Üçü de babaları ile gurur duyardı. Babalarına Bürümcüklerin(1) Emin derlerdi önceleri. Sonradan hacca gitmiş, Bürümcüklerin Hacı Emin olmuş, sonra ilerleyen zamanda (ikinci ya da üçüncü kez hacca gidişinden sonra) sadece Hacı Emin olarak tanınır olmuştu.
Yaklaşık bir altmış-bir altmış beş boylarında, altmış kiloyu geçmeyen zayıf cüssesinden(2) ziyade, insanlığı ile tanınan biri idi o. Aklaşmış saçları, temiz, düzenli, aka yakın kırçıllı sakalı ve daima koşmağa çalıştığı yardımseverliği ile saygınlık kazanmıştı köyde.
Hacı Emin çocuklarına; “Eserlerim” derdi. Daha ziyade küçük oğlu benzerdi kendisine. Diğerlerinden büyük olanı anne tarafından, ortancası ise baba tarafından dedelerine benzerlerdi.
Adlarını dedelerinin ve büyük dedelerinin adları olarak Cemal, Ahmet, Mehmet olarak kendisi koymuş, sonra onları sırasıyla Ferhatların Emine, Delioğlanların Hatice ve Hocaların Habibe ile evlendirmişti, birer belki de ikişer yıl arayla.
Önce Cemal’in ikiz kızları, sonra da Ahmet’in kızı doğmuştu. Mehmet’in evlenmesinden bir süre önce Cemal’in oğlu, daha sonra da Ahmet’in oğlu dünyaya gelmişti, arka arkaya, bir ya da iki aylık fasıla ile.
Sıra bozulacak değildi ya! Sene bitmeden Mehmet’in oğlan da selâmlamıştı çevresini. Babaların büyüklük sırası, çocuklarının da yaşça büyüklüklerini tanımlıyordu, desek yeridir. Bu nedenledir ki; isimleri birbirine benzese de köyde kimse karıştırmazdı onları.
Zira Hacı Emin’in oğulları babalarına kadirşinaslık(3) yapmışlar, kendi adları ile birlikte babalarının adını oğullarına vermişlerdi. Bir tek Cemal’in oğlu hariç. Çünkü o, Cemal Emin ismi sanki kendisine uzun gelmiş gibi oğluna Cemal Emin yerine kısaltarak Cem Emin koymuştu oğlunun ismini. Diğerlerinin isimleri tabidir ki; Ahmet Emin ve Mehmet Emin idi.
Mehmet Emin bir evin tek çocuğu olduğundan bazen büyükleri, bazen yeğenleri, bazen herkes Mehmetcan, Memocan, Memo diye de çağırırlardı onu, ayrıcalığı varmışçasına. O; tüm çağrılara alışmıştı, alışkındı yahut.
Köy yerinde ilk yıllar, hissedilmeden çok çabuk geçmişti. Şehre yakın bir köydü, yaşadıkları. Yolu, suyu, elektriği, kanalizasyonu, hatta telefonu, Kersankayalar’da çanak antenleri bile vardı.
Dertleri; az olan sulama suyunu bahçeleri için idareli kullanmak, yani ekonomik olmak, tasarruflu olmaktı. Bir de televizyondaki tüm kanalları seyredemiyorlardı, çanak antene rağmen sadece iki bazen de üç kanalı seyredebiliyorlardı, Kersankayalar’ın dorukları, Karatepe’ler tüm yayınları seyretmeleri için engeldi.
Cemal genelde hayvancılık, Ahmet ve Mehmet meyvecilik, sebzecilik ve tarla ziraatı yapıyorlardı. Babalarından, atalarından gördüklerini, televizyonda ilgili programlarda izledikleri, okudukları ve öğrendikleri ile birleştirerek yönlendiriyorlardı işlerini. Onların çocukları da daha kundağı kenara bıraktıklarında babalarına yardım etmeğe başlamışlardı.
“Torunlarım zıpır(4), zibidi(4) değil!” diyordu Hacı Dedeleri onların gayretlerini alkışlamak istercesine. Onların, hem hepsinin toprağın insanı olmalarına gururla göğüs geçiriyordu(5). Köy Kahvesinde “Feda olsun!” diyordu, “Helal olsun!” diyordu, kendisi kullanmamasına rağmen misafirler için taşıdığı sigara tabakasını masanın üstüne atarak, çevresindekilere çay ısmarlarken.
Günler çabucak geçiyordu. Hacı Emin yaşlanmış, sakallarındaki siyahlar hiç görünmez olmuş, yerlerini tamamen beyazlara bırakmıştı. Hatta bunun için mahalledeki sadece küçük bebeler değil, tüm çocuklar, belki de cömertliğinin(6) eseri olarak ikram ettiği şekerlemeler ve bahşişler(7) nedeniyle ona; “Pamuk Dede” der olmuşlardı.
Pamuk Dede tüm çifti-çubuğu oğullarına bırakmış, Hacı Hanımcığı ile evceğizine çekilmiş, evden-camiye, camiden-eve gider-gelir olmuştu. Çok zaman elektronik araç, cihaz ve aygıtlardan hoşlanmazdı. Bu nedenle minarenin merdivenlerini tırmanmamak için konulmuş tesisattan faydalanarak ezan okumak yerine minarenin şerefesine çıkıp tükenmeyen enerjisi ile oradan okurdu ezanı.
Hoca, hoca yoksa da cemaat onun minareden gelişini beklerdi. Bekletmezdi cemaati. Ayağına çabuktu, tez inerdi minareden, hele ki akşam ezanını okuduktan sonra.
Bir “Hayye ale’s-selâh!” (Haydin namaza!) değişi vardı ki; yedi tepe arkasında, Kumbağlar’da, Öteyaka’da, Yukarıdereler’de, hatta Erenler Tepesinde hasat eden, ağaçlar üstünde iratla(8) meşgul olan, bahçe sulayan cemaatin çoğu koşar adımlarla gelirdi camiye.
Hocanın işlerinin olup da namaz kıldırmaya gelmemesini çok isterdi, çok zaman ve hocalık yapmak da oldukça hoşuna giderdi Hacı Emin’in.
