İnsanın canı, ya da gönlü neler neler istemiyordu ki bu yaşlarda? Bu yaşlarda deyince sandınız ki; 50–60, hatta 70 yaş civarları, değil mi? Hayır, sadece 30 yaşındayım ve Zühal adında dünyaya ender gelen varlıklardan olan güzel, 13 yaşında bir kızım, Zülcelâl adında 11 yaşında neslimin devamı olacak bir oğlum ve yine dünyalar güzeli Zülbiye adında 9 yaşında bir kızım daha var. Nedeni ne mi idi?
Gayet tabii, yoktu arkamdan kovalayan, ama “Mal bölünmesin!” ya da “Kız yabancıya gitmesin!” kaygısı ve bir kısım yabancısı olduğum töreler(1)… Hiç istememe rağmen, daha İlköğretimimi bitirir bitirmez, ailelerimizin kararı idi evlenmem…
Daha akıl baliğ, ya da ergen oluşumun(2) üzerinden henüz ilk sayfalar henüz düşmüştü. Ergenlik sivilcelerim bile olmamıştı şöyle gösterişlice. Hatta ve hatta sakal tıraşı olmaya bile başlamamıştım, nikâhta yalap şalap(3) bir ustura gezdirivermişti, köyün hem sünnetçisi, hem berberi, hem imamı, hem müezzini olan Gobalak Ömer Abi.
Ve belki ayıp kaçacak gene, ama söylemem gerek, cinselliği bilmiyordum, hem de hiç. “Sağdıç(4)” dediğim Abinin nasihatlerini dinlemiştim sadece, bilip öğrendiğim ancak o kadardı işte.
Zübeyde, yani eşim benden yaşça büyüktü, ama kaç yaş büyük, vallahi bilmiyordum, zaten merak da etmemiştim hiç. Uzak değil, ama yakın da değil, en büyük teyzemin torunu idi. Dokuz kardeşin en büyüğü olan teyzemin. Oğlan yoktu aralarında. Babaları dokuzuncu kız olan annemden sonra pes etmişti!
Zübeyde yıllar söz konusu olunca;
“Sen de şehirliler gibi doğum günümü, evlenme günümüzü, çocukların doğum tarihlerini aklında tutsan gerek, sana nur topu gibi üç evlât verdim!” demişti.
Yılları değil ama tarihleri aklımda tutuyordum. Bakmayın çocukların yaşlarını 13, 11, 9 diye hatırlamama. Her biri arasında ikişer yaş fark olması, bazı şeyleri bilmemekten kaynaklanmıştı, sonra da gereği için hanımı bir hanım doktoruna götürmüştüm, işte.
Karım tarafından belirlenmesi istenen tarihleri biliyordum da, kendi doğum günümü, bilmiyordum, maalesef. “Domates-Biber Zamanı” doğduğum söylenmesine rağmen, doğum tarihim Ocak ayının bir yerlerinde kayıtlı idi, hiç de umursamadığım(5).
Adım mı? Adım; Zühtü. İşim; bir fabrikada İşçi Başı gibi bir şey. Eş-dost yardımıyla, askerliğimi çavuş olarak yapmış olmamın avantajıyla ve bir kan davası nedeniyle köyden uzaklaşmak zorunda kalmamız nedeniyle oralardan ayrılarak bulmuştum bu işi.
Daha doğrusu önce işçi olmuş, ırgat(6) gibi çalışmış, sonra patronlarımın takdirleriyle buralara yükselmiştim. Dürüst müydüm, çalışkan mıydım, yararlı mıydım? Onu işte her üç ayda bir maaşıma ufak da olsa zam yapan patronlarıma sormanız gerek.
Benim diyeceğim şu ki; elimden gelenin en fazlasını esirgemediğimdi, iş konusunda. Bir sorun, ya da çözümlenmesi gereken bir olay olsa, cep telefonuyla gecenin kör vakti bile olsa ararlardı beni.
Binerdim motosikletime bozuk makineyi tamir etmeye çalışırdım, sorunu halletmeye çalışırdım, gece vardiyası(7) için. Üstesinden gelemezsem makineyle ilgili arızanın çözümü için, teknisyenin evine giderdim, kendisi de, ailesi de yatak odalarının camını tıklatarak çalmama alışmışlardı, onu getirirdim fabrikaya.
O da gecenin o vaktinde bir kısım eksiklikler dolaysıyla işin üstesinden gelemezse, Büyük Patronun verdiği yetki ile o vardiya elemanlarını, fabrikanın midibüsüyle teker teker evlerine götürür, ailelerine teslim eder, sabahında da gene işimin başında olurdum, hem de tam vaktinde.
Patronlar, ya da Sorumlu Yönetici, ya da Müdür gelince, gereğine uygun olarak hallederlerdi sorunu ve vardiyasında eksikliği olan arkadaşlarla ilgili kararı da genellikle Müdür verirdi.
Fabrika mevcudu; gece vardiyası, Güvenlik Görevlileri, Mühendisler, Muhasebe Elemanları, Sevkiyat Elemanları, çaycı, odacı, aşçı, el uzmanlığı isteyen işleri yapan bayanlar ve diğerleri dâhil yüz seksen kişi civarında idi, buna patronlar dâhil değildi tabii.
Ancak, eğer okuduklarımdan, ya da duyduklarımdan diyeyim, yanlış bilgi edinmediysem, bir Limitet Şirket olan kurumda, patronlar, eşleri ve yaşının gereği çocukları çalışanlar olarak gözüküyorlardı, muhasebe ile ilgim yok, bu konuda iddiam da yok, aslında beni de pek ilgilendirmemeliydi, böyle konular.
Normal çalışma günlerinden biri idi yaşadığımız. Performansı(8) oldukça yüksek, el uzluğu(9) isteyen işlerde çalışan bir bayan arkadaşımız hamileliğinin son aşaması nedeniyle, bir diğeri çocuklarına bakan kaynanasının vefatı nedeniyle yıllık izinlerini alma zorunluluğuyla işten ayrılmışlardı.
Yeni işçi alımı için ilân vermişti, patronlar gazetelere. Garantili olsun diye hem kadın, hem de erkek işçiler alınacaktı. Müracaat durumuna göre 3–5 kişi değil, 5–10 kişi alınacak, deneme süresi sonunda yeterliliği olanlar gerçek elemanlar olarak işe alınacaklardı. Eğitim, bilgi, aile, yaş, baş, giyim, kuşam, temizlik konularını Sorumlu Yönetici ve Müdür inceleyecek, çalışma performanslarını ben denetleyecektim.
Yirmiye yakın erkek, beş de kadın başvurmuştu işler için. Erkeklerden sekizi uygun görülmemişti, kurmaylarca. Diğerleri, gerekli evraklarını tamamlamaları için bir gün izinli sayılmışlardı. Kaçının performansının yeterli olacağı bilinmediği için sigorta belgeleri diğer hafta başında gönderilecekti ilgili kuruluşa, sigortalı gün ve yevmiyelerinde eksiklik olmadan.
Kadınların mülâkatında(10) yine yanlarındaydım Müdür ve Sorumlu Yöneticinin. Bu kere içimde üstesinden gelemediğim bir his vardı, anlamsız. Belki bir şeylere şahit olacakmışım gibi, belki bir şeylerden etkilenecekmişim gibi.
“Zühtü Bey! Aldığımız elemanlar hakkında farklı bir görüşün, ya da yorumun var mı?”
“Haddime mi düşmüş beyim, siz uygun göreceksiniz de, ben iyi, ya da kötü diye yorum yapacağım? Ama alacağınız işçilerin çalışmalarında gözüm üstlerinde olacak hem ayrı ayrı her birinin. Çalışmalarını mutlaka rapor edeceğim size.”
“O zaman kadınların mülâkatında da yanımızda bulun, senin fikrini de alalım!”
“Estağfurullah(11) beyim, karışır mıyım hiç düşüncelerinize?”
İçeriye beş bayanın hepsi birden alındı, ayakta durmaları kaydıyla. Üçü normal giyimli, biri çember şeklinde başörtülü, biri oldukça boyalı ve genç. Sorular ve karşılığı olan cevaplar alındı. Boyalı kız ile başörtülü olanı dışlamak düşüncesindeydi Müdür ve Sorumlu Yönetici.
Boyalı genç kız; “Eyvallah!” bile demeden, sakızını çiğneyerek çıkmıştı dışarıya, “Hayır, teşekkür ederiz!” denmesinden hemen sonra, ikinci bir kez tekrara gerek hissetmeden. Başörtülü olan ise;
“Köpek gibin sadık, beygir gibin güçlü çalışırım efendim, yeter ki öğretin. Bilmezsem, öğrenemezsem, güçlü-guvvatlı çalışmazsam o zaman vurun gö…”
Sustu, boğazını temizler gibi yaptı ve devam etti;
“… kıçıma tekmeyi, tövbe o zaman Allah huzurunda da, kul huzurunda da şikâyetçi olmam sizden…”
Müdür başını çevirdi Sorumlu Yöneticiye, sonra da bana.
Tedirgin olmuş(12), oldukça da etkilenmişti her ikisi de onun yalvarışlarından. Ben de etkilenmiştim. Sadece yalvarışlarından mı? Bilmem gerekli değildi, sadece iyi çalışacağına, yevmiyesini hak edeceğine inanmıştım. Başımı eğdim, Sorumlu Yönetici de tavrımı benimsemişti. O da başını eğdi. Müdür;
“İstenen belgeleri tamamlayın ve yarın sabah dördünüz de gelip Zühtü Beyi görün, o size çalışacağınız yerleri gösterecek. Haydi, hayırlı olsun!”
Üçü; “Sağ olun!” deyip kapıya doğru yönelirlerken O;
“Allah razı olsun beylerim! İki bebemin hayır duaları hep üstünüzde olacak!” deyip Müdür Beyin ve Sorumlu Yöneticinin ellerini öpmek için ellerine sarıldı. İkisi de çekti ellerini ve Müdür emredercesine;
“Otur! Anlat bakalım derdini, nedir?”
“İki bebemle dul galdım efendim. Gocam Allahverdi, müteahhit yanında gündelikçi çalışıyordu, beton altında galmış, ölüsünü getirdiler eve, hiçbir şey yokmuş gibi. Müteahhit, bir de adamları vasıtasıyla “hırkız!” deyip, lekelediler hem de kocamı. İki bebem ve annemle ortalıklarda kaldım. Çamaşıra, temizliğe gitmekle olmuyor beylerim. Dört boğaz doymuyor, üstelik bebeler daha sabi(1). Süt ister, oyuncak ister, özenir bir şeyleri. Gahrolurum, ölcek gibin olurum. “Vasıfsız işçi” ilânınızı gomşum söyleyince, goştum, geldim. İnşallah Allah yüzüme bakar, sizi mahcup etmem, helâl para ile bebelerime daha iyi bagarım, gonu-gomşumun desteğini almadan!...”
“Peki kızım! Allah yardımcın olur inşallah, belgelerinin ne kadarını hazırlarsan o kadarı ile yarın sabah gel, Zühtü Beyi gör. Kalan belgelerini daha sonra da tamamlayabilirsin” derken Müdür Bey beni işaretliyordu.
“Allah razı olsun! Allah sizlere bu hayatınızda da, gelecek hayatınızda da elem-keder vermesin gardaşlar!”
“Sağ ol kızım, sağ ol!”
Başını eğdi, selâm verdi, sırtını dönmeden geri geri kapıya kadar gitti, elini arkasına uzatarak kapı mandalını açtı, yüzünü bizlerden ayırmadan çıktı dışarıya.
Onun dışarıya çıkışıyla birlikte Müdür sordu;
“Diğerlerinden farklı mı?”
“Evet! Diğerleri evde boş oturmaktansa bütçemize katkımız olsun düşüncesiyle, bu kadın ise hayata bağlanmak ihtiyacı ile başvurmuş!”
“Zühtü Bey, bu hanım işe başladıktan sonra performansı ile yakından ilgilen, yeterli görürsen, diğerlerine olduğu gibi asgari ücret değil, patronlara da danışarak maaşını ben takdir edeceğim. Hatta şu an ihtiyacı olduğunu birimizden birimiz hissedersek avans verilmesine bile önayak olmak(14) isterim. Çünkü oldukça etkilendim. Şimdi bütün yük, senin omuzlarına düşüyor, Zühtü Bey!”
“Ne dersiniz Müdür Bey? Temizliğe mi, aşçılığa mı, çay ocağına mı, yoksa özel birime mi sevk edeyim?”
“Bizim özel birimde açığımız ve ihtiyacımız var, değil mi?”
“Evet, efendim!”
“Bu yeni gelen üç bayanı oraya verelim, kısa zamanda öğrenmeye çalışsınlar. Performanslarını çok dikkatli inceleyelim, en ufak dikkatsizlik ve yanlışlıktan haberim olsun. Tekrarında canım sıkılır, gereği ne ise onu yaparız. Bu yeni kızı ise, dur bakayım ne idi ismi, hah, Zülâl, her ne demekse; onu bir gün temizlikte, bir gün çay ocağında, bir gün yemekhanede, mutfakta denedikten sonra, bir gün de özel birimde çalıştırıp, dene Zühtü Bey. Ve sonra bana en verimli olarak nerede çalıştığına dair raporunu ver, ona göre karar vermek ve çalışacağı birimi tespit etmek isterim. Her iş için fabrika giyimlerini zimmetle ver ve zimmetle geri al. Kararıma göre, hangi giysinin üstünde kalması gerekli ise onu kendisine bırakmayı unutma, olur mu?”
