Bu yeni yılın gelişinde olağandışılıklar(1) doluydu benim için. Efendim, yani kırk küsur yıl aynı yastığı paylaştığım beyim, yıllardan sonra ilk defa;

“Özledim, hem çok özledim çocukları!” demişti.

“Bu yılbaşını kutlamak için birileri, birinden biri, hiç olmazsa torunlardan biri olsaydı yanımızda. Koklasaydım, doyamazcasına öpseydim onu, hem hepsinin adına, hem hepsinin yerine, sanki bir daha göremeyecekmiş gibi, gidiyormuşum gibi…”

Demek istediklerini anlamamıştım veyahut da anlamamak arzusunu yaşamıştım. Efendimin vermek istediği bir mesaj mı vardı, bana öyle gelmişti yoksa? Çünkü çocukları “Baş-Göz ederken(2) de böylesine benzer sözler söylemişti.

Önce büyük kız gitmişti. “Ellere kız vermem!” demişti ama sevgiye saygı gösterip güney ellerden birine gelin göndermiştik ilk kızımızı. “Torunumu, torunlarımı görürüm inşallah!” demişti, ama iki kere mi görmüştük onları, üç-beş kere mi yıllar yılı? Kahırlanmıştı, kahırlanmıştık…

Sonra ikinci kızımız gelin gitmişti. İsteyenlere bir hayli nazlanmıştı Efendim. “Dünür(3), Dünür!” demişti de oğlan babasına, başka bir söz edememişti, hıçkırmamıştı, ama gözlerinden akanları da engellemeye çabası yetmemişti ikinci kızımızın düğününde de…

Daha sonra oğlumuz geçmişti sıraya. Benim yaklaşımımı, babasının tavrını bildiğinden, olaya gülücüklerle yaklaşmıştı. “Ah! Baba beni eversene!(4) diye türküler söyleyerek yumuşatmaya çalışmıştı Efendimi.

Başarılı da olmuştu. Çünkü “Askerlik haricinde evden ayrılmayacağım!” demesine rağmen o da evlenince, memuriyetinin gereği diyarı gurbete(5) gidip böylesine baş başa ve yalnız bırakıvermişti bizleri...

İki kızımızdan sonra oğlumuzun da gidişi mahzun bırakmıştı bizi. Efendim çok zaman camiden-eve, evden-camiye gider-gelir olmuştu. Nedensiz zamanlarda çalan telefonların sesine umutla bakar olmuştu, değişik seslerin tatminsizliğini yaşıyordu, yaşıyorduk çok zaman.

Bazen “Ahlıyordu”, bir başka boyutta oluyordu “Ah!” çekişi, içindeki özlem dahil tüm duyguları özetler gibi…

 Olağandışlılıklar bu kez evrene de egemendi. Her yıl bu tarihlerde kar olurdu, hatta temiz tarafından topladığı karların üstüne pekmez döküp “Kar Helvası” olarak yemeği severdi Efendim. Oysa bu yılbaşına girişte, sanki baharı karşılayış gibi bir heyecan vardı, yerinde-göğünde.

Sokağın bozacısı bile geçmemişti bu akşam. Oysa kapımızın önünde bir süre dinlenir, “Booza!” diye “O” sesini oldukça uzatarak, bozasından alınmasını beklerdi.

Olağandışlılıklar egemendi hem eve de. Çok zaman telefon ederdi çocuklar, yeni yılımızı tebrik ederlerdi. Hatta torunlar da katılırlardı kenardan-köşeden sesleri ile seslenişlerimize.

Bir ses gelmemişti bugün, hem hiçbirinden, ama mazeretleri hazırdı. Telefon edemeyişlerinin sebebi olarak; “Şehirlerarası telefonlar kilitlenmişti!” Herhalde?!

Aksilikler bunlarla da bitmemişti. Her evde bu gece bütçeye uygun hazırlıklar vardı mutlaka. Bizlerin ne hazırlığımız olsundu ki? Bir tarhana çorbası, konserveden ya da kurudan bir sulu yemek, bir de pilâv pişirdik mi, her şey yeterli olacaktı, bizim gibi iki yalnız için.