Torunlarının Sünnet Düğünlerini zamanını geçirmeden coşku ile o yaptırmıştı, oğlanların hiçbirinin katkısını beklemeden. “Allahüekber!” tekbirlerini cemaate tam makamı ile, tam tecvidi(9) ile, tam kaidesi ile okutmuştu evvel Allah’ın izniyle, Allah’a şükür…
Zaman gerçektir ki, durmuyordu. Kız torunlar ilkokuldan sonra okumamışlar, okumak istememişler veyahut da köydeki eğilimin sonucuna katlanmışlardı. Oğlan torunlar ise, okuyorlardı. Önce köyde ilkokulu bitirmişlerdi bacıları(10) gibi.
Sonra büyük oğlu Cemal onları servis arabası diyebileceğimiz çift kabinli pikabı ile on-on iki kilometre ötedeki şehrin ortaokuluna, lisesine götürmüş getirmişti, kar-yağmur, çamur-sel, sıcak-soğuk, tan vakti-kör ayaz vakti demeden.
Büyük oğlan Cemal’in yapılması gereken bir işi varsa okula gidişlerde de dönüşlerde bu işi üstlenenin kim olduğu söylemeğe gerek var mı? Pamuk Dede hazır ve nazırdı(11).
Eğer ki servis arabası bozuksa çözüm yine kolay gibiydi. Torunlar kaza ya da köy otobüsleriyle yol çatıya(12) kadar geliyorlar, oradan da yürüyorlardı köye kadar, yaklaşık yarım saat.
Okula gidişlerinde tabiidir ki tersini yaşıyorlardı. Ama bu kere zil çalmadan okula yetişme derdi olduğundan Akıllıların Mustafa Amcanın erken vakitlerde süt toplamaya çıkan süt aracının, ya da köye ekmek getiren Zülkarneynin Arif Amcanın servisine yetişmeleri gerekiyordu.
Diğer bir şansları Dereköy’den gelen Öğrenci Servisine yetişmeleri idi, kaza ya da köy otobüslerine yetişmek dışında. Aç kalmış kurt, canavar(13), andık(13) korkusu olmuyordu torunlarda, akşamın karanlığı, ya da sabahın fecri(14) olsa da. Sürüngenler, özellikle yılanlar ancak yazın hal-hatır sorarlardı çünkü, hem zaten!
Oğlanların üçü de birbirlerine bağlıydılar, sargındılar(15). Belki bu; akran olmalarının da göstergesiydi, akraba olmalarının dışında.
O sene lise son sınıfa geçmişler, Üniversiteye gitme düşüncesini yaşamaya başlamışlardı. Hacı Dedeleri destekliyordu onları. “Gidin! Okuyun! Adam olun!” diyordu.
“Bizleri geçin ama bizlerden geçmeyin!” diyordu, etrafına topladığı torunlarının ceplerine birini-diğerinden ayırmadan harçlıklar (kendi deyimi ile; bahşişler) koyuyordu, hem de öyle az-uz değil, bol-bol!
Hayat; tekdüze(16) de olsa, aynı konumda, aynı şartlarla devam ediyordu, ta ki “O”, yaz tatili için köye gelinceye kadar.
O; şehirli bir kızdı, tıpkı okullarındaki şehirli kızlar gibi. Önce Hacı Dedeleri, sonra babaları, bir ara da dillerinin döndüğünce, anlatabildiklerince anaları nasihat ettiklerinden onların kız-oğlan arkadaşlıkları ile, flörtle(17), cospikle(17), aşkla-meşkle(17), falanla-filânla ilgileri yoktu şimdilik.
Cem Emin’in ve Ahmet Emin’in kız kardeşlerinin köydeki arkadaşları hem kendilerinden büyüktü, hem de köy âdâbına(18), köy töresine(18) göre şalvarlı(19), cepkenli(19), kirlikli(19) başörtülü idiler. Şehirliler gibi allıkları, boyaları yoktu. Düğünde-dernekte belki biraz rastıkları(20) olurdu, o kadar!
Köydeki kızlara hepsine “Bacı” gözüyle bakarlardı. Onlardan kendileri için iç geçirenleri veyahut da analarının-babalarının ilerisi için uygun gördüklerinin kimler olduğunu bilmiyorlardı. Bu nedenle şehirli kızın gelişi etkilemişti onları birden, hem hepsini birden.
O; sarı saçlarını kapatmaya gerek görmemiş, oldukça uzun boyuna rağmen kısa etekli, vücudunun tüm hatlarını belli eden beyaz bir elbise giymişti üstüne. Kendilerinin bir dinlenme anını değerlendirmek için akşam ezanına yakın bir zamanda çağılda(21) oturduklarını fark etmemişçesine arabadan inerken, eteğinin sıyrılıp dizlerinin biraz üstünün görünmesine aldırış etmemişti.
Babasının, arabanın bagajından alarak uzattığı çantayı alırken saçlarını bir baş hareketi ile geriye doğru atmış, yeşil gözlerini kaldırıp onlara doğru kayıtsızca bakmıştı.
O, gözleriyle onların bir şeyler söylemelerinin beklentisiyle sanki; “Aptallaşmayın o kadar, ben daha önceden tanıdığınız biriyim, yabancı değil!” mesajını vermişti.
O, Ehad’ların Hatçe(22) Teyzenin torunuydu. Ehad’ların Hatçe Teyzenin kızı Naile’yi şehirden bir trencinin aldığını biliyorlardı üçü de. Onlar daha henüz bebekken, belki de doğmadan önce gelin gitmişti Naile Teyze. Öyle anlatılmıştı bir kereler.
Hatçe Teyze, kocası Efendilerin Kemal Amcanın ölümünden beri yalnız yaşıyordu. Olasıdır ki birkaç yazdır köye uğramayan kızı Naile ve damadı Abdi Mehmet Amca köyde hepimizin haberinin olduğu Hatçe Teyzenin hastalığı nedeniyle zorunlu olarak gelmişlerdi köye. Yaz tatili amaç değildi galiba.
Mehmet Emin Funda’yı tanımamış olmalarından dolayı utanmıştı ilkten. Atik(23) davranarak çağıldan atlamış, arabanın yanına gelmiş ve;
“Hoş geldiniz Abdi Mehmet Bey Amca!” diyerek elindeki bavulu alma gayretini göstermişti.
Cem Emin ve Ahmet Emin de diğer eşyaları götürmek için yardım etme arzuları ile;
“Hoş geldiniz Teyze, hoş geldiniz Amca!” demişlerdi.