“Emriniz olur, Müdür Bey!”
“O zaman herkes işinin başına. Ben de ekside bıraktığım işlerimi tamamlamaya, sonra da patronlara bilgi vermeğe çalışayım.”
Koca bir günüm Zülâl’i takip etmek ve düşünmekle geçti. Etkilenmemem imkânsız ve etkilenmem de gereksizdi. Ben ki evinde, şöyle, ya da böyle on beş yıldan fazla karılık görevini eksiksiz yapması yanında, çocuklarına iyi bir ana olma gayretinde olan bir kadının, Zübeyde’nin kocası, pırıl pırıl, her birinin gözlerinden zekâ fışkıran üç çocuğun sahibi, babaları idim ve düşündüklerimden utanıyordum kendimce, ama düşüncelerime de hükmedemiyordum, elimde değildi.
Günümün, hatta gecemin bile nasıl geçtiğini hissetmedim, hissedemedim. Çocuklarımın harçlık dileklerini, karımın; “Markete gitcem!” dileklerini karşılamağa çalışmıştım. Oysa hepsine, inanarak ve güvenerek Ek Kredi Kartı çıkartmıştım.
Büyük kızım Zühal; “Artık gereği olduğu için kendisine cep telefonu almamı” istiyordu, oğlan boş durur mu, “Ben de isterim!” diyordu.
“Annenizle beraber gidin, neyi istiyor, hangisini beğeniyorsanız, ama taksitle olsun lütfen, alabilirsiniz. Ama küçük kardeşinize de söyleyin, en aşağı ağabeyi yaşına gelince olacak onun da cep telefonu. Tamam mı? Anlaştık mı?”
Evde, fabrika personelinden birine yenisinin alınması dolaysıyla eskisinin çocuklarıma hediye edildiği, asker bavulu gibi oldukça ağır, eski model, geniş yer kaplayan bir bilgisayar vardı. Ama yetmiyordu ayrı ayrı her birine, en isteklisi olan büyük kızımın çalışmaya zamanı ancak gecenin ilerlemiş bir vaktinde gerçekleşebiliyordu.
“Ucuz Teknoloji Fuarı açılsın, söz, her birinize ayrı ayrı bilgisayar, hatta laptop mu ne diyorlar o bilgisayarlardan almağa çalışacağım sizlere, taksitle.” dedim.
En küçük kızım Zülbiye;
“Bana da, değil mi Baba?” dediğinde;
“Seni hiç es geçer miyim(15), benim güzel kızım?” dedim.
Söylemek yanlış yorumlansa da gerçek gerçektir, değil mi? Bu tekne kazıntısı son numara Zülbiye, tatlı mı, tatlı, dünyalar tatlısı bir kızdı. Bu bakımdan anneannesi, hissetti mi, nedir, ona adını “Zülbiye” yanında “Balcan” koymuştu. Bal gibi tatlıydı gerçekten. Herhalde hamile kaldığı gece annesi, çok çok bal yemiş, ya da doğduğunda bal kavanozuna düşürmüş olabilir miydi?
Oğlum Zülcelâl diğer ismi Ercan ile ilk kızım Zühal diğer ismi Aycan da güzel ve akıllı çocuklardı. Biz genelde karım Zübeyde’nin sosyete isimlerinden ziyade ilk isimlerini söylüyorduk. Bilinir ki; “Kuzguna yavrusu Anka görünürdü.” Benim için de çocuklarım hoş yaratıklardı, vesselâm!
Sabah fabrikaya geldiğimde onu Güvenlik Bürosunun önünde beni bekler gördüm. Görünce beni, sevindi gibi hissettim. Elindeki kâğıtları uzatırken;
“Buyur Ağabey!” dedi lehçesiyle.
“Nerelisin?”
“Diyarbakır’lıyam. Ordan göçmüşez”
”Kürt müsün?”
“Değilem, lehçemiz geridir biraz….!”
“Peki, en çok ne yapmak istersiniz?”
“Ne emrederseniz, gurban!”
“Madem erken geldin, bugün temizlikle başla işe!”
“Tüm Fabrikanın mı?”
“Yok canım! Telâşlanma! Fabrikanın temizliği için ayrı görevlileri var. Sen sadece patronların, idari personelin oda, cam, dolap falanlarını temizleyeceksin. Sana temizlik malzemelerinin yerlerini göstereyim!”
“Sonra n’etcem?”
“Hele bir bitir, gel, beni bul, bizim muhasebe elemanı hanım kardeşler biraz titizler, biraz da ne denir bilmiyorum, çok zaman kahvaltılarını yapmadan gelirler. O nedenle sana para vereyim, yarın sabah gelirken Emel Hanıma poğaça, Sunel Hanıma o susamlı küçük kuru pastalardan, Zinnur Hanıma da içi cevizli olan tatlı çöreklerden al. Hiçbiri bu konuda müşkülpesent(16) değildir. “Beğenirler mi?” diye tereddüdün olmasın. Yeter ki, iyi bir yerden, temiz bir yerden al. Patronların odalarındaki vazolar için çiçek almağa çalış, ne tür olursa olsun, bu; onları memnun eder. Fişlerini almayı unutmazsan memnun olurum, aksi takdirde masrafları ispat edemem ve benden gider. Bir de mümkünse Çaycı Ayşe Hanım gelinceye kadar çay için suyu ocağa koymayı düşünebilirsen, herhalde Ayşe Hanım da memnun olur. Benim dâhili numaram; 4416. Sıkışırsan herhangi bir telefondan beni arayabilirsin. Müracaat Formuna bakmadım, okuman-yazman var, değil mi? Öncelikle şu yirmi lirayı çiçek, poğaça ve börekleri almak için cebine koy.”
“O zamanki Ortaokulu bitirmişem!”
“Hah! Tamam o zaman, telefon numaramı unutmaman için bir ipucu vereyim sana; dört kere dört kaç eder?”
“On altı?”
“Tamam, bak nasıl aklında kalacak; dört kere dört on altı. Yani; dört, dört, on altı. Kırk dört ve on altı da diyebilirsin, ya da toptan dört bin dört yüz on altı, hangi şekilde aklında kalırsa. Ne gibi sorunun, ya da isteğin olursa artık benimle konuşacaksın. Sana ben yardım etmeğe çalışacağım. Artık müdürle, yöneticiyle hiç bir işin-alâkan yok. Tamam mı? Anlaştık mı Zülâl?”
“Anlamışımdır gardaş!”
“Konuşmaların Diyarbakır’dan ziyade Erzurum şivesi gibi. Dadaş mısın yoksa?”
“He gardaş, Allahverdi Bey Diyarbakırlı, ben Diyarbakırlı, o öldü, ben yaşıyorum, aslıma döndüm gari, ben Erzurumlu!”
“Tamam, aramıza hoş geldin! Önlüğünü giy ve hemen temizliğe başla. Malzemeleri gösterdim. Sonuçta paspası da unutma. Bunları bugünlük istiyorum senden, bakalım nasıl yapacaksın? Yarına Allah Kerim. Haydi, kolay gelsin!”
“Tamam, sağ ol gardaş!”
Ben akşam vardiyasının sorunlarını, ya da dileklerini dinlemeğe yönelirken o, öncelikle çay ocağına yönelmişti bile, sanırım önceliği çay suyunu ocağa koymaya vermişti.
Zamanın nasıl geçtiği değil, nasıl geçemediğini yorumlamağa çalışıyordum, telefonunu aldığımda;
“Temizliği bitirdim gardaş! Gel bi bak, istersen, ondan sora, sen ne dirsen, onu yapiim.”
“Peki, sen çay ocağında otur biraz, dinlen. Ben birazdan gelirim.”
“Bir yıldır aç-açık dinlenmişem. Şimcik dinlenme vakti değildir, işini boşla bak bakam, bana nirde iş vardır?”
“Tamam, tamam, boşladım işlerimi, geliyom!”
Ben lehçesinde o olmuştum, aynı lehçeyle, nerdeyse. Sanırım, benim kökenimde de bir yerlerden Erzurumluluk vardı, ama unutulmuş!
Pırıl pırıldı her yer. Yanımda dolanıyordu benimle. Önce sekretere işaret ettim elimi göstermeden, gözümü “Nasıl?” anlamında seğirterek(17) ve resmen sordum arkasından da;
“Temizlikle ilgili söyleyeceğiniz bir şey?”
Sekreter, sadece sağ elinin başparmağını yukarı doğru kaldırdı, telefon kulağındayken.
Sonra diğer odalara geçtim, patronların odaları dâhil. Diğer odalardaki arkadaşların görüşleri de olumlu idi.
İlk patronun odasına girerken Zülâl’e dışarıda beklemesini söyledim. Kapıyı tıklatıp içeriye girdiğimde, daha ben söze başlamadan sordu Patron;
“Odamın temizliğini kim yaptı, bugün? Kim yaptıysa ellerine sağlık. Çiçeklerin topraklarını havalandırmış, sulamış, sarı yaprakları toplamış, masamın hiçbir yerinde ne toz, ne de leke var. Kalemlerimin uçları bile açılmış. Sanırım, yarın ben dışarıya çıkınca çekmeceleri ve kütüphaneyi de bir elden geçirsin. Hatta hemen şimdi başlasın yakınlarda bir yerlerdeyse kendisi. Ben Bakanlığa gidecektim, iyi ki geldin, hatırlatmış oldun. Sen güvenmediğin birinin işe alınmasında önayak olmazsın, güvenemeyeceğin birine iş vermezsin, hem denetlersin de… Haydi, sağlıcakla kal! Ben çıkıyorum.”
“Başüstüne Mehmet Bey, sağ olun efendim!”
Kapıdan çıkarken Zülâl’le karşılaştı Mehmet Patron ve hemen tanır gibi yapıp;
“Eline sağlık kızım!” deyip eliyle omzuna dokundu.
“Patron çekmecelerini ve kütüphanesini de senin düzenlemeni ve temizliğinin yapılmasını istiyor. Acele etme, yavaş yavaş. Sağlığına dikkat et, bozulmasın ki, bebelerine de sarf edeceğin zamanın olsun. Gene söylüyorum, ne lâzımsa kilerden, arşivden(18) sormadan al, ama mutlaka not et, yaz oradaki listelere olur mu?”
“Emrin olur gardaş!”
“Ben emir vermem. Sadece; ‘Yapar mısınız?’ derim, gerisi size kalmış!”
“Olur efendim!”
“İki dakika bekle bakalım. Emin Patronun da bir ricası var mı, öğreneyim. Kendisi İkinci Patrondur.”
Emin Beyin tavrı, Mehmet Beyin tavrından farklı değildi. Çekmeceleri ve kalemleri konusunda titizdi, Mehmet Beye göre biraz daha titizceydi denebilir. Kalemlerinin açılıp, düzgünce dizilmesine o da memnun olmuştu. Titizlikten bahsettim ya, “Yarın, daha temiz ve güzel olsun!” demişti. O, daha önceki yalap şalap temizliklere tahammüllü patron o güzel temizliğe bile kusur aramıştı, neredeyse.
“Mehmet Bey, Bakanlığa gitti efendim.”
“Haberim var.”
“Siz herhangi bir yere çıkacak mısınız?”
“Neden sordun?”
“Eğer çıkacak olursanız, eksik bulduğunuz temizliği bugünden tamamlatmak isterim efendim, o bakımdan.”
“Tamam, saat on iki civarında eve gideceğim. Akşama Hacı Babalar, kayınpederler yani, geleceklermiş. Herhalde hanımla alışverişe çıkmamız gerekecek, sanırım tekrar dönmem fabrikaya. Bu nedenle temizliğe devam ettirebilirsin, ama sen de o hanım kız temizlik yaparken mutlaka odamda ol ve başında dur, lütfen!”
Konu hallolmuştu bence, kapıdan çıkarken.
“İstediğin vakte kadar, Mehmet Beyin odasında çalış, kendini yormadan, üzmeden, olur mu? Yemeğe inip-çıktıktan sonra, işin bitince beni ara, Emin Beyin odasını beraber temizleyecekmişiz! Güven sorunu var, temizlikte de titizlik duygusu aşırı. Öğrenirsin yavaş yavaş, hepsini. Sanırım bir gün güvenmesini öğrenecek, ya da öğretecek biri ona.”
Öğleden sonra Zülâl telefon etti;
“Mehmet Beyin odasını bir uçtan bir uca tamamladım, siz gelinceye kadar da sağı-solu tekrar kontrol ederim. Onları tamamladıktan sonra Emin Beyin Odasına geçeyim mi?”
“Olur, ben odasının kapısını kilitlemiştim, gelip açayım, Mehmet Beyin odasındaki işin bitip Emin Beyin odasına geçerken beni ararsın, ben başında dururum.”
“Ama âmirim, biri başımda durunca ben rahat çalışamam ki?”