Ama bahane(6) sanki durup dururken kesilivermişti sular, o yetmezmiş gibi, elektrikler de bir geliyor, bir gidiyordu şaşkıncasına. Hani küçük bir yer olsa, hani böyle günleri kutlamayı uygun görmeyen bir zihniyetin temsilcisi Belediye Başkanı, Elektrik veya Su İdaresi Müdürü olsa anlayacaktık yapılmak isteneni ama bu koca kentte bu, öylesine imkânsızdı ki (hani meselâ!).

Düşünmüş olmaktan dolayı bile utandım, bir süre sonra kendi kendime.

Televizyonu açtık beraberliğimizde. Ben aktüaliteye(7) de, siyasete de pek meraklı idim. Bazen bu konularda Efendimin vurdumduymazlığına şaşırır(8), ilgilenmesini isterdim onun da. Oysa Efendim, daha ziyade kendi yaşadığına benzer Türk filmlerini seyretmek isterdi. Her türlü spor karşılaşmasını izlemek isterdi. Bu nedenlerden dolayıdır ki, renkli televizyonu bana bırakmış, çocuklardan gelen eski siyah-beyaz televizyonu da kendi zevki için ayırmıştı.

Bazen izlemeyi düşündüğü maçları renkli olarak seyretmek için; ya “Hatunum uykun gelmiş galiba!” deyip beni yatmaya gönderir, ya da; “Yüksek müsaadelerinizle televizyonunuza el koyabilir miyim?” gibi tüm şirinliği ile sergileyeceği tavırlar içine girerdi bana karşı.

Bugün yaşanması olası böyle bir sorunumuz yoktu, yemeklerimizi yiyip, namazlarımızı kıldıktan, hatta üç aylar girdiğinden, beş vaktin farzını da yerine getirdikten sonra, belirli bir vakte kadar televizyon izlemeyi plânlamıştık, Efendimle…

“Hava mı soğudu, yoksa bana mı öyle geldi yoksa Hatunum? Şu kombinin ya da kaloriferlerin düğmelerini kurcalayıver hele biraz!” dedi bir ara Efendim. Sonra televizyon izlemekten vazgeçerek, çok zaman olduğu gibi pencerenin önündeki sedire yöneldi, bir ayağını altına alarak oturdu, elini çenesinin altına koyarak yolcu yolu gözler(9) gibice gözleriyle sokağa daldı.

Anılar canlandı gönlümde, yüreğimin bir yerlerinde. Bir gün bana; “Kaç gece pencerede sabahı ettim, inan!”(10) diye bir şarkı söylemişti, gençlik yıllarımızda. Akşamın karanlığı indiğinde, pencerede gölgesinin olmaması için, ışığı yakmadan, perdeler arkasında okuldan dönüşümü beklediğini, kereler kerelerce anlatmıştı bana, şimdiki gibi, böylesine oturup. Ben de kereler kerelerce dinlemiştim bıkmadan, hem usanmadan mutlulukla.

Kalorifer oldukça iyi yanıyordu. Üşümesine anlam verememiştim Efendimin. Acaba hasta mı olmuştu? “Ortalık geçidi(11)” konu-komşu havaların dengesizliğine kanıp grip olmuşlardı. Ama kuvvetli bir bünyesi vardı Efendimin, öyle gribe falan “Pabuç bırakmazdı(12)”. Vız gelirdi, tırıs giderdi(12) hastalıklar Efendim için.

Efendimin sessizliğini bugüne kadar, böylesine duyumsamamıştım. O; kızardı, bağırırdı. Tuhaftır ki; kızsın, en ufak bir ahenksizliği görsün, bağırsın, hem elini kolunu sallayarak bağırsın istiyordum. İlk günden bugüne bırakmadığı bir huyu idi bu. Çocuklarına; sadece çocuklarına ve torunlarına kızmaz, bağırmaz, bağıramazdı.

Sokaktaki çöpçü iyi mi süpürmüyor, kızardı, bağırırdı. Apartmanda gürültü mü olur, yönetici vakitsiz mi gelir, müezzin ezanın tecvidini(13) mi şaşırır, pazar ya da süt arabası geçerken ahenksiz mi bağırır, aklınıza ne gelirse işte, kızar, bağırırdı. Şimdi de bağırsın istiyordum Efendimin.