Sonra hatırladıklarını, unutmadıklarını anlatmak istercesine ona yönelmişler;
“Hoş geldin Funda!”
“Hoş geldin bizim köylü!”
“Uzun süre sonra hoş geldin Funda!”
Demişlerdi. O da bir tek cümle ile cevaplamıştı hepsini birden;
“Hoş bulduk Emin’ler!”
Onlar, yani misafirler yorgundular. Bavulları, çantaları Ehadlar’ın Hatçe Teyzenin evine bıraktıktan sonra geldiler, yine çağılın üstüne oturdular. Bu kere, önceki gibi konuşmuyorlardı, birbirinin sessizliğini dinliyorlardı, sessizliklerinde…
Zaman bıkkınlığına(24) yön vermek istercesine geçmekteydi. Bir-iki… Belki de üç gün… Herkes işindeydi, gücündeydi. Bahçeler sulanmalı, otlar çapalanmalı, irat toplanmalı, hayvanların, makinelerin bakımları yapılmalıydı. Yapıyorlardı da. Ama Emin’lerin hepsi suskunca yapıyorlardı işlerini…
Akşamüzerleri eskisi gibi çağılın başına gelip sohbet etmek yerine, erişebildikleri televizyon kanallarını seyrediyorlardı ayrı ayrı, her biri. Düşünceleri onlara egemen olmuştu. Tek ve yalnız bir şeyi, bir varlığı, bir insanı, kısaca hep onu düşünüp görme arzusunu taşır olmuşlardı, birbirinden habersiz, birbirinden saklı, birbirinin haberinin olmasını istemezcesine.
Takip eden günlerden bir gün Mehmet Emin bahçeleri sularken tanıdık, yabancı olmayan bir sesle, bir haykırışla irkildi(25). Sesin geldiği tarafa yöneldi, elindeki çepini(26) bırakarak.
Ses, Funda’nın sesi idi ve elinde, kuyruğundan tuttuğu bir yılanı hırsla sallamaktaydı. Mehmet Emin;
“Tamam!” dedi. “Beli kırılmış, geberip gitmiştir, sallama lütfen, at yere!”
Sonra aklına gelmiş gibi devam ederek merakla sordu;
“Isırdı mı yoksa seni?”
“Isıracağına inanır mısın?”
“Cesur kızmışsın. Seni böyle bilmezdim.”
“Bu köyün çocuğu, dedemin torunuyum, o öğretti çok şeyi…”
“O halde niye bağırdın, korktun mu?”
“Gülse miydim? Şarkı mı söyleseydim yahut? Korkmadım, ama ne de olsa erkek değilim!”
“Bağışla! Bazen saçmalıyor insan.”
“Saçmalamanın yakıştığı insanlar da var ama…”
Funda’nın sözlerini yorumlamağa çalıştı bir süre Mehmet Emin, sonra omuzlarını silkmek gayretini yaşadı, duygularının hissedilmemesini istercesine.
Bahçeler sulanırken gün, birbiriyle devam etti, daha çok Mehmet Emin için. Bazen körpe bir salatalığı kopardılar, üleştiler. Bir ağaç kovuğuna Hacı Dedesinin sakladığı naylon torba içindeki tuzu getirdi, torbadan biraz aldıktan sonra tekrar yerine koydu.
Bazen olgunlaşmış bir domatesi arkın suyunda yıkayıp elleriyle ikiye böldü Mehmet Emin onun için. Dalları aşağıya sağdılar(27), eriklerin kırmızılarına-sarılarına ulaşmak için.
Mehmet Emin’in “Kirazlar kurtlanmıştır artık!” demesine aldırmadan, şalvarını toplayıp, başındaki örtmeyi sıkıştırarak ağaca tırmandı Funda. Üst dallardaki kirazlardan bir-iki tanesini yarıp “öğh!” diye garip bir ses çıkararak elinden fırlatırcasına attı ve inmeğe çalıştı sonra.
Düşer gibiydi ağaçtan sekerek atlarken adımını yere basmağa çalıştığında. Mehmet Emin’in koluna tutundu, öpülmek istercesine dudaklarını uzattı.
Yasak ve tatmadığı duygular içindeydi Mehmet Emin. Kızardı. Buna rağmen filmlerde gördüğünü uygulamak istedi, sonra utandı. Aynı utancı Funda’nın da yaşadığını hissetti. Başını eğdi. Funda elini tuttu, sıktı, sıktı ve;
“Beni bağışla Memocan! Sadece ağaçtan inerken düşmemek için değil, öylesine desteğe ihtiyacım var ki!” dedi.
Durdu. Nefeslenmek istedi bir süre ve devam etti;
“Anlatmağa, beni dinleyen candan bir dosta, karşılıksız destek olacak bir arkadaşa öylesine ihtiyacım var ki… İyi ki karşılaştık. Ölümüne sebep olduğum yılana teşekkür etmek istiyorum şimdi. İyi ki seni bana ulaştırdı.”
Tekrar durdu. Ya sözlerine devam etmek için zihnini toparlamağa çalışıyordu, ya da Mehmet Emin’in kendisine bir şeyler söylemesini bekliyordu. Mehmet Emin bir ara; “Şey!” der gibi bir ses çıkardı, anlaşılır-anlaşılmaz bir şekilde. Sonra ne yapacağını, ya da söyleyeceğini bilmezcesine sustu.
Onun suskunluğunda Funda da susması zorunluluğunu, aradığı dost konusunda tereddüt yaşamasının gerektiğini düşündü bir süre. Hiçbir şey söylemeyen Mehmet Emin’in elini, hiçbir şey söylemeden yavaşça bıraktı, ark boyunca önce usul usul, sonra hızlı hızlı yürümeğe başladı köye doğru.
Ve akşam, hatta gece indi köye. Akşam ezanını okuyan Hacı Dedesinin sesi kendine getirdi Mehmet Emin’i bahçelerde. Bel küreğini eline aldı, arktaki suyun yolunu kavaklara doğru çevirdi, en sonunu söğütlerin bulunduğu ana arka bağlayıp ıslık çalarak köyün aydınlığına doğru yöneldi.