“Peki, ben kapıyı açıp Mehmet Beyin odasında otururum. Sıkıntın olursa seslenirsin, yardımcı olmaya çalışırım sana, olur mu?”
“Peki, efendim!”
“Âmirim demen daha çok hoşuma gitmişti, bana bugüne kadar kimse dememişti çünkü…”
“O zaman tekrar edeyim mi âmirim?”
“Et, lütfen!”
“Peki, âmirim!”
“Teşekkür ederim.”
Zülâl, Mehmet Beyin odasındaki işleri bitirmiş ve Emin Beyin odasına geçmiş ve hemen telaşlı bir şekilde çağırmıştı, beni;
“Zühtü âmirim, hemen gelin!” demişti.
Bir kadının en çok çekindiği, ya da korktuğu şey nedir? Fare, kara böcek, yılan ya da benzeri bir şey, değil mi? Ama Zülâl Anadolu Kadınıydı, böyle şeylerden çekinmez, korkmazdı gibime geliyordu.
Yine de koşarak değil, ama hızlı adımlarla Emin Beyin odasına geldiğimde, Zülâl’in elinde bezler, ayağının kenarında kova ve deterjanlarla kapı önünde dikildiğini gördüm. Odaya girmemiş, hatta adımını bile atmamıştı sanki.
Ses etmeden, işaretlediği yere baktım. Bir cüzdan duruyordu patronun sandalyesinin kenarında ve Zülâl’in çekinikliği onun içindi.
“Telâşlanma!” dercesine elimi omzuna koydum ve eğilip cüzdan alıp içine bakmadan patronun sağ çekmecesine koyup Zülâl’e; “Temizlik işine başlayabilirsin!” işareti verdikten sonra cep telefonuma yönelip telefonu açtım. Tam bu anda büro telefonu da çalmaya başlamıştı.
“Buyurun efendim, Emin Beyin telefonu, ben Zühtü!”
“Zühtü Bey, ben Emin!”
“Ben de şimdi cep telefonunuzdan sizi arıyordum efendim. Odanıza şimdi girdik ve temizliğe başladık efendim.”
“Anlıyorum, teşekkür ederim. Yalnız benim sorunum büyük, cüzdanımı kaybetmişim. Arabaya, evin her yerine baktım, alışveriş ettiğimiz yerlere fişlerdeki telefon numaralarına göre sordum oralara. Para-pul önemli değil. Yetki Belgeleri, Kredi Kartları, Bankamatikler önemli. Hiç umudum yok, ama odama şöyle bir detaylı baksanız da, ondan sonra görüşsem bankalarla, Ticaret Odasıyla falan…”
“Sözünüzü kestiğim için özür dilerim efendim, Zülâl Hanım cüzdanınızı görmüş, bana haber verdi, ben de alıp sağ çekmecenize koydum efendim. Cep telefonunuzdan da sizi bunun için arıyordum, zaten.”
“Sana zahmet olacak, ama onu ödüllendir. Cüzdanımı aç, oradan bir elli lira alıp kendisine ver, lütfen!”
“Bir saniye efendim!... Kabul etmiyor, ‘Vazifem!’ diyor.”
“O zaman maaşını emsallerine göre elli lira yükselt, ama bundan kendisinin haberi olmasın. Bir de çocukları vardı galiba. Onlara tatlı cinsinden bir şeyler al, ver. Benden olduğunu hissetmesin, madem bu kadar duygusal, kendindenmiş gibi ver. Ben bedelini sonra öderim sana.”
“Emredersiniz efendim.”
Konuştuklarımızla, seslendiğim zaman dışında hiçbir şeyle ilgili değildi. Kütüphanedeki kitapları etajerlerin üzerine yığmış, rafları sildikten sonra kitapların sayfalarını havalandırıyor, sonra dışlarını temizliyor, silip aynı düzenle yerleştirmeğe çalışıyordu raflara.
Kitapların sayfaları arasından düşen not kâğıtlarını ise aynı sayfalara yerleştirmeye çalışması gözümden kaçmamıştı. Benimle değil, dünya ile ilgisi yoktu nerdeyse, diyebilirdim.
Patron mutlu olurdu herhalde, gene de Zülâl temizliğini bitirmeden odasından ayrılmayı yeğ tutmadım(19). Ama buna o, sinirlenmişti galiba;
“Beni mi seyrediyon âmirim?”
“Bak Zülâl, ona ‘Seyrediyorsun’ denmez, ‘Takip mi ediyorsun, kontrol mü ediyorsun, izliyor musun?’ denir. Seyretmek başka anlamdadır, anlıyor musun?”
“He, anlamışam!”
“Ama mademki sen kendini rahat hissetmiyorsun, ben de Mehmet Beyin odasında beklerim işini bitirmeni. Kusura bakma Emin Bey titiz, dingilder(20), lâf söyler, sokar sakınmadan, esirgemeden. Onun için aşağıda çok işim olmasına rağmen seni bırakıp gidemiyom!”
Durdum, fark etmiştim;
“Allah iyiliğini versin Zülâl Hanım. ‘Gidiyom, geliyom!’ derken beni de alıştırdın kendin gibi konuşmaya. Benim de aslım köyden, sonra şehirli olduk, çoluk-çocuk hepimiz. Hatta benim hanım, siz, ‘Avrat’, ya da ‘Karı, hatun’ ne diyorsanız, bırak şehirliler gibi konuşmayı, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi çatal-bıçak kullanmaya bile başladı. Onlar gibi boyanıyor, onlar gibi dudak bile büzüyor. Aslını inkâr eden haramzadedir(21), nemruttur(21), namerttir(21). Benim maddi varlığım ve olanaklarım patronlar sayesinde çok iyi, ama hâlâ aslımı inkâr etme durumuna gelmedim. Geleceğimi de sanmıyorum. Sen de aslını yitirmemişsin ki, bu güzel. Bebelerin kaçar yaşlarında?”
“Biri kız beş yaşında adı Fatima, öteki oğlan yedi yaşında adı Feyzullah, ilköğretimde…”
“Onları şehirli gibi yetiştirmeye çalış, bunun için önce dilini tımar etmeğe(22), lehçeni düzeltmeğe çalış, ama ne sen aslından geriye dön, ne de onların asıllarını inkâr etmelerine izin ver!”
“Çok iyi diyon âmirim, ama nasıl?”
“Evin nerede?”
“Şeyde, kirası ucuz olduğu için.”
“Oldukça uzakmış. Peki, kaç para kira veriyorsun?”
“Önemli mi?”
“Tamam, sustum. Maksadım, bizim çocuklara söyleyip, çocuklarının eğitim ve lehçelerini düzeltmelerine yardımcı olmak, bu nedenle aynı miktar kira ile bir ev bulabilirsek, bizim taraflara taşınmanı teklif etmekti.”
“Yüz elli lira!”
“Bizim taraflarda da bu fiyata kiralık ev bulabiliriz, muhtemelen, belki şu anda yaşadığınız evden daha küçük olabilir. Bu akşam eşime ve çocuklara söyleyeyim, bir araştırsınlar. Ben yorgun dönüyorum eve, ancak dinlenecek vaktim oluyor. Bu nedenle benim meşgul olmam biraz zor. Umarım senin için faydalı olacak sonuçlara ulaşırız. Tabii senin de istemen ve bulunacak evi, annen ve çocuklarınla birlikte beğenmek istemeni göz ardı edemem. Beğenmezseniz gene ararız, buluncaya kadar. Yeter ki siz, niyetli olun. Patronlarım iyi niyetli insanlar. Taşınmanda mutlaka yardımcı olurlar. Fabrika elemanları yeni evinizin boya-badanasını sağlarlar sanırım. Çünkü bana o şekilde yardım ettiler de kendime geldim. Yoksa üç çocuk, hanım ve ben, belimizi kısa zaman içinde doğrultamazdık.”
Bayağı çok konuşmuştum kapı eşiğinde, ama o durmamış, yapacaklarına devam etmişti, zihninde sıraladığı şekilde.
“Özür dilerim vır-vır-vır başını ütüledim! Affedersin, Mehmet Beyin odasına gideyim de rahat rahat çalış, sen!”
“Gitme!”
“Neden?”
“Genç kızlığım, evliliğim dâhil, ilk defa dost diyebileceğim biri, benden karşılık beklemeden, benden bir şey istemeden benimle ilgilendiği için.”
“Lehçenin düzgün olduğunun farkında mısın? Yoksa bana mı öyle geldi, sunumunda. Neden ileri gitmek yerine, gerilemeyi tercih ettin ki?”
“Ne kadar iş aradım, biliyor musun? Dul olmam hep başkalarına avantaj gibi gözüktü. İşçiliğimi, işimi değil, herkes beni, namusumu istiyordu. Her birinden günlüklerimi bile isteyemeden ayrılmak zorunda kaldım. Oysa burada bana acıdınız lehçemle ve işe aldınız!”
“Yani kandırdın bizi?”
“Bir bakıma öyle sayılabilir. Bir bakıma; ‘Aslıma dönerek iş talebinde bulundum’ da diyebilirim, gerçekleştirişime. Umarım, bunu patronlarınıza iletip, ekmeğime mani olmazsın…”
“Aklımdan bile geçmedi. Ama seni rahatlatacaksa itiraf edeyim, on-on beş dakika önceki Zülâl daha yakındı bana, o Zülâl olabilir misin yine?”
“Gerçekten mi?”
“Neden gerçek olmasın ki? Hem der misin bana; annen, çocukların da senin on dakikadır konuştuğun gibi düzenli, düzgün mü konuşuyorlar, yoksa ilk imtihana giren Zülâl gibi mi?”
“He valla gardaş, babaları gibin gari etki altında, benim gibin gonişirler.”
“Şunun için ısrarla üstünde durdum. Eğer lehçeleri ve eğitimleri düzgünse ev taşıyarak rahatınızı bozmanıza gerek yok, diyecektim. Nasıl olsa servisler getirip-götürecekti seni. Ama dillerini düzeltmelerine gerek var, demek istiyorsan, o takdirde ev arama ve tutma işine devam edeceğiz, demektir. Eğer bize yakın yerlerde bir ev bulabilmemiz gerçekleşirse birbirimize yakın olmaktan dolayı mutlu olacağım.”
“O ne anlamdır ki?”
“İnsanlara yardım etmek, yardımcı olmak mutluluğum olur benim, bunu anlatmak istedim.”
“Başka anlam yohtur mi?”
“Ne gibi?”
“Ben bilmirem!”
“Ben de bilmirem, he mi de hiç bilmirem. Gafam meşguldir. İçim dışım gibindir. Ne düşünürsem dilimdedir. Aykırı bakmam, benim olandan başgasına gayrı. Anlirsen?
“Taglidin eyi değildir.”
“Ya senin suçlar gibi tavrın?”
“O daha da heç eyi değildir! Gusura galma! Eşim bitmiştir. Başka ne yapah?”
“Bugünlük bu kadar, toplan ve servisi beklemeden evine git! Temizlikte ‘Aferin!’ aldığını söyleyeceğim patronlara ve darda kaldığımız takdirde bize yardımcı olabileceğini. Yarın aşçılığını deneyeceğiz. En iyi yaptığın yemeği beyninde kurgula. Malzemelerini ısmarla, alacaklarının parasını ve servisi istediğin yere gönderirim. Ya olduğun yerden cep telefonuma telefon et… Sahi cep telefonun var mı?”
“Yohtir!”
“En kısa zamanda şirket hattından sana da bir cep telefonu almaları için patronlara söyleyeceğim. Ama sadece bu gün için benim cep telefonumu sana vereyim. Ben seni arayınca sadece şu yeşil düğmeye bas ve benimle konuş ki servisi ve parasını nereye göndereceğimi bileyim. Olur mu? Sonra telefonumu iade edersin. Ekranda hangi numarayı görünce açacaktın, aklında kaldı mı?”
“Tabii âmirim dört kere dört on altı.”
“Bu arada patron söyledi, ihtiyacın varsa maaşından kesilmek üzere sana avans verilebilecek. Bir de Emin Patron emretti, almazsan çok kızar, şu on lirayı al, çocuklarına tatlı bir şey alacakmışsın!”
“Peki, avansı kim verecek?”
“Neden sordun?”
“Çocuklara tatlıdan önce ekmek, süt, peynir almam gerek çünkü.”
“Özür dilerim. Avansa gerek yok. Onu sonra da hallederiz. Eğer kabul edersen sana yüz lira borç vereyim. Aybaşında maaşını alınca ödersin!”
“Ya maaş almaya gader ölürsem!”
“Ağzından yel alsın, öyle kötü sözleri. Öyle bir şey olursa ‘Helâl-hoş olsun!’ diyeceğim, ama kabul etmezsin. Çocukların öderler, hak ettiğin maaşını alırlarken desem?”
“Oldu, o zaman kabul ederim.”
“Gücenmedin ya, bu benim sevincim oldu. Kazancın yeterli olduğunda sen de bir garibana(23) yardım etmeğe yönel! Göreceksin, benim gibi mutlu olacaksın.”
Zülâl başını eğmekle yetindi, belki de neden muhtaç olduğunun hesabı tutmağa çalışıyordu, kendince…
Aradan geçen günler zarfında Zülâl temizlikte olduğu gibi, aşçılıkta da, çaycılıkta da başarılı oldu, özel hizmetlerde de. Cep telefonu alındı kendisine. Daha doğrusunu söylemek gerekirse Mehmet Patronun kızının daha ileri model cep telefonu almasıyla boşalan cep telefonu onun oldu. Bana sadece ona hat almam gerekli olmuştu.
Bir öğle paydosunda dilimin döndüğü kadar, anlatmış ve öncelikle kendi numaramı yüklemiştim telefonuna, kendi numarasını da kendime tabii. Benden sonra, bu konuda tecrübeli olan bayan arkadaşlar çaldırarak, konuşarak yardımcı olup öğretmişlerdi, öğrenmesi gerekenleri, hatta alarmına kadar. Ne de olsa zeki hanım idi, “Şıp!” deyip anlıyordu(24) her şeyi ve patronlar ona “Joker(25)” adını takmışlardı.
Zülâl çalışkandı da. Akşama kadar herkes yüz yapıyorsa, o yüz bir-yüz iki yapmağa çalışıyordu, boşa vakit geçirmiyordu. Patronlar, kendiliklerinden avans verilmesine karar vermişlerdi ona. İnanılmalıdır ki, avansa ihtiyacı olduğu konusunda tek kelime söylemediğim gibi, bunu hissettirmemiştim bile patronlara.
Ve inanılacak bir olay, avansı aldığının hemen akabinde, haydi abartmadan söyleyeyim, on dakika sonrasında borcunu ödemişti bana.
Diğer konu; eşimin, çocuklarımın ve konu-komşunun yardımı ile pek yakın olmasa da, bizim sokağın hemen başında onlara uygun bir ev bulmuş ve taşınmalarına ailece, fabrikaca yardımcı olmuştuk.
Herkes mutlu idi. Benim mutluluğum ise farklı idi. Ben aşkı bilmeyen adam, gönlümü yasak bir aşka doğru yönlendirmiştim galiba, hissedilmeyen, hissedilmemesini arzuladığım. Bu, sadece benim, kendi başıma, ben başıma yaşadığım bir olgu idi, kendime itiraf etmekte bile zorlandığım, hem çekindiğim. Oysa bilinir ki, “Dert ağlatır, aşk söyletirdi.”
Artık nefesini aramıyordum eşimin. Kokusu ilgilendirmiyordu beni desem yeri idi. Ve kucakladığı zaman cevap veresim olmuyordu, öperken onu. Yediğimden, içtiğimden tat alamıyordum. En küçük kızım Zülbiye bile dalgınlığıma set çekemiyordu, çok zaman.
Neşelendiğim zamanlar sınırlıydı. Zülâl’in çocukları Fatima ve Feyzullah eve ders çalışmaya geldiklerinde, ya kitap okumaya çalışıyordum, ya da çocukların bilgisayarında internetten gazeteleri okumaya, ya da bulabildiğim oyunlardan oynamaya çalışıyordum.
İsteğim, etkilendiğimin hissedilmemesi idi ve galiba aileme ve çevreme karşı saygı limitleri dışına taşarak başarılıydım da. Ama Zülâl’e karşı başarılı olduğumu söyleyemezdim. O bir kadındı, nihayeti. Allah kadınlara bereket gibi verdiği onca bilgelik yanında, o sezgiyi de vermişti, inkâr edilmeyen.
Özel görevde olmasına ve benim o bölümle ilgili herhangi bir görev, ya da sorumluluğum olmamasına rağmen bazen sebepler uydurup o bölüme giriyordum. Bazen çay ya da yemek aralarında o yanıma geliyordu, soru sormak, bilgi almak için.
Ulaşım Servislerinde bazen aynı koltukta yan yana, bazen yan koltuklarda yan yana, bazen arkalı-önlü oturuyorduk. O kısa mesafe yetmiyordu bana. Servisten ayrı ayrı adreslerde inmemiz zor bir yaşamı şekillendiriyordu benim için.
Ben otuz yaşında üç çocuklu bir adam ve o 25 yaşında iki çocuklu dul bir kadın. Hep hissediyordum, ama o kadar işte. Yaşamak istiyordum, ama yaşayamıyordum. Yoksa bencillik etmekten vazgeçip yaşayamıyorduk mu deseydim?
Sonuç; kesinlikle biliyordum ki yavan bir yanlıştı… Ve asla yanlışlıkta doğruluğun yaşanması mümkün değildi, mucizeler biri ahkâmsız(26) kalırdı.
Aylar geçti aradan, geçmesinin ızdırap yüklü olduğu. Lehçesini düzeltti o. Çocukları ve hatta annesi bile şehirliler gibi konuşmaya başlamışlardı diyebilirim, gene de “k” ları “g” gibi (bir bakıma Kafları Gayın gibi söylemek de denilebilir) söyledikleri oluyordu ara sıra, bazen “r” leri yutup, “geliyom, gidiyomları” da oluyordu, ama onları hoş görmeliydi.
En önemli olay ise, eşimin yani Zübeyde’nin kendini öğretmen gibi hissetmesi, ders vermekte mutlu olmasıydı. Çocuklara meyve, tatlı ikram ederek gönüllerini almağa çalışması, hatta hediyeleriyle onları da mutlu olmağa ortak etmesi idi.
Bu arada büyük kızım Zühal, hem cep telefonunun, hem de bilgisayarının eskiliğinden bahsederek yeni bir cep telefonu ve dizüstü bilgisayar alma dileğini dile getirmişti. “Olur!” demeği ben de düşünüyordum, ama eşim benden çok yaşayacaktı ki, anında kararını vermişti;
“Tamam, kızıma feda olsun yeni bilgisayar da, yeni cep telefonu da. Babanla yarın gidip hemen alın ikisini de, neyi beğeniyorsan. Parası önemli değil, taksitle olsun yeter. Amma, eski bilgisayarını ve cep telefonunu Zülâl’in oğlanı Feyzullah’a vermen kaydıyla. Bilgisayarı kurup anlatmak ve eski telefonuna hat almak da senden, kendi harçlıklarından olacak ama.”
Daha iki-üç ay önce almıştık bilgisayarları, hepsine ayrı ayrı. Bunun bilmem kilosu mu, biti mi ne yetmiyormuş, yeni modeli gerekliymiş, tıpkı cep telefonunun G’lerinin eksikliği gibi.
O kadar yıl, fabrikada kalmış olmama rağmen, aç-kapa, internetten gazete oku, ya da oyun oyna dışında bir şey öğrenememiştim bilgisayarlarla ilgili. Hoş bunun içine cep telefonu özürlü olmamı da ekleyebilirdik. Bu nedenle kızıma hak vermemem elde değildi. Ama bana öyle geliyordu ki Karım Zübeyde, Feyzullah’a iyilik, jest(27) ya da kadirşinaslık(27) yapmak için kızım Zühal’i kullanıyormuş gibi geliyordu bana ya, neyse!
“İyilik yap denize at, mutlaka Halik bilirdi.” Felsefesi buydu Zübeyde’nin. Boş vakit buldu mu, Düşkünler Evine gider, dertleşir, ufak ya da büyük, gönlünden ne geçiyorsa hediyeleriyle o yalnızları mutlu etmeğe çalışırdı.
Bunun için benden beş kuruş bile istediği vaki değildi. Babasının gönderdikleri, yetiyordu ve artıyordu belki, bile. Babasının bir kuruşunu bile katık etmiyordu rızkımıza. Geçimimizin zerresini bile benim maaşımdan karşılıyordu.
“Koca parası-ata parası ayrı olmalı!” diyordu. Bazen bir çuval oyuncak aldığını görürdüm eve. Bilirdim ki, kimsesiz çocukların olduğu bir yuvaya, ya da okula gidecek.
Zülâl, çocuklarıyla birlikte gelmiyor, belki de özellikle gelmiyordu bizim evimize. “Annesine bakma zorunluluğunu” neden gösteriyordu. Karım, Zülâl’in çocuklarına da kendi çocukları gibi ilgilenerek bakıyordu, görüntüsü, ders öğretme çabası içinde, mutluluk dolu gibiydi.
İşte bu sıralarda bir Cumartesi sabahında, biz bizeyken geldi acı haber. Bir evin tek kızı olduğunu daha önce söylemediysem şimdi söyleyeyim. Zübeyde, evin tek kızıydı ve annesi Hasene en çok sevdiği varlıklardan biri idi. Babası Zülfikar pek umurunda olmazdı annesi kadar. Ya da ben öyle sanıyordum, kişisel bir yorum olarak.
Şehirlere taşınmamızın nedeni ise Zübeyde’nin de ağabeyini kaybettiği bir kan davası nedeniyle idi. Babasının evi çökmüştü, o gün. Kızını yâd ellere(28) göndermesi, tez elden evlendirmesi o yüzdendi işte. Kan davasından uzak kalsın, adresesi bilinmesin isteğindeydi.
Bu nedenle karımın harçlığını da dünyanın parasını ödeyerek güvendiği her seferinde değiştirdiği adamlarından biri ile elden gönderiyordu, bugüne kadar bir vukuatla karşılaşmadan. Yıllarca kendimizi belli etmemiştik, yıllarca mutlu yaşamıştık.
Annesi çok zaman kızını ve torunlarını görmeye gelirdi, onun da aşırı tutkusu oğlan olması gerekirken, o da Zülbiye’ye düşkün gibiydi, lâf aramızda. Benimle de iletişimi gayet iyi idi, gerçekten karşılıklı olarak iletişimde kopukluğumuz yoktu Hasene Anne ile.
Ve acı haber Hasene Annenin eceliyle kaybıyla ilgili idi. Her ne şekilde olursa olsun Zübeyde annesinin ölecek yaşta olduğunu düşünmüyordu. Babası, cep telefonundan haber vermişti, mevtanın(29) durumunu.
Hazırlandı, çocuklarının okullarının olması, onlardan hiç olmazsa birini annesinin cenazesine götürmesini önlüyordu. Hazırlanırken sordum;
“Ne zaman dönersin?”
“Vallahi adam, kırkını, hatta elli iki mevlidini okutmadan dönemem herhalde.”
“Beni bırak, çocuklar ne olacak, ne yapacağım ben, her gün lokantadan yemek getirsem, Cumartesi-Pazar haftalık yemek yapmağa çalışsam, haydi bu sorunu çözdüm diyelim. Çamaşır, temizlik, ütü… Baş edemem ki?”
“Düşündüğün şeye bak? Zülâl bacım gelir, evi çekip-çevirir. Ben, şimdi cep telefonumdan kendisini arar evde yapılacak işleri tarif ederim. Çoluk-çocuk bizde kalırlar. Hem bu çocukların da hoşuna gider. Benim uçağım akşam dörtte, annemin cenazesini bekletecekler evde, ben gelinceye kadar. Babam beni arabalarından biriyle havaalanından aldıracak, ya da kendisi bizzat alacak. Sen, beni merak etme mutlaka. Çocuklarımıza iyi bak, iyi baktır. Gerekirse değil, mutlaka gerekir, ihtiyaçlarımız dışında da Zülâl bacıya para vermeyi unutma, ne de olsa onların ihtiyaçları var. Bayram yaklaşıyor, çocuklara bayramlık bir şeyler için katkın olmuş olur. Aslında annemin vefatı bu kadar acele olmasaydı…”
Hıçkırdı, gözlerinden inenleri engelleyemedi, gözlerini ve burnunu sildi;
“…ben donatacaktım(30) onların her ikisini de, çocuklarımız gibi, bizimkilerle beraber yani.”
Yorulmadan konuşuyordu, gözlerinden yaşlar akmağa devam ederken, ikide-bir burnunu çekerken.
Teselli etmeliydim.
“Ölenle ölünmez, güzel karım! Belagate Sandığından(31) gerekli olduğuna inandığın kadar, hatta fazlasını bile al, baban varlıklı, ama sen gene de kendine lâzım olacağına inandığın kadarını al!”
“Yok adam, sağ ol, harçlığım var, yeter. Çocuklara yokluğumu hissettirme. Geceleri terleyip üstlerini açıyorlar, uykundan fedakârlık olacak, ama ilgilensen iyi olur. Şu anda aklıma başka bir şey gelmiyor. Gelirse sonradan, telefonla iletirim. Zülâl bacıma telefon edeyim, sonra da uçak vaktine kadar elimden geldiğince yapabildiğim kadar bir şeyler yapmağa çalışayım. Gönlün beni çekiyorsa, hem çocuklar var, hem de seni üzmekten çekinirim, acım nedeniyle cevap verememekten. Lütfen beni bağışla, olur mu?”
“Acın böyle ağırken, acın seni eğerken, ben nasıl düşünürüm kendimi. Güle güle git! Kendine dikkat et! Hakkını helâl et! Güle güle dönmen de dileğimiz. İznin olursa fabrikadaki minibüslerden birini alayım, çocuklarımızla Zülâl bacın ve çocuklarıyla hepsiyle birlikte uğurlayalım seni…”
“Hiç gereği yok!”
“Çok gereği var! Motorla gidip hemen minibüsü alıp geliyorum. Uçağın kalkış vaktine kadar beraber oluruz. Hem aklına gelen bir şey olursa, Zülâl bacına anlatırsın. Şimdi çıkıyorum ben, sen de telefon et, çocuklarını hazırlasın ister buraya gelsin, ister evlerinde beklesinler, geçerken alayım.”
Acele çıktım evden, çeşitli karmaşık duygular içindeydim. Aramızda belki de benim koyduğum mesafe olmasına rağmen karım, dürüst, sevecen ve iyi niyetliydi. Oysa ben “Zülâl bacın!” demekte tekil olarak inat etmiş, özellikle direnmiştim sanki.
Ben, bana ait düşüncelerden utanıyordum. Ama dediğim gibi bizimkisi mantık evliliği idi, sevgisi sonradan dobralaşan(32). Genç yaşlarımızda, hatta çocuk yaşlarımızda üç çocuk sahibi olmuş, birbirimize karşı devamlı sevgi ve saygı duymuştuk, yıllar boyu tek farkla ki, son yıllara kadar.
Aramızdaki kopukluk, belki de bana heyecan verene rastlayınca iyice belirginleşmişti sanırım, kanımca. Erkek milleti işte, doyuma ulaşınca, cevabı tadınca, hele yaşının gereği başka istek ve arzuları arayınca, elindeki bir’in kıymetini bilmiyor, bilmediği ikinci bir’lere yöneliyordu.
Düşüncelerimin yönsüzlüğünde ve hatta yüzsüzlüğünde taraf olmam gerekirken, tarafsız kalmak gayretimden utanıyor, utançtan yerin dibine girmem gerektiğini düşünüyordum. Nasıl bir insandım ben? Hüküm vermek o kadar mı zordu ki, insanın kendi kalbine?
Bir çare, bir işaret?
“Allah’ım, bana beni geri ver, bana beni geri çevir. Aklımı başıma toplamamı, çocuklarımın annelerine yönelmemi sağla. Kalbimi hükmün altında tut!”
Neler zırvalıyordum ki böyle? Dua ederken bile Allah’ı sevgime şirk(33) gibi koşmuştum. Karıma demeyip, çocuklarımın anasına deyip, Allah’ı kandırmaya çalışmıştım, güya. O, münezzeh(34), tüm varlığımızın yegâne sahibi, benim gönlüme de sevgiyi dolduran Allah, benim üçkâğıtçılığıma(35) izin verecekti, ha?
Fabrikaya kadar düşündüklerim bunlardı motosikletle iki kere kasislere girip çıkıp ata biner gibi motosikletime hâkim olmaya çalışırken. Aklımca yürüttüğüm düşüncelerimin nerelerinde kasislere girip çıktığımı tam olarak hatırlayamıyorum.
Can derdi ile motosiklete hâkim olmaya çalışırken düşündüklerim aklımdan kaçmıştı. Çünkü Allah’ımın beni yönlendirmeğe çalıştığına dair bir inancım vardı.
Örneğin birini işten attırmayı düşünüyorsam, o arada tökezlemem(36) yanlış gibi gelirdi bana, vazgeçerdim düşüncemden.
Birinin performansını iyi görmüş de, takdir etmelerini patronlara iletmeğe giderken, bir başka birinin bana çay getirmesi, ikramda bulunması yahut uygunluğu, kapıyı kilitli bulmam, ya da patronun yerinde olmaması, o konuda hata yapığımı belirtirdi bana, zannımca.
Çok zaman belki de çok insan tarafından yanlış yorumlanacak bu davranışlarımla yönlendirirdim kendimi. İşte motosikletle kasislere girip çıkışım da bu nedenle etkilemişti beni.
Yanlışım; mutlaka namahreme(37) göz süzmem olmalıydı. O halde Allah’ımın işaretine uyup gönlümden de, yaşamımdan da silecektim bana ait olmayanı ve kollarım karım için açık olacaktı, hem bundan sonra, ölünceye kadar.
Birçok konuda Mehmet Bey, Emin Beyden daha ılımlıydı. Bu nedenle minibüs için ondan izin istedim. Cevabı; “Hayhay!” oldu, mikrofonu açık bıraktığım için Güvenlik Görevlisi arkadaş da patronun sesine ulaşmış ve minibüsün anahtarını itirazsız olarak vermişti, çıkış saat ve kilometresini not alarak.
Öğle yemeğini hep beraber yedik, Zülâl, annesi Âişe Hanım ve çocuklarıyla. Bulaşıkları Zülâl yıkadı, Zühal’le birlikte. Bu arada Zübeyde, Zülâl’e tariflerini yapıyordu;
“Sık gelmedin bize, hatta diyebilirim ki ya bir, ya da iki kere bilemedin üç kere geldin evime. Sebzeler buzdolabının şurasında, tuz-şeker, pirinç, kuru yiyecekler, çorbalıklar burada, yağları şuraya koyarım, tencereler, tabaklar, kaşıklar şuralarda işte. Sıkıntın olursa Zühal kızım yardımcı olur sana, hatta ötekiler de.”
Biraz durup etrafına şöyle bir bakındı, başka söyleyeceği bir şey olup olmadığını süzercesine. Devam etti;
“Genelde Çarşamba Pazarına çıkarım, alışveriş için. Ama sen çalışıyorsun, pazara yetişemezsin, o halde ya Pazar Pazarından, ya da marketten alışveriş edersin. Beyimden mutlaka para almayı unutma, olur mu kardeşim? Artık Zülâl bacım demek uzun geliyor bana kardeşim. Unutmadan söyleyeyim, Zühtü de, çocuklar da börek içinde bile maydanozu sevmezler. Onun için biz eve hiç almayız. Yağlı etleri sevmezler, en çok sevdikleri; ıspanak, semizotu, barbunya fasulye, puding… Tatlıya çok düşkünler, hem hepsi de. Hiç ‘Hayır’ demezler, hazır veya ev işi, umurlarında değildir. İster baklava, ister aşure. İster karpuz, ister kavun, ister üzüm. Tatlı olsun da ne cins olursa olsun. Bir tek sütlâçla araları iyi değildir her birinin; ‘Sütlü-şekerli pirinç pilâvı’ derler çünkü ona.”
Bir kere daha durduktan sonra;
“Kalan isteklerini enine-boyuna kendileri söylerler artık çocuklar, eksiklerimi de tamamlarlar böylece. Lütfen mal bizimmiş gibi, çocuklarını asla ayırma. Hepsine ayırım yapmadan eşit davran. Yoksa ahım üstünde kalır. Sen ne düşünürsen evin için, canının çektiği gibi ona göre davran. Annen de bizde kalsın devamlı, ben inşallah dönünceye kadar, lütfen!”
Kafasını uzatıp beni görmek telâşını yaşarken;
“Uçak biletimi almak için terminale en az bir saat öncesinden ulaşmam gerekiyor. Bu nedenle de fazla eğlenmeden hemen yola çıkmamız gerekli...”
Zülâl’in annesi Âişe Hanım dâhil, hepimiz doluştuk minibüse. Ya yol çabuk bitti nefeslerimizde, ya da biz geciktiğimiz için hepimizi kucaklayıp çok çabuk kayboldu Zübeyde terminalde.
Yılmadık, uçağı kalkana kadar bekledik oralarda ve uçak ufukta kaybolana kadar izledik.
Sağlıklı iniş haberini aldığımızda yaptığı yemeği, Zülâl’in çorba takviyesi ile masaya getirmek aşamasındaydık. Zahmet çekmemişti karım, babasının adamları karşılamışlardı onu.
Zülâl ilk gece evine gitti, annesini ve çocukları bırakıp.
“Dolaptan almam gereken bir şeyler var, çocuklara elbise ve giyecek lâzım. Hem bu haftaki banyolarını da yapmadılar.”
“Minibüsü bırakmadım, istersen beraber gidip, alıp-gelelim!” dememe şiddetle karşı çıkıp, itiraz etmişti.
“O zaman sabah kaçta dersen, o vakitte gelip alayım seni, ondan sonra teslim ederim minibüsü.”
“Olur! Saat en geç sekizde hazır olurum.”
“Tekrar ediyorum, şimdi de götürebilirim seni.”
“Yok! Yok! Gerekli değil, giderim ben başıma.”
“Peki!” dedim çekinikliğine gerçekten anlam vererek…
Ve günler geçmeye başladı, ardı ardına, arkası kesilmeden bir bir. Tuhaf olan şu idi ki, serviste asla ve asla ne yanıma, ne de önüme, arkama oturmamağa dikkat ediyordu.
Eşimin annesi Hasene’nin vefat ettiğini, onun paldır-küldür(38) memlekete gitmek zorunda kaldığını, çocuklarıma Zülâl’in baktığını öğrenmişti, servisteki ve fabrikanın diğer bölümlerindeki arkadaşlar ve “Başın sağ olsun! Allah rahmet etsin!” diyerek baş sağlığı dilemişlerdi.
Bu nedenle Zülâl’le aynı yerde minibüsten beraber inmemizde bir aykırılık yoktu. Üstelik annesinin de bizimle aynı evde oturduğunu biliyordu herkes. Minibüsten önce o iniyor ve koşar adımlarla yönelip giriyordu eve.
Zülâl Cumartesi günleri annesini ve çocuklarını alarak evine gidiyor, onların banyolarını yaptırıyor, derslerine çalıştırmaya gayret ediyor, Pazar günleri artık bir genç kız olan Zühal ile pazara çıkıyor, dönüşünde Zühal’den ihtiyaç olduğuna dair haber gelinceye kadar, bir şeyleri yıkayıp, temizleyip hazırlamaya gayret ediyordu.
Sonra çocukların yıkanmasında Zühal’e yardım ediyor, kızımın çamaşır yıkamasını denetliyor, diğer günlerin yemeklerini yapmak üzere mutfağa gidiyordu. Biliyordum ki, iki evi, biri anne beş çocuk altı kişiyi idare etmek zordu. Kendimi asla adam yerine koymuyordum, nasıl olsa kendimi idare edebiliyordum, gönül yorgunluğuma rağmen!
Aşağı-yukarı her gün konuşuyorduk eşimle. Özellikle de Zühal, yeni aldığı telefonun heyecanını paylaşıyordu annesiyle. Bedava kontörlerinin olması da diğer bir avantajı idi, tabii.
Günler geçiyor, kırklara, elliklere yaklaşamadığımız gibi Zülâl’le de aramızdaki mesafe de kapanmıyor, üstüne üstlük hatta günler geçtikçe ve gittikçe açılıyordu. Eşim; “Zülâl bacı” demişti ya, onun sorumluluğu zahmet veriyordu kendine belki. Belki de dürüst olmayı yeğliyordu kendince. Belki de yanlışından utanıyordu.
Sanırım eşimi uğurlayalı 20–25 gün kadar olmuştu. İhracat taleplerini karşıladığımız bir işgününün sonunda servise gecikerek gelmişti Zülâl ve serviste benim yanımdaki boş yer dışında başka bir yer yoktu. Ayağa kalkıp pencere kenarını kendisine bıraktım. Yanıma otururken eli, elime değdi, belki tesadüfen değil, isteyerek dokunmuştum ben.
Bir an çeker gibi davrandı ve sonra teslim etti elini avucuma, yüzüme bakmadan. Eve gelinceye kadar ellerimiz terden sırılsıklam olmuş, ama bırakmamıştık ellerimizi birbirinden.
Servisten indiğimizde yine koşarcasına yöneldi eve doğru ve kapıda yanına geldiğimde fısıldar gibi;
“Atalarımız; ‘Taş-taş üstüne olur da, ev-ev üstüne, el-el üstüne olmaz!’ demişler. O zaman neden haksız olmak için direniyorsun?”
“Sevgimi serbest bırakmamı, azat etmemi isteme benden. Bırak hülyalarımla yaşayayım. Elini esirgeme benden, nefesini eksiltme yüzümden. Senden istediğim başka bir şey yok. Karıma, çocuklarıma aile saygımdan hiçbir eksilme olmadı, olmayacak da. Bedenime hükmedebiliyorum, ama kalbime ve gönlüme hükmedemiyorum. Razı ol, bırak onlar kendi hükümlerince devam etsinler yaşamlarına. Çok mu istediğim?”
“Yoo, değil ama sonra devam et, istersen! Çok eğlendik kapıda, konu-komşunun ağzına sakız olmayalım. Zübeyde’yi de üzmeyelim.”
Kızım yine annesiyle konuşuyordu, “Bana da ver!” anlamında işaret ettim, verdi;
“Nasılsın Zübeyde? Moralin bozuktur hâlâ, ama kendine dikkat et! Bizim annemizsin ve sana ihtiyacımız var. Zülâl bacın bize çok iyi bakıyor, annesi de biz fabrikadan gelinceye kadar çocuklara göz-kulak oluyor. Sen bizi hiç merak etme. Eğer katkım olacaksa haber et, gelip yardımcı olmaya çalışayım, sana.”
“Yok, teşekkür ederim. Kırk mevlidini okutup, elli ikinci geceyi(39) beklemeden yola çıkacağım inşallah. Babam; ‘Ailece gelin, burada yaşayın!’ diyor, imkânsızlığı anlatamadım kendisine, ama buralara bir daha döneceğimi sanmıyorum. Babamı da kaybedince belki…”
“Peki, yolunu bekleyeceğiz, öpüyorum, hoşça kal!”
Düşünceliydim, kararsızdım, ne yapacağımın bilincinde değildim. Teselliye ihtiyacım vardı, kim, nasıl verebilirdi ki? Zülâl, elbiselerini çıkarmış, ellerini yıkamış, mutfağa yönelmişti, çocuklar için.
Çocuklar etajerleri(40), masayı üleşmişler ders çalışıyorlardı. Zühal, resim tahtasında bir şeyler çizmeğe çalışıyor, Âişe Anne seccadesini yaymış, akşam ezanının okunmasını bekliyordu.
Yemeklere ek olarak salata yapma çabasındaydı Zülâl. Yanına yaklaştım, teselli dilercesine kolunu tuttum. Başını döndürdü ve çekinmeden öptü beni. Olası ki, çocukların da, annesinin konumundan da haberdardı, ben aklımı yitirirken.
Sesimi yükselttim:
“Yardım edeceğim bir şey var mı? Sofrayı kuralım mı çocuklar, yavaş yavaş?”
Zübeyde gittiğinden beri sofrayı ben kurmaya çalışıyordum, Zühal kızım da bana yardım ediyordu bazen, dersleri engellemiyorsa kendini. Toplanmasına, bulaşığına, durulanmasına falan ise bakmıyor, karışmıyordum.
Ve tekrar eksilmeğe başladı günler, bir bir. Tereddütler, yıkımlar içindeydim, bir tarafta sevgim, bir tarafta zorunluluklarım. “Bu hayat bana, haram!” diyordum, servise binerken, inerken elini tutmamın ötesinde.
Ve hâlâ gönlümde bir bırakıttı(41) öpüşü, usulca, hissettirmezcesine, ama sevgiyle. “Yaşam; zalim!” diyordum, başka bir söz gelmiyordu dilime, başka bir söz meşgul etmiyordu beynimi.
Ve günlerden bir gün, hafta sonunun mesai bitimine doğru cep telefonum çaldı, hani “Acı, acı” derler ya, tıpkı onun gibi, tam o şekilde;
“Hayırdır inşallah!” dememe fırsat kalmadan cep telefonumu açtığımda;
“Zühtü Bey!” dedi bir erkek sesi.
“Evet? Benim!”
“Ben Aganın Kâhyasıyım efendim. Çok kötü bir şey olmuştir ve Zübeyde bacıyı kaybetmişizdir efendim. Cenazesine gelirsiz diye mevtayı bekletmekteyiz evde!”
“Nasıl?” dedim bilinçsizce.
“Annesi mevlidi için çarşıya giderkene pusu kurup taramışlar, ölmüştir kendisi de, goruması da, şoförü de bilakis(42) maalesef(42).”
“Hemen yola çıkıp geliyoruz!”
Mehmet Patronun Odasına çıktım, her zamanki gibi;
“Eşimi kaybetmişim efendim. İzin verirseniz, çocukları da alıp cenazesine yetişmek istiyorum. Sadece izin değil, binek otolardan biri için de lütfeder, emir verirseniz, giderlerini ben karşılar, gider-gelirim efendim. Evde de çocukları hazırlaması, usulünce çocuklara durumu anlatması için Zülâl bacıyı da çağırabilir miyim?”
“İsteklerin çok, ama böyle acılı bir günde yanlış düşünmek olmaz. Güvenliğe telefon ediyorum, en hazır olan arabayı sana versinler, ya da istediğin arabayı kendin al. Müdüre telefon ediyorum, Zülâl Hanım ve senin için izin yazsın, kaç günlük olduğunu dönünce kaydederiz. Cenaze durumu bu. Ne kadar süreceği belli olmaz. Yalnız izin formlarını imzalamayı unutmayın. ‘Gidip de gelmemek, gelip de görememek’ var, biliyorsunuz. Masrafları ise düşünme. Bütün otolarımızın Araç Tanıma Kayıt Sistemi var, yaz, fişini ya da faturasını al dönüşte muhasebeye ver, tamam mı? Sağlıkla git, sağlıkla gel, kendine, kendinize dikkat edin! Başınız sağ olsun!”
Zülâl paldır-küldür izinli sayılmasını anlayamamıştı, anlam verememişti hemen. “Karımın öldürüldüğünü” söyleyince;
“Gitme! Sana da kıyarlar!” diye bağırdı elimi tutarken. Bu; ikinci kez; “Gitme!” deyişiydi, bana, aklımda kalan.
“Gitmem, çocukları da götürmem gerek. Hemen bu gece yola çıkmayı düşünüyorum, annelerini son defa da olsa görmeleri için, bu; onların hakları, ama bunu onlara nasıl söyleyeceğimi bilemediğim gibi, yol boyu ağlamalarını, sızlanmalarını nasıl içime sindireceğimin, nasıl tahammüllü olacağımın bilinci içinde değilim.”
“O zaman beni de götür, annem benimkilere biz dönünceye kadar bakar. Ben de seninkilere moral vermeğe, teskin etmeğe(43) çalışırım. Bir tecrübe yaşadım nasıl olsa, beyimi kaybettiğimde çocuklarıma karşı. Sanırım ki, seninkilerle de, her ne kadar mesafeli duruşumuz olsa da teskin etmekte başarılı olacağımı sanıyorum!”
Akıllı kadındı, bilgili kadındı, doğrucu ve yanlışı olmayan bir kadındı indimde Zülâl.
Eve vakitsiz gelişimiz, okuldan dönüp ders çalışma moduna yönelmiş çocuklarımızı endişelendirmişti, özellikle fabrikanın arabası ile gelmemiz düşüncelerini yönsüz olarak daha da bir zorlamıştı. Merakla baktılar yüzümüze.
“Acele dedenize gitmemiz gerek!”
“Ne oldu ki?”
“Zülâl ablanız yolda anlatacak. Hepiniz ayrı ayrı Zülâl ablanıza yardım edin. Birer-ikişer takım çamaşır, elbise, diş fırçası, başka aklınıza ne geliyorsa çantalarınıza koyun. Yolda uyumanız gerekebilir, her biriniz için birer yastık almayı unutmayın. Arabanın kaloriferi var, fazla yük olmasın tek bir battaniye yeter hepinize. Büyük şişe su ile bardak ve birkaç dilim de ekmek koyun ayrı bir poşete.”
“Baba, ne oldu? Merak ediyorum!” dedi Zühal.
“Ben de tam olarak bilmiyorum kızım, ama başımız sağ olsun, annenizi kaybetmişiz!”
Bu kadar acele, bu kadar dobra dobra söylemem(32) gerekli miydi? Biz erkeklerin en büyük zaaflarından(44) biri bu idi, işte. Usturuplu konuşmayı(45) bilmemek, olayları pattadanak(46), karşısındakilerin kim olduğuna bakmadan söylemek ve sonra durgunlaşmak; “Ben n’aptım?” dercesine.
Oysa testi kırılmıştır bir kere, onarmak, geri dönmek zordur, tıpkı yaydan çıkan bir ok, ağızdan çıkan bir cümle gibi, tıpkı biraz evvel benim yaşattığım halt gibi. “Rüzgâr ne kadar özür dilese de dal kırılmıştır bir kere” örneği aciz kalırdı(47) yaptığım yanlışta.
Bir sessizlik oldu önce ve çocukların beşi birden Zülâl’e sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başladılar, hıçkırarak, burunlarını çekerek, tarifi mümkünsüz bir şekilde.
Zülâl çaresizdi, sadece sarılıyor, bedenine dolanmış tüm elleri ve kendilerini ayrı ayrı öpüyor, kokluyor, sırtlarını okşuyordu, avuçlarıyla. Yaşadığı ortamın içinde o da ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmez durumda idi, benim gaf(48) mı diyeyim, yanlışlık mı diyeyim, ne dersem diyeyim işlediğim halt demem tam özet idi.
Karınlarını doyurduk ve yola çıktık. Zühal yanımda, Zülâl arkada ortada, iki diğer çocuğum yanlarında idi, sessizce, ağlamaklı, devamlı burunlarını çekerek ve ara sıra hıçkırarak. Belirli bir süre sonra, acı, gönül üzüntüsü ve yorgunluk galip gelmiş ve hepsi uyumağa, uyuklamağa başlamıştı, Zühal dâhil.
Bir benzinliğe girip arka koltukları yatırdım. Yastıkları çocukların başlarının altına koyarak, battaniye ile üstlerini örttüm. Orta kısma uzanan kızımın ayakları uzun gelmişti biraz ve o da toplamıştı ayaklarını. Diğerleri rahattı. Yorulmuştum;
“Birer çay içelim!”
“Ben çocukları başsız bırakmam, başlarından ayrılmam, ayrılamam, sen iç, gel!”
“Tuvalete gitmek, yüzünü yıkamak istemez misin?”
“Sen gel, ben bir koşu yüzümü yıkayıp gelirim! Yolcu yolunda gerek. Daha yolumuz uzun. Yavaş gidelim, ama gecikmeyelim de!”
“Olur Zülâl! Ben hemen gidip geliyorum. Çocuklar için iyi ki yastık ve battaniye almışız, hava serin, sen de hırkanı üzerine al, istersen, üşüme, kendine dikkat et!”
“Sen de kendine dikkat et!”
Karşılıklı birbirimizin hamisi(49) olmuştuk, yaşam biçimimizde.
Sabahın ilk vakitlerinde ulaştık köye. Çocuklar öncelikle ve hemen annelerinin yattığı yere doğru yöneldiler, önlerinde koşmaya çalışarak onlara yön göstermeye çalışan hizmetli kadını takip ederek. Onları yakalayamadık bile.
Zülfikar Baba kucaklayamamıştı bile onları. Kısa süre içinde iki canını, iki sevdiğini ve iki adamını kaybetmenin şoku içindeydi. Endişeli bir şekilde bizi karşıladı. Beni öptü, kucakladı, elimi sıkmadan önce, fısıldayarak sordu;
“Kimdir, bu gari?”
“Çocuklara mukayyet olması(50), beni uyanık tutması için bizimle birlikte gelmeye razı olan komşum Zülâl Hanım.”
“Eyidir, sağ ol kızım! Hoş gelmişsen!” dedi, elini sıkmadan.
Ortalığı gözyaşı seli götürüyordu sanki. Çocuklara arkadaş olan Zülâl, tıpkı onlar gibi ağlıyordu her birine ayrı ayrı sarılıp, kucaklayıp, ellerini, yanaklarını, boyunlarını, nereleri rastlarsa öperek, hem de tabiri caizse(51) höykürerek(52). Çünkü annelerinin bedenini kaplayan beyaz örtü kan içindeydi ve o örtüden ancak annelerinin yüzünü görebiliyorlardı ve annelerinin yüzünde de iki kurşun deliği vardı, yüzü morarmış, gözleri açık kalmıştı. Belki dehşet gözbebeklerini büyütmüş, acı çekmeden, anında teslim etmişti ruhunu.
“Namahrem oldu artık, göremezsin, bakamazsın!” demelerine rağmen ben de baktım yüzüne ve kapatmaya çalıştım kara gözlerini. Kapatmam mümkün olmamış, olamamış, olamıyordu da. Israrla bir şeyler anlatmağa çalışıyordu sanki bana, gözleri, kapanmamakta direnirken. Düşünüyordum ve çeşitli yorumları zihnimde biriktirmeğe çalışıyordum.
Kadınlar, tekrar yıkadılar Zübeyde’yi, ölürken tümü çekilen, ancak damarlarında kalan birkaç damla kanının akışını dindirmek istercesine. Anneleri yıkanırken başında olan ve devamlı bildikleri duaları okuyan kızlarım ki yıkanırken başında durmayı çok istemişlerdi annelerinin, en az otuz kurşun yarası olduğunu söylemişlerdi annelerinin bedeninde. Bu ne vahşet(53), bu ne kin, bu ne biçim kan davasıydı? Ve failler(54) yani kısaca canavar katiller yoktu.
Hükümet Tabibi 35 kurşun yarası sayıldığını belirtmişti, Defin Ruhsatını imzalarken. Otopsi Raporu mu? O, neden gereksindi ki? Düpedüz cinayetti bu, şüpheliler belliydiler, ama yoktular, elleri bilmem nerelerinde, hür ve gamsız(55) bir şekilde, hiç bir şey yokmuş, elleri kirlenmemiş gibi dolaşıyorlardı herhalde, yurtlarında.
Belki de kına yakmışlardı bir yerlerine, başarılı olmalarının şerefine! Kin doluydum, nefret doluydum ve en kötüsü intikam doluydum, elimden gelmediği halde.
Defnettik karımı, çiçeklerle, dualarla, gözyaşlarıyla, belki de uzaklardan birinin, ya da birilerinin muratlarına ermiş olmalarının sırıtışlarıyla. Ağlayamıyordum, şoktaydım, çenem kilitlenmişti.
İki gün daha kaldık oralarda. Çocuklarımın derslerinden kalmaları isteklerim içinde değildi. Her gün annelerinin mezarlarına gitmelerinin onlara moral çöküntüsünü daha bir hissettirdiğini düşünüyordum ve bu beni üzüyordu.
Beni üzen hususlardan biri de, canilerin annelerine kıymalarıyla tatmin olmayıp, onlara da kıymak, anneleriyle aynı akıbeti yaşatmak düşüncesinde olmaları ihtimaliydi. Bu; yaşamımın sonu olacağı gibi, bir katliamla katil olmama ve sonucunda ölmeme de sebep olurdu. Çünkü insan yaşama bir defa gelir ve farkında olmadığımız bir zamanda Zübeyde gibi giderdi, istemese de kendiliğinden.
“Zülâl, çocukları toparlayalım mı? Bu gece, ya da en geç yarın sabah erkenden çıkalım yola. Hem seninkiler üzülmesin, hem de ben bizimkiler için endişelenmeyeyim. Çünkü bu nemrut, cahil, zalim katillerin ne yapacakları belli olmaz. Belki annelerinin ölümü ile tatmin olmamışlardır. Bu, beni bana küstürüyor, düşüncelerimde. Acele edelim istiyorum!”
“Olur âmirim!” dedi belki alışkanlıkla.
”Ben Zülfikar babayla görüşeyim, gelir sana ve çocuklarıma gitme zamanımızı bildiririm…”
“Gitmeseydiniz. Burada kalsaydınız. Hem ömür boyu. Çalışmana da gerek yok. Ben bakarım size, hepinize. Ben ölünce de buranın ağası sen olursun!”
“Ben sizin yaşadığınız acıları yaşayacak kadar güçlü değilim. Hep diken üstünde yaşamak benim karakterim değil. Acım bana yetiyor, bitmiyor, bitmeyecek, tükenmeyecek de, çocuklarım büyüdükçe. Bunu benden isteme Zülfikar Baba. Ama sen istersen gel başımıza, ata olarak, başımıza taç olursunuz. Buraları nasıl halledersiniz, o size kalmış. Gelirseniz size bakarız, evimizin hep Zülfikar Babası, hem Zülfikar Dedesi olursunuz. Siz bilirsiniz. Bu arada söylemem gerek, Zülâl Kardeşin de yolunu bekleyen iki bebesi var, okula giden, annesine emanet ettiği, ayrıca benim çocukların da devam etmeleri, devamsızlıklarının kayıp olacağı okulları var, o nedenle dönmemiz mecburi.”
Durdum, düşüncelerimi tartarak ve onu incitmeden tekrarlamam gerekti:
“Eğer izniniz olursa bu gece, en geç yarın sabah erkenden, sabah ezanıyla birlikte yola çıkmak istiyorum.”
“Bu gece torunlarımla son bir defa beraber olayım, bırak da. Yarın çıkarsınız yola, önünüze ve arkanıza birer koruma arabası vereceğim. Öndeki arabada il sınırına kadar ben de geleceğim sizlerle. Ondan sonrası Allah Kerim. Yeter ki sizler sağ olun, sizler sağlıklı olun, yaşayın, Allah’a emanet olun!”
Yaşamamıştım, yaşayamadığımı düşünüyordum, elim böğrümde, ağlayamıyor, sadece susuyordum. Zülfikar Baba uğurlarken bile. Çocuklar annelerini son bir defa daha ziyaret etmişler, şişelerindeki suyu en son damlasına kadar toprağına dökmüşler, elleriyle toprağını okşamışlardı, Köy Mezarlığında.
Dedeleri onların her birinin ceplerine ayrı ayrı bir şeyler sıkıştırırken, annelerinin mezarını yaptıracağına dair de söz vermişti. Ayrıca, gitmeden önce aracın bagaj kapağını açmamı istemiş ve bir paket bırakmıştı, görmemi istemez tavırla il sınırına kadar beraber gelip orada vedalaşırken.
Bu kere Zülâl yanıma, çocukların üçü de arkaya oturmuş, daha doğrusu yatmışlardı, mezarlıktan çıkınca. Belki de Zülfikar Dedeleriyle son olarak kucaklaşmalarında oluşmuştu bu tablo.
Güneş yükselip de benzin almak için benzin istasyonuna girdiğimde çocuklarımın hayretten açılan gözlerine aldırmaksızın, direnme gücümün sonuna gelmişçesine ağlamaya başlamıştım, tabiri caizse kösnülürcesine(56). Utanmam yoktu, “Dur, durağım” yoktu. Öyle bir olaydı, egemen olamadığım. Dayanıksızca ağlıyordum sarsıla sarsıla. Kendimi kaybetmiştim belki de kendimde.
Çocukların üçü de sarılmağa çalışmışlardı arkadan, yerlerinde doğrularak, biri sanırım en küçük olan Zülbiye, kapımı açarak sarılmıştı, yanımdan. Zülâl yavaşça uzanıp kontak anahtarını kapatmış ve el frenini çekmişti, aynı uysallıkla.
“Yüzünü yıka, açılırsın. Araba kullanmayı bilseydim, sen sakinleşinceye kadar, gecikmemek için ben kullanmaya çalışırdım. Ama şimdilik imkânsız. Yüzünü yıkadıktan sonra kolonyamız yok, ama istersen marketten al, istemezsen kolonyalı mendillerimiz var, şakaklarını ve alnını ovuşturayım, iyice açılırsın.”
“Biraz dinlensem, çay ya da kahve içsem kendime gelirim, merak etmeyin.”
Oysa ben onun omzuna yaslanmayı, gözyaşlarımı dudaklarıyla kurutmasını bekliyordum bencilce ve henüz tazeliğini muhafaza eden acımı yok sayarak.
Zühal’in, bizim senli-benli ve şefkatle konuştuğumuza dikkat ettiğini fark etmemiştik, hem ikimiz de.
Ne kadar kaldık, benzin istasyonunda, önemli değildi. Kendime gelmiştim. Sabah erken kalkan çocukların, gönül üzüntüleri de depreşince(57) tahammülsüzlükleri aşırı boyutlara ulaşmış, yeniden uykuları gelmişti.
“Zülâl, sen de yorgunsun, çocukların ortasına sen de uzan, dört numara gibi ayaklarını bükerek. Zühal arkadaş olur bana, değil mi kızım?”
“Olmaz, Zühal’in de dinlenmeye ihtiyacı var! Yarın okula gidecek. Başlangıç olarak o dinlensin. Öğle yemeği için durduğumuzda da yer değiştiririz. Daha iyi olmaz mı?”
“Peki, Zülâl abla, siz bilirsiniz!”
Kanepeler aynen açık duruyordu zaten. Yastıkları yerleştirdik tekrar, bu kere battaniye örtmeyi yeğlememiştik. Zülâl kolonyalı mendil ile şakaklarımı ovarken çocuklar yatar yatmaz uyumuşlar, ya da uyku moduna girmişlerdi hemen, Zühal dâhil. Düzgün, uyumlu, yorgunluk dolu nefeslerini duyuyorduk, benzinlikten ayrılışımızın hemen ilk 8–10 Km’lik bölümünde.
“Çok mu seviyordun karını?”
“Seviyordum, çünkü çocuklarımın anasıydı o. İyi-kötü on beş yıldan fazla bir zamanı beraber geçirmiştik, aramızda aşk değil, mecburiyetler olsa da. Ve üzüldüm aramızdan, hem de böylesine ayrılmasına. Bu, ne biçim töredir, kana-kan. Üç çocukla ben başıma kaldım şimdi. Bu nedenledir ki, acıya tahammülü olmayan gönlüm doldu, doldu ve boşalmak için ancak biraz önceki zamanı buldu.”
Sesimi kıstım biraz, ne de olsa yerin kulağı vardı, çekinerek;
“Bizi biz başımıza bırakmazsın, değil mi? Çünkü…”
“Çünkü ne?”
“Çünkü sana aşığım, rahmetli karım yaşarken bile, ama rahmetli karımı sevdiğim gibi değil, içten, anlatılamayacak gibi, anlatamayacak kadar.”
O da sesini kısalttı, fısıldar gibi;
“Sus! Çocukların duyacaklar şimdi !” Sonra sesini yükseltti;
“Tabii, yardımcı olurum, başlangıç olarak gerçekten. Çocuklarının himayeye(58) ihtiyaçları olacağını düşünürüm.”
Öğlen yemeği için bir yerlerde durduk. Çocukların gözlerinden hâlâ uyku akıyordu. Ama yüzlerini yıkamaları, tuvalete gitmeleri ve karınlarını doyurup, özellikle su içip, biraz yürümeliydiler.
Koltukları düzelttim, tekrar yola koyulduğumuzda Zülâl ile Zühal yer değiştirmişlerdi, Zühal gelmişti bu kez yanıma, Zülâl gurk tavuk(59) gibi iki çocuğumu koltuklarının arasına sıkıştırmış, şiir okumaya çalışırken, bir taraftan da, bir birini, bir diğerini, öpüyor, hatta kokularını sindirmek istercesine kokluyordu…
Yol bitti, dert bitmedi ama. Gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde olmasına, annesi ve çocukları benim evimde olmasına rağmen, çocuklarına sarılıp öpmüş;
“Selâmetle geldim, evime gidip, duş almam, şöyle bir ortalığı toplamam gerek, giderken olduğu gibi bırakmıştım, çünkü.” demiş, evine gitmekte ısrarcı olmuştu, gecenin o vaktinde ve tek başına. Arabayla götürmek teklifimi reddetmiş;
“İki adım yer, arabayla gitmek de ne olurmuş?” demiş, sabah servisine yetişeceğini söylemişti. Oysa arabayı fabrikaya sabah teslim edecektim. Beraber gitme teklifimi de reddetmişti.
Ve arabanın bagajında Zülfikar Babanın bıraktığı poşette bulduklarım beni hayrete düşürmüştü. Bir çuval dolusu para vardı. Nerdeyse bir ev alacak, belki de peşinatını verip, taksitlendirecek kadar, saymadım. Hemen telefon açtım;
“Biz selâmetle geldik. Hediye bırakmanın ne gereği vardı, Zülfikar Baba?... Tamam, çocukların mürüvvetleri için harcayacağım, ama önceden iznin olursa bir arsa, ya da bir ev alayım onlara, bunu peşinat saydırıp. Ev onların olacak nasıl olsa, hem paraları da değerlenmiş olur böylece. Yoksa banka faizi, devede kulak, biliyorsunuz!... Yoo! Yoo! Kabul edemem, peşinatı sağlamışsınız, bir de koltuk çıkmak ne demek?... Teşekkür ederim. Haydi kalın, sağlıcakla, Allah başımızdan eksik etmesin sizi, Allah sabır versin!”
Ertesi gün, günlerden perşembe idi, ne o gün, ne de ertesi gün görebildim Zülâl’in kendisini. Eskisi gibi, patronların ve muhasebecilerin odalarının temizliğini yapıyor, gecikmeden dönüyordu işinin başına, yorgunluk hissetmeden. Ben de karım yaşarken olduğu zamanlardaki gibi gidemiyordum, çalıştığı bölüme, çekiniyordum ve tıpkı onun gibi cismime eziyet vermekle yetiniyordum.
Bu arada Zülâl’in Zühal’le konuştuklarını bilemezdim, telefonla. Demişti ki;
“Kızım, sizler bana annenizin emanetlerisiniz, ama babanız evdeyken gelemem ben. Ne babanıza, ne de bana lâf gelsin istemem, iki dul insan olarak. O nedenle, babanı ikna et(60), bundan böyle cumartesi günleri mesaiye kalsın, eve gelmesin geç vakte kadar. Ne bileyim, arkadaşlarıyla buluşsun, kahveye, maça gitsin. Yeter ki eve gelmesin ki, ben de kardeşlerinin yıkanmalarına, çamaşıra, temizliğe, ütüye, yemek pişirmeye yardımcı olabileyim. Yoksa hem okuyup, hem de bu işlerin tümünü tek başına kaldırman zor. Bu işleri yapmak istemen tahsilinde gecikmelere bile sebep olabilir maazallah(61). Bunu hem annen istemezdi, hem de sen istemezsin, hem de ben istemem. Bana yardımcı olursun, değil mi?”
“Tabii Zülâl abla! Allah razı olsun senden ve ne diliyorsan, ne istiyorsan Allah gönlüne göre versin.”
“Âmin kızım, âmin. Allah inşallah, sizlerin de bahtınızı açık eder, inşallah başka karanlık günleriniz olmaz, elemsiz, kedersiz sürdürürsünüz kalan ömrünüzü.”
“Âmin ablacığım!”
O gün, benim pabucumun dama atıldığı gün olmuştu. Cumartesi günleri fabrikadan en son ayrılan ben oluyordum. Gece vardiyasına işçileri getirmek için giden servis, eğer Zühal’den bir haber alamamışsam, beni bir kahveye teslim ediyordu, günlük gazeteleri okumak, yan masada oyun oynayanları izlemek için.
Normal günlerin sabah ya da akşam servislerinde onunla yan yana olmak yetmiyordu bana. Elini tutmak istiyordum, ellerini gösterişli bir şekilde çantasının üstünde kilitliyordu. Kokusunu duymak istiyordum, cama dönüyordu, camda yansımamı gözden kaçırmak istemediğini hissediyordum, o kadar.
Bu minval(62) üzerine geçti oldukça uzun bir süre, nominal(63) bir yaşam şeklinde. Kızım akıl etmiş, Zülâl önayak olmuş, hacı teyzeler yardımcı olmuş, evimde Tebarekeler, yedi, kırk ve elli iki mevlitleri okunmuştu. Hacı amcalar sayesinde kırk mevlidi camide de okunmuştu. Bir kısım görevleri yaşının gereği Zülcelâl üstlenmişti camide, gülsuyu serpmek, mevlit şekeri dağıtmak gibi. Neden bu günlerin özelliği vardı(39), bilmiyorum. Ama “Şart” ya da “Gereklidir” denilince uymak zorunda kalmıştım, söylenilenlere.
Zülâl’le bu mevlitlerden birinin ardından el ele olmuştuk, ama kaza ile ama isteyerek ve Zühal görmüştü bizi, “Sakınılan göze çöp batar!” örneği. O kadar ayrı kal, bağrına taş bas, uzak dur, zamanın geçmesini bekle olasılıkları değerlendirmek için, olmadık bir zamanda ellerin kavuşmasını kızına görüntüle ve yakalan. Olacak iş miydi bu? Olacaktı ve oldu da.
Aradan uzunca bir süre daha geçti, kızım Zühal’in tavırlarında bir değişiklik yoktu, bana göre, ama Zülâl utancından olsa gerek iyice uzaklaşmıştı benden, çevremden, çerçevemden bile…
Sonra, günlerden sonra bir gün kızım Zühal, eline aldığı bir kâğıt ve yanına aldığı kardeşleriyle masaya oturmuş ve “Benimle mühim bir konuyu görüşmek istediğini” söylemişti. Hazırlıkları tamamdı, söyleyeceklerini merak etmiştim, hem de oldukça çok. Çocuklar da yanında olduğuna göre hepimizi ilgilendiren bir konuydu herhalde.
Tedirgindim tabii ki. Şimdi “Dananın kuyruğu kopacak” kim bilir aklıma gelen konuda neler söyleyecekti kızım? Oysa el ele görüldüğümüzden beri Zülâl gene hiçbir şey olmamış gibi cumartesileri programladığı gibi işlerini yapmış, onun evde olduğu saatlerde değil evime gelmek, ne evimin, ne de evinin önünden geçmiştim bile.
Boğazını temizledi kızım, önce, nutuk atacak bir parlamenter(64) havasında idi sanki. Elindeki kâğıda şöyle bir göz ucuyla baktıktan sonra;
“Sevgili Babamız… Kardeşlerimle karşılıklı olarak günlerce düşündük, konuştuk, tartıştık. Artıları, eksileri yazdık karşılıklara sayfalara. Artılar o kadar çoktu ki, bir tek eksi dışında. Bu nedenle zaman geçmesin istedik yaşantımızda. Zülâl abla yalnız ve iyi bir insan. Siz de yalnız ve iyi bir insansınız.”
Nefes alır gibi yaparken tekrar elindeki kâğıda yöneltti bakışlarını;
“Anneme bağlılığınızı biliyoruz. Ama bu yaşamınızı engellememeli diye düşündük. Gerçek ki en ağır yük bir abla olarak benim üzerimdeydi, karar alırken!”
“Söylemek istediğini söylesen kısaca ve beni hırpalamasan Zühal!”
“Peki, hemen konuya dönüyorum.”
O kâğıdına bakmakla, ben düşünmekle meşguldüm. Neler biliyordu benim kızım? Oysa onun yaşlarındayken cahildim ben ve evlenmek üzereydim ve bir yılın sonunda da evlenmiş, ikinci yılın sonunda da o doğmuştu, ilk mutluluğumuz olarak kucağımıza.
“Zülâl abla ile evlenmenizi istiyoruz. O dul, yalnız, siz dul, yalnız. Üstelik karşılıklı olarak birbirinizin ilgi alanlarındasınız, her ne kadar birbirinizden uzak olmağa, bunu çevrenizin tümüne hissettirmemeğe çalışsanız da, diye düşünüyorum, yani düşünüyoruz demek istedim. Bu hepimizin fikri. İki ev, iki ayrı nefes, kardeş kardeş yaşamayı öğrenmiş, beş çocuk ve buna mukabil ayrı ayrı zorunluluklar.”
Durdu yine baktı elindeki nota;
“Evlenin diyoruz, henüz Fatima ve Feyzullah’a yaşları küçük olması nedeniyle danışmadık, ama herhalde babaları olmandan dolayı mutluluk duyacaklarını söyleyecekler onlar da. İsterseniz hemen danışırız, konuşuruz onlarla da. Dolaysıyla hem sizin beş çocuğunuz olur, hem de biz, anne kadar yakın bir abla sayesinde, kendimize bakarız, yeriz, içeriz, yıkanırız, okuruz, kısaca yaşarız yani.”
Notuyla birlikteliği gayet iyi idi, şimdiye kadar ve sayfayı çevirmişti bu kez.
“Ek olarak Âişe Anneyi unutmamak gerek, o da size anne, bize babaanne, ya da anneanne olur. Size saygısını ve sevgisini yitirmemekte direnen birinin eşiniz olmasını istemez misiniz? Ha süre çok mu kısa? Bırakın el, ne düşünürse düşünsün. Siz mutlu olmayı istedikten sonra kimsenin ağzı torba değil ki, büzerek üstesinden gelesin. Amma… Gerçekleri hemen kabullenmemizi istemeyin bizden. Zülâl abla eşiniz olabilir, ancak hemen annemiz olmayacağını da bilin. Belki ilerde, kim bilir, saygınlığı, cana yakınlığı, samimiyeti ve koruganlığı(65) ile annemiz de olabilir. Onun bizi buna zorlamayacağına kesinlikle inanıyoruz.”
Bir baba-kızdan ziyade ağabey-kardeş durumundaydık, konuşmaların özüne inince;
“Sen ne dediğinin farkında mısın kızım? Ciddi misin?”
“Hiç şaka yapıyor gibi gözüküyor muyum, böylesine önemli bir konuda?..”
İçimden “Allah” demek, Allah’a şükretmek geçiyordu.
Dünyalar benimdi artık!!!
YAZANIN NOTLARI:
(*) Zülâl; Zararsız, temiz, saf su, su kadar berrak, içimi güzel soğuk su anlamlarına gelmektedir. Öyküdeki tüm isimlerin ayrı ayrı manaları vardır (Arapça, Farsça, Osmanlıca). Buradaki Zülâl örneği onlardan yalnız bir tanesidir. Diğerlerinin anlamları için Sözlüklere bakmak, ya da Google’da dolaşmak yeterli olacaktır. Ancak açıklamam gerekirse;
Zübeyde; Öz, asıl, cevher. Seçme. En üstün.
Zühal; Dokuz gezegenden altıncısı (Satürn)
Zühtü, Zühdi veya Zühti; Her türlü zevke ve dünyalıklara karşı koyarak, kendisini yalnızca ibadete veren.
Zülcelâl; Tanrı.
Zülbiye (Sülbiye); Gezegen (Arapça). Ancak Un Çorbası. Tülbent. Pasaklı, karışık. Yahni. İnce yufka anlamları da vardır.
Allahverdi; “Allah bize bağışladı!” anlamında bir söz (İsim)
Zülfikâr: Hazreti Ali’nin kullandığı, ağzı çatallı kılıcın ismi.
Feyzullah; İlhamını Allah’tan alan.
Hasene; Güzel, iyi, hayırlı iş, iyilik. Osmanlı altın paralarından birinin adı.
Fatima; Peygamberimizin ilk kızı. Denilene göre vahyin ilk geldiği gün doğmuştur.
Hazreti Aişe; Hazreti Muhammedin üçüncü eşi ve birinci Halife Ebubekir’in kızı.
(1) Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.
(2) Akıl Baliğ Olmak; Ergen hale gelmek.
Ergen Olmak; Evlenecek çağa gelmiş olmak. Döl verebilecek duruma gelmiş olan, yeni yetme. Henüz evlenmemiş, bekâr
(3) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(4) Sağdıç: Bilindiği üzere, düğünde güvey, ya da geline yardım eden kimse anlamında olup, Anadolu’da geline yardım edene genelde “Gelin Yengesi” denilmektedir.
(5) Yaşandığına kesin olarak şahit olduğum bir vaka.
(6) Irgat; Tarım ya da yapı işçisi. Gemilerde ve yapılarda kullanılan yatay kolları olan ve birkaç kişi tarafından çevrilebilen alet (Bocurgat).
(7) Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
(8) Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.
(9) Uzluk; Ustalık, işinin eri olmak, ehliyetli olmak.
(10) Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Kısaca; elemek-beğenmek sistemi. Röportaj anlamına da gelir.
(11) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(12) Tedirgin Olmak; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar olmak.
(13) Sabi: Arapçada henüz ergenlik çağına ulaşmamış (küçük) çocuk.
(14) Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.
(15) Es (Pas) Geçmek; Üzerinde durmamak, önem vermemek, boş vermek, önemsememek.
(16) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
(17) Seğirtmek; Çabuk adımlarla ve sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
(18) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data (veri) bilgilerin saklandığı yer.
(19) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden üstün ya da uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(20) Dingildemek; Yerinde, tabanının ya da ayağının üzerinde hareketsiz duramayıp sallanmak, oynamak, kımıldamak. Tartmaksızın söz söylemek.
(21) Haramzâde; Kalleş, kurnaz, kötü niyetli kimse. Anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen yahut babası belli olmayan çocuk, veledizina, piç. Her şeyin küçüğü, büyüğü ile aynı nitelikte olmayan. Terbiyesiz, arsız çocuk. Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizler, bir önceki yıl biçilirken tarlaya dökülenlerden kendiliğinden yetişen filiz.
Nemrut, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
(22) Tımar Etmek; İyileştirmek. Yaralara bakmak.
(23) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(24) Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
(25) Joker; Her şeyin yerini tutabilen. Şakacı. Ahbap. Kimi kâğıt oyunlarında istenen kâğıdın yanına konabilen kâğıt.
(26) Ahkâm; Hükümler. Emirler. İradeler. Kanunlar. Nizamlar. Garip ve gülünç sayılabilecek söz, davranış, şekil, ya da hükümler. Mahkeme Kararı.
(27) Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle el-kol ya da başla yapılan içgüdüsel ya da istençli hareket.
Kadirşinaslık; Kadirbilirlik. Değerbilirlik, iyilik bilirlik, kıymet ve değerleri anlamak, anlayabilmek.
(28) Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
(29) Mevta; Ölü, ölmüş kimse.
(30) Donatmak; Birinin giyimini, kuşamını sağlamak, süslemek. Bir şeyin ihtiyacının karşılanması, iyi iş görebilmesi için gereken nesneleri, alet, edevat, gereçleri temin etmek, vermek.
(31) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı sandıktır.
(32) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(33) Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.
(34) Münezzeh: Tenzih edilmiş, ayrı veya dışarıda tutulmuş, kayırılmış, bir şeye ihtiyacı olmayan, arınmış, temiz, salim, kötü vasıflardan soyutlanmış.
(35) Üçkâğıtçı; Dolandırıcı, dolapçı, düzenci, hileci. Üçkâğıt oyununu oynatan kimse.
(36) Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
(37) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(38) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.
(39) Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.
Bidat; Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir.
(40) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(41) Bırakıt; Miras. Birine ölen bir yakınından kalan, mal, mülk, para veya servet, kalıt, tereke. Kalıtım yoluyla gelen herhangi bir özellik. Bir neslin kendisinden sonra gelen nesle bıraktığı şey.
(42) Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.
Maalesef; Ne yazık ki, üzülerek söylüyorum ki…
(43) Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.
(44) Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
(45) Usturuplu Konuşmak; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun şekilde konuşmak.
(46) Pattadanak; Pattadak. Birdenbire, ansızın.
(47) Aciz Kalmak; Çok çabalamasına rağmen yapamamak.
(48) Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.
(49) Hami; Destek olan, gözeten, kollayan, koruyan, koruyucu. Kayıran, kayırıcı.
(50) Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.
(51) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.
(52) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
(53) Vahşet; Vahşi olma durumu. Korku.
(54) Fail; Öyküdeki anlamı; yasal sonuç doğuran bir suç işleyen kimse. Yapan, eden, işleyen. Başaramamak, başarısız olmak, becerememek, ihmal etmek, yapamamak, tükenmek, iflas etmek… gibi anlamları da vardır.
(55) Gamsız; Derdi tasası üzüntüsü bulunmayan. İnsanı üzen olayları geçiştiren, hiçbir şeyi kendisine üzüntü konu yapmayan.
(56) Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.
(57) Depreşmek; Yeniden kendini göstermek, yeniden ortaya çıkmak, yeniden belirmek.
(58) Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.
(59) Gurk Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk.
(60) İkna Etmek; İnandırmak, kandırmak.
(61) Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.
(62) Minval; Biçim, yol, tarz.
(63) Nominal; İtibari. Sembolik. Sözde. Göstermelik. İsmen var olan.
(64) Parlamenter; Milletvekili.
(65) Korugan; Öyküde ki anlamı; koruyan, gözeten. Ağaç gövdeleriyle yapılmış, korunmaya elverişli ev.