumadığı zamanlardan kendisinin söylediğine göre.
Evet! Nerede, nerelerinde kalmıştım sözlerimin? Doktor abiden ve abladan icazeti(19) almıştık, ama bakalım Deniz’i verecek miydi anne-babası ve kardeşleri? Doktor abi Dünür Başı(20) oldu, Doktor abla, annem ve Yağmur teyze de dünür destekçileri. Kamuoyu oluşturmak(21) için Deniz’in daha önceden ailesinin bulunduğu ile gittiğini söylememe gerek yok, zannedersem.
Anne ve babadan önce ağabeyleri ve de erkek kardeşleri “Evet!” deme yanlısı gözükmediler, ortada olan ve dört oğlan içinde tek kız olan kardeşlerini. Oysa hepsi de evli-barklı, çoluklu-çocukluydular. Kız kardeşlerinin de aynı hakka sahip olması gerekmez miydi?
“Evet!” demeleri için Deniz ikna etmişti onları sanırsam, daha biz gelmeden, meraklarına son vermek istercesine. Hâlbuki onlara beni göstersin diye fotoğrafımı bile vermemiştim Deniz’e.
Pardon, bir fotoğrafım vardı Deniz’de. Bir kaçamakta, ilk defa sinemaya gittiğimizde yol üstündeki bir fotoğrafçıda “Bugünlerden hatıra olsun!” diye çektirmiştik o fotoğrafı ve fotoğrafçı kendimize çeki-düzen vermemiz için bizi yalnız bıraktığında, ilk kez öpmüştüm onu, onun da istediğini adım gibi bilmeme rağmen elleriyle iteklemişti beni;
“Dur! Ne yapıyorsun, bir gören olacak şimdi!” demişti.
Sonuç olarak Nikâh Dairesinde karşılıklı olarak “Evet!” dedik. Ve tüm aile bireylerinin, özellikle daha ilk günden “Enişte” diyen oğlanların ve gelinlerin isteği üzerine davullu-zurnalı bir düğün yaptık Deniz’in anne-babasının olduğu şehirde.
Ben diyeyim; “Bin kişi vardı bu günümüze katılan”, siz deyin; “üç yüz-beş yüz kişi.” Gönlümüzün zenginliği her iki rakamı da kaldırırdı çünkü.
Daha sonraki yağmurlu günlerden birinde de bizim Yağmur’umuz geldi dünyaya. Doktor amca ve Doktor teyzenin tek mirasçısıydı Yağmur’umuz. Yağmur teyze canlanmış, kendine gelmişti, annem ve Yağmur teyze üleşemiyorlardı Yağmur’u.
Eh! Fırsat kaldı mı bir iki dakikalığına da olsa biz de üleşiyorduk Yağmur’u karı-koca olarak?..
YAZANIN NOTLARI:
(1) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
(2) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(3) Çeyiz-Çimen; Çeyiz; gelin için hazırlanan her türlü giysi ve ev eşyası olduğuna göre, çimen ekiyle evlenmek için her türlü hazırlığını yapmış olması düşünülebilir.
(4) İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(5) Gönlümün Sultanı; Kişinin gönlünde yaşattığı, hayal, rüya ve düşüncelerinde oluşturduğu, eşi olmasını istediği bir biçimin adlandırılışı.
(6) Çiğdem; Güzel İzmir’e has olarak ay çekirdeğine verilen bir ad. Simide de “gevrek” denilmesi gibi.
(7) Dayday; Çocuk dilinde “Dayı” ya da “Dayıcıyım” demenin Türkçesi.
(8) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.
(9) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
(10) Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır davranış.
Şımarık; Şımartılmış, her isteğini elde etmeyi amaçlayan, ancak hiçbir yaratıcı gayret ve çaba göstermeksizin (Bir bakıma soytarılıkla) amaçların elde edilmesine yarayan huy.
(11) Abartmak; Bir şeyi olduğundan büyük, ya da çok göstererek anlatmak, mübalağa etmek.
(12) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(13) Kısa Kes, Aydın Abası (kısa pantolonu) Olsun; şeklinde söylenen bu sözün nasıl olup da “Kısa kes, Aydın Havası olsun!” sözüne dönüştüğü merak konusudur. “Anlatacağını, söylemek istediğini uzatmadan anlat!” anlamındadır.
(14) Hınçla; Öç alma duygusu yüküyle ve öfkeyle.
(15) Yatcaz, kalkcaz, hop ordayım; Gülşen’e ait bir şarkı.
(16) 2003 yılında kaleme aldığım “HA-VET” isimli sıraladığım dizelerimden bir deyiş -“Evet!” demek isterken “Hayır!” demek gibi veya “Hayır!” anlamında “Evet!” der gibi, Evet’e Hayır’ı sorgulatırcasına. Ha-vet; tarafımdan bulunan bir kelime değildir. Bir yerlerden belleğime yerleşmiş olup kaynağını hatırlayamamaktayım. Sanırım ki bu dizelerden bu öyküye en yakışanı şu tek kıta olmalı;
Bedavaysa mezara gireriz bulunca,
Hele menfaatler söz konusu olunca,
Din, imanı biliriz hocayla yolunca,
Ucuz satılmağa bakar, deriz biz; “Ha-vet!”
(17) Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam,
(18) Kem Küm Etmek; Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.
Hık Mık Etmek; Bir durumla ilgili sorulara verecek bir yanıt bulamayarak anlamı olmayan, belirsiz şeyler, sözler söylemek, bir bakıma kem küm etmek. Bir işi yapmamak için nedenler uydurmaya çalışmak.
(19) İcazet Almak; İzin, onay, diploma almak.
(20) Dünür Başı; Evlenmeye karar verilen eşler için istemeye gidildiğinde söz sahibi olan kimse.
(21) Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.