O gece yine bir film seyretti Mehmet Emin, hem de gene bir Türk filmi. Kız, kendi köyü gibi bir köyde hasta oluyor ve ölüyordu. Esas oğlan yalnız kalıyordu, intikam duyguları yaşayarak, kadere lânet okuyarak…
Ağzından, belli belirsiz bir “Hayır!” kelimesi döküldü, filmin etkisi altında kalmış olarak. Anası beri yanından irkildi: “Bir derdin mi var, oğlum?” sorusuna Mehmet Emin aynı kelimeyle, fakat daha yumuşak olarak “Derdim yok anacığım!” şeklinde cevap verdi, içindeki yangınla baş başa kalıp “Yarın olsun!” arzusunu yaşarken.
Dileği, arzusu, isteği; Funda’yı görmek ve onu dinlemekti. Bunu kendisine söyleyecekti. Gerekirse gereğini yaparak...
Gerekirse gereğinin ne olduğunu ya da olacağını kendisi de bilmiyordu esasında. Ama içinde engelleyemediği, hissetmeğe başladığı bir kısım duyguların başladığının ve inançla devam ettiğinin bilincindeydi…
Hacı Dedesi sabah ezanını okurken, yeni bir güne başlamanın heyecanı ile evden çıkıyordu Mehmet Emin. Sabah serinliğinde ne yapılsa kâr oluyordu. Güneş yükseldikten sonra terle boğuşmak, randımanını(28) düşürüyordu. Hem atalarından da öğrendiği farklı değildi. “Erken kalkan yol, erken evlenen döl alırdı!”
Kapıyı kapatırken Cem Emin ve Ahmet Emin’e rastladı:
“Günaydın Amca Oğlu!”
“Hayırlı Sabahlar Ağabey!”
“Günaydın Kardeşim!”
“Hayırlı Sabahlar Amca Oğlu!”
“Gene bahçelere mi?”
“He! Ya! Gene!”
Lehçesi tam kıvamında dökülmüştü dudaklarından.
“Dün, Funda da bahçelerdeymiş!?”
Cem Emin’in sesi bir haberden ziyade, soru niteliğindeydi. Mehmet Emin kısaca;
“He!?” dedi, cümledeki soruyu anlamamışçasına, hem hecenin sonunu uzatarak, hem de ne demek istediğini sorar gibi aynen.
Cem Emin, sonuca ulaşmak arzusundaydı:
“Yine çıkar mı bilmem bahçelere? Esasında şehir kızı gibi yetişmiş, çıyanlar, akrepler, yılanlar zarar vermesin isterdim ona.”
“Doğru!” diye tasdik etti Ahmet Emin. “Neme lâzım, bir güzel şehirli kızın telef olmasını(29) düşünmezdim!” dedi lehçesini şaşırmışçasına.
Mehmet Emin, iki amcaoğlunun da genç kıza ilgilerinin en az kendisininki kadar olduğunu hissetmekte gecikmemişti. Oysa dün bir, bugün iki idi. Kendi hissettiklerinin ise yıllar öncesine ulaştığının inancındaydı.
“Endişe etmeyin!” dedi. “Dün yanına vardığımda, yılanın birini kuyruğundan tutarak belini kırıp öldürmüştü. Sanırım akrep, kırkayak, çıyan hatta kurt-köpek-andık bile onu korkutacak gibi görünmüyor.”
“Erkeklerden de mi korkmuyor yoksa?”
Cümle, bilinçsizce çıkmıştı belki de Cem Emin’in ağzından. Mehmet Emin omuzlarını silkti;
“Bilmem, istersen kendine sor!” gibilerinden ve hissedilir-hissedilmez bir şekilde mırıldandı önce, sonra;
“İsterseniz akşama erken dönelim bahçelerden, ahırlardan, tarladan. Sinemaya gidelim. Kendiniz de arzuluyorsanız ablalarınızı ve babasından izin alabilirsek Funda’yı da sinemaya götürelim. O zaman düşüncelerinizdeki soruların cevaplarını kendiniz alırsınız. Ne dersiniz?”
“Tabii, neden olmasın ki?”
“Olur! Ben ablalarıma haber vereyim hemen.”
“Ben de ablama söyleyeyim bir!” dedi Ahmet Emin peşinden.
“Eh! Benim soracak ablam yok, anneme, babama haber vermem yeterli sadece. Bir de bahçelerde rastlarsam Funda’ya sorarım. ‘I-ıh!’ demez sanırım. Derse yapacağımız bir şey yok zaten. Öğlene kadar kendisine bahçelerde rastlamazsam, ya da göremezsem, öğle zamanında evlerine gider, önce kendisine sonra da izinlerini almak için annesine, ya da babasına sorarım tabii.”
Mehmet Emin, bahçelerine gitmek üzere yönelmeden önce. Amcaoğullarının her ikisinin de yüzlerinde boyutsuz kıskançlık dalgalarının dolaştığını görmemezlikten gelmişti bu arada.
Doğal bir yaşamdı öğlene kadar yaşadıkları her birinin ayrı ayrı. Oysa hem Cem Emin, hem de Ahmet Emin görevlerine yönelmeden önce ablalarına gitmişler, Funda’ya haber ulaştırılması konusunda ısrarcı olmuşlardı. Akşama sinemaya beraber gitmeleri konusunda anne-babasının Funda’ya mutlaka izin vermelerini istiyorlardı her ikisi de.
“Dondurma da yeriz! Gazoz da içeriz!” diyorlardı. Hatta Cem Emin, ikiz olmalarına rağmen, daha sonra dünyaya geldiği için küçük kabul edilen ablası Gülsen’e; “Bu işi hallederse, hele hele sinemada yan yana oturmalarını sağlarsa eline ilk geçecek para ile kendisine ve diğer ablası Gülşen’e birer örtme veya başörtüsü alacağına” söz vermişti. Hatta; “Sözüm söz!” diye vaatte bulunmuş(30), bir bakıma kaba anlamda rüşvet teklif etmişti(31)!
Mehmet Emin, aşırı sıcak, yoğun çalışma temposu, akşama kadar sulanmasını plânladığı yerleri sulama çapalama, sırıklama(32) telâşı içinde ancak ikindi ezanı okunurken yapması gerekenleri hatırlamıştı. Bir süre elindeki çepine dayanarak durdu. Alnındaki, boynundaki koltuğunun altındaki terleri kolunun ve yumruğunun tersleri ile sildi.
“Akşama doğru köye, belki biraz erkence vardığımda sorarım ona. Gönlü varsa; ‘He!’ der, gönlü yoksa ne halt etsen(33) boş gayri!” dedi kendi kendine.
Usulca, ıslıkla bir şeyler söylemek arzusu geçti içinden. Bir ara söylediklerine dikkat edince; “Dağ başını duman almış!” diye marş söylediğini fark etti. Zihnini yokladı, şarkı-türkü olarak beyninde hiçbir birikimin almadığına inanmazcasına başını salladı; “İyi ki İstiklâl Marşını söylemiyorum!” dedi. Ortaokullu yıllarda Müzik Öğretmeninin onu kırık notlarla büyütmesine hak vermesinin gerektiğini düşündü.
Akşam köye inmek üzereydi. Mehmet Emin bahçelerden çıkıp köy yoluna yöneldiğinde. Davar köye dönüyordu meradan. Önde çan sesleri ritmik bir şekilde yol alıyor, arkada eşeğinin sırtında Çoban Veysel’in; “Bırrr!”, “Bürrrt!”, “Ne! Ne! Ne!” gibi seslerle acayipleşmiş nefesi duyuluyordu(34). Mehmet Emin gecikmişti.
Eve ulaştığında, amcakızlarının, amcaoğullarının ve Onun giyinmiş, hatta süslenmiş şekilde olduklarını ve kendisini beklediklerini gördü.
“Geciktin!” dedi sitemle Ahmet Amcasının kızı, yani Ahmet Emin’in ablası Müzeyyen.
“Çabuk ol!” diye emretti sanki Gülsen.
İkizlerden öbürü, Gülşen’in ve Onun seni çıkmadı. Oğlanlar, gecikmiş olması dolaysıyla ondan, özür dilemesini bekler gibiydiler.
Mehmet Emin, kabahatliymiş gibi eğdi başını. Yengeçvari(35) bir biçimde yan yan yürüyerek hemen yıkanmaya çıktı. Köyde pek geçerliliği yoktu ama, şehirde yaz saati uygulaması dolaysıyla karanlık yeryüzüne iyice düşmeden önce yazlık sinemaların başlamayacağının bilincinde olmasına rağmen acele ile yıkandı, daha doğrusu kendi deyişiyle; “Paldır-küldür(36) duş aldı!”
Mehmet Emin’in böyle konularda en çok çekindiği kişi büyük amcası Cemal’di. Çünkü amcası, okula götürüp-getirdiği için bilirdi ki, bekletilmekten hiç mi hiç hoşlanmazdı. Oysa onları şehre o götürecekti, amcaoğullarının yaptıkları plâna göre. Ve yine o geri getirecekti, dönüşte.
Cemal Amca, çok zaman, yorgun olmasına rağmen çocuklarının, yeğenlerinin dileklerini, arzularını kırmazdı. Zaten evlât ve yeğenler böyle bir olasılığı sezdiklerinde hemen Hacı Dedelerine giderlerdi. Onun sakallarından öperler, kulaklarındaki uzamış kılları makasla kesip, kolonya ile temizleyerek gerekli sonucun alınmasını sağlarlardı. Özellikle kızlar tabii.
Bu kere de böyle olup olmadığını, yani ısrarla mı, rıza ile mi sonuca ulaşıldığını bilmiyordu Mehmet Emin. Ama kapıya indiğinde amcasının henüz gelmemiş olmasına, onu bekletmediğine sevinmişti.
Kendisi aşağıya, yeğenlerinin yanına ulaştığında daha hiçbir şey söylemeğe fırsat kalmadan amcasının pikapla kendilerinin bulunduğu yere gelmesinden ve akşamın alacakaranlığının(37) doyumsuzluğu içinde gözlemlediği gülümsemesinden memnun olmuştu.
Üç oğlan ön tarafa, dört kız arka tarafa oturmuşlardı arabada. Radyoda cızırtılarla anlaşılamayan bir şarkı, duyulması gayretini yaşıyordu. Babaları, yani Cemal Amca, eğer dinler gibi görünüyorsa, onların söz söylemesi kısıtlıydı. Susmalıydılar. Sustular da, ta ki sinemanın kapısına gelinceye kadar.
Cemal Baba onları bırakıp hemen geri dönmüştü yapması gereken işler için, dönüş için gelmesi gereken vakti saati de öğrenerek. Köyde gün ya da işler, gün aydınlığında bitmiyordu. Akşamda da yapılması gerekenler vardı. Hatta, hatta denilebilirdi ki, köylüler, yetiştiremedikleri işler için ertesi günden de ödünç zaman alıyorlardı! Bu iç yaşam koşullarının en önemli sebeplerinden biri idi.
Sinemada biletler numarasızdı. Uygulanmak istenen tüm çabalara karşın Cem Emin sıranın bir başına, Ahmet Emin diğer bir başına, Mehmet Emin onun hemen yanına onun yanına da Funda oturmuştu.
Film duygusal bir aşk filmiydi. Etkilenecek sahneleri de çoktu ama önemli bir özelliği yoktu gibi geliyordu Mehmet Emin’e. Bir bakıma etkilenmemişti Mehmet Emin. Çünkü okumayı seviyordu ve okuduklarının içinde daha duygusal olanlarının olduğunu düşünüyordu.
Örneğin Cronin’in “Sabah Yıldızı” romanı daha çok etkilemişti kendini. Filmlerden de etkileyenler vardı onu, ama şu anda aklına gelmiyordu herhangi birisinin adı.
Dönüşte yeğenlerinin konuşmalarına katılmıyordu Mehmet Emin. Zihninde, etkilenmese de filmin değerlendirmesini yapmağa çalışıyor, filmin bir yerinde, Funda’nın elini kuvvetle, ama yardım ister gibi, tıpkı yılanı öldürdüğü bahçede, kiraz ağacından atladığında düşerken sıktığı gibi sıkışının yorumunu yapmağa çalışıyordu.
Filmin bu bölümünde, iğrenç emeller için filmin yıldız oyuncusunun içkisine ilâç katılıyor ve namusu zedelenmeye çalışılıyordu. İyi adam gelmese, filmin senaryosuna, bazı eklentiler yapmak gerekebilirdi.
Funda’nın eli terliydi. Funda titriyordu. Hatta tırnakları, o şehir kızlarının meraklı olduğu biçimde uzattığı tırnakları, Mehmet Emin’in derisini tırmalarcasına çizmişti, belki de farkında olmadan.
Eve geldiklerinde; “İyi geceler!”, “Allah rahatlık versin!” temennileri karıştı birbirine. Cemal Baba, ertesi günün yorgunluğuna hazırlanmak üzere arabayı park etmek üzere ayrıldığında ve amcaoğulları bacılarını alarak evlerine yöneldiklerinde Mehmet Emin, Funda’nın evine girmesini beklemesinin gerektiğini düşündü, sokak lâmbasının altında.
Bir taraftan elinin üstündeki çiziğe bakıyor, gözlerinin ucuyla yeğenlerinin ve Funda’nın gidişini izliyordu.
Funda, iki adım kadar ayrılmıştı ki yanından, duyulacak bir sesle;
“İyi geceler! Yeniden Allah rahatlık versin!” dedi ve fısıltıyla ekledi; “Yılanın öldüğü yerde!” diye.
Mehmet Emin başını eğdi sadece, bilinçsizce, ama anlamış gibi. Oysa söylenenin anlamını çözememişti o an.
Gece tükenmek bilmedi, galiba her ikisi için de. Mehmet Emin, sabah, Hacı Dedesinin okuduğu ezanın sesi ile çıktı yola. Namaz kılmak istiyordu ama içinden gelmiyordu şimdilerde. Bir uykuda idi sanki bu konuda...
Hacı Dedesi ona; “Allah sana o hissi verecek, o zaman hiç bırakmayacaksın ibadeti!” demişti. “Allah’la kul arasına hiç kimse giremez! Allah affetsin! Dinde zorluk yok, sen isteyince…!” demişti arka arkaya. Düşünüyordu yürürken…
Önce yılanın öldüğü yere gitti. Kimseler, kimsecikler yoktu. Hani, dedikleri gibi; “İn-cin top oynuyordu!(38)” Güneş yükselmeden Sorgun Çayındaki bentten suyu çevirmeli, Sıracaların oradaki battı-çıktı tıkalı mı, kontrol etmeli, bahçelere tekrar gelmeli, sulayabildiği kadar sulayabilmeliydi bahçeleri, bir başkası suyu bahçesine çevirmeden.
Gerçi bu imkânsızdı su kullananın olduğu için, ama yine de hatır için, şehirden gelenler için, hakka riayet etmeyenler için hakkın devredildiği veyahut da ufak-tefek münakaşaların olduğu da oluyordu.
Kim ne derse desin, köyün sulama suyu yetersizdi. İşinin angarya(39) tarafı, kendilerine ait yedi-sekiz dönüm bahçe dışında, Dul Emine Teyzenin üç evlek(40) yerini de sulayacağına dair annesine söz vermiş olmasıydı. Köyde hep imece(41) olmuyordu. Böylesine sevaplar da işleniyordu, sevap işlenmesi gerekli oluyordu daha doğrusu. Rahat zamanlarında bundan haz aldığını(42) da söyleyebilirdi Mehmet Emin.
Gene de beklemeyi yeğledi.
Bentten suyu çevirip elinde çepin, adım adım kanalda suyun ilerlemesini takip ederek yılanın öldüğü yere geldiğinde Onun, belki de ilk kez karşılaştıklarında olduğu gibi, anneannesinin şalvarını giymiş, başını örtme ile örtmüş olarak beklediğini gördü.
Su, arklarda hızla akmıyordu, battı-çıktıda dolup taşıp akması zaman alıyordu. Bu nedenle de güneş, neredeyse yarım mızrak boyu yükselmişti.
“Seni bekledim!” dedi Funda.
“Çok oldu mu?”
“I-ıh!(43)” derken kolundaki saate baktı Funda ve devam etti:
“Eh işte! Yarım saat, kırk beş dakika kadar olmuş!”
“Hangi saatte bekleyeceğini söylediğini anlamamışım.”
“Ben de söylememiştim zaten!”
Mehmet Emin duygu yüklü olduğunu düşünüyordu. Çepini yandaki ağacın gövdesine dayadı. Bir-iki dakika dinlenmek ister gibi ağaç köklerinden birisinin üstüne oturur gibi çöktü. Funda onun yanına, yanı başına geldi, bağdaş kurarcasına(44) toprağa oturdu. “Söze başla!” denmesini bekliyordu sanki. Belki de nereden başlaması gerektiğini sıraya koymağa çalışıyordu.
Mehmet Emin sıkıntısını hafifletmek istercesine;
“Bağışla!” dedi. “Şehir kızlarının duymaktan hoşlanacağı güzel, süslü lâflar söylemesini bilmem, ama gönlüm sende, demek istediğim bu, hissediyor musun? Sana yakınlık duyuyorum. Bunun sevgi olduğunda tereddüdüm yok, ama aslımı inkâr edemem, köy çocuğuyum, okuyorum, okulum bitecek, askerliğimi yapacağım, elim ekmek tutacak. Uzun, çok uzun bir süre bu anlattıklarım. Belki o zamana kadar on defa everirler(45) seni. Ama gönlüm sende kaldı. Sevmekse bu, demek istediğim bu. Sen dertleşmek isterken, ben açtım derdimi sana…”
“Ben de sana karşı aynı duyguları taşıyorum, hem çocukluğumdan beri, ta o zamanlardan, aklım başıma geldiğinden beri. Ama…”
“Bu ‘ama’ nın sebebi zaman mı?”
“Hayır! Bir arkadaşımın başına gelenlerin bende yarattığı korku sadece. Bu korkuyu atamıyorum içimden. Elimde değil!”
“Nasıl bir şey o? Yardımcı olunamaz mı kendisine?”
“Belki… Filmde seyrettiğimde, duygularıma hâkim olamayıp sana da hissettirdiğim gibi, bu arkadaşım, bir arkadaş toplantısında içkiye dayanıksızlığı, ya da içeceğine ilâç karıştırılması nedeniyle kendinden geçiyor. Uzun bir süre sonra bir arkadaşıyla, kendinin olmayan bir yatakta yattığını görüyor, iç giysileriyle. Kirletildiği inancı var içinde. Kendisini sadece sevdiği için saklayan, adadığı sevdiğine kendisini saklayan kız olumsuz duygular içinde. Doktora muayene olmaya gitmeye korkuyor. Hayallerinin yıkılacağı endişesini yaşıyor.”
Kesik kesik, hırslı hırslı, o üzüntüyü yaşıyormuşçasına konuşuyordu. Devam etti:
“Evet, hayallerinin yıkılacağı endişesini yaşıyor, dedim. Ailesinden, çevresinden, her şeyden önemlisi sevdiği insandan çekiniyor, bu arkadaş. Ya gerçekten korktuğu gibi ise, namusu zedelenmişse? Ona yardımcı olamamaktan korkuyor, çekiniyorum hatta. Doktora götürmeye ikna edemedim(46) kendisini. O seviyor. Ama sırf kendisinden emin olamadığı için karşısındakine; ‘Evet!’ demiyor, diyemiyor, beklemekte zorlanıyor. Söyle Mehmet Emin, sen olsan böyle birini sevebilir, koynuna alır, ‘Karım’ diyebilir miydin?”
“Arkadaşın bağışlasın beni, ama bu sorunu ‘Evet!’ diye cevaplamam o kadar zor ki! Şüphe insanları kemirir, bitirir. Gerçi doktorların muayene ve hatta tedavileri ile bazı gerçekleri örtbas etmek(45) kolaydır, ama kendi dünyanda da gerçekleri örtbas edebilir misin? Ben öyle birinin değil, senin, sevgi yüklü olduğuna Funda’nın karım olmasını isterdim, cinsellikten öte. Bunun için; ‘Seni bana sakla!’ diyorum.”
Sarılmağa çalıştı Mehmet Emin, teşebbüs etti desek, daha doğru. Cevaplamadı Funda, ama çekingen, ya da kayıtsızlık da göstermedi. İkilem(48) içindeyken Mehmet Emin’in sözlerine devam etmesiyle rahatladı sanki.
“Anne ve babamı bilgilendirmem şart, biliyorsun. En kısa zamanda, isteteceğim seni ailenden. İsteyeceğim seni. Söyle, benim olur musun? Bana; ‘Evet!’ der misin Funda?”
“Evet demek, o kadar kolay ki sana. Ama sonsuz sevgilerimi sunuyorum şimdi, iade edilmemek üzere. Beni unutmamanı diliyor ve istiyorum.”
“Veda ediyormuş gibi, ayrılıyormuşuz gibi konuşuyorsun Funda?”
“Ayrılmak mı? Yok canım. Şimdilik… Kısa bir süre için… Sonra ebediyete kadar seninle yaşıyor olacağım.”
Mehmet Emin’in soran, endişeli cümlelerine, kesik kesik ve fakat kararlı cevap vermeğe çalışmıştı. Yerinden kalktı, oturduğu yerde tozlanmış olacağı düşüncesiyle şalvarının iki tarafına elleriyle tokatlar gibi vurdu. Ellerini uzattı Mehmet Emin’e doğru, ellerini, her iki elini de tuttu sıkı sıkı, dudaklarına götürdü, öptü. Sonra dudaklarını uzatarak öptü onu, karşılık beklemeden:
“Allahaısmarladık!” dedi. Arkın sularını kenardan takip etti bir süre. Sonra köy yoluna yöneldi, arkasına bakmadan, el sallamadan. Mehmet Emin, onun gözlerinden akan yaşları fark etmedi, edemezdi, etmesi de mümkün değildi zaten içindeki fırtına yokluğu yaratmıştı zihninde şimdiden, hem peşin peşin.
Akşama kadar bahçeleri sulamakla uğraştı Mehmet Emin. Köye dönüşte ne davara, ne insanlara, ne de yeğenlerine aldırmadı. Hatta yemek bile yemedi. Paldır-küldür duşunu aldı, yatağına uzanıp uyumaya dalmak üzereyken yaşantısının öncelerini, sonralarını düşündü. Daha sonra hayalinde canlandırdı onu, onun bugünkü dediklerini ve yaşadıklarını gözlerinin önünde şekillendirmeğe çalıştı.
Sabahın olduğunu kapının önündeki gürültülerden anlamıştı. Ve yıllardan, günlerden beri ilk defa sabah ezanını duyamadığını fark etmişti. İlk defa güneş yükseldikten sonra uyanmıştı. İlk defa anası, hatta yeğenleri uyumasına ses çıkartmamışlardı. Ancak avluda, kapının önündeki seslerin anlamını da çıkartamıyordu.
“Ver bakalım şu kâğıdı Abdi Mehmet Bey kardeşim. Bir defa daha okuyalım: ‘Anlattığım bendim, yılanın öldüğü yerde. Allahaısmarladık! Funda’ Allah! Allah! Şifre gibi bir şey…”
Babasının sesini duyan Mehmet Emin yatağından doğruldu. Anlamıştı hem her şeyi, hem birden. Hemen giyindi, yüzünü bile yıkamadan, aşağıya avluya indi. Meraklı bakışlara “Dur!” demek istercesine;
“Ben biliyorum galiba, ama inşallah aklıma geldiği gibi değildir!” dedi.
Acele, uzun, kestirme adımlarla, çağıllardan, dere taşlarından atlayarak yılanın öldüğü yere geldiler hep birden. Mehmet Emin yanılmamıştı.
Funda, yılanın öldüğü yerde, sonuçsuz kalacak bir başlangıca hazır olmadığını hissederek asmıştı kendini. Hem de kurtlandığı için meyvelerini yiyemediği kiraz ağacına…
Savcı, Raporuna, “Herhangi bir darp, yara, bere olmadığını, normal bir intihar olayı” olarak yazmıştı yazması gerekenleri. Daha sonra hazırlanan Otopsi Raporunda ise hayatına son vermesine neden olan konu için; “Bakire” yazılmıştı!
Hayat yaşamaya değerdi, hem her şeye rağmen. Oysa Funda ömrünü, kendi yarattığı ve kendi yönettiği bir hiç için, yılanı öldürdüğü yerde tükenmeden bitirmişti…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bilecik-Merkez ilçe-Bekdemir köyündeki yöre isimleridir sıraladıklarım. Köyümde çok kişi, hatta herkes soy isimleri ile değil, nesepleri, unvanlarıyla anılır, tanınır. Örneğin Erol Bey, Erol Karatekin dense kimse adımdan beni çıkaramaz, ancak “Erol Enişte” dendiğinde köyde de, hatta şehirde bile namım almış yürümüştür.
(1) Bürümcük; ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine söylenen söz “Bürüncük” denilmektedir.
(2) Cüsse; İnsan gövdesi.
(3) Kadirşinas; Değerbilir, iyilikbilir, kıymet ve değerlerden anlayan, anlayabilen.
(4) Zıpır ( Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır.
Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.
(5) Göğüs Geçirmek; Sevinmek, gururlanmak, bu şekilde derinden soluk almak, iç çekmek.
(6) Cömertlik; Eli açıklık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgememek, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşmak. Verimlilik.
(7) Bahşiş; Yöresel olarak çocuklara bayramlar dâhil, çeşitli zamanlarda verilen harçlık. Teşekkür etmek amacıyla lokanta, otel, hamam, berber gibi yerlerde iş yapanlara hesaptan ayrı olarak fazladan verilen para. Üzülerek ifade etmek isterim ki, bugünün Türkiye’sinde yozlaştırılmış, hesaplara zorunlu olarak eklenir, hatta neredeyse sille-tokat kabilinden tahsil edilir olmuştur.
(8) İrat; Gelir, gelir getiren mal, mülk, taşınmaz.
(9) Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
(10) Bacı; Kız kardeş. Bir evde uzun süre çalışan o evin bir kişisi gibi olan hizmetlilere (daha çok yaşlı siyahi hanımlara) verilen ad.
(11) Hazır-Nazır; Emre amade. Her yerde hazır olup, bilen, gören, yardım eden.
(12) Yol Çatı; Köy yolunun ana yoldan ayrıldığı yer. Yol ayrımı. Bir bakıma “Kavşak” demek de mümkün.
(13) Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
Canavar; Masallarda sözü geçen yabani, yırtıcı hayvan. Kurt, domuz, sırtlan gibi cana kıyan yabani hayvan. Acımasız, kötü ruhlu, zalim. Haşarı, yaramaz çocuk. Kötülüğün simgesi ejder. Köpekbalığı anlamında da söylenir.
(14) Fecir; Sabaha karşı, güneş doğmadan önce ufkun güneydoğusunda görülen aydınlık. Tan yerinin aydınlanması. Tan vakti, tan kızıllığı.
(15) Sargın; Candan, yakın, sıkı fıkı, ilgi çekici, içten, yürekten. Tutkun. İstekli. Değirmenin iyi ve düzgün çalışması.
(16) Tekdüze; Yeknesak, biteviye, monoton, rutin.
(17) Flört; Aşk ilişkisi. Kadın ile erkek arasındaki çok yakın duygusal arkadaşlık. Ve böyle ilişki kurulan kişi, sevgili.
Cospik; Yöresel bir deyiş, kız arkadaş, sevgili olma sevgililik öncesi (bir bakıma flört), birliktelik, sevgili.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tanımlamadır.
(18) Âdâp; Edep kelimesinin çoğulu. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…
Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.
(19) Şalvar; Apış arasına gelen yeri çok bol olan, bele uçkurla bağlanan, geniş üst donu.
Cepken; Kolları yırtmaçlı ve uzun, bir tür kısa, yakasız üst giysisi.
Kirlik; Yöresel deyiş. Bahçelerde üstün-başın kirlenmemesi için tüm bedeni saracak şekilde giyilen, genelde siyah, düğmesiz, kopçasız bir örtü.
(20) Rastık; Sürme. (Ayrıca bir tahıl hastalığı)
(21) Çağıl; Taşlarla örülmüş duvar, sınır. Harç veya çamur kullanmadan örülmüş duvar. Küçük taş, çakıl yığını. Olmamış meyve. O çağda yaşayan.
(22) Hatçe; Hatice isminin köy ortamında yöresel olarak söylenişi.
(23) Atik; Çabuk hareket eden, çevik.
(24) Bıkkınlık; Çok usanmış bezmiş, bıkmış olma durumu.
(25) İrkilmek; Ürküp korkarak, geri çekilir gibi olmak, korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
(26) Çepin; Küçük çapa.
(27) Dalları Aşağıya Sağmak; Yöresel bir deyim olup, uçlardaki meyvelere ulaşmak için ağaç dallarını aşağıya doğru eğmeye çalışmak.
(28) Randıman; Verim. Çalıştırılan, işletilen, bakılan, ortaya çıkan bir şeyin verdiği sonuç. Hayvansal ürün miktarının, birim zamanda birim alandan elde edinilen ürün miktarı.
(29) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.
(30) Vaatte Bulunmak; Bir bakıma söz vermek.
(31) Rüşvet Teklif Etmek; Yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak çıkar sağlamak.
(32) Sırıklama; Değnekten uzun ve kalınca bir ağaçla fasulye, barbunya, domates vb. gibi sebzelerin dik durarak meyvelerini toprağa değmeksizin vermeleri için gereken işlem.
(33) Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
(34) Köyünün konuşma şeklini dilinden ve dininin damgasını yüreğinden hiç kimse tamamıyla atamaz. Cenap ŞAHABETTİN, “TİRYAKİ SÖZLERİ”
(35) Yengeçvari; Yengeç yürüyüşüne benzer şekilde, yan yan.
(36) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.
(37) Alaca Karanlık; Güneş battıktan hemen sonraki veya güneş doğmadan önceki aydınlık, yarı karanlık, akşam ya da sabah öncesi karanlığı.
(38) İn-Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.
(39) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).
(40) Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad.
(41) İmece; Genellikle kırsal yerleşim merkezlerindeki topluluklarda birçok kişinin toplanıp, örneğin herhangi bir nedenle tarlasını işleyemeyen bir kişinin tarlasını sürmek, köyün yolunu yapmak vb. gibi işlerin el ele yapılması, işlerin sırasıyla herkes tarafından çabuk bitirilmesi.
(42) Haz Almak; Hoşlanmak, keyif almak.
(43) Çarığı ne kadar sıkı olsa da gerçek köylünün topuğunda biraz toprak vardır. (Cenap ŞAHABETTİN, “TİRYAKİ SÖZLERİ”
(44) Bağdaş Kurmak; Sol ayağını, sol uyluğun, ya da sol ayağını sağ uyluğun altına alıp oturmak, köylerde bu durum olağan olarak görülmektedir.
(45) Evermek; Evlendirmek (Halk dilinde).
(46) İkna Etmek; İnandırmak, kandırmak.
(47) Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
(48) İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı.