“Bir düşeş(1) daha attım mı, hesabın tamam!” dedi Mehmet.
Zarları aldı eline, salladı, salladı, düşeş gelmesi arzusu ile fırlattı tavlanın içine. Zarlardan biri tavlanın içinde kaldı, diğeri sekip yanımdan geçti, kumların arasına doğru.
Döndüm, kaybolan zarı göremedim hemen. Güneşin aydınlığında siyah lekeler oluşmuştu gözlerimde.
“Bulamadın mı Emin?”
“Nereye gittiğini göremedim ki?”
“Buraya kadar geldi zarınız, buyurun!” diyen sesine başımı çevirdiğimde fark ettim güzel ötesi güzel genç kızın varlığını…
Siyah gözlükler vardı gözlerinde, iki parça mayosu içinde kitap okuyordu sanırım, plaj şemsiyesinin altında. Hafif bronzlaşmış gözüktü, uzanan ellerinde teni. Belki de kendi ten rengi idi o.
“Teşekkür ederiz!” dedim, alırken zarı. Kaçamak da olsa bir kere daha vücuduna göz attım. Hani bir deyiş vardır; “Sülün gibi(2)” diye. Zannederim ki bu sözü onun için en az iki defa tekrar etmek mümkündü. Tanrı’nın herhalde özene-bezene, “Eksiği kalmasın!” diye dikkat edip yarattığı olağanüstü denilecek bir melekti sanki. İnsan demek zayıf kalırdı. Kendi kendime:
“Erkek milleti değil miyiz?” dedim, duygusuzca. Ve Mehmet’e döndüm:
“Sıra sendeydi, sallayarak at bakalım tekrar!”
Salladı avucunda zarları, sıkı sıkı kapattığı ellerini ağzına götürdü dua eder gibi dudaklarını kıpırdattı, oysa duaya değil, şeytana rica etmesi gerekti bana göre. Sonra zarları tavlanın içine bıraktı:
“Düşeş! Bu oyun işte böyle biter!” dedi. Sonra:
“Aaa! Koltuğunun altını gerektiği kadar temizleyememişsin galiba!” deyip tavlayı kapatıp koltuğumun altına sıkıştırıverdi, daha ne olduğunu anlayamadan. Hâlbuki plaj kıyafeti ile çıplaktık. Bu işlemi kaçıncı defadır yapıyordu, kim bilir? Ama her seferinde kanıyordum yine.
Bu sefer bir özür bulabilirdim belki kendime. Arkamda duran, gözlerini göremediğim siyah gözlüklü kız etkilemişti beni, diyebilirdim belki. Sonuçta yenilmiş olmama neden uydurabilmiş olamazdım ki. Yine yenilmiştim, hem de oldukça kötü yenilmiştim.
“Akşama biralar senden yine. İyi ki ortadan oynayalım önerime ‘Hayır!’ demişsin. Yoksa bütçemden bir de bira parası ayırmak zorunda kalacaktım. Ben denize gidiyorum. Geliyor musun sen de?”
“Bu bozuk moralle, belki boğulurum falan, ben biraz sonra geleyim.”
Aynı firmada çalışıyorduk Mehmet’le. İşe girişim yeni değildi. Eski da sayılmazdım ama. Özellikle son altı ay-bir sene içinde iyi bir arkadaşlık kurmuş, cümlenin tam anlamıyla; yediği-içtiği ayrı gitmeyen iki arkadaş olmuştuk. Bu şirin, deniz kenarındaki otele de bir arkadaşımızın akrabası çalıştığı, fiyat bakımından bize uygulanacak bazı avantajların sağlanacağını öğrenerek gelmiştik. Fena da etmemiştik hani bir bakıma.
Mehmet -aslında Ağabey demem gerek- benden iki yaş büyüktü, yirmi yedi yaşındaydı. Hem uzun boylu hem daha atletik vücutlu idi bana göre. Tüm genç kızların kendisini beğendiğini sanırdı.