“Nazım en çok sana geçiyor, beni anlayan bir tek sensin hayatta!” derdi çok zaman, birilerine kızıp da üzüldüğümü görünce özür dilemek ihtiyacını duyduğunda bana. Şimdi de kızsın istiyordum Efendim bana ama o, sadece sokağın göçmüş is, kurum dolu karanlığına bakıyor, yolu gözlemeye devam ediyor gibiydi.

Hava açıktı, berraktı oysa gökte yıldızlar komşuculuk oynuyordu. Yıldızlardan biri, bir diğerine doğru hızlıca kaydı, kayboldu, anlamsızca.

Yanına yaklaştım Efendimin;

“Efendim?!” dedim.

Hareket etmemişti. Gözleri yorgun, siyahlarının etrafı hareli(14) idi.

“Öylesine dalgın bakma! Korkarım sonra senden!” dedim.

Küsmüşçesine, duymazcasına kıpırdamadı bile Efendim.

“Haydi, kız, bağır-çağır ama sessiz kalma !” diye bağırdım omzunu sarsarken.

Efendim hafifçe kaykıldı, gözleri aynı boyuttaydı. Elimde olmadan bağırdım;

“Gitme! Yaptığın haksızlık!”

Efendim;

“Önce ben giderim Hatunum!” demişti. “Yol, yordam bilmem ama gelişine hazırlık olması için ahreti bir kontrolden geçiririm, hatta orada da hayat varmış, tek başıma ev tutmam mümkün değil ama artık bu seferlik benim bulduğumu beğeniverirsin. Senin gelişine her şeyi hazır ederim ben!” demişti.

Sonra; “Yok, yok, bir çorap almasını bile bilemem tek başıma, en iyisi beraber gideriz!” diye düzeltmişti sözlerini.

Oysa bırakıvermişti, hem de bir “Allahaısmarladık!” demeyi bile bana çok görerek. Söz vermişti, gideceğini hissettirecekti, başında Yasin okuyacaktım, giderken Zemzem Suyu damlatacaktım dudaklarına.

“Böylesine, hem nefret eder gibi gitmek olur mu Efendim?” diye söylendim kendi kendime.

Kırk küsur yıllık beraberlik…

“Ben doğarken sana ait olduğumu hissetmiştim. İki yıl sonra geleceğini biliyordum. Hep seni aradım. Hep seni düşündüm. Hep senin olmak için yaşadım!” demişti Efendim bana.

“Evlenmeden önce kuşlardan, kırlardan, çiçeklerden, böceklerden kıskandığını” söylemişti.

Okul, askerlik, görevli olarak sağa-sola, hatta yurt dışlarına gidişlerinde harçlığının, yolluğunun çoğunu telefonlara, kâğıtlara, pullara, zarflara harcamıştı Efendim. Sesini duyurmasa, sesimi duymasa “Hatunum sesini duyamazsam rahat edemem!” derdi. Oysa şimdi?.. Yaşananları yorumlanamıyordum.

Sıcacıktı vücudu, Efendimin ayağını vücudunun altından alıp da uzatmağa çalıştığım zaman. Efendi, çorap giymeyi sevmez, hem hiç sevmezdi. Her zamanki gibi çıplaktı ayakları ve ayağının başparmakları, bir arada birbirine bağlanmak istercesine yan yana gelmişti.

Göz kapaklarını kapatmak istedim. Kapanmaya direnir gibiydiler, son yolculuğunun başlangıcından bitimine kadar yapılacakları görme arzusunu yaşar gibiydiler. Oysa haklı mıydın Efendim? Bir vedayı bile çok gördün bana!

Onu, onun beni sevdiği kadar benim de onu sevdiğime hiç inanmamıştı yaşarken Efendim. Hep söylemişti bunu, ama onun kendisini sevdiği kadar sevemez miydim ben de onu? Buna hakkım olmalıydı. Ama yıllardır, hem de bu ana kadar bu hakkı bana vermemişti Efendim.

Haksızdı. Haksızlığına isyanı yaşıyordum, Efendisinin takma dişlerini çıkartarak, çenesini bağlarken. Ve hemen ayakkabılarını, terliklerini koydum kapımızın önüne. “Ölen Efendim!” diye ilân edercesine. “Herkesin haberi olsun!” der gibi.

Televizyondaki yalancı sarışın, yarı çıplak, etrafında dansözler; “Allah’ım neydi günahım!”(15)  diye bir şarkıyı söylemeğe çalışıyordu. Televizyonu kapatmayı unuttuğuma hayıflandım(16), kapattım.

Alışkanlık mı, kural mı, dini bir gereklilik mi, bilmediğim, ama daha önce gördüğüm için herhalde yapmam gereken bir olgu olarak boylu boyunca uzatıp üstünü çarşafla örttüğüm Efendimin karnının üstüne bir bıçak konulacağı geldi aklıma.

Elimde bıçakla Efendimin yanına yaklaştığımda, onun ellerini karnının üstünde bağlamış olduğunu gördüm, örtüsünün altında. Ben mi öyle bırakmıştım, yoksa Efendim mi bıçak koymasını yasaklamak arzusunu yaşadığından ellerini öyle bağlamıştı?

Bazen işte böylesine işaretlerle anlaşırdık, tariflere gerek görmeden. Bıçağı mutfaktaki yerine koydum usulca.

Hocalar; “Ziynet, erkeğe haram!” demişlerdi. Buna rağmen yıllarca çıkarmamıştı alyansını. Liseyi bitirdiğimizde almıştı alyansları, hem ikimiz için de. Ufak bir kutlama yapmıştık pastanenin birinde kendi kendimize. Çok iyi hatırlıyorum.

İnşaatta çalışmıştı. Elleri su toplamıştı, kazma-kürek sallamaktan, espri yapmıştı; “Muhallebi çocuğu gibi(17) diyerek.

Ama o gün taktığımız yüzüklerimizi, hem de ömür boyu ne ben, ne de Efendim hiçbir zaman, hiçbir şartta çıkartmamıştık. Mezarda çıkartmalı mıydı? Bunu hiç aklıma bile getirmemiştim. Şeriata(18) göre; “Boştum” ama “Namahrem(19)” değildim, düşüncelerimde. Başucuna oturdum, açtım örtüyü, solan, sararan yüzüne baktım yeniden;

“Efendim, canım Efendim, erim, evimin erkeği, tüm aydınlığım!” diye söyleştim kendi kendime.

O da böylesine söylerdi, tekrarlamaya çalıştım anılarıyla:

“Canım, bir tanem, gönül bahçemin tek çiçeği, tatlım-kıymetlim…”

Ve devam ettim;

“Ne kadar severmişim seni, bunu anlamadın, anlatamadım, oysa şimdi bir kere daha duyuyor, yaşıyorum!”

Üstüne eğildim, yanaklarını okşama arzusunu yaşıyordum, kendi kendime konuşurken;

“Soluk mu verdin? Son nefesin miydi? Yoksa bana mı öyle geldi? Dudağının kenarında ufak köpükcükler oluşmuş. Gözlerinin pınarlarında birikenler de herhalde benden ayrılışının, hemen başlayan özleminin simgesi olsa gerek. Onları kurutmalıyım. Hem yıllar yılı paylaştığımız dudaklarımla. Ah Efendim! Yaşanacak yıllarımızı tamamlamadan böylesine bırakıp gitmek var mıydı?”

Zaman hazımsızca geçiyordu. Efendimin özlediği gibi bir kar yağmaya başlamıştı. Yan taraftaki komşulardan hâlâ müzik sesi geliyordu. Arada bir sokaktan dengesiz motor gürültüleri ile arabalar geçiyordu. Onun artık üşümesi hiç mümkün değildi. Gürültü edenlerden rahatsızlık duymayacak, onlara sinirlenmeyecekti.

Biraz sonra, belki birazlardan daha da çoook sonra yan camideki Hoca Efendi sabah ezanını okumaya başladı. Türkçesi; “Namaz uykudan hayırlıdır!” diyordu. Kaloriferin düğmesini sonuna kadar kapattım. Bir öncesine kadar yaşanan sabahların özlemini yaşadım.

Örneğin çamaşır yıkamışsam, yorgunsam seslenirdi bana; “Hatunum kalk, ezan okunuyor!” derdi. Kendisi de kalkar, abdestini alır; “Cemaate yetişeyim!” diyerek kapıdan çıkarken;

“Bugünümüz için de şükürler olsun! Seni seviyorum Hatunum!” seslenişiyle beni kucaklar, öyle ayrılırdı çok zaman camiye doğru.

