“Denize çocuk düştü!” diye bağırdığını duydum birilerinin. Oysa o herhangi bir şeyin, ya da birinin suya düşüş sesini ben de duymuş ve dönmüştüm o yanıma.
O küçük kız çocuğu, beni sabahın bu serin vakitlerinde “Merhaba amca!” diyerek selâmlayan kız çocuğu yoktu yerinde. Denize düşüşünün nedeni bizim yat dediğimiz küçücük teknemizi yerinden oynatan dalga, ya da kendisinin dalgınlığı, ya da sabah mahmurluğu olsa gerekti.
Uzaklardan geçen heyulâ(1) gibi bir geminin yarattığı dalga bu kadar güçlü mü olurdu? Olurmuş demek ki, bir sürü gemicilik terimleri(2) gibi dalgaların ne halt ettiğini de bilmiyordum.
Diğer bilmediklerim gibi, örneğin; Sintine ne demek biliyordum da, sintine boşaltmak ne anlama geliyordu, bilmiyordum. Gövdeyi anlıyordum da, kıç ya da pruva ne demektir, anlayamıyordum. Küpeşte, iskele, karina sözleri bana yabancı gelmiyordu ancak sancak, alabanda, borda gibi kelimeleri sanki ilk defa duyuyordum.
Bilmediğim konular olduğundan benim için o dalgayı yorumlamam mühim değildi. Beni ilgilendiren çırpınan o kızcağız idi dalgaların ortasında, sarı elbisesi ile batıp çıkıyordu, o büyük dalganın devamı olan küçük dalgalar arasında.
Böyle bir yolculuğa balıklama(!) atlamama rağmen kenarından-köşesinden bile yüzme bilmiyordum, üstelik öğrenmeye de hiç meylim olmamıştı, ama şu anda önemsizdi bu benim için. Bir canı kurtarabilirsem ilerlemiş yaşamımda bu ölümüm kadar mutluluk olurdu benim için.
Bunları düşünmedim, düşündüğümü varsaydım, boynumdaki seyahat çantamı, devamlı olarak ama ses çıkarmadan çektiğim tespihimi bir yerlere atarak tüm varlığımı o çocuğa doğru yönlendirmek üzere kayarcasına suya bıraktım.
Etrafımızda bizim dışımızda birileri de var mıydı, bilmiyorum.
Var gücümle gördüğüm sarı karartıya doğru debeleniyor, yüzen insanlarda gördüğüm hareketleri tekrarlamaya çalışıyordum. Hayatta bir kere bile yüzmemiş, deniz kıyılarında sadece yürümüş, ördekler gibi suya başımı sokup çıkarmakla yetinmiştim bu güne değin, işte o kadar.
Nefessiz kalmaktan, daha doğrusu nefes alamayıp boğulmaktan korkardım galiba. Ölüm hepimize haktı, çekincem yoktu, ama boğulmak veya yanmak ürkütüyordu beni. Sanki ilerimde ahretimde(3) yanmak yokmuş gibi!
O kız çocuğu da çırpındı bana ulaşmak için, galiba az da olsa yüzmeyi, ya da su üstünde kalabilmeyi biliyordu, ben de çırpındım ona ulaşmak için. Kavuştuk birbirimize. Peki, şimdi ne olacaktı?
Yüzmeyi bilmiyordum ki, sudan çıkarmayı istediğim birini taşımayı bileydim. Hem İlk Yardım konusu hak getire, su ve deniz konusunda hiç mi hiç bir şey bilmiyordum. Gam çekmenin sırası değildi. Su, sabahın ilerleyen vakitlerinde de olsa Eylül’ün soğuğunda idi, deniz; Akdeniz de olsa.
O bana sarıldı, ben ona daha sıkı sıkıca. Onu nefesimle ısıtmağa, su yüzünde tutmağa çalışırken su yutuyordum. Ama umurumda değildi.
“Yeter ki o kızın canı kurtulsun, hayatın güzelliklerini yaşasın, doğduğuna şükredip, yaşadığına sevinsin!” istiyor, diliyordum. Boğulmaktan korkmak mı? Aklımdan bile geçmiyordu, yaşadığımız o kısacık diyebileceğim anlar içinde.
Yanımızdan, çevremizden yükselen dalgalar bizleri de yükseltip su üstünde tutmağa başladı. Ve bir cankurtaran simidi düştü yanımıza. Biraz debelenip(4) yakaladım ve hemen çocuğun başından aşağı geçirdim.
Bu sırada atılan ikinci bir cankurtaran simidi neredeyse tam başımın üzerinden geçmişti, lunaparkta sigaralara atılıp da takılması istenen şanslı tahta halkalar gibi.
İkimiz de su üstünde idik. Çocuk beni bırakmamıştı, ya da ben onu sonuna kadar kurtarma çabasını yaşadığımdan ayrılmamıştım ondan. Yoksa ayrılamamış mıydım? Yahut da ayrılmak mı istememiştim, özlenmiş bir sevgi, ya da torunlarıma duyduğum bir özlem gibi.
Gemi tabirlerini de bilmem, motor mu, bot mu, yat mı, kayık mı, vapur mu, gulet(5) mi her ne ise bizi ona aldıklarında bile ellerimde idi elleri küçük kızın. Yahut da ben ellerini bırakmamıştım. Olur muydu? Olurdu tabii. Hem neden olmasındı ki? Battaniye, falan filân…
Ellerimden, sonra yanaklarımdan öptü o büyümemiş olduğu halde büyük çocuk…
Yaşlı nine (Babaanne mi, anneanne mi o anda bilmediğim) ve dede koşarak gelip almışlardı ellerimden çocuğu. Her ikisinin de söylediği;
“Yavrum! Yavrum! Tanrı bağışladı seni bize. Annene-babana ne derdik sonra biz?” gibi ya da benzeri cümlelerdi.
Onlar, torunları olduğunu anladığım küçük kıza sarılıp iki yana sallarlarken yapması gerekenleri yapmağa çalışıyorlarmış gibi bir his yaşadım beynimde.
Dikkatimi çeken ise, iki yanağından sessiz damlalar süzülen, onlara ve bana göre daha genç, ya da üç-beş yaş daha genç görünen yaşlıca bir hanımdı;
“Teşekkür ederiz beyefendi! Size çok şey borçluyuz!” dedi.
Üşüyordum.
“Bir şey değil efendim, her aklı başında olan insanın yapması gereken bir insanlık davranışıydı!”
Dikkatlice bile bakmamıştım yüzüne. El âlemin eşine, kızına, kardeşine bakmak hakkım yoktu, hem de ununu elemiş, eleğini duvara asmış biri olarak neden bakaydım ki? Ama gene de o bayandan etkilendiğimi ayıplanacak olsam da, sıkılarak da olsa söylememin doğru olacağı düşüncesindeyim.
Aç mıydım, susuz muydum? Hem neden bu yaşlarda ve hem niye? Tövbe! Tövbe!
Yalnız bir dünya idi yaşadığım, eşimi elli üç yaşlarının baharında, birkaç yıl öncesinin öncesinde kaybettikten sonra. Ben de altmışlarımı henüz devirmiştim, ama yetmişlerin yorgunluğu var gibiydi üzerimde. Hatta belki de seksenlerin.
Evim, arabam, her türlü sosyal imkânım, çocuklarım ve torunlarım vardı. Ama çevrem dolu, dopdolu iken bile yalnızdım, insan böylesine yalnızlığında yalnızlığını daha bir coşkulu hissediyor, yaşamının geçmiş evrelerini daha katmerli düşünüyordu, lebalep(6) bunalırken.
Ben de düşünürdüm, nasıl evlenmiştik karımla? Sevmiş miydim onu, yoksa sadece çocuklarımın anası mı olsun istemiştim? Ölümünü düşündüm! Sadece iki damla gözyaşı ile mi uğurlamıştım onu? Neden benim onu terk etmemden önce o beni terk etmişti ki? Yalnızlığımı onsuz nasıl tedavi edeceğimi, onsuzluğa nasıl katlanacağımı öğretmemişti ki bana?
Bunalıyordum ve çaresizlikle, kalan ömrümü tüketmenin ne kadar zor olduğunu söylemeğe çalışıyordum, ruhuma, gönlüme, kalbime, bedenime…
Dost çevrem;
“Madem yalnızlığını doyuramıyorsun, yeniden denemeyi düşünmek bile istemiyorsun, madem yalnız yaşamak mecburiyeti içindesin, paran-pulun var, gez-dolaş-eğlen, Avrupalara, Afrikalara, Amerikalara doğru gezilere çık, değişiklik olur, yalnızlığını unutursun, belki yalnızlığını konuşur, dertleşir, paylaşırsın rastlayacağın emsallerinle…” demişlerdi.
Sonra büyük çocuklardan biri bu deniz yolculuğunu önermişti. Kalabalık olmayan, sessiz, sakin ve üstüne üstlük her şey dâhil, fazla masraflı olmayan.
Benimsemiştim. Uçakla bir yerlere gitmekten haz etmiyordum, hem korkuyordum uçaklardan, hem de felsefe olarak bana ters geliyordu.
Ne o? Bir yerlere görmeden, anlamadan, bilmeden uç, ulaşacağın yere ulaş, rehber, vatandaş olarak anlatsın, dinle, sen sağa-sola bak! “Homini gırtlak, püfüdü kandil” ve sonra “Yol sıra geldiğin gibi, çay sıra dön!”
Bu; benim yaşayacağım, ya da yaşamamın mümkün olacağı bir şey değildi. Olmazdı. Olamazdı da.
Bildiğim yoldu Ankara-İzmir. Pijama-mijamayı içine tepiştirdiğim(7) ufak bir valiz, okunacakmış gibi birkaç kitap, tespihim (olmadan, asla olmazdı) ve ufak bir boyun çantası…
Tüm taşıyabileceğim yüküm olarak bindim bir otobüse kendi başıma, uğurlanmadan, hem kimseye ağırlık veyahut da zahmet olmadan, teşrifat(8) yapılmadan ki, istemezdim. Akşamdan ve vaktinden çoktan çok daha önce ulaştım yolculuğumu paylaşacağım limana ve yata.
İşte bu seyahat o seyahatti yaşamımda ilk defa. Gerçeği söylemem gerekirse, kendi halimde idim, gerçekten gözlerim yaşımın gereği olmadığından velfecri(9) okumuyordu, hem okuması da mümkün müydü?
Kahvaltımı ediyor, kenarda, kenarlarda duruyor, uyuyor, uyukluyor ve yine yaşımın gereği asla ve asla göz banyosu(10) yapmıyor, ara sıra yatın merdivenlerinden denize sarkıyor, korkulukları bırakmadan ayaklarımı sallıyor, başımı yatın kendi halinde salınışının sularına sokup çıkarıyordum.
Bazı, bazen ve özellikle yatların toplandığı vakitlerde, yatın en önündeki çıkıntıya oturup elime aldığım sekiz-on tane kitaptan birini ayaklarımı sallayarak okumaya çalışıyordum.
Sonrasında, altmışlardan sonrasına ilerlememiş yaşıma, kolesterol(11) derecemin yüksekliğine aldırmadan deniz ortasında balık yerine pirzola-bonfile-biftek-kızarmış patates ve her gün ayrı cins içki ile köreltiyordum(12) nefsimi.
İçkimi yudumlamaya devam ederken, hani eskilerin “vakti kerahet(13)” dedikleri zamanlarda dalıp gidiyordum eskilere, istemesem de. Sanki ben eski değilmişim gibisine!
Bazen garsonların önerilerine uyarak balık da yiyordum, ama çatal-bıçakla değil, ellerimle. Sanırım benim çatal-bıçakla balık yemem için o balığın balina olması gerekti!
Sohbet edecek, iki kelimeyi uç uca getirecek hiç emsalim yok gibi görünüyordu ortalıklarda. Daha doğrusu vardı da, yoktu. Bir-iki kocasına sımsıkıya yapışmış yaşlıca kadın, “Kokona(14)” demek isterdim, ama terbiyem müsaade etmediği için diyemiyorum, kocalarının ellerinden alınacağını sanıyorlardı sanki.
Oysa yatlarda onların kapılacağını sandıkları emsal, ya da daha genç hiç kimse yoktu ki! Hepimiz baş başa aynı şekilde emsaldik (zannımca). Yemin ederim ki o kadınların çoğunda değil, hatta hepsinde aşk yerine bir bakıma istikbal endişesi vardı, özellikle ev kadını olanların, çalışmadığı için emekli maaşı olmayanların, ya da beraberce yatırım yapıp da kocalarının emekli maaşlarına da ihtiyacı olanların.
Çünkü gerçekten ilerisi için yatırımdı kocalar, ölmemeleri için “Allah geciğinden versin!” denilecek.
Yemeklerde, masalarda olduğu gibi denizde bile yalnız değildi adamcıklar, haydi “Esir” demeyeyim de “Müebbet(15) hapis mahkûmları” gibi. Adamların çevrelerinde gençler yoktu ki, kendilerinden biraz daha genç olanlara bile şöyle göz ucuyla bakmaya izinli olsunlar idi. Oysa herkes malının sahibi idi ve kim-kime, dum-dumaydı(16).
Olursa bir yolculukta herkes birbirini ancak bu kadar yakın bulabilirdi, kimi şarktan, kimi garptan, kimi şimalden, kimi cenuptan olsa bile. Yani yeni ve bugünkü Türkçemizle doğu, batı, güney, kuzey gibi.
Gerçekten görüyordum. Denize girerlerken mayolarından sarkık memeleri neredeyse göbeklerinde olarak görünen bu hanımların gözleri bile devamlı olarak kocalarının üstünde idi, sözlerim duyulabiliyor olsaydı belki bu konuda başka yorumlar da yapabilirdim.
Açık büfeden adamcağızların sadece ve daima salata ve balık aldıklarını, masalarda kutularından çıkarılan sekiz-on çeşit değişik renkteki hapları neredeyse “Silâh zoruyla” yuttuklarını görünce içim sızlıyordu. Onlara içki mi? Hak getire!
Bir defasında onlardan birinin, hanımı lâvaboya, ya da kamarasına, ya da makyajını tazelemeye gidince, sanırım ki masasında başka birileri de yok idi, acele ile barmene gelip;
“Çabuk oğlum, şuna bir-iki duble votka koy!” deyip işlem sonunda bardağını acele ile alıp masasına oturduğunu gözlerimle gördüm. Eşinin tahakkümü(17) yahut da “Ben seni düşünüyorum, benim dediğim olacak!” davranışı iyi bir şey olmasa gerekti.
Benim öyle bir derdim yoktu. İçkilerin olduğu buzdolabının kapağı kapansa bile gönüllendirdiğim garson, ya da kamarotlar(18), gecenin ilerlemiş vaktine rağmen hep yanımdaydılar; “Emriniz var mı?” diyerek.
Çok zaman aynı olurdu dileğim, masalardan birine çöküp, serin havaya rağmen, dalgaların sesini dileyerek martini, ya da viski içmek. İçimi ısıtırdı. Eh! Bu durumda şiir yazmak, öykü kaleme almak hem haddim, hem mümkün değildi! Hem kimin için yazacaktım ki? Giden gitmiş, ellerim bomboş kalmıştı.
Sadece Orhan Veli’nin; “Ayrılış” şiirindeki dizeler geçiyordu dudaklarımdan;
“Baka kalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.”
Neyleyeyim ki gerçekti, Orhan Veli haklıydı!
Bu yolculuğun ne menem(19) bir şey olduğunu anlatmam gerekti öncelikle. İlerlemiş yaşım gereği söylemeyi unutmuşum:
Çocuklarımın önerdiği şey; “Mavi Yolculuk” denilecek bir serüven ya da macera idi. Beş tane yat, dördü beşer kamaralı, onar kişilik, biri yedi kamaralı idi. Bu son yat sadece personel, aşçı, hizmetliler ve geceleri istirahatlerini tam yapmaları gereken kaptanlar içindi.
O yattaki kişiler alışveriş ya da yemek ve saire için çok zaman bizden uzaklaşıyorlar, tekrar buluşuyorduk bir yerlerde. Sadece kırk kişilik bu grubumuzla ve sadece kıyılara yakın bir düzende yapıyorduk mavi yolculuğumuzu.
Programlara, ya da çok zaman isteklere bağlı olarak denizanalarının, köpek balıklarının olmadığı, kaptanlarca işaret edilen belirli yerlerde duruyorduk. İsteyenler denize giriyordu.
Geceleri ve yemek vakitlerinde yatlar birbirine bağlanıyor, servis yapılıyor, isteyenler, bir yattan diğerine geçiyor, geziyorlardı. Hemşeriler mutlaka birbirini buluyor, isteyen müzik eşliğinde oynayabiliyor, dans edebiliyor, ya da kumar olmasa da kahve oyunları oynayabiliyorlardı.
Hatta vücudunun doluluğuna aldırmadan, serinliği düşünmeden geceleri de yüzebiliyorlardı. Benim tek zevkim, yalnızlığımı ve mehtabı kendimle paylaşarak yatın en ucunda içkimi yudumlayıp hatıralarla yaşamaktı, bunun beni bunalıma sürükleyeceğini bile bile. Bazen de mümkün olursa kitap okumaya çalışmak…
Yatlarda hiç karmaşa olmuyordu, herkes kendi yatını ismi ile biliyor, yatmaya kendi yatına gidiyordu. Benim bulunduğum yatın göğsündeki isim Öcal idi.
İçkiye düşkünlüğüm, ya da alışkanlığım şaşırtmamalı kimseleri. Eşimi çok kısa bir süre içinde o menhus(20) yaşam katiline teslim ettikten sonra başlamıştı içkiye olan aşırı düşkünlüğüm.
Dinsiz-imansız-ateist(21) değildim. Binamaz(22), ya da avam tabirle(23) beynamaz sayılırdım belki. Cumaları, bu yolculuk hariç hiç kaçırmamıştım desem yeri. Kandillerde ve ramazanlarda ise içkiye paydos demek hakkımı kullanırdım, veto ederdim(24) içkiyi her yönümle.
Bazen akşamlar geç oluyordu yalnızlığımda. Daha doğrusu “Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler!(25)” erkence doluşuyordu yaşamıma, ya da bazen “Belki bir sabah geleceksin!(26)” diye düşünmeye bile mecalim(27) olmuyordu.
Çok zaman olduğu ve daha önce de dediğim gibi rüzgârı bedenimde hissedeyim diye bana verilen izin donanımınca en ucunda idim, bindiğim yatın. Bu yat, sanıldığı gibi küçük, ya da büyük de olsa adı üstünde bir transatlantik(28) boyutunda değildi. Belki bir şehir hatları vapuru kadar, bilmem kaç metre uzunlukta idi.
Dayalı-döşeliydi desem abartmış olmam herhalde. İhtiyaçlar tamamen karşılanmıştı hem her bakımdan, özellikle özel donanımlı daha büyük olan görevlilere ait yedi kamaralı büyük yatta yok, yoktu denilse yeriydi.
Büyük sayılamayacak bu yatlarda çocukların, ya da torunların yalnız bırakılmaları her bakımdan sakıncalı idi, ama kim dinler?
Duşumu aldım giyindim, denizdeki zorunlu banyom, hevesli kurtarıcılığımdan sonra. Bir eksikliğim vardı, aklıma gelmiyordu o an. Önemli miydi, önemsiz mi? O da bilgim dışında idi.
Biraz sonra kamarot(29), tayfa, garson, görevli her ne denirse hepsi o olan gençlerden biri kapımı çaldı;
“Denize düşen kızın, yani Defne’nin dedesi ve anneannesi akşam yemeğini beraber yemek istediklerini söylememi emrettiler efendim!” dedi.
Neden olmasındı ki? Tanışırdık, iyi olurdu belki? Hem gönlün ferman(29) dinlemediği her yaşta mümkündü. İçimde o genç-yaşlı bayanla bir kere daha karşılaşacak olma ihtimalinin yaşlı, sessiz ve tatlı bir heyecanı var gibiydi.
Onunla… Düzeltiyorum, onlarla sohbet etmek yalnızlığımın tedavisine yardımcı olabilirdi. Galiba torunlarımı mı özlemiştim, ne?!
“Olur! Geleceğim!” dedim.
Üşüyordum. “Şifayı kapmamam!” gerekti. Hele şimdilerde. Bir kere daha yaşamaya başladığımı zannedip hissederken. Yattım, dinlenmekti arzum. Zaman geçsin isterdim, zaman geçmek istemezdi bazen. Tıpkı benim şu an yaşadığım gibi. Oysa yaşlı vücudumun zamana direnmek gibi bir endişesi yoktu. Nitekim deniz içindeki o ufacıcık sallanmaların oluşturduğu yorgunluğa direnemeyip uyku âlemine göçmüştüm.
Birileri merak etmişti mutlaka. Önce kamara arkadaşımın kapıyı usulca açışını hissettim, sonra fısıltılarla bir şeyler konuşulduktan sonra kapının aynı uysallıkla kapandığını.
Sanırım, “Ölüp-ölmediğim merak edilmiş” olsa gerekti. Oysa bilinmezdi ki bugünlerde ölmeğe hiç mi hiç niyetim yoktu!
Çok kimsenin kendilerini güzellik uykularıyla(30) paylaştığı dönemde kendime geldim, dinlenmiştim, haydi ek olarak; “Zindeydim, çakı gibiydim!” diye de yakıştırayım kendime. Ve akşamı beklemekten başka hiçbir düşüncem yoktu, öğlenin açlığı egemen değildi vücuduma, asla ve de asla…
Dördü de masada idiler, akşamı, çabucak gelmesi için zar-zor ikna ettiğimde!
Bu sefer dikkatle baktım hepsine ayrı ayrı ve hiçbir farklılık yaratmadan. Sanırım o yaşlı, eşi lâvaboya gittiğinde “Votka isteyen” yaşlı dede idi, masanın başında oturan kişi. Diğer genç-ihtiyar bayan ve torunu sırdaşı olsalar gerekti, ya da onlar da yoktu o akşam masada, fark etmemişim.
“İyi akşamlar! Kusura bakmayın, bu yaşta bile içki alışkanlığım var, ben gidip bir şeyler alıp geleyim, sizler de bir şeyler ister misiniz?”
Anneanne gizlemeğe çalıştığı bir hiddetle, belki de sitemle cevapladı;
“Keyfinize bakın siz. Masada yeterli olacak her şey var!”
Barmene bol votkalı bir meyve suyu, kendime de değişiklik olsun diye masanın adabını da bozmamak için viski-buz istedim, parmak kalınlığında.
“Size de meyve suyu getirdim dede bey!” dedim.
Anlamsızca baktılar her biri önce yüzüme. Diğer barmen ki, hadi ona da garson diyelim, self servis yerine özel olarak servise başladı. Meyve suyundan bir yudum alan Dede Bey yüzüme bakıp gülümsedi, kaleyi fethetmiştim, ya da zapt etmiştim diyeyim.
Yaptığım fark edilirse yiyeceğim fırçayı, hiç mi hiç hesaba katmıyordum.
Dede, yemek ve konuşmalar ilerledikçe bitirdi içkisini ve bardağına su doldurdu. Karısının;
“N’apıyorsun? Kirli bardağa su mu konur?” ikazına rağmen içkisinin konsantrasyonunu(31) seyreltmek için olsa gerek bardağına doldurduğu suyu içti, alacalı-bulacalı ilâçlarını içmeden önce.
“Nasılsınız?” “Teşekkürler!” “Allah razı olsun!” “Değmez!” “İsminiz?” “Nerelisiniz?” “Emekli misiniz, nereden?” “Kaç çocuk, kaç torun?” ve benzeri sorularla yoğunlaşmış bir sohbetle bitti yemek…
İki olay vardı gerçekleşen. Defne’nin “Cicianne” dediği hanım, Defne denize düştüğünde bir kenara attığım çanta ve tespihimi getirip vermişti.
İkincisi ise bence önemliydi, genç-yaşlı bayanın adı Birsen idi, benden tam yedi yaş küçüktü, evlenmemişti ve Gönlünün Sultanına rastlayamamış olduğunu belirtmişti, söz arasında.
Dede ilâçlarını içmişti, yeni getirilen bardağına eklenen su ile.
“İsterseniz ben içkimi bitirirken, yatın önü havadar, sohbet edelim!” dedim dedeye.
“İyi olur, ben de kahvemi orada içerim!”
“Biz gergin bir gün geçirdik, gönlümüz de, bedenimiz de yorgun, biz yatmağa gidiyoruz. Bey, sen de gecikmeden gel, olur mu?”
“Olur Hatun! İki kelimeyi uç uca ekleyip kahvemi içip hemen geliyorum.”
Onlar kamaralarına doğru yönelir yönelmez sordum;
“İsterseniz bir meyve suyu daha getirttireyim!”
“Fena olmaz, lütfen!”
Bu sırada bir yolcu olarak kamarayı üleştiğimiz bey de vücudunu iliştirmişti yan tarafımızdaki plâstik koltuğa.
Nedendir bilmem, sessiz, sakin bir yolculukta, “Günaydın-İyi geceler!” arasına sıkışmış seyahat arkadaşlığı dışındaki kamara yolcusu beyin bu yaklaşımı hiç de hoşuma gitmemişti. Oysa tarafsız olarak böyle bir yaşamı değil, düşünmeyi tahayyül etmek bile ayıplanmalıydı.
Kendimi ayıpladım. Ne de olsa o da yalnızlığını paylaşmak isteyen bir yalnızdı.
“Ne olacak bu futbol liglerinin hali, şike, rüşvet, endişe…”
Belki devam edecekti, ama dede kestirip attı;
“Hiç ilgi konum değil. Hem ne gazete, televizyon, ne spor, siyaset, aktüalite… Yaşamak istediğim; denizin, göğün mavisi ve terk etmek zorunda kaldığım yasaklar… Ve bunlara ek olarak yalnızca şarkılar ve şiirler… Bunları da hiçbir kimseyle paylaşmam mümkün değil!”
Bu sözler, o beyefendiye de, bana da; “Beni yaşamayı istediğim dünyamda yalnız bırakın!” demek olsa gerekti.
Onu meyve suyuyla yalnız bıraktım, zaten bardağım da boşalmıştı. Hem “Gitme!” ya da “Gitmeyin!” der gibi bir tavrı da yoktu gibime geldi, başının üstündeki mehtaba daldığında. Sanırım geri çağırdığı, ya da dönmek istediği anıları vardı geçmişten yahut da düşünceleri geleceğe.
Hissediyordum ki bana göre yaşlılıktan daha da yorgun vücudu, eşi tarafından engellenmeye çalışılan alkole karşı direnemeyecekti. Hele ki hissettiğim kadarıyla anılarıyla boğuşurken. Oda arkadaşım kamaramıza yönelirken, ben kenarlarda bir başka koltuğa büzüldüm, hava serindi yahut da soğumağa yüz tutmuştu.
Dede mutlaka sızacak, ya da uyuyacaktı. Bu ise, onun hastalanması, hatta daha ilerilerini yaşaması olabilecekti, böyle bir yolculuğu kendisine ve çevresine zehir etmek gibi!
Dediğim çıkmıştı. Gecenin görevlilerinden birini buldum, yatını ve kamarasını öğrendim, Dedenin koluna beraberce girdik görevliyle. Dalgınlığının ya da alkolle uyuşmuş vücudunun yorgunluğunun fark edilmesini istemez gibi kollarımızdan sıyrıldı ve galiba kamarasına doğru yöneldi kendi başına.
Görevim bitmişti, çekildim…
Sabah, gülümsediler dede ve torunu sadece. Anneannenin bakışları sitemli, ciciannenin bakışları manidardı(32) bana göre, uzak taraflardan. Aynı masaya davet edildiğim için, self servis tabaklarımıza konulanları üleşirken, cicianne;
“Teşekkür ederiz!” dedi. Neden ve ne anlamda söylediğini anlamamıştım.
“Kahve içerken nedenini söyleseniz!”
“Peki!” dedi kısaca.
Bilemezdim dedenin karısının sitemlerinden çekinerek baldızının kamarasına gidip;
“Sen ablanın kamarasına git, ben torunumla kalayım!” diyerek kamaralarını değiştirdiklerini.
Anlattı.
Anlamıştım anneannenin suratındaki kızgınlığı, sitemi ve baldızının korumasındaki dedenin gülümseyişini ve torununun onunla beraber olmaktan dolayı yaşadığı mutluluğu. Yoksa bana mı öyle geliyordu? Gerçek şu idi ki iki kelimeyle de olsa Birsen’in yakınlığından hoşnut kalmıştım. “Etkilenmiştim!” desem acaba yanlış mı olurdu?
Ertesi gün tekrar açıldık enginlere… Cleopatra mı ne yüzmüş, ya da banyo yapmışmış, bir yerlerde durduk bu kere. Dikkatimi çekti, dede, anneanne, torun ısınık suya(33) girerlerken Birsen girmiyordu denize, uzun şortu ile güneşleniyordu sadece, elindeki kitaba dalgın gibisine yönelmiş olarak. Bir yerlerden başlamalıydım, söz geçiremediğim kalbim için;
“Yüzme bilmiyor musunuz yoksa benim gibi?” dedim.
Başını kaldırdı, mavi bu kadar mı hapsederdi denizi gözlere? Hareleri(34) bu kadar dalgalı mı olurdu gamzelerinin? Ve tebessümü bu kadar mı etkilerdi, altmışları tükettiği halde kendini hâlâ genç sayan bir ihtiyara?
“Yoo!” dedi. “Bugün canım istemedi, birincisi Cleopatra ile aşık atacak(35) biri değilim, buna inanıyorum, ikincisi belki de yorgunum!”
“Yani bunda suçum mu var ki? Suçlusunuz demeğe mi getiriyorsunuz sözlerinizi?”
“Eh! Biraz da olsa, yok, yok çokcası değil misiniz?”
“İnsan istiyorsa, yönlendirilmesi de kolaysa, bardağının doldurulmasına önayak olmak suç mudur ki?”
“Öyle diyorsanız, peki! Keşke eniştem de sizin gibi adabınla(36) ve kararıyla içse, içebilse, içmeyi bilebilse. Daha masadayken dili dolanmaya, ‘s’leri ‘ş’ hatta ‘j’ yapmaya başladı. Ablam fark etmedi mi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz!”
“O zaman anneanneye özür mü borçluyum?”
“Yani?...”
“Peki, iyi okumalar, ben denize ördek olmaya gidiyorum!” Gülümsedi. Adım gibi biliyordum ki hareketlerimi takip edecek, yüzme bilmediğim için belki ayıplayacak belki de acıyacaktı. Kim bilir belki daha önceden de acımış, ayıplamış olabilirdi, belki!
Öğle yemeğinde ben masamı kamara arkadaşımla üleşirken, onlar kendi yatlarında uzak bir köşede ve denize yakındılar.
Ve sitem dolu bir sırt gösterişi vardı onun, anlayamadığım. Ne olurdu sanki yüzünü dönseydi, gülümseseydi, gözlerinin maviliğinde yüzme bilmesem de yüzsem, uçmak bilmesem de uçsaydım, uçabilseydim?
O günkünden sonra ki birinci gün…
İkinci gün…
Üçüncü gün…
Ben onu uzaktan bile olsa görmeğe razıyken, o saklıyordu sanki kendini. Özlem olduğunu bilmez gibiydi. Ne yaşımın, ne yaşlarımızın, ne gereği ne de önemi vardı. Herhalde sevgiye acıkmıştım. Acıkmıştık demem bencillik olurdu herhalde.
Genelde benim yaşlarımdaki insanlar çok mu yanlışlıklar içinde olurlar? Sanmıyorum. Ben yalnız da olsam, ununu eleyip eleğini asmış da olsam hiç de öyle biri değildim sanki.
Ya da şöyle söyleyeyim; Ben, beni kimsenin etkilemeyeceğini, karımdan sonra bir başkasını gözümün görmeyeceğini düşündüğümden olsa gerek, hiçbir zaman başımı göğe yükseltmemiş, insanların yüzlerine doğru kaldırmamıştım ki! Ama şimdi? Ama ya şimdi?
Bazen rüyalar gözü açıkken de görülürdü. Gözün açıkken bakardın rüyadasın, daha sonra bakardın ki, başlayan rüyan bitmiş, ya da bitmek üzeredir. Mavi Yolculuk dediğimiz bu seyahatimizin bitmesine kaç gün kalmıştı ki? Rüya da bitecekti önünde-sonunda. Oysa bitsin arzum yoktu, düşüncem yoktu.
Dedesinin ve anneannesinin perdelemesindeki Defne kendini onlardan kurtarıp, ciciannesinin kontrolünde, ben yatın merdiveninde denizi üleşmeye çalışırken, merdiven kenarından tutunarak yanıma geldi;
“Keşke Cicidedem olaydın!” dedi durup dururken. Demek ki küçük kız beni bilgiççe yakıştırmıştı Ciciannesine.
Duymamış olabilir miydi küçük kızın sözlerini diye başımı kaldırdım yukarıya. Elinde bornozla Defne’yi bekliyordu, tepkisiz görünüyor olsa da, duymuş olsa gerekti Defne’nin dediğini.
“Üşüme, çabuk çık!” dedi. Sudan çıkınca kuruladı bedenini ve giydirmek için kamaraya yöneldiklerinde, bir an geriye döndü Birsen, bakışları tepkisiz, anlaşılmazdı.
Akşam olduğunda, bu kez sırtı dönük değildi bana karşı, kendi masalarında. Hem gülümsemiş miydi, yoksa bana mı öyle gelmişti?
Yaşlılar da, çocuklar da çabuk yoruluyorlar olsa gerekti. Çay-kola-su-ilâç yüklemesinden sonra uzakta da olsam; “İyi geceler!” dileyip yöneldiler kamaralarına.
Bir kez daha yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Bardağımı alıp mehtapla yalnızlığımı üleşmek için, yatın tünediğim plâstik sandalyelerinden birinin üzerinde ömrümün kalanını tüketmeğe devam ediyordum.
“İyi akşamlar!”
Bu; onun sesi idi. Ekvator kırk bin kilometre uzakta mı idi? Öyle de olsa tanırdım mutlak sesini. Devam etti;
“Rahatsız olmayın! Uyku tutmadı, burada olduğunuzu biliyordum. Oturabilir miyim?”
“Tabii ki! Ben her gece, herkes yattıktan sonra yalnızlığımı maviliklerle paylaşmak için buradayım. Ama şimdi yalnız değilim, artık!”
“Ne gibi?”
“Bir mavilik daha egemen oldu yaşamıma, mutlak onun içindir!”
Durdu, söylemek isteyip de söyleyememenin sıkıntısını yaşar gibiydi.
Etkilendiğimi söyleyemememin sıkıntısı içinde olduğumu düşünsem de elimi uzattım eline, dokunurcasına, çekmedi elini, şımardım, tuttum bu kez elini, sıcaklığını hissettim sanki gönlümde ve ruhumda, kesinlikle bedenimde değil. Avuçlarım yanar gibiydi.
Döndüm maviliklerine, gözlerinin maviliklerini görmeme engellediği için isyan etmemi istercesine kapatmıştı gözlerini. Ben de dudaklarına eğildim. Dudakları kuru, sessiz ve cevapsızdı;
“Neden?” dedi açıp gözlerini.
“İçimden geldi!” dedim.
“İçinden geldiği gibi değildi ama ürkek, çekingen, utangaç, korkarcasına, arkada bıraktığına ihanet ediyormuşçasına bir duyguyu yaşarmış gibi sanki…”
“Söylediklerinden yalnızca biri doğru!”
“Hangisi demeyeceğim!”
Alkol insanı cesur yapıyordu, bu kez sarıldım öptüm, bekliyor gibiydi, çekinmedi, cevapladı beni. Ayrıldığımızda;
“Ne olacak şimdi? Bir Mavi Yolculuk serüveni mi?”
“Hayır, asla!”
“Peki, ne?”
“Benim ol, paylaş kalan ömrünü benimle!”
“Olurum. Ne varlığını, ne de bir başka bir şeyi isterim. Sadece nefesini, gönül dostluğunu dilerim, kalan ömrümüzü tüketirken. Benim kimseye karşı hesabım yok! Benim yüzümden çocuklarınla, torunlarınla hesaplaşman beni üzer. Onlar beni, anneleri değil, senin karın olarak kabul etseler de ben sana razıyım ve sana ‘He!’ derim…”
Durdu, durakladı az, biraz ve devam etti;
“Yaşamında benim yüzümden hiçbir şey değişmeyecekse o zaman ‘Evet!’ demek isterim sana. Rahmetli eşinin resimleri kalırsa duvarlarda, çerçevelerde, yerlerinde, bu sana ‘Peki!’ deyişimin tasdiki olur!”
Durdu, düşünür gibi, söylediklerinin yeterli olup olmadığını tartar gibi ve ekledi;
“Söylediklerimin ışığı altında, bu yolculuğumuz bittiğinde, dönüşümüzde kaderin bize diğer insanlar gibi eşit davranmasını beklemek fazla iyimserlik mi olur, dersin?”
“Asla! Gönül dostun olacak, ömrümün kalanını seninle paylaşacağım. Benim olur musun? Evlenelim desem, cevabın ne olur?”
Aşk, ferman dinlemiyordu. Yaş; altmışları tüketip yetmişlere doğru gitse bile bulması gerekeni, bulması gereken zamanda buluyordu.
“Biraz önceki gibi, beni içten kucaklar, gözlerime bakar, tekrar öpersen neden ‘Evet!’ demeyeyim ki?”
Öptüm onu dilediği gibi, bu; “Evet!” demesinin tasdiki, mührü idi!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öcal; Yatlarla seyahat organizasyonu konusunda çalışmış ve benden yardımını esirgemeyen Ziraat Yüksek Mühendisi sınıf arkadaşımın adı olup onu anmak için yatın bu isimde olduğunu yazmak gereğini hissettim.
(1) Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
(2) Vesile olmuşken bir kısmı öyküde geçen veyahut da geçmesi gerektiği halde geçmeyen Gemi, Gemicilik veya Gemicik(!) terimlerini alt alta yazıvereyim;
Sancak : Teknenin başına doğru bakarken sağ tarafına verilen isimdir.
İskele : Teknenin başına doğru bakarken sol kısmına verilen isimdir.
Pruva : Teknenin ön kısmıdır.
Kıç : Teknenin arka kısmıdır.
Gövde : Teknenin gövdesidir.
Küpeçte (ya da Küpeşte): Teknenin en üst kısmıdır. Küpeştede oturulur.
Borda : Teknenin suyun üzerinde kalan kısmıdır.
Kemere : Teknenin ortasıdır. Teknenin genişliği kemereden ölçülmelidir.
Karina : Teknenin alt kısmıdır.
Alabanda : Teknenin su kesiminden yukarıda olan iç kısmıdır.
Sintine : Teknenin su kesiminden aşağıda olan iç kısmıdır.
(3) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(4) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.
(5) Gulet; Küçük tekne. (İki direkli, yelkenli bir savaş gemisi türü).
(6) Lebalep; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.
(7) Tepişmek; İtişip kakışmak, birbirini tekmelemek.
Tepiştirmek; Öyküdeki anlamı; karşılıklı kurtulmak için suda çabalama hareketleri. Bir şeyin içine eşyayı zorla sokmak, tepmek, doldurmak. Ağzını doldurarak yemek. Kendince oyun oynamak.
(8) Teşrifat; İlişkilerde kurallara uygun davranma. Resmi günlerde ve toplantılarda devlet büyüklerinin, kişileri makam ve sıralarına göre kabulü.
(9) Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz (argo da olabilir).
(10) Göz Banyosu; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretme. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilâçlı suyla yapılan işlem.
(11) Kolesterol; Canlıların vücut dokularında bulunan kan plâzmasında taşınan yağımsı bir madde.
(12) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
(13) Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “içki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır.
(14) Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim.
(15) Müebbet; Yaşadığı sürece, ömür boyu. Sonu olmayan, sonsuz.
(16) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
(17) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
(18) Kamarot; Yolcu gemilerinde yolcuların hizmetlerine bakan görevli.
(19) Ne Menem; Ne çeşit, ne türlü.
(20) Menhus; Kötü, uğursuz.
(21) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan.
(22) Binamaz; Namaz kılmayan anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Beynamaz” şeklinde söylenmektedir.
(23) Avam Tabir; Genel Anlatım. Halkın anlayacağı bir deyiş. Herkesin anlayabileceği bir terim.
(24) Veto Etmek; Karşı çıkma, engelleme hakkını kullanma.
(25) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(26) Belki bir sabah geleceksin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(27) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(28) Transatlantik; Atlantik’i aşan, geçen büyük yolcu gemisi.
(29) Ferman; Emir, buyruk. Osmanlı Devrinde padişahın yazılı emirleri.
(30) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(31) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı). Dikkatin toplanışı (odaklanma).
(32) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.
(33) Isınık Su; Genel olarak güneş ısısıyla (örneğin bir kazan, teneke, ya da kovada)ısınmış gibi olan ılıksu. Öyküde deniz suyunun ılık olması anlatılmak istenmiştir.
(34) Hâre; Gözlerin yaşlanması, kenarlara kayması, derin çizgiler oluşması. Nesne, canlı, göz ve benzeri şeylerde, dalgalı kumaşlarda rastlanan özellik. Meneviş.
(35) Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.
(36) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…