İdeali; “Hayat Arkadaşım ol!” diyebileceği birine rastlamak ve hemen bir yuva kurabilmekti. Bir evin bir oğlu olduğu için, ailesi de bunu istiyor; “Al bebek, Gül bebek!” örneği, bir dediği iki edilmiyordu. Düşünceleri yasa, dedikleri bir emirdi sanki. Ancak değişikti bana karşı tavrı Mehmet’in.
Ben yokluklarla mücadele ederek ancak okuyabilmiştim. Köyünde çifti-çubuğu bir-iki dönüm tarlası, artı bir iki evlek(1) bahçesi olan babam, annem ve kardeşlerim vardı. Gereğince yardımcı olmaya çalışıyordum onlara, ama bu tatili de hak ettiğim inancıyla yapmak istemiştim.
Mehmet’le kıyaslanırsam zayıf bir vücudum vardı. Hatta Mehmet; “Kaburgalarımın sayıldığını, omuzlarımdan boynuma uzanan her iki taraftaki çukurları; tuzluk-biberlik olarak kullanacağını” söylerdi, bazen. Hatta, hatta çalışırken, fazla eğilmememi öğütler; “Kamburunu düzelt!” diye uyarırdı.
Bir hususu daha söylemeden geçmemem gerek, her ne kadar tavlada on-yüz defa yenilsem de hiçbir zaman bira parasını ödettirmezdi bana. “Daha sonra!” derdi hep, “Daha sonra!”
Temmuzun dudakları çatlatan kavuruculuğunda, tavla oynamamın, belki de yenilmek üzere oluşumun heyecanıyla fark etmemiştim, kitap okuyan siyah gözlüklünün gelişini. Hissettirmemeye çalışarak, havlumu düzeltmek, tavlayı koymak ister gibi arkama döndüm.
Fark etmişti hareketimi. Başını kaldırdı. Gözlüklerinden göremiyordum gözlerini ama sanki dudaklarında bir gülümseme izini hissettim. Denize doğru yürüdüm, Mehmet’i arayarak. Ve görünce onu, uzunca bir koşu yapmışçasına, denizin serinliğine bıraktım kendimi, yanı başından.
“Su, çok güzel!” dedi Mehmet.
“Ya tadı?” dedim, omuzlarına basarak, batırmaya çalışırken. Daldı ve ayaklarımdan tutarak beni çekti suyun derinliklerine.
Ne kadar sürdü şakalaşmamız? Bilemiyorum. Yorulmuştuk belki de? Çıktık. Silinirken:
“Gidip kola alayım. Bira borcumu akşama öderim. Bunlar benden!” dedim.
“Olur!”
Kantine gidip gelişim kısa sürdü.
“Bunlar bizim. Bu da zarımızı kaybolmadan bulan hanımefendiye…” dedim, kola kutusunu uzatırken yalnızlığa bürünmüş siyah gözlüklüye.
“Buyurmaz mısınız lütfen!”
“Teşekkür ederim, zahmet etmişsiniz!” sözleriyle elini uzatırken, reddettiği takdirde ayıplanacağı duygusunu yaşadığını hissettim (sanki).
Bu kere Mehmet sırtını dönerek oturmuştu siyah gözlüklüye, ben karşılarındaydım, her ikisinin de. Mehmet’in gözünü kırpıp başını sallamasından neyi merak ettiğini anlamam mümkün değildi. Oysa belki de içimden gelmişti sadece. Bir basamak yapmak amacına yönelik değildi kolayı ikram edişim ve davranış biçimim. Veyahut da ben bu arzuyu taşımıyordum, şimdilik.
Kolasını içti, kitabını kapattı, tokasını havlusunun üzerine bırakarak yerinden kalktı siyah gözlüklü. Uzun boyluydu, bize göre. Düzgün bir vücudu vardı ve kumral saçları kısaydı. Fark edemedim gözlerinin rengini. Hem benim için o sadece; “Siyah Gözlüklü” idi. Denize doğru yürümeye başladı.