Bir ömrü, hem doyulmamış, hem tükenişi fark edilmemiş bir ömrü paylaşmıştık beraber. “Beşikten, mezara kadar!” demişti. Beklemeden gelmişti dünyaya ve beklemeden, hem hissettirmeden, hem de “Allahaısmarladık!” bile demeden gidivermişti. “Bu Hatun ne yapar?” diye düşünmemişti. Bu; haksızlık değil miydi?

Namazımı kılmıştım. Hem de Efendimin yanında, yanı başında. Çıksam, cemaate dese miydim, “Efendimin son yolculuğuna başladığını?” Hayır, paylaşmak istemiyordum göçü. Önce yavrularımız duymalıydı. Ama bunun için de biraz zaman geçmeliydi?

Birkaç kez telefona uzandım, çeşitli düşüncelerle geriye çekildim, tekrar tekrar. Ve hep Efendime yöneldim. Yanından ayrılmak istemiyor, onu yalnız bırakmayı düşünmüyordum.

Birden bir telefon sesi yankılandı duvarlarda. Dalmıştım. Korkarcasına, zıplarcasına, ürkerek ulaştım telefona.

“Anne!” sesini duydum yarım yamalak(20). Büyük kızımdı seslenen. Devam etti:

“Gece boyu aradım, ulaşamadım sizlere, hayırlı yıllar!”

“Kızım” dedim, boğuldum, boğuklaştı sesim.

“Yıl, başlamadan bitti kızım, babanız sizlere ömür…”

Durdum, durakladım bir süre ve devam ettim;

“Kardeşlerine de haber ver! Sizleri bekleyeceğim!”

Telefon ahizesi, istemesem de kaydı, düştü, düşüverdi elimden istemsiz, verdiğim sözü tutamayacak oluşumun üzüntüsünü yaşarcasına. Çökercesine yığıldım sanki telefonun konduğu masanın yanına.

Gözlerim açıktı, bana da Zemzem Suyu veren olmamıştı son nefesimde.

Ve telefonun ahizesinden son olarak duyduğumu sandığım, aslında duyamadığım, yanıtlayamadığım bir ses çınlıyor gibiydi;

“Anne! Annem!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) “Efendibaba” dediğim Anne Dedemi bir hüzün sonrasında, 63 yaşında öyküde anlatmaya çalıştığım şekilde sağ ayağı altında, eli çenesinde, gözleri açık olarak yitirdiğimi belirtmeliyim. “Efendim” kelimesini sık kullanmamın nedeni de bu.

(1) Olağandışılık; Olağan dağılımının herhangi bir özelliğinden sapma. Sık sık, doğal, tabii, normal olmama durumu. Alışılmış olandan farklılık.

(2) Baş Göz Etmek; Evlendirmek.

(3) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.

(4) Baba Beni Eversene; Türkünün aslı “Ana beni eversene!” şeklinde olup Ankara yöresine aittir.

(5) Diyarı Gurbet; Gurbet diyarı, yabancı bir şehir, ülke.

(6) Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden, noksan, kusur.

(7) Aktüalite; Günün olay ve konusu. Güncellik.

(8) Vurdumduymaz; Adam Sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.

(9) Hacı Yolu Bekler (Gözler) Gibi Beklemek; Büyük bir istekle ve sabırsızca beklemek.

(10) Kaç gece pencerede sabahı ettim, inan!.. Güftesi; Zeki SINDIRAN’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(11) Ortalık Geçidi; Yöresel bir deyim olup herkesin aynı anda çeşitli rahatsızlıklarla boğuşması.

(12) Pabuç Bırakmamak; Hiçbir şeyden korkmamak, çekinmemek, yılmamak. Yapacağı bir işten korku sebeiyle vaz geçmemek. Aldırmamak.

Vız gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.

(13) Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

(14) Hâre; Gözlerin yaşlanması, kenarlara kayması, derin çizgiler oluşması. Nesne, canlı, göz ve benzeri şeylerde, dalgalı kumaşlarda rastlanan özellik. Meneviş.

(15) Allah’ım neydi günahım?.. En iyi yorumunu İbrahim TATLISES ve Kayahan ACAR’ın yaptığına inandığım bir eser.

(16) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

(17) Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.

(18) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

(19) Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.

(20) Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.