İki zıt aileden gelen iki zıt kişiydik, “Sonuç olarak” demem gerekli herhalde. Onun ailesi inançlı, dinine, imanına düşkün, hacı kişilerdi.
Biz ise toplumun genelinde hâsıl olan kanaate göre, abdestimiz, namazımız Cuma ve bayramlarla kısıtlı olduğu ve onların düşüncelerine uygun görüşlerimiz olmadığı için, gâvur(1) değilsek bile, “Onlardan değildik!”
Nasıl mı birleşmişti yollarımız? Bilmem! Galiba abdestlerinde, namazlarında olan dedelerimizin kararlarıydı, ya da ne bileyim? Ailelerimizin yakıştırması. Vallahi aklımda kalmamış. Aklımda kalanlar mı?
İlköğretimde beraberdik. Sonra yollarımız ayrıldı. Ben bir liseye, o ayrı bir liseye gittik. Evlerimiz yan yanaydı, hep görüşürdük, konuşurduk. Belki de içten içe birbirine yaklaşıktı duygularımız. Belki de gerçekten yan yana, yakın gibiydik.
Bahçede kerevetin(2) üstüne otururdu o, ben ayaklarının dibine bağdaş kurardım. Dakikalarca, ta ki onun annesi “Hadi kızım, üşüyeceksin, gir içeriye!” deyinceye kadar konuşur, konuşurduk.
Dedim ya, bizi birbirimize yakıştırdıkları için ses çıkarmazlardı; ne onunkiler, ne de bizimkiler. Gerçek şu ki ben de yakıştırırdım kendimi ona. Sanırım yakıştırmam da, beraberce farklı üniversitelere girinceye kadar devam etti.
O kapandı, ben onun kapanmasını hazmedemedim(3). Oysa güzeldi, hem çok güzeldi, çocukluğundan beri hem de. Kumral saçları, yeşile çalan çakır gözleri(4), kalem kaşları, hokka gibi burnu,(4) fark edilmeyecek kadar ince kıvrımlı dudakları ve inkâr edilemez gamzeleri ile Tanrı ondan yüz güzelliğini esirgememiş gibime gelirdi. Boyu-bosu endamı(4) da yerinde idi.
Gülerken, gülümserken de yüzünde güller açar, konuşurken dişlerinden inciler saçılır sanırdım. Yürüyüşü de ahenkli idi ve ben onun kapanarak kendini niye saklama gayretinde olduğunu anlayamazdım.
Bense üniversitede daha da açıldım, o da benim açılmamı hazmedemedi, ya da ben öyle hissettim. Kendi deyişiyle açık-saçık arkadaşlarla gezmemi, sigara içmemi, ara sıra da olsa bir yerlere takılmamı, içki içmemi istemiyor, resmen sorguluyor, istemediğini hissettirmiyor, resmen söylüyordu. Özellikle tabii içki konusunda…
Gene de hissediyordum ki duygusuz, ilgisiz değildi bana karşı. Belki de yılların birikmiş alışkanlığıydı duyguları. Ben onu görmeden duramıyordum, sanırım onun da beni görmek arzusu vardı. Sadece görmek… Belki de; “Eldeki bilinen bir, umulan ikiden evlâdır!” örneği.
Çok zaman gene kerevetin üstünde konuşuyorduk, o genç, ben genç. Bağdaş kurmuyor, yanında oturup elini sevgiyle tutuyordum, “Namahremim(5)!” demiyor çekmiyor, belki de bana ait oluşunun hükmünü vermiş oluyordu kendi kendine.
Ben de onsuz olmayı, onsuzluğu göze alamayacağımı hissediyordum.
Söz çok zaman dönüp dolaşıp sigarama, içkime geliyordu. “İçme!” demek yerine, “Sağlığın zarar görmesin!” demek yerine, “Ben seninle bir ömrü sağlıklı üleşmek istiyorum” ya da benzerini söylemek yerine, “Ne anlıyorsun ki sigara-içki içmekten, üstelik dünyanın parasını da boşa tüketiyorsun!” diyordu.
Ara sıra da lâfları gediğine sokmakta(6) üstüne yoktu. Kendisi konu değilmişçesine; “Evleneceksin, barklanacaksın, o zıkkımları(7) tüketmek yerine para biriktirsene!” diyordu. Başlangıçta babam bile bana karışmıyor, harçlığımı; “Gerekliyse artırayım!” diyordu.