“İster misin?” dedi Mehmet. “Bir el daha oynayalım. İstersen avans da vereyim bir-iki sayı. Ama bu sefer başka bir şey için olsun.”
“Avans istemem. Oyunun adını sen koy!”
“Hanımefendi ile tanışmak için ilk adımı atmacasına. Ben kazanırsam sen öğreneceksin adını, aksi olursa ben. Tamam mı?”
“Tamam!”
Denize doğru gittiği yöne baktım siyah gözlüklünün ve denizin hemen kenarında gördüm onu. Ayakta duruyor, ara sıra vücudunu suyun içine sokmak için eğilip kalkıyor gibi geldi bana. “Yüzme bilmiyor, galiba!” diye düşündüm.
Oyuna başladığımızı çok iyi hatırlıyorum. Sonrası benim için iyi gitmemiş, yine kaybetmiştim. Bir Harp Subayı gibi Atak Plânı hazırlamanın zorluğu içindeydim. Mehmet denize doğru giderken;
“İyi şanslar!” demişti, sadece.
Denizden çıkışını ve yavaş yavaş şemsiyesine doğru süzülüşünü izledim siyah gözlüklünün, gözlerinin çağlasında. Geldi, silindi, gözlüklerini taktı. Kitabını, tokasını, havlusunu ve kola kutusunu aldı, döndü bana doğru;
“Kola için tekrar teşekkür ederim.”
Yutkundum. Atak yapmalıydım. Zorunluydum buna. Yoksa Mehmet’in o ince alaylarından kurtulamazdım, “Değmez!” dedim. Kıbrıslı bir arkadaşım vardı, onun hep böyle deyişini hatırlayarak. Birden çıkıvermişti bu söz ağzımdan bu anda da. Sonra;
“Bir şey değil… İsmim Emin. Siz de bağışlar mısınız isminizi?”
Durdu. Hayret eder gibi baktı, gözlüklerini çıkartı. Bir kutu kola karşılığı istekmiş gibi, önemsemez bir tavırla;
“Defne!” dedi yalnızca, terliklerini giyip giderken.
Ne “Memnun oldum!” demişti, ne teşekkür edebilmiştim, siyah gözlerinde yaşarcasına kalakalmıştım, dört numara gibi çömeldiğim kumlar üzerinde.
Mehmet denizden çıkıp, saçlarında biriken deniz zerrelerini vücuduma silkelerken ben hâlâ bırakıldığım yerde idim.
Birden geri döndüm ve Mehmet’i ayaklarından tutup kumlara yuvarladım ve hızla denize doğru koşmaya başladım. O da peşimden koşuyordu. Tavlada yenildiğim gibi, iki-üç günlük tuz ihtiyacımı karşılayacak kadar su yutarak denizde de yenildiğimi itiraf etmem gerek.
Denizden çıkarken el ele;
“Eee!” dedi, soran bakışlarla.
“Defne!” dedim, anladı hemen.
“Aferin be koçum! Bira borçlarını erteliyorum, affetmek yok! Yoksa öğrenemezsin tavla oynamayı. Onun için sadece erteliyorum. Bu akşam, bu medeni cesaretini(4) alkışlamak için ben ısmarlayacağım yemeği de, birayı da. Ama otelde olmasın. Aşağılarda bir yerde bir Balıkçı Lokantası varmış, oraya gidelim mi? Ne dersin?”
“Olur. Neden olmasın ki?” dedim duşa doğru yönelirken…
Güzel bir Balıkçı Lokantası idi gittiğimiz. Ve burada ulusal içkimiz dışında bir şey içilmezdi herhalde.
Gece ilerlediğinde, Orhan Veli’nin şişesinde olmayı arzuladığı balık olmuştuk(5). Arabeskten, Halk Musikisine, Türk Sanat Müziğinden, Pop Müziğine kadar bildiğimiz tüm müzik çeşitlerini yorumlamıştık. Belki de bize öyle gelmişti.
Dönüşte, söylemediğimize inandığımız bir tek Mozart’ın Türk Marşının kaldığı düşüncesiyle onu ıslıklarımızla söylemiştik, ağaçlara, çiçeklere, yakamozların(6) fısıltısıyla...
Otele geldiğimizde ikimiz de güçsüzlük abidesi olarak yıkılmak üzereydik. Ama yine de denizin kenarına oturup sohbet etmek arzusunu yaşadık, vaktin bir hayli ilerlemiş olduğunu bilmemize rağmen.
“Yarın seni yeneceğim, tavlada.”
.”Yarın, geç olmaz mı?”
“Olmaz. Bu gece kendime göre taktik hazırlayacağım. İlk galibiyeti aldıktan sonra, onu diğerleri takip edecek nasıl olsa…”
Sözlerimi bitirdiğimde, yalnız olmadığımızı hissettim. Mehtap yoktu, ama otelin ışıklarında, çok değil, belki on, belki yirmi adım ötemizde onu gördüm. “Onu” diyorum, çünkü tanımıştım onu, karanlıkta da olsa. Düşüncelerimde, onu mayolu olarak görmek çok kolay olmuştu (galiba). Yanında bir bayan daha vardı, herhalde akranı, ya da bugünlerde çok sarf edilen bir sözle; “Kankası(7)”.
“Merhaba!” dedim el sallayarak.
“Merhaba!” cevabı geldi dalgalarla, bekler gibi. Ve onlara doğru gitmem gerekliliğini yaşadım. Oysa kendime bile itiraf etmekten çekindiğim kadar sarhoş olmasam bu cesareti bulamazdım, belki.
“Siz de mi yalnızlığı yaşıyorsunuz, bizim gibi?”
“Öyle gibi!” dedi Defne.
“Hep böyle kısa mı konuşursunuz?”
“Bazen!”
“Neden yalnızlığınızı bizimle paylaşmıyorsunuz?”
“Bir yaz macerası mı aradığınız?”
“Hayır. Aklımın ucundan bile geçmedi.”
“Öyleyse arkadaşınızı da çağırın, beraber oturalım, belki de tekrar kola ısmarlarsınız.”
“Tabii! Neden olmasın?” diyerek Mehmet’e el salladım;
“Mehmet! Gelmez misin?”
“Ben Emin ve iş arkadaşım Mehmet! İyi akşamlar!”
“Ben Defne ve arkadaşım Selvi. İyi akşamlar!”
“Memnun oldum!” sözlerimizden sonra dalgaların usulüne uygun olarak sahile vurmasından başka bir ses duyulmadı uzun bir süre, aralıklarla adımlanırken sahil.
Sonra kolalar içilirken, çapraz bir görüntü vardı gözlerimizde. Defne anlatıyor, Mehmet’e bakıyor, ben dinliyordum, Selvi anlatıyor, bana bakıyor, Mehmet dinliyordu (sanki). Duygusal bir yakınlaşma mı başlıyordu, yoksa uzaklaşıyor muydu düşünceler?
Ayık olmayı(8) istedim. Gece bitmesin istedim. Oysa henüz başladığına inandığım gece bitivermişti; “İyi geceler!” dilekleriyle.
Sabah, ancak öğlenin çığlıklarında olmuştu bizim için. Sıcak başlayan gün, sıcak devam etsin arzumdu. Mehmet’le bakışlarımızda sorular vardı, anlatamadığımız, belki de anlatmak istemediğimiz.
Sonra sahile indik, yeni tavla oyunları için. Her zaman güzel hanımların yardımını bekleyemezdik. Bu sefer zarlarımız yedekli idi, muhtaç olmayacağımızı bilsek bile. Ve ilk defa yendim Mehmet’i.
“Dememiş miydim?”
“Ballısın. Sen bugünkü şansınla git dubaya, ayağını sallandır suya, balina yakalarsın, eminim ki!”
“Haydi, üzülme. Bak denizdeler, akşamki arkadaşlar. Biz de yüzmeğe gidelim. Hem bakarsın, belki…”
“Belki ne?”
“Ne bileyim? Belki yüzme öğretirsin, bilmiyorlarsa. Nasıl olsa tavlayı bilmiyorsun. Bildiğin bir konuda uzmanlık, üstatlık yaparsın demek istedim.”
Sözlerimin sonunda başıma gelebilecekleri tahmin edip hemen yanından ayrılarak denize koştum. Biliyordum, Mehmet’in kızacağını, onun için tedbirli olmam gerektiğini düşünüyordum. Dünkü tuz ikmalim, yeterli idi, bugün böyle bir tuz takviyesi istemiyordum.
O da koştu arkamdan ve tam Defne’nin yanından denize atladık. Sıçrattığımız sudan etkilenmemişti sanki. Mehmet başını denizden çıkararak;
“Yüzme bilmiyor musunuz yoksa?” diye sordu. “Kıyıdan pek ayrılmadınız da…”
“Hayır! Öğreneceğim de pek yok galiba!”
“Oysa kolay. Bakın kendinizi şöyle bir bırakın. Su sizi kaldırır…”
Yavaş yavaş yüzerek uzaklaştım yanlarından. Selvi gözükmüyordu ortalarda. Belki ben de ona öğretirdim yüzmeyi…
Gün beraber geçti, iki-üç defa daha tavla oynadık Mehmet’le. Ve şanslı günümdü galiba. Tezahürat hep lehinde olmasına rağmen hep yenildi Mehmet. Akşam yemeklerini de, biraları da, kolaları da kaybetmişti Mehmet. Oysa olası değildi bu. Belki de aşkta kaybeden kumarda kazanıyordu. Bir aşk mı başlıyordu? Bana mı öyle geliyordu yahut? Bense neleri unutmuşum ilk görüntüde?
Biraz sonra Selvi katıldı grubumuza.
“Uyuyakalmışım. Uyandırmamışsın beni Defne!” derken sanki bir yalanı gizleme endişesi yaşıyor gibiydi. Hâlbuki neler önemliydi ki?
Akşam yemeği için beraber olmaya sözleştik daha sonra. Zihnimden çeşitli sorular geçiyordu, anlayamadığım, anlatamadığım, anlatmak istemediğim, ya da anlatılamayan.
“Ne düşünüyorsun?” dedi Mehmet.
“Hiç. Ya sen?”
“Sevdiğimi… Belki de mutlu olduğumu.”
“Mutlu olman dileğim.”
Akşam yemeği için, kaldığımız otelin yemek salonunda buluşmak üzere sözleşmiştik. Masamız dört kişilik olarak hazırlanmıştı.
“Erken geldik galiba Mehmet?”
“Sekizde dememiş miydik?”
“Evet!”
“Saat sekize birkaç dakika var!”
“Yoksa başlamadan biten bir şeyler mi var?”
“Belki de…”
İçimdeki kuşkulara “Durun!” deme arzusu taşıyarak:
“Biraz bekleyelim bakalım! Genelde gecikir bayanlar, değil mi?
”Bekleyelim.”
Dakikalar ilerledi; dileklerimizi soran garsonlara; “Biraz sonra, biraz daha sonra” derken. Cep telefonlarının numarasını almayı akıl edemememize sinirlenmiştik. Daha dün bir, bugün iki. Acele etmiş olmaz mıydık? Aşk; “Acele” kavramından bihaberdi.
Sonra Mehmet Danışmaya gitti, oda numarasına göre telefon etmek için; “Hiç olmazsa!” diyerek. İş yerinden arkadaşımızın akrabası olan görevliyle konuşmalarından bir şeyler olduğunu anlayarak yanlarına gittim. Bana döndü;
“Gitmişler!” derken üzgündü.
Sonra Danışma Memuru;
“Bir saniye efendim, 505 Numaralı odada kalan Mehmet Beysiniz, değil mi?”
“Evet!”
“Size bir not vardı efendim.”
Mehmet notu acele açıp okudu ve bana uzattı:
“Oku!” dedi sadece.
“Hemen ve acele ayrılmak zorundayız ikimiz de. Özür dileriz.”
Ne imza, ne tarih, ne de bir başka not vardı otelin amblemli(9) kâğıdında.
“Ne zaman çıktılar, ne ile gideceklerdi, bilgin var mı?”
“Özür dilerim, haberim yok gidişlerinden. Geldiklerinde; ‘Bir hafta-on gün kalırız!’ demişlerdi. Bugün ani bir kararla hesaplarını kapatmışlar. Bir dakika… Eğer yanılmıyorsam karşıdaki araba onlara ait. Demek ki henüz ayrılmamışlar.”
Tam bu sırada arabanın motor gürültüsünü duyduk, farları yanan araba hareket etmek üzere idi. Mehmet koşar adımlarla merdivenleri inerek hareket etmek üzere olan arabanın önüne geçti. Peşinden ancak yetişebildim. Arabanın direksiyonunda Defne vardı. Mehmet nefes nefese, arabanın üstüne elini koyarak nefeslenirken;
“Neden?” diyebildi ancak.
Defne kesin bir kararlılıkla başını pencereden hafifçe çıkararak;
“Bağlanmanızı istemedik. Bir yaz macerası(10) kadar bile yakınlığınızı isteyemezdik çünkü. İyi insanlar olarak gördük sizi. Ve bunun için de habersiz ayrılmak istedik sizlerden.”
“Neden?” diye uzatarak yineledi sorusunu Mehmet.
Arabanın vites kolunu ileri doğru itekledi Defne, gaz pedalına bastığını hissettim motorun gürültüsünden, ama o kahredici(11) cümleyi de keşke duymaz olaydım, ama işittim:
“Telekız(12) nedir, biliyorsun, değil mi? Başka bir şey söyleme, söyletme ve bu iki günü yaşanmamış kabul edip, unut lütfen!”
Defne, arabanın üstünde kolları duran Mehmet’i fark etmemişçesine arabayı hareket ettirerek uzaklaştı.
İki arkadaş, arabanın sürükleyen rüzgârında biz bize ortada kalmıştık.
Mehmet bana döndü. Salonun diskosundan kulaklarımıza kadar uzanan “I can’t stop loving you(13)!” nun ritminde:
“İçelim!” dedi.
Anlıyordum onu.
“İçelim…” dedim sadece…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Düşeş (Gelmek, Atmak); Tavlada zarların altı-altı gelmesi. Umulmadık bir başarı kazanılması. (Dük karısına verilen Düşes unvanı ile karıştırılmamalı).
(2) Sülün Gibi; “Dalyan gibi” deyiminin, kızlar için uygulanan çeşidi. Farklı olarak bu deyim içine” yürüyüşünün de güzel olduğu” özelliği eklenebilir.
(3) Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad.
(4) Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
(5) Orhan Veli KANIK’ın “Eskiler alıyorum diye başlayan” şiirinin ismi olan “Rakı Şişesinde balık olsam” diye biten dizeler.
(6) Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
(7) Kanka; Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(8) Ayık Olmak; Sarhoşluğu, ya da baygınlığı geçmiş olmak. Anlayışlı ve uyanık olmak.
(9) Amblemli Kâğıt; Antetli kâğıt. Bir firmanın resmi veya özel yazışmalarında kullanmayı tercih ettiği kâğıtlar.
(10) Yaz Macerası; Hoşça geçirilmek, unutulmak kaydıyla yaşanan yaz birlikteliği.
(11) Kahredici; Çok kuvvetli, karşı konulamaz, bunaltıcı, ezici.
(12) Tele Kız; Telefonla irtibat kurarak fuhuş yapan kadın.
(13) I can’t stop loving you! (Sevmekten vazgeçemem!) Yanılmıyorsam Elvis PRESLEY’in bir eseri olup en iyi yorumlayanlardan biri de Ray CHARLES’tı desem, yanlış mı olur?