Koskoca minibüs bomboştu, karı-koca bindiğimizde. Ortadaki üç kişilik sıra seçimimiz olmuş, her ihtimale karşı içişleri pencere kenarına yerleşmiş, ben de ortaya oturmuştum.

Minibüse sonradan binen delikanlı seçim hakkını öndeki tek koltuk için kullanmış, sonradan gelenler koltuk seçiminde zorlansalar da kendileri için uygun yerleri seçmelerini bilmişler, bilebilmişlerdi.

Dolmuş; doldu-dolmak üzere idi. Sağ yanım hâlâ boştu. Dolmuş Kâhyası bağırmaya devam ediyordu:

“Haydi, Bahçeli-Emek! Bir-iki!

Nefes nefese bir yolcu, uzun ılgıdır(1) bacaklı, cömert etekli, siyaha yakın koyu, muhtemelen numaralı gözlüklü bayan, uzun topuklu pabuçlarıyla dengesini sağlamak istercesine geldi, yanıma oturdu. Parfümünün kokusu oldukça etkileyici idi…

İçişleri dirseğiyle dokundu koluma. Maksadını anlamıştım. Ayağa kalktım, dikilirken eşim arkamdan poposunu kaydırarak yerini değiştirdi. Şimdi o bayanın yanında eşim oturuyordu;

“Ben rahatsız olmadım. Neden değiştiniz ki?”

Tanıdık gibiydi bu ses, hem yıllar öncesinden akıp gelmişti sanki. Unutamadığım, unutmamam gerektiği halde belki de unutmak zorunda olduğum. Unutmamam gereken bir yaşamım gizliydi bu sesin varlığında. Yüzünü görmek istercesine hafifçe eğilirken;

“Sizi düşünen kim bayan? İçişleri böyle durumlarda aşırı hassastır, hem de otuza yakın yıldır!”

“İçişleri?”

“Benim hanım yani!”

“Ooo! Merhaba İçişleri!” dedi. Sanırım “İçişleri” kelimesini isim gibi anlamış olsa gerekti, bu düşünceye saplanmamın nedeni, lehçesindeki önemsenmeyecek aksaklığa göre Türkçeyi oldukça iyi öğrenmiş yabancı biri olduğunu tahmin etmemdi.

Benimkinde surat bir karış, kuruca bir;

“Merhaba yani!” dedi, önüne bakıp yüzünü bile çevirmeden.

Huzursuz gibiydi minibüse yeni binen bayan. Gözlüklerini çıkardı, belki de silmek için. Gördüğüm o kadardı.

Genç değildi sandığım gibi, ama yaşlı da değildi bizim kadar. Ya önüme ya da pencereden dışarıya bakmam gerekti, karımın yaşattığı malum sebepten.

Ama o nano(2) saliselerle ölçülecek zaman dilimi içinde gördüklerimde yanılmamam gerektiğini düşündüm. Şoförün aynasından yüzünü görmeğe çalıştım tekrar ve dikkatlice. Şapkasının kenarından ya saçını, ya da tokasını düzeltmeğe çalışıyordu.

Bakımlı biriydi. Ya da berberden, ne bileyim kuaförden falan yeni çıkmış olabilirdi.

Sima yabancı değildi. Dediğim gibi yıllar öncesinden kalan sesle benzeşim içindeydi. O; acaba O olabilir miydi? Yıllar sonra, Türkiye’de, bir dolmuş minibüsünde hem? Gözlerini görmeğe çalıştım, hiç olmazsa yanılmamış olmak için.

Evet, gözleri siyah, simsiyahtı, kaşlarına, uzun kirpiklerine, saçlarına yakıştığı gibi. Oysa uzun yıllar öncesinin gözleri mavi, çakır idi aklımın ucundan bile çıkmayan, gökyüzünün, denizin, menekşenin mavisi gibi.

Onun, O olmamasından dolayı rahatlamış mıydım, yoksa Onun O olmamasından dolayı bir üzüntü mü kaplamıştı mevcudiyetimi? Gerçek şu ki yıllar sonra onu özlediğim bir kez daha şekillenmişti gözlerimde.

Bir an hatıralara dalmıştım. Neydi o günler?

Bundan yaklaşık otuz iki-otuz üç yıl kadar evveli idi, daha fazla değil. O zamanlar çirkin de olsam, gençtim, deli-dolu, yaramaz ve üstelik bekâr. Devlet Dairesinde memurdum ve lisan bilgimin üstünlüğü ile çok sık olmasa da, ara sıradan biraz daha sıklıkla yurt dışına gidiyordum, görevli olarak.

Değişik yüzler, değişik insanlar, değişik tatlar, itiraf etmeliyim. İngiltere idi son gittiğim yer. Bilmem ne meydanında(3) insanlar konuşuyorlardı. Sonra bir genç kız çıkmıştı meydana. Konuşuyor ve fakat lisanındaki ya da aksanındaki kesiklik nedeniyle gülüşmeler oluyordu. Konusu; İnsan Hakları idi. Sözlerinin bitiminde bir tek ben alkışlamıştım galiba onu, kürsüden inerken.

Yanıma gelmişti. Yakamdaki rozeti görünce, oldukça düzgüne yakın bir Türkçeyle;

“Türk müsünüz?” diye sordu.

“Evet! Yoksa siz de mi?” dedim.

“Yok, aslen Macar, Hun tarafından, ama anne Türk. Burada Türk Filoloji çalışıyorum. İngilizcem ülkemdekilere göre iyi, gene de yanlışlıklar var herhalde, parkta konuşurken gülüşmeler anlattı bana, konuşma kürsüsünden. Ama kimse anlamadı demek istediğimi. İnsanlar doğumda da eşit, ölümde de. Bunu demek istedim. Hiçbir şeyi, unvan, para, mal, çocuk götürmüyoruz. Her şey topraklar üzerinde kalıyor.”

Konuşurken birden durdu, aklına yeni gelmiş gibi, durgunluğumdan konusunun beni ilgilendirmiyor oluşu gibi algılamış olsa gerekti.

“Siz Türk, neden burada?”

“İş icabı gelmiştim. Bir hafta-on gün buradayım!”

“O zaman Trafalgar’a(4) gidelim. Orada istersen basamaklara oturur konuşuruz. Daha ziyade sen anlat, ben dinleyeyim Türkiye’yi. Hiç görmedim. Ama bir gün mutlaka gideceğim. Ve babam izin verirse bir Türk’le evlenmek isterim.”

İçten pazarlıklıydım. Çakır gözlerinden ayıramıyordum gözlerimi. Tanışalı daha birkaç dakika olmadan güzelliğine bayılmış ve onu arzular olmuştum.

“Nerede kaldığını” sordum. “Pansiyonda” dedi.

“Yemek ısmarlayayım mı? Benimle gelmek, Türkiye’mi, anlatacaklarımı dinlemek ister misin?” diye sordum. “Tabii, Türk arkadaş, abi!” dedi. Oysa yakınlaşmamın sebebini anlayabilseydi, bu kadar içten konuşabilir miydi benimle?

Yemek yedik, şarap içtik, sonra bir kulübe gittik, dans etmek için. Ona sarıldıkça içim gidiyordu, dans ettikçe arzum körükleniyordu ve fakat o güne kadar tatmadığım bir duygu egemendi tüm varlığıma. Cinsellikten uzak, ama cinselliği de tümüyle içinde saklayarak, utanarak da olsa.

“Gitme!” dedim. “Benimle kal. Hem bu gece, hem de ben buralardan gidinceye kadar. Sonra da Türkiye’ye gel. Belki Türkiye’de düşündüğün insan benim, ilerideki yaşamın için.”

Beraber geldik otele, odama çıktık ve beraber olduk, hem ayrılacağım güne kadar her gece. Yiyor, içiyor, yatıyorduk. Gündüzleri o okuluna, ben işlerim için gerekli mevkilere gidiyorduk. Tatil günlerinde gezdiriyordu beni.

Madam Tussaud Müzesi, London Eye, British Museum ve birkaç önemli müze daha, adı aklımda kalmayan meşhur iki kilise(5) ve Big Ben gezdiğim yerlerdi. Hepsinde de o ufacık makinesiyle ilgililer izin vermişse izinli olarak, değilse gizlice resmimi çekmişti. Ben onun kadar cesur değildim, sadece izin verilen yerlerde çekebildim onun resmini, o ufacık makineye onu sığdırmaya çalışarak.

Beklenen gün geldi, dönmem için. “Gitme, kal!” dedi. “Gitmem gerek, kalamam, ama sen okulunu bitir, gel, beni biliyorsun, istiyorsan beni, bekleyeceğim!”

Gerçekten bir bekleme vaadi mi idi sözlerim, yoksa geçici bir heves ya da heyecan mı? Herhalde ikincisi olsa gerekti, tatmadığım bir duygu deyişime de boş vermiştim, o benim olunca. Ama gerçekten kendime bile yalan söylediğimin farkındaydım. Çünkü o beni unutmadıkça benim onu unutmam, tüm varlığını zihnimden silmem mümkün değildi.

Dediğim gibi cinsellik bir yana onu sevmiştim ve hatta iddia edebilirdim ki âşıktım ona. Bunun bence de bir başka izah yolu yoktu, olamazdı da.

Ayrılırken, daha uçağa bindiğimde unutkanlığım başlamıştı, hostesin ulaşamayacağım gözlerinde. İnsan, daha doğrusu yalnızca ben, ne kadar egoist(6) ve nankördüm(6), değil mi? Hem yıllar öncesinden kalıp, bugüne değin devam eden...

“Arkadaşına aldığımız hediye yeterli midir acaba?” diye soran eşimin sesiyle hatıralarımdan geri döndüm, daha doğrusu sesinin tizliğinde geri dönmek zorunda kaldım. Eşime bakarken eşimin yanında oturan ona dikkatli bakmak, incelemek, belki de onu zihnime nakşetmekti(7) maksadım.

“Anlamadığımı sanan eşim sorusunu yinelediğinde, sadece “Yeterli, yeterli!” diyecek kadar çıkmıştı sesim. Eşim ise; “Önüne dönsene sen!” diye azarlarcasına fısıldamıştı.

Onun minibüse bindiği andan itibaren kazandığım o kısacık saniyeler onu zihnime yeterince kazımağa yetmişti. Şöyle ki; koltuk arasına sıkıştıramayıp koltuk dışına taşırdığı bacakları güzel, düzgün, cömert ve fakat az-biraz da olsa selüloitli gibiydi.

Göğüs dekoltesi(8), mevsim gereği olsa gerek, kapalı idi. Çekici bir güzelliği, itici olmayan bir makyajı ve davetkâr bir cazibesi vardı. Ona esmer güzeli desem, abartmış olmazdım. Kalın dudakları, hokka gibi burnu(9) ve bu güzelliği ile hiç de uyumlu olmayan siyah, simsiyah gözleri vardı, dediğim gibi.

Bence O, tıpkı O idi, yıllar öncesinden beynimde takılı kalıp, unutmadığım, unutamadığım. Gözüm ısırıyor değil, çok iyi tanıdığım biri gibi geliyordu bana O. Bir de gözleri mavi, menekşe, çakır olsaydı.

Geri zekâlı idim. Gözlerinin lens olabileceği hiç aklımdan geçmemişti bir an için de olsa. Çok, çok sonra, olaylar gelişince ve ben bu güne geri dönünce anlamıştım birçok şeyi olduğu gibi, her şeyi, gerçeği de, ya da gerçekleri de.

O esmer güzeli bayan, göz ucuyla fark ettiğim kadarıyla çantasından bir kart çıkartıp uzattı eşime;

“İçişleri, bu benim kart. Adım Suna. Ufak-tefek bir kuaför dükkânı, ama sevdim seni. Uğra istersen, bir münasip zamanda.”

Kartı verdi, “İnecek var!” dedi ve indi dolmuştan. Dolmuştan inerken, gözlerini ve mevcudiyetini dolmuşta, hayır, hayır, bende bırakmıştı galiba. Ya da bana öyle gelmişti. Oysa benim tanıdığım İngiltere’deki Macar kızın adı Sonja idi.

Karım kartta ne yazılı olduğuna bakmadan ve belki de “Ayıp olmasın!” diye cebine atmıştı, sonra da “Belki gerekir!” düşüncesiyle olsa gerek çantasına koymuştu.

“Hafızayı beşer, nisyan ile malul olmalıydı(10).” Bir tarafta içişlerinin tedavisi mümkünsüz kıskançlığı, bir tarafta Allah’ın güzellik dağıtırken benden esirgediği yakışıklılık, yani; çirkinliğim etrafımla ilgilenmemi yasaklıyordu.

Gerçek şu ki, karımın da inkâr edilemeyecek bir cazibesi vardı, zamanında. Hatta şimdi bile. Ama dolmuşta gördüğüm insan Tanrı’nın mucizelerinden biri idi sanki karımın yanında. Ve tanışmak, tanışmayı ummak bile ekstrem(11) sınırlarımın üstünde idi. Belki de nano bir ümit. O halde unutmak, unutuvermek olmalıydı içimden geçenleri. Mecburiyet mi desem?

Kim kime, dum duma(12) olan bir dünyada zihnimi neden ulaşmam mümkün olamayacak şeylerle meşgul edecektim ki? Hem niye? O güzel bayan belleğimde yer mi edecekti ki? Hem nasıl? Doğrusu kendi değerlerime dönmem sıkıntım olacaktı, ama dönmeliydim. Bu yaşta bir eş, iki yetişkin evlât, ev-bark olayı ile dünyadan, hatta yaşamdan bile vazgeçiş vardı düşüncelerimde.

Tevekkül(13) denen bir birikimle “Ununu eleyip, eleğini duvara asmış” biri olarak sonucu, yani ahreti(14) beklemeliydim, yaşım çok ilerilerde olmasa da. Kendimi vaktinden önce yaşlanmış hissediyordum, göçe hazırlanmış olarak görür gibiydim kendimi.

Yaşamım televizyon seyretmek, gazete okumak, evden-camiye, camiden kahveye gitmek ve günlerin mana ve ehemmiyetlerine uygun olarak karımın tenkit(15), şikâyet, muaheze(15) ve kıskançlıkları içinde geçiyordu.

Bir siparişi almayı mı unuttum, hemen tenkit. Bir özel günü mü hatırlamadım, “Ben olmasam sokakta kalırdın be!” gibi okşayıcı(!) sözler. Bir yere gideceksek, arabamızın direksiyonunda beklerken bunaldığımda “Geciktin!” dememe bile imkân bırakmadan ağız dolusu kinaye(15), esirgenmemiş sözler…

Hepsi bu kadar mı? Değil. Kızdığım şeylerden biri, cumartesi-pazarlara sığışan rahat günlerimde rahat edemememdi. Şöyle ayaklarımı uzatıp televizyonda bir şeyler seyretmeğe çalışsam, inadına yapar gibi elektrik süpürgesi yaparlar, perdeleri değiştirirler, bulunduğum odaya askı getirip çamaşır asarlardı.

Ayda bir defa ya cumartesi, ya pazar günleri sabahın onunda oyun arkadaşları gelir, gecenin oldukça ilerleyen vakitlerine kadar oyun oynarlardı, kızım, kaynanam dâhil, ha-ha, hı-hılarla.

“Biz odana getirirsek, verirsek alır, tıkınırsın!” derlerdi yaptıkları yiyeceklerden ya da içeceklerden gönüllerinden koptuğu takdirde. Ya da daha sabahın o vakitlerinde taltif ederlerdi(!)(16)

“Git arkadaşlarınla oyna, gez, zıkkımlan(17)!” diye.

Avare(18), avare şehrin sokaklarına atardım kendimi, arada bir evin önünden geçer, salonun ışıklarına bakar, sesleri dinlerdim; “Gittiler mi?” diye. Yaşamımda bir tek kez bile başarılı olup evime girememiş, odama çekilememiştim, gerçek.

Kahveye, ya da meyhaneye özellikle gitmezdim o günlerde. Çünkü kahvenin kokusu geldi, zıkkımlanmasını bilmiyorsun!” diye sülâlece yapılacak azarlanmaya (gerçekten) katlanmamak için.

Hatayı başlangıçta yapmıştım. Karımın sevdiğini sanmıştım beni. Zengin bir ailenin malı-mülkü yalnız kendisine kalan ikinci kızıydı o. Onun özenci elde etmekti. Elde etmişti beni, oysa ben ona bağlanmıştım, ulaşamayacağım sevginin bunalımı ile.

Babası evimizi almış, dayatmış, döşetmiş, kapının önüne de ruhsatı kızının üzerine en son model arabalardan birini koymuştu, evlendiğimizde. İlk çocuğumuz, yani oğlumuz olduğunda babasını kaybetmiştik. Annesi de, evde kalmış kızıyla birlikte bizimle kalmaya başlamıştı, kendi evlerini dayalı döşeli kiraya vererek. Acımasızlık bir iken bine ulaşmıştı, yaşamımda benim için.

Ayrılma dileğimi şekillendirmeme çeyrek kalışın arifesinde ikinci çocuğumuz, yani kızımız da doğunca ben vazgeçememiştim evlâtlarımdan, bu kere onlar benim başımı alıp gitmemi beklerlerken.

Hapırarak(19), köpürerek de olsa yaşamımı devam ettirmek zorunda idim. Çünkü cascavlak(20) ortada kalacağımın bilincinde idim, sığınacak bir kümesim bile yoktu ve önceleri sadece maaşla, sonraları emekli maaşı ile geçinmem zordu, hem çok zordu. İşin yanlış belki de en kötü tarafı (bence) yavrularımın da sempatisi yoktu bana karşı.

Karım yirmi dokuz yıldır, haydi bir yıl da benden avans olsun, otuz yıldır bu günlerdeki gibi, bu kadar uzak değildi benden. Sanırım ki fiziksel etkinlikleri ile ilgili sorunlarını yaşamaya başlamıştı ve buna kendilerince “Menopoz(21)” deniliyordu, galiba.

İlk bebeğimiz, yani şu anda sıpa kadar olup bu sıralarda askerlik görevini yedek subay olarak yapmakta olan oğlumuz olduğunda ilk kez tavrı, edası değişmişti karımın.

Sonra al bebek-gül bebek kızımız doğunca tamamen dönmüştü bana sırtını. Damızlık(22) bir sığır kabul edildiğim inancımı yitirmedim yıllarca. Bebeler doğmuş, görevim bitmişti. Hiçbir bakımdan mecburiyeti kalmamıştı eşimin bana. Oğlu, kızı, anası, evde kalmış kız kardeşi her şeyi idi onun. Yaşasaydı belki babası da onların içinde olurdu. Rahmetli…

Ama o onlar gibi değildi, severdi beni, bazen tavla oynar, bazen seslenilenlerden sıkıntı duysa da; “Gel damat, şöyle birer viski parlatalım!” derdi, genellikle yatsı namazını kıldıktan sonra ve cumartesi-pazarları.

Karım annesine, yani kayınvalideme, kayınvalidem de kızına çekmişti mutlaka, soyağaçlarının diğer bölümlerini bilemediğimden tavır, eda ve yaşam şekillerini ancak böylesine düşünebiliyordum. Çünkü hepsi el ele vermiş, kısa yoldan göndermişlerdi garip, kendi halinde, sevecen bir insanı, yani kayınpederimi öbür tarafa.

Eh! Benim de kayınpeder gibi göçe hazır olmam için zamanın eli kulağında gibiydi. “Keşke!” dediğim zamanlar olmadı değil. Ama vadeyi Tanrı’nın iradesi belirliyordu ve o an gelince ne bir saniye öncesinde, ne de bir an sonrasında(23) tecelli etmiyordu(24) sonun, terk edemiyordun yaşamı.

Camiye, kahveye gidişim kurtuluşum oluyordu bir bakıma. Bir-iki dostla sohbet, ya da fikir jimnastiği, bir bardak çay, oynayanları seyretmek hoşuma gidiyordu. Ev halkı(!) tarafından oyun oynamam kısıtlandığı gibi, kahvede bulunma vaktim de saatliydi.

Nedense bazen kahveden dönüşlerimde huysuz oluyormuşum(muş!) Oysa tevekkül denen bir şey vardı. Asla ve asla paralı-kazanmalı-kaybetmeli oyunlar oynamadığım gibi, seyretmezdim bile. Çünkü zaman gelir insanlar dillerine hâkim olamazlar, kaybederlerse yanlarında ben varsam şöyle bir bakarlardı ki “Uğursuzluk senden!” derler gibi, hissederdim.

Zaten öyle kişilerin yanından geçmekten bile çekinirdim. Ne demişler, “Bir musibet bin nasihatten evlâdır!” Ya da; “Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yemeli!”

Kahveyi eve getirmezdim, asla. Şunun için söylüyorum bu sözü, üstüne basa-basa. Ceketime sinen sigara ve kahve kokusu için ceketim balkonda çamaşır ipine asılır, bütün gece kokusunun kaybolması için kendi başına sallanır dururdu ipte.

Üniversitenin bilmem kaçıncı sınıflarında birkaç yıldır okuyan kızım, bir akşamüzeri umulmadık bir neşeyle girdi kapıdan. Tuhaf gelmesin kızımızdı ama bir bakıma yalnızca annesinin kızı, ağabeyinin has kız kardeşi idi o kadar. Ha, bir de anneannesinin ve teyzesinin “kınalı kuzusu” idi.

Ben mi? Ben dış kapının mandalı idim, tabiidir ki, ama çocuklarım, asla vazgeçemeyeceğim, ömrümü adadığım, canımı uğurlarına, çekinmeden seve seve vereceğim yavrularımdı, canlarımdı.

“Arkadaşımın nikâhı ve düğünü var. Saçımı boyatmam, manikür, pedikür ve saire yaptırmam gerek. Bakarsınız benim de kısmetim çıkar, boyu-boyuma, gönlü-gönlüme uygun iyi biri olur, tanıdığımız, bildiğimiz birine benzemez inşallah!”

Kastettiğinin kim olduğu belli idi. Diyeceğini demiş, mesajını vermiş, ama susmasını bilmemişti, benzemek istediği annesi gibi.

“Hangi elbiseyi giysem? Yoksa çıkıp yeni bir elbise mi alsak?”

“Madem özel bir gün, çıkıp yeni bir elbise alalım kızımıza!” dedim. Nasıl olsa içişlerinde para gani(25) idi…

Yaşamımızda ilk defa böyle bir teklifte bulunmuşum gibi baktı yüzüme kızım, annesi atıldı yan tarafından hemen;

“İyi olur! Baban götürür bizi, oradan da babanın baygın-baygın, mayışmış(26) gibi gözlerini ayırmadığı kuaföre gideriz. Belki babanın hatırına bize tenzilat yapar. Dur bakayım kartını şuralarda bir yerlere koymuştum. Tamam buldum!”

Sonra bir hayret nidası yükseldi ağzından;

“Aaa! Bizim soyadımız aynen. Karı-koca birlikte idare ediyorlar herhalde. Tesadüfün bu kadarı olmaz. Kocasının ismi de seninki ile aynı, eklentisini yok sayarsak; Suna ve Aşkım Günay Akantekir(5), Akantekir Kuaför. Neyse! Nereli olduklarını, nereden geldiklerini, kim olduklarını sorar, öğrenir, ad benzerliğimizi anlatırız.”

Yaşamda her şey onlar için bu kadar basitti işte. Çünkü maddi olarak tüm özençlerini yerine getiriyorlardı, eksikleri yoktu, olamazdı da, değer verilenler haricinde. Çünkü paranın alamayacağı şeyler de vardı ve muhtemeldir ki onlar bunlarla hiç karşılaşmamışlar, hatta hissetmemişlerdi bile, yıllardır uzaklardan görüp hissettiğim kadarıyla.

“Ben arabayı ısıta koyayım. Kaç dakika sonra inersiniz?”

“Beş dakikada ineriz!”

“Yarım saatte yani!”

Sadece yüzüme baktılar. Oysa kayınpederin arabayı hediye etmiş olmasından dolayı kendisine kızgın, Sürücü Belgesine sahip olmamdan dolayı pişmandım. Beklemekten hiç haz etmezdim çünkü. Ama bu benim kaderimdi.

Kuaför için söyledikleri sözlerin üstünde durmadım ama benzerliğin nasıl bir tesadüf olduğunu düşünmeden de edemedim, merdivenlerden inerken.

Dediğim gibi, onların gelmeleri tahmin ettiğim gibi yarım saati birkaç dakika geçirmiş olarak gerçekleşti, surat asma haklarını her zamanki gibi kullanmışlardı. Hatta diyebilirim ki surat asma haklarını benim yerime de kullanıyorlardı!

Hareket ettik ve istedikleri yerde bıraktım onları. Cep telefonum açıktı ve işleri bitince arayacaklardı beni ve oradan da istedikleri yerlere bırakacaktım onları, ne de olsa boş gezenin boş kalfası, işlerine geldiğinde koca ve baba ve çok zaman özel şofördüm ya!

Bir park yerine çektim arabayı, gazetemi açmama rağmen, bastıran bir gevşeklikle uyumağa başladım (galiba).

Telefonun sesi uyandırdı beni neden sonra:

“Bu kaçıncı çaldırışım? Bir haltlar mı yiyorsun yoksa? Biz şuradayız, gel al bizi, gecikme!”

Sitem dolu bir emirdi karımın sesi, çok zaman olduğu gibi, ama her zamanki gibi değil. Çünkü bazen “lütfen!” dediği zamanlar da olurdu.

Trafik sıkışıktı ve bu benim sitem arkasından yiyeceğim fırçanın dozunun artacağına işaretti.

“Çok geciktin!” dedi karım, başka bir şey demedi, inanılması güç bir şey, ama demeyişine de hayret ettim zaten. Sanırım adını-sanını bilmediğim bir melek okşamıştı saçlarını, munisleşmişti.

Adresi tarif etti karım, verilen karttan okuyarak. Oysa kuaförün o gece indiği durak o günkü gibi hatırımdaydı, bir de saklamamam gerek, telefonun başındaki kart kutusunda bir adresi ararken gözüme ilişmişti karttaki kuaför adresi, isim-cisim, adres-telefon numarası…

Ama o numaraya ulaşamamıştım, ya cesaretsizliğimden, ya telefona kuaför beyin çıkma ihtimalinden, ya da karımın korkusundan! Ulaşmayı bu nedenle aklımdan bile geçirmemiştim desem yeri, hem geçirmemeliydim de. Yoksa bu nedenle evlâtlar dâhil kapı dışarı edilirsem, sokaklardan başka sığınacak hiçbir mekânım yoktu, daha önceden de söylediğim gibi.

Olsa olsa birkaç günlüğüne Ali Sümbül’ün kahvede pinekleyebilirdim(27) sandalyeler üzerinde tüneyerek. Ya sonra? Ali Sümbül nüfusuna alamazdı ki beni! Hem; “Dostluk başka, alışveriş başka!” der, savardı başından beni, gereğine uygun olarak.

İşte bu nedenledir ki karım, belirli bir zamandan sonra ailem dediklerim için mecburiyet haline geldiğimi, beslemeden(28) farksız olduğumu gayet iyi anlatıyor ve hissettiriyordu, ama yapacak başka bir şey yoktu, elimden gelecek. Bir bakıma menfaatim için tahammül mü denirdi ki yaşam biçimime?

Tarif üzerine geldik istedikleri yere ve onları telefon edecekleri vakte kadar beklemek, belki de kuaföre gözükmemek, duygularıma egemen olamamak korkusuyla acele uzaklaştım oradan. Ben ayrılırken dikiz aynamdan onların henüz kuaförün kapısına ulaşmamış olduklarını görmüştüm.

Yoksa Allah muhafaza gözlerim kör bile olsa; “Mayışmış olarak baygın baygın baktığımı” iddia edebilirlerdi, karım da, kızım da…

Gelmemi istedikleri vakti belirten telefonlarını alınca, nasıl olsa özel şoförleriydim ya, belirledikleri kapı önüne gelmiştim. Gerçekten “Kuzguna yavrusu Anka gözükürdü(2)!” Kızım, gördüğüm en güzel evlât idi. Saçlarının şekli ve yeni aldığı elbise yakışmıştı kendisine doğrusu.

Direk olarak düğün salonuna giderken kızımın annnesine dediği şuydu;

“Oğlan genç ve yakışıklı, ama ben yabancı kökenli bir gâvura(30) mı kaldım?”

“Doğrusu kızım sen bir Pamuk Prenses, o ne idüiği belirsiz biri. İyi ki ümit verir gibi davranmadın oğlana. Gerçi onun tavrı, özellikle ismini-cismini öğrenmesinden sonra aşırı gibiydi, ama böylelerinden uzak duracaksın. Elini versen, kolunu isterler bunlar çünkü.”

Gülümseyerek, gülerek devam ettiler sonra kulak misafiri olduğum konuşmalarına;

Suna Hanım karımı tanımış ve gene isim gibi algılayarak; “Hoş geldiniz İçişleri Hanım!” demişmiş. Sonra kızımın ve karımın düğüne katılacaklarını öğrenince onlar için daha özenle, kendisi ve yanında çalışan ve “Aşkım!” dediği genç meşgul olmuş. Üstüne üstlük “Ayak alışsın!” diyerek para almadığı gibi “Kocaya da selâm” demişmiş!

Karım, kızıyla beraber olacağını söyledi. Malûm konuşmalarında da kısmen de olsa belirttikleri üzere; “Kızı kendi başına bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya gidermiş!”

Karım, Fabrika Bekçisi gibi başında durmalıymış! Bana gerek yokmuş, hem zaten düğün yemekli olup davetiye iki kişilikmiş.

“Onu yeniden görseydi baban, yine baygın-baygın süzerdi gözlerini!” demeyi unutmadı karım, sitemle yüzüme bakarak arabadan inerken. Sonra;

“Sen eve git istersen, biz yokken rahat rahat zıkkımlan! Biz, olursa biriyle, olmazsa taksi tutar geliriz!”

“Siz telefon edin, ben gelir alırım sizi. Gecenin kör vaktinde, belki de içkili birini mecbur etmeğe, hem de dünyanın parasını taksi için vermenize gerek yok! Hem güven meselesi de önemli!”

“Ay! Ay! Ay! Bizim güvenimizi de düşünürmüş! Külâhıma anlat sen onu. Kim bilir ne düzenbazlıklar(32) peşindesin ki, ‘Telefon edin, gelirim!’ diyorsun.”

“Önemli değil ne düşündüğün. Yeter ki neşeniz kaçmasın benim yüzümden. İyi eğlenceler, telefon etmenizi bekleyeceğim. Bunu bilin, bu yeterli benim için!”

Bırakıp ayrıldım oralardan. Akşam yemeğini bir yerlerde yiyip nefsimi körletmek(33) düşüncesindeydim. Yasaklar boynumu da, belimi de büküyordu.

Telefonum çaldı, arayan numarayı bilmiyordum, gene de merak edip açtım;

“Ben Sonja, yani şimdi Suna. Hatırladın mı beni?”

Yıllar geçse de üzerinden unutmamıştım, unutabilir miydim hem, çok kısa da sürse paylaştığımız günleri ve beraber harcadığımız saatlerle, ilk aşkımı! Gerçekten o, ilk aşkımdı, kendime bile yıllar sonra da olsa tekrar itiraf ettiğim, edebildiğim.

“Hiç unutmadım, hiç aklımdan çıkmadın ki, şimdi hatırlayayım!”

“Ama o akşam tanımadın beni.”

“O simsiyahlara bürünmüş, zihnimi yoklamama rağmen hayal bile edemeyeceğim varlık sen miydin?”

“Ne demezsin?”

“Peki neden?”

“Uzun bir öykü…”

“O zaman ister misin ilk günümüzdeki gibi yemeğe çıkarayım seni?”

“Sonra da otel mi?”

“Yok, sadece eskiyi anmak ve seni kucaklamak, özlemiş olarak!”

“O halde gel bizi al, oğlumuz da merak ediyordu seni, tanışmış olursunuz!”

“Oğlumuz mu?”

“Uzun bir öykü dedim ya, belki bir, belki birkaç güne sığamayacak kadar uzun. Bir yemek süresinde bitmeyecek gibime gelir, ama anlatmağa çalışırız Aşkım’la. Neden Aşkım olduğunu, neden ismini ve soy ismini taşıdığını biliyorsun artık. İnanmadığın takdirde DNA testini(34) yaptırabilirsin istersen. Sözlerle zamanımızı kısıtlamayalım. Hemen gel, çünkü yılların birikimi özledim seni ve biliyorsun;  Nobody loves you as much as I do (35)!” senden ayrılırken söylediğim son cümle idi bu! Hatırlaman gerek!”

“Hemen geliyorum!...”

Saçlarını kendi rengine, o tanıştığımız ilk günkü haline çevirmiş, kendi mavi gözlerine dönmüştü, lenslerini çıkarıp. Makyajı tıpkı o günlerdeki gibiydi, yalın. Hatta onunla tanıştığımız ilk günkü elbise vardı üzerinde. Hâlâ o günkü gibi miydi, yoksa kendi bedenine uygun olarak düzelttirmiş, ya da yeniden mi satın almıştı aynısını?

Onu unutmamış bir nankör olsam da evlenmiştim karımla. Yıllar sonra pişmanlığım tavan yapmıştı. Hele o fidan boylu oğlanı da görünce yanında. “Oğlumuz!” demişti, hemen öğrenmeliydim.

Önce ona, sonra oğluma sarılırken engelleyemediğim gözyaşlarım vardı, biriktiremediğim, engelleyemediğim. Sanırım Sonja da aynı duygular içindeydi.

Arabaya bindiler, tarif ettikleri yere götürdüm onları. Gecenin bitmeyeceği inancındaydım. Ama özetle Sonja benden sonra şöyle yaşamıştı, bir çırpıda;

Önce özlemini dile getirmek için, daha sonraları ise hamileliğini anlatmak için mektup yazmak istemiş bana, başarılı olamamıştı, adresimi kaybettiğinden.

İngiltere’de doğan oğlumuzu önce İngiltere’de, sonra Macaristan’da ele-güne muhtaç olmadan büyütmeğe çalışmıştı. Özlemi ben idim, hem de oğlumuzu tanımamın hakkım olduğunu düşünmüş, babasının ve annesinin vefatını takiben elde-avuçta olanları değerlendirip, tası-tarağı toplayıp Türkiye’ye gelmişti.

Önce oğlumuza Türk Nüfus Kâğıdı çıkarttırmış, kendi de Türk Nüfusuna geçmiş, Müslümanlığı öğrenip Müslüman olmuş, ismini Suna, soyadını benim soyadım olarak yazdırmış kayda, oğlunu da bir Türk ve Müslüman olarak büyütmüştü, seneler süren beni aramalarında başarılı olamamaktan dolayı üzüntü yaşayarak.

Oğlumuz Aşkım okumuş adam olmuş, bir Türk olarak askere gitmiş, sonra annesini yalnız bırakmamak için kuaför olarak yaşamına devam etmeğe başlamıştı.

Yıllarca aramışlardı beni sokak-sokak, cadde-cadde. Telefon rehberlerine bakmışlardı, doğal olarak telefon rehberinde adım yoktu, çünkü evimizin telefonu, rahmetli kayınpeder üzerine kayıtlıydı ve değiştirmemiştik. Tanıştığımız günlerde ise cep telefonu henüz icat edilmemişti (galiba).

O akşam karşılaşmamız Tanrı’nın lütfu olmuş, onu arayabileceğim inancıyla kartını vermişmiş eşime. Oysa siyahlara bürünmese onu öylesine çabuk tanır ve tapınmaya başlardım ki! Hem gerçekten.

Ne kahrından siyahlara boyandığını, ne de gözlerini lenslerle kararttığını anlayamamış, bilememiştim o gece, tüm benliğimde onu hissetmeme rağmen.

Ve beklemişti Suna beni günlerce, gecelerce, ümit ederek, hiç olmazsa bir kere daha görmek için. Yıllarca teselliyi bir başka aşkta aramamıştı, kendine ve oğluna yetmişti.

Ve karşılaştıklarında oğluma kız kardeşini anlatmıştı, üvey de olsa. Bizi çok öncelerden masal gibi, öykü gibi defalarca ve yıllarca anlatmıştı.

Kızımın da eşimin de Sürücü Belgeleri vardı.

“Oğlum!” dedim. “Beraber gidip arabayı düğün salonuna bırakalım. Kızıma, yani kız kardeşine anahtarı sen ver ve sadece “Babanız gönderdi!’ de! Simasını unutmamışsındır herhalde. Oradan biz bir taksi ile döneriz bundan sonraki annenle ve seninle yaşayıp paylaşacağımız evimize.”

Yıllar süren bir sevgi açlığım vardı.

Ve artık karımın kocası, çocuklarımın zorunlu babası olmam gerekmiyordu. Hele hele artık onlar tarafından kapı dışına itilmekse aklımın ucundan bile geçmiyordu, hiçbir şeyden korkmuyordum, doğruma kavuşmuştum yıllar sonra da olsa. Çünkü “Doğrular doğru yerde aranmazsa bulunmazdı!(36)” …

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Türkiye’mde böyle isimler ve bir kuaför varsa öykü ile hiçbir ilintisinin olmadığını anlatmak isterim. Suna, öyküde belirtildiği gibi Sonja ile benzer olduğundan, Akantekir ise kendi soyadımın harflerinin yer değiştirilmesi ile oluşmuş bir soyadıdır.

(1) Ilgıdır Bacaklı, Yöresel bir terim olup, zayıf, uzun bacaklı anlamında kullanılmaktadır.

(2) Nano: Arkasından gelen şeyin milyonda birini ifade eden bir terim.

(3) Hyde Park; Londra’daki park adı.  Oradaki Kürsünün adı; “Speakers’ Corner” idi. Yani Konuşmacının Köşesi.

(4) Trafalgar Meydanı; Londra’da her zümreden insanın toplandığı, boş bir sütunun bulunduğu, güvercinleri bol olan geniş bir meydan.

(5) Westminister ve St. Paul’s Cathedral; İngiltere’deki bu meşhur kiliseler.

(6) Egoist; Bencil. Öncelikle ve yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâm, egoizm ve bencillik öğretisine inanan. Kendisiyle ilgili sürekli bir takım özelliklerinden bahseden birey.

Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

(7) Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak.

(8) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(9) Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

(10) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(11) Ekstrem; Bir şeye gereğinden çok değer veren, bağlanan.

(12) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

(13) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

(14) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

(15) Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.

Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

(16) Taltif Edilmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlü alınmak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirilmek.

(17) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(18) Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.

(19) Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

(20) Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

(21) Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarının düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. Son âdet kanaması anlamındadır.

(22) Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).

(23) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(24) Tecelli Etmek; Kendini göstermek, ortaya çıkmak, görünmek, belirmek.

(25) Gani; Zengin.

(26) Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.

(27) Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.

(28) Besleme; Evlâtlık olarak alınarak ev işlerinde çalıştırılan kız. Yanaşma. Birinin yanında çalışan hizmetli, tutma

(29) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır.  

(30) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.

(31) Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

(32) Düzenbazlık; Hile yoluyla aldatmak. Hile yapmak.

(33) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(34) DNA Testi; Nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.

(35) Nobody loves you, as much as I do! “Seni hiç kimse benim kadar sevemez!”.

(36) Doğrular doğru yerde aranmazsa bulunmazdı M. Selahattin ŞİMŞEK