Oysa…
Her neyse…
Mezun olur olmaz, öğretmen olarak göreve başlamak yerine askere gitmeyi yeğledim(8). Nedendir bilmem, devamlı çekiştirilmekten mi bıkmıştım, yoksa biraz ara vermenin yararlı olacağına mı inanmıştım?
O da mezun olup, bir okula öğretmen olarak atanmıştı, önce uzak ilçelerden birine, sonra eş-dost(!) yardımıyla hemen evinin karşısındaki okula. Zil çaldığında kapıdan çıksa dersine yetişiyordu.
Konu sapmasın, ama öcü(9) gibi değil, gerçekten türbanlı(9), ayakkabılarını bile kapatan uzun mantolu biri olmuştu, onu son gördüğümde. Gerçeklikle söylemem gerekli ki ve muhtemeldir ki inancı gereği ayakkabıları topuklu değildi!
Şemsiye kullanmazdı hiç, uzun yağmurluğu sorununu halleder gibiydi. Eee! Okulla ev arası o kadar uzak değildi ki. Bavul gibi bir çantası vardı, yazılı kâğıtlarını, not defterlerini ve kişisel eşyalarını içine koyduğu.
Kişisel eşyalar deyince yanlış anlaşılmasın. Öyle allığı(10), boyası falan yoktu. Sadece galiba Hacı Dedesinin Haçtan getirdiği rastık(10) ve sürmeler vardı kullandığı. Sürmeye şimdilerde rimel(10) mi ne diyorlar galiba, işte ondan?
Bazen bazılarını gördüğünde tepesi atardı Melda’nın. Sanırım özellikle beraberken, boş bulunurdu;
“Şuna bak! Desenli çorap giymiş, herkes bacaklarına baksın diye. Sümsük(11) karı! Genç olduğunu sanıyor kakavan(11)! Böyleleri cemiyetin mikrobu, kaknem(11) şeyler! Bu gabileri(11) kocaları nasıl kabul eder bilmem ki! Hele şu kıza bak, gerzek(11) gudubet(11)! Sakızını şaklatarak çiğniyor, anası babası edep vermemiş ki musibete(11)!”
“Sana ne?” derdim. İnançlarınla bağdaşıyor mu, söylediklerin? Gıybet(12) yapıyorsun? Şirk(12) ve iftiradan sonra gelen bir günah, değil mi bu? Hem o onların hayatı, sen karışamazsın. Karışmak da hakkın mıdır ki? Üstelik de Allah’la kul arasına girmeye de hakkın yok ki?”
Hatasını anlamışçasına; “Bağışla Allah’ım!” der, sonra dudaklarını kıpırdatarak sanırım dualar okurdu.
Yaşam biçimlerimizi sorgulamam uygun değildi, ama örtüşmesi(13) de mümkün değil gibime geliyordu. Çünkü ne zaman “Günaydın!” desem, “Selamünaleyküm!” diyordu, “İyi günler!” desem, “Hayırlı günler!” oluyordu cevabı, bazen “Merhaba” dediğimde “Merhabayin(14)!” diyordu, böylece selâmı yarı yarıya üleşmiş gibi oluyorduk.
Bir de aldığım gazete konusunda; “O çıplak resimli gazetelerden ne anlıyor, ne okuyorsun ki? Şöyle adam gibi gazetelerden okusan ya!” deyip her gün babasının kapısına bedava olarak bırakılan gazeteyi okumamı neredeyse öğütlüyordu!
Vedalaşırken kucakladı; “Unutma beni!” dedi, bir şeyler daha eklemek istedi, ya sakındı kendini, ya da ailesinin bu sözlerini duymasını istemedi evden ayrılırken ve önce dörde sonra ikiye katlanmış bir beyaz mendil verdi, anlamı varmış(15).
Ailem uğurladı beni sadece, terminalden…
Askerliğimde bir süre geçti aradan. Ne kadar mı? Bilsem söylerim tabii. Ama bilmiyordum. Aileme yazdım; “İyiyim!” diye.
Sonra, daha bir süre sonra da ona: “İyiyim, ibibiklerin ötmesini bekliyorum(16)!” dedim. Oysa gözleri çakırdı, kara gözlü değildi. Ve ben duygularımın uçsuz-bucaksız olduğunu ondan ayrılınca anlamış, unutamadığımı bu dizelerle anlatabileceğim inancını yaşamıştım. Ve biliyordum ki bir bilenin dediği gibi; “Aşk; gülü dikeniyle avuçlamaya benzerdi, ellerin kan içinde kalırdı, ama dikenlerin hesabını gülden soramazdın! (17)”
Ne Yedek Subaylık, ne tatbikatlar(18), ne gece, ya da gündüz operasyonları(18) o şark ilinde ürkütmüyordu beni. Çünkü “Hayatı da, ölümü de yaratan Allah’tı(19)” O halde bir kısım din tarafından uygun olmayan şeylere alışkanlığım var idiyse de, “Allah’la kul arasına girenin olmayacağına” inanan biri olarak tevekkül(20) etmemin gerektiği inancındaydım.
Çok zaman ona “Bızdık!(21)” ya da “Bıldırcık!”(21) derdim, ne anlamda olduklarını bilmeden, belki de ona karşı bir sevgi gösterisi olarak. Asıl ismi olan Melda’yı söylemek nedense zor gelirdi bana. Bu nedenle satırlarıma da o şekilde başlardım ve devam ederdim; “Bızdık!”
O da cevaplardı, hem öyle cevaplardı ki, ne Jülyet Romeo’suna, ne Zühre Tahir’ine, ne de Leyla Mecnun’a öyle bir şeyler yazmamıştır, yazamamıştır, akıllarına bile gelmemiştir, öyle cümleler kurarak duygularını anlatmak.
Örneğin; “Dünyamın aydınlığı. Karanlık gecelerimin güneşi. Gönül bahçemde gezinirken rastladım sana yine. Bağrıma taş bastım, özlemin dinsin diye. Her can ölümü tadacak(22), ama her cana aşk nasip olacak mı bakalım, bizimkisi gibi?” şeklinde karaladığı satırlar ruhumu da, gönlümü de okşuyordu.
Ve sonunu “Bızdık’ın” diye bitiriyordu hep. Nedense “Bıldırcık’ın” dememişti hiç. Ben de o kullanmayınca kullanmaktan vazgeçmiştim o sözü. Üç-beş-on belki yüzü taşmıştı mektup olarak gönderdikleri.
Ben bir yazdıysam, o üç cevaplamıştı. Ne de olsa edebiyatı hatmetmişti(23), diğer hatmettikleri yanında. Hoşuma gitmiyor değildi bu. Sevgim gün geçtikçe katmerleşir(24) gibiydi…
Ve bilindiği gibi; “Gönül kimi severse güzel o” idi. Melda da güzeldi, hem çok güzel…
“Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner!” aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Ben bitmeden görevim bitti, sağlıkla döndüm. Bekliyordu beni. Kucaklayışı beni, benden beni ve aklımı alıp götürmüştü. Esiri gibiydim. O da beni kendine ekleyeceği inancındaydı herhalde. Malûm ya, “Yuvayı yapan dişi kuştu.”
Uzatmayayım, o beni sevmişti, ben onu, birbirimizi hak ettiğimize inanıyorduk, ailelerimiz zaten dünden razıydı bize.
Evlendik…
Başlangıçta sevgisinden kaynaklanan bir hoşgörüye(25) sahipti karım. Her şey apaçık mıydı, yoksa bana mı öyle gelmişti? Mülâyimdi(26). İtirazsız idi. Ve fakat bence sabit fikirli(27) idi ve yavaş yavaş beni rotasına(28) çekme çabalarını hissetmiyor değildim.
Meselâ içkili mi geldim eve, kanepede yatıyordu o gece. Sabah da ısrarla “Banyo yap, kirinden azat ol(29)!” diyordu. Böylesi bir hayat çekilir miydi?
Ne kadar geçti bu süre? Bilmem ki? Abidik-gubidik(30) bir yaşamdı, bizimkisi, tam anlamıyla, belki de şarkıdaki gibi siyah-beyaz.(31)
Ben dayandım, o da dayandı ve bu dayanışın, dayanışmanın sonunda normal bir doğumla bebeğimiz oldu, yılın en uzun gecesinde. Anlamını taşısın diye karım Yelda koydu bebeğimizin adını.
Peki, diye düşündüm. Yılın gece ve gündüzünün eşit olduğu günde bebeğimiz doğmuş olsaydı karım bebeğimizin adını “Ekinoks(32)” mu koyacaktı? Veyahut da şöyle bir varsayımda bulunayım, ola ki bir bayram günü, bir mevlit akşamı ya da 1 Nisanda, yılbaşında(32) doğsa ismi acaba o zaman ne olurdu?
Bebek doğduğundan beri karımın bütün dünyası bebeğimiz olmuştu. Normal izin dışında, çocuk bakıcılarını bir kenara bırakalım, annesine bile bebeğimizi teslim etmekten çekinmiş, ücretsiz izin alarak oldukça uzun bir süre, hatta diyebilirim ki memeden kesilinceye kadar kendi bakmıştı bebeğimize.
Zaten kenardaydım, iyice iteklenmiştim daha kenarlara. Ama onlar benim karım ve de çocuğumdu ve benim çocuğumu karımdan, karımı çocuğumdan kıskanmam, çocuğumu ya da karımı dışlamam mümkünsüzdü!
“Kendime gelince büyüyordu yalnızlığım(33)” ve biliyordum ki; “Yalnızlık, başarısızlığın başarısıydı.(33)” “Gün doğmadan neler doğar?(33)” denmişti, bense güçlü olmaktan neredeyse yorulmuştum.
Evvelden içki içince kendini ayırırdı karım. Şimdi içki mazereti de yoktu, bu kere kendi ayırmıştı kendini benden. Hem her akşam kapısını kilitleyerek, bebeğimizi bile ayırıyordu benden.
Okuldan geldiğimde üç-beş dakika gördüm-gördüm, ne âlâ. Göremediysem “Avucumu yalıyordum(34)”.
Hatta diyebilirim ki varlığımdan bile haz etmez(35) olmuştu. İçki içtiğimde; “Zıkkım iç!” diye söyleniyordu. Ben de içmezsem zıkkımı, kendimi teselli edemiyordum, misafir odasına atılan bir yastık ve battaniye altında.
Üstelik bilinen bir gerçek vardı: “Geç kalmış teselli, idamdan sonra affa benzerdi(36).”
Karım sadece hafta sonlarında bir gece kilitlemiyordu kapısını o malûm sözü söyleyerek; “Git, banyo yap, içkinden arın(37) da öyle gel!” Allah var, gönlünü esirgese de, kendini esirgemiyordu…
Sonra mı? Tabii ki, çark dönmeli, karım emek verdiği yaşama dönmeliydi. Annesi ve babası evlerini kiraya verip, diğer kardeşlerin kıskanmalarına önem vermeksizin hemen bizim apartmanda boşalan üst katımıza yerleşmişlerdi.
Gerekli mi, bilmem ama oturduğumuz evi Melda’nın babası Melda üzerine almıştı, hem de kızlık soyadıyla. Yemek için, kazan tek kaynar olmuştu evde sırf Yelda’nın hatırı, çabuk büyümesi için.
Ben Yelda’da kendimi görüyordum sanki. Oysa isterdim ki annesinde de kendimi göreyim, görebileyim.
“Boş bir ahmaklıktı(38)” yaşadığım. “Kişi her aynada kendini göremezdi(38)” ki, diyelim ki tüm varlığını adadığın, sana “Dünyamın aydınlığı” diyen eşin, o ayna olsa bile.
“Dert ağlatır, aşk söyletir!(38)” demiş atalarımız. Gerçekten ağlayışım dertten olsa bile, söylediklerimin aşkımdan olduğuna kesin gözüyle bakamıyordum. Evet; “Aşk, doğmaz, büyümez, vardır! (38)” ama ben neden aşkımı gerçekten ve içimden hissetmiyordum ki? Hem tükeniyordum, hem de umutlarım karımla, çocuğumla iyi yaşamak olarak tükenir gibiydi.
Oysa bir büyük “Hayat, umutsuzluktan umut yaratmaktır(38)!” demişti, ama nasıl’ını anlatmamıştı. Denemeli miydim? Evet denemeliydim.
Olaylar başlıyor, bitmeden bir diğeri başlıyordu. Karı-koca gelirimiz, özellikle emekli olan anne ve babasının mutfağa ve bebeğe yaptıkları katkılar nedeniyle yeterli idi.
Melda; “İllâ(39) araba alalım, sen okuluna araba ile gidersin, hafta sonlarında da bizi gezdirirsin!” diyordu, tabiidir ki anne-babasının da hava almaları ve hatta diğer çocuklarına gitmeleri de bu sayede sık sık mümkün olacaktı. Melda da ağabey ve ablalarını ve yeğenlerini görecek, Yelda da teyze ve dayı çocukları ile beraber oynayabilecekti.
Bense… Kendime bile fazlaydım. Acaba insanlar yaşadıkları gibi mi düşünüyorlardı(40), ya da yaşayacakları gibi…
Söylemek gerekli mi bilmem, “Emir, demiri keserdi!” arabayı aldık. Yoksa başıma neler gelirdi, ne sözler işitirdim; “Dedim ki, dedim ki…” denerek kim bilir? Araba almak, taksitleri denkleştirmek demek, bazı şeylerden de kısıntı yapmak gerekir demekti.
Zaten Yelda doğduktan sonra sigara içmeyi azaltmıştım, nadiren(41) balkona çıkıyordum bazen. Arabayı almak demek içki hovardalığına(42) da paydos olmasa bile haftada birleri, ayda birlere, hatta iki ayda birlere indirmek ve sonunda karımın isteği olsun diye temelli bırakmak demekti!
Yapardım ve yaptım da… Karım memnun değil, onun üstünde galiba mutluydu Dedim ya Allah var yukarda, karım kapısını kilitlemez, battaniye ve yastığı kanepe üstüne koymaz olmuştu. Hem sonra sitemli(43), kinayeli(43), imalı(43), muahezeli(43) konuşmaları da bir kenara bırakmıştı. Kara bulutlar kalkmıştı(44) aradan da diyebilirdik.
Galiba söylemek istediği “Aferin!” demek dışında her şeydi. Ama karımın istekleri kendi düşünceleri doğrultusunda bitmek-tükenmek bilmiyordu.
Önce ufaktan ufaktan namaz kılmamı öğütlemeğe başladı, “Sadece Cumalara gitmek yetmez!” diyerek. Sonra; “Borcumuz bitince umreye gidelim, kurbanda sana da, bana da hatta Yelda’ya da kurban keselim, bakarsın durumumuz müsait olur, Hacca da gideriz, değil mi?” gibi sıraladı da, sıraladı tüm dileklerini, beni yönlendirmek istercesine.
Bu arada benim tayinim de eşimin okuluna Müdür Muavini olarak çıktı, öğretmen olarak naklimi istemiştim, taltif edilmiştim(45). Sorunlarım olacağı hiç aklıma gelmemişti. Okula gelmemle birlikte karımın yeni istekleri başlamıştı;
Ek ders istemiyordu. Törenlerde görev almak istemiyordu. Nöbetlerinin hep derslerinin olduğu günlere rastlamasını istiyordu. İstekleri bitmiyordu, istiyordu da, istiyordu. “Maaş karşılığı yeter!” diyordu. Okulla ev arası sık sık eve gidip gelmeye, derslerinin karşılığını tam vermemeğe başlamıştı.
Oysa bilirdi ki; “Çalışmak da ibadetin yarısıdır(46).” Bu durum ister-istemez diğer öğretmenlerle ve Müdire Hanımla ilişkilerimde zorluklara neden oluyordu. Kulağıma ulaşan sözler doğruydu ve hoşuma gitmiyordu, hem de hiç.
Bu kere karım yeni bir müjde verdi, bir bebeğimiz daha olacaktı. Bebeğimize sahip olmak yanında okul içi huzursuzluğum eksilecek diye de sevinmedim değil. Sonra daha sonra ultrasonda ikinci bebeğimizin de kızımız olacağını öğrenince, daha doğmadan ona da “Selda” ismini taktı karım, gönlümü almak için bile olsa sormadan, danışmadan.
Doğum öncesi iznini ben de okul huzurum için teşvik ettim(47) ve çok öncesinden aldı. Doğumu bu kez sezaryenle(48) yaptı karım. İkinci dünyası da kucağındaydı karımın.
Sanırım bu benim iyice kenara konulmam, ilgiden yoksun kalmam olacaktı. Ben kıskanmıyordum, ama kendisine olan ilginin eksildiğini hisseden Yelda’nın tavrı hiç de öyle gibi görünmüyordu.
Mutlaka bunda bizim eksikliğimiz yadsınamazdı. Kardeş kardeşe yaşamaları için gereken tedbirleri önceden, ya da vaktinde almayı akıl edememiştik, ya da birilerine danışmamıştık. Bu nedenle Yelda’nın soruları bitmek tükenmek bilmiyordu;
“Selda nasıl girdi karnına? Girmese olmaz mıydı? Mutlaka doğması mı lâzım? Nasıl doğacak? Doğmasa hep karnında kalsa olmaz mı? Anneannem ‘Beni leylek getirdi!’ demişti, Selda’yı niye leylek getirmiyor? Bundan sonra sizin odanızda o mu kalacak, ben başka odaya mı gideceğim, gitmesem olmaz mı? Ben de onun gibi bebek miydim? Babam niye doğurmuyor da, sen doğuruyorsun?”
Doktorlara, doğum hemşirelerine, psikiyatrlara(49), psikologlara(49) danışmamıştık. Oysa doğumdan sonra eşi Çocuk Doktoru olan arkadaşımız “Gözünüz aydın!” demek için uğradığında, bize neler yapmadığımızı anlatınca şoke olmuştuk(50), karım da, ben de. Şunları söylemişti o arkadaşımızın Çocuk Doktoru olan eşi;
“Yelda’yı Selda’nın ultrasonuna(51) götürdünüz mü? Götürmeliydiniz. Karnınıza dokunmasına, kardeşini hissetmesine izin verdiniz mi? Vermeliydiniz. Odasını, karyolasını değiştireceğinizi daha önce ona hissettirdiniz veya söylediniz mi, söylediyseniz ne zaman? Söylemediyseniz niye? Bunu hamile olduğunuzu öğrendiğiniz anda söylemenizde yarar vardı. Doğum olduğunda Yelda hiç hastaneye geldi mi, getirildi mi, kardeşini yeni doğmuş bebek olarak gördü mü, sarıldı mı, sevdi mi? Gelmemişse bu kötü. İletişim açısından eksikli kalmış demek ki kardeşine karşı. Bu nedenle kardeşini kendisine olan sevgide rakip olarak görmesi, sevgisinin üleştirilerek aşağıya ineceğini düşünmesi ve onu istememesi normal…”
Gözlerimiz fal taşı(52) gibi gittikçe açılıyordu arkadaşımızın eşi anlattıkça. Nefes alırken, sesimizi kesmiş, anlattıklarının devamını bekliyorduk. Çünkü “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı(53)”, gecikerek öğreniyor olsak da!
“Allah bilir, hastaneye doğumda götürmemiş olmanız muhtemel, ‘Bebek bu hastanede doğacak?’ diye göstermemiş olduğunuza da adım gibi eminim ki doğum sırasında ki telâşınız nedeniyle, anne-babanız da başınızda idi ise kim bilir Yelda’yı kime emanet ettiniz?”
“Dedesiyle kaldı!”
“Yanlış. Keşke o da yanınızda hastaneye gelseydi, o heyecanı o da hissetseydi. Peki, Selda gelince onun kendine benzediğini, onun gibi olduğunu, Yelda’ya eski fotoğraflarını göstererek anlattınız mı hiç? Peki, siz ne yaptınız kuzum? İlk bebekten sonra ikincinin geleceğini, bu durumda ne yapacağınızı bilen birilerine danışmak hiç mi aklınıza gelmedi? Kusura bakmayın, o zaman Yelda kızımız bazı tepkilerinde haklı gibi görünüyor. Bundan sonra yapacaklarınızı da ben söylemeyeyim, artık anne-babanız, ya da danışmanınız yol gösterir size!” dedi.
Boynumuzu bükmüştük. Ne kadar büyük bir hatayı yaşamıştık, biz bize? Ondan, bundan sonrasını da anlatmasını istedik.
“Yoo! Geriye dönmek zor, ilerisini kendiniz öğrenin, öğrenmeye çalışın. Bu o kadar zor değil, sadece Yelda’ya davranışlarınızda eksikliğiniz olmasın, eskisi ile şimdi arasında bir fark yaşamayın, kardeşini sevmesi için onu zorlamayın. Belki Yelda’nın mamasından, sütünden yemek, içmek isteyecektir. Hoşgörün. Yalnız dikkati de elden bırakmayın. İstemeden, bilmeden de olsa Yelda’nın kardeşine hoşgörü sınırları dışında bir yanlışlık yapmasına izin vermeyin. Sonraki zamanlarda kardeş-kardeş çok iyi anlaşacaklarını, ablası olarak Selda’ya yardımcı olacağını anlatın…”
Rutin(54) ve fakat dikkat etmemiz gereken ve ettiğimiz bir süreç başlamıştı, tüm aile olarak, dede ve nine dâhil.
Bir gün, sözleşmiş bir kısım ihtiyaçlarımız için çarşıda buluşmuştuk Melda ile. Bazen dinlenerek, bazen konuşarak yavaş yavaş evimize yönelmiştik. Üç-beş yüz metrelik market aralığı için arabayı çalıştıracak değildik ya! Önümüzdeki beş-on metrelik sütreyi(55) de aşınca evimizin önünde olacaktık.
Karım birdenbire elindeki paketleri bıraktı, çantasını fırlattı-attı, deli gibi caddeye attı kendini. Bir arabanın ani fren sesi… Etekleri ayaklarına takılıp da mı düştü, yoksa araba mı çarptı, hissedemedim. Kalktı, penceremiz önündeki arabamızın üstüne ne zaman, nasıl çıktı, göremedim bile. Bağırıyordu;
“Yelda! Yapma kızım! Dikkatli ol! O, senin kardeşin!”
Yelda duymuyor gibiydi. Pencerenin önünde, bana göre belki de yanlışlık yaptığının farkında olmadan kardeşiyle beraberdi. Ancak annesinin hareketi ve bağırması onu telâşlandırmış, kardeşini tutan ellerine hâkim olamamıştı. Bebek elinden kayıp aşağıya doğru inmeye başladı.
Her ana gibi Melda da yavrusunu bütün kötülüklerden koruma amacıyla kollarını açtı, bebeği tutup göğsüne bastırdı ve fakat dengesini kaybedip bebekle birlikte arabanın üstünden yere düştü. Yere düşerken bile belki de içgüdüsü(56) yine bebeğini korumayı öğütlemişti kendine.
Ben onlara ulaşıncaya kadar Melda, bebeğimiz kendi üstünde kalacak şekilde kucağında tuttuğu için sırt üstü yere düşerken başını da şiddetle betona çarptı. Başından akan kan inceden kalına doğru ulaşan bir çizgi oluşturdu yerde.
Yelda merdivenleri koşarak inmişti, yaptığı konusunda yanlışlık olduğu inancında değildi. Kaza gibi yorumluyor olsa gerekti, kardeşinin hayatına mal olacak dikkatsizliğini. Selda ne olduğunu anlamamışçasına şimbil şimbil bana bakıyordu(53) annesinin kucağında.
Karımın nabzını tuttum, durmuştu, nefesine baktım, nefes almıyordu. Gözleri açık, ancak yüzünde bir gülümse vardı.
Melda yoktu artık!...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Melda; Çok genç, körpe.
Yelda; Yılın en uzun gecesi.
Selda; Bir söğüt cinsi.
(1) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.
(2) Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri.
(3) Hazmetmek; Kimi durumlara katlanma.
(4) Çakır Gözlü; Mavi, hareli elâ göz.
Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.
Endam; Vücut, beden, boy-bos.
(5) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(6) Taşı (Lâfı) Gediğine Koymak; Gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söyleyerek karşısındaki kimseyi susturmak, zekice davranmak.
(7) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(8) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(9) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Türbanlı; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olan.
(10) Allık; Kadınların süs için yanaklarına sürdükleri al renkte boya.
Rastık; Sürme. (Ayrıca bir tahıl hastalığı)
Rimel; Kadınların kirpiklerini kıvırmak, daha uzun ve renkli göstermek için fırçayla sürdükleri yağlı sürme.
(11) Sümsük; Aslı bir kuş cinsi olmakla beraber halk dilinde yöresel olarak uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.
Kakavan: Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.
Kaknem: Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Gudubet: Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, huysuz ve nursuz insan.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
Melda’nın söylemeyi unuttuğu yahut da kocasının ikazı ile vazgeçtiğini sandığım menfilik dolu sözlerin birkaçı da şunlar olsa gerek; Mendebur, ucube, çaçaron, cadı, cadaloz, kovalak (gösteriş düşkünü)
(12) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.
Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.
(13) Örtüşmek; İki görüş, düşünce, sözcük, cümle, niyetin tam olarak uyuşması. Aynı nokta ve düzlemlerde kesişmek.
(14) Merhabayin; Merhaba şeklinde kullanılan yöresel bir deyim (Marmara Bölgesinde, yörüklerde, manavlarda).
(15) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek. ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.
(16) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamlarında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir
(17) Aşk; gülü dikeniyle avuçlamaya benzer, ellerin kan içinde kalır, ama dikenlerin hesabını gülden soramazsın! ALINTI
(18) Tatbikat; Uygulama. Manevra.
Operasyon; Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü.
(19) Kur’an-ı Kerim Mülk Suresi 67/2. Ayeti; “O ki; hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” Şeklindedir.
(20) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.
(21) Bızdık; Genel anlamda “Küçük Çocuk” olarak kullanılmakla birlikte özel anlamı tıp literatürü için “Aşı” demek.
Bıldırcık; Uydurulmuş bir söz olup Türkçemizde yoktur, belki bıldırcın kelimesinden türetilmiş, narin, kibar, güzel anlamlarını taşıyabilir.
(22) Her can ölümü tadacak; Kur’an’ı Kerim Ali İmran Suresi 185. Ayette; “Her canlı ölümü tadacaktır” denmekte Ankebut Suresi 57. Ayette ise; “Sonra bize döndürüleceksiniz” eklenmektedir.
(23) Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(24) Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek. Sorunların üst üste gelmesi.
(25) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(26) 26Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.
(27) Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı.
(28) Rota; İzlenen, tutulan, gidilen yol. Bir işteki, bir konudaki tutum. Bir uçağın, ya da geminin izleyeceği, önceden belirlenmiş yol.
(29) Azat Olmak; Serbest bırakılmak, salıverilmek, özgürlüğü verilmek.
(30) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan, ipe-sapa gelmeyen.
(31) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(32) Ekinoks; Gün ve gece eşitliği hali (21 Mart ve 23 Eylül tarihleri)
Bir Nisan; Birileri, kim olduğunu hatırlamıyorum şöyle demiş: “1 Nisan insanların birbirine doğruyu söyledikleri tek gündür. Doğruyu söylersin inanmazlar. İnanırlarsa ‘Şaka yaptım!’ dersin. Bilindiği üzere; Cumhuriyet Bayramında doğan erkek çocuklara Cumhur, Devrim, Dini bayramlarda doğanlara Bayram, Ramazan gibi isimler verilmesi, kandillerde doğanlara Mevlit, Mevlide, Kadir, Kadriye gibi isimlerin takılması âdettendir.
Kur’an’da Geçiyor Diye İsim Vermek; O kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; put gibi.
(33) Kendime gelince büyüyor yalnızlığım… ALINTI
Yalnızlık, başarısızlığın başarısı... ALINTI.
Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
(34) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
(35) Haz Etmek, Hazzetmek; Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
(36) Geç kalmış teselli, idamdan sonra affa benzer… William SHAKESPEARE
(37) Arınmak; Arı bir duruma gelmek. Temizlenmek, rahatlamak.
(38) Boş bir ahmaklık… Ahmaklık kendi başına bir kavram; aklı olup da kullanmayan kişi. “Boş” kelimesi başına yamanınca aklı az ya da hiç olan basiretsiz, iyiyi kötüyü birbirinden ayıramayan kimse olsa gerek. Ancak söz kime ait? ALINTIDIR
Kişi her aynada kendini göremez… İsyankâr bir ruhun görüntüsü tartışılamaz. Şu gerçek ki aynanın doğruluğu da tartışılamaz. En basitinden sağını sol, solunu sağ gösterir. Artı aynalar yalancıdır, derler. Bakan sadece kendini değil istediğini görür. Bu da demektir göründüğü her aynada kendi değil, nasıl görünmek istediğidir. ALINTIYORUM
Aşk, doğmaz, büyümez, vardır; “Aşk olağanüstü bir ilim, kehanet… Doğması büyümesi düşünülebilir mi? Misafirlik nedir bilmez, gelir, yerleşir ve yaşar, eğer gerçekse. Ve yaşamda yalnız bir kere var olur!” anlamında olsa gerek. ALINTIYORUM
Hayat, umutsuzluktan umut yaratmaktır… Aslı; “Yaşam, umutsuzluktan umut üretmektir, insan bugüne böyle gelmiştir!” şeklindedir. Yaşar KEMAL
(39) İllâ; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
(40) İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler. Friedrich ENGELS
(41) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
(42) Hovardalık; Geçici aşklar yaşamaya alışkın olmak ve çapkın olmak. Zevki için para harcamaktan çekinmemek.
(43) Sitemli; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme hareketi.
Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.
İmalı; Dolaylı olarak, üstü kapalı bir biçimde demek istediğini anlatma, bildirme, ihsas etme, açıkça belirtmeme.
Muahezeli; Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme gibi davranışta bulunma.
(44) Kara bulutları kaldır aradan, Ne güzel yaratmış seni Yaradan… aralarında “Vay aman!” diye nakaratı olan Türk Sanat Müziği olup, Güftesi; Ramazan Gökalp ARKIN’a, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Karcığar Makamındadır.
(45) Taltif Edilmek; Hoş davranılarak, iyilik yaparak gönlü alınmak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirilmek.
(46) Çalışmak ibadetin yarısıdır (ATASÖZÜ); İİbadet kişiyi kötülüklerden sıyırır, iyilik yolunda ilerletir. Tanrı yolunda çalışmak da kişiyi duygulardan arındırır. Bunun içindir ki çalışmak, ibadet kadar büyük değer taşır.
(47) Teşvik Etmek; Birinde bir şeyi yapma isteği uyandırmak.
(48) Sezaryen; Doğumun tabi yolla olmasının mümkün görülmediği, anne, ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda yapılan doğum ameliyatı.
(49) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
(50) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(51) Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.
(52) Gözleri Fal Taşı Gibi Açılmak; Şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözlerin iri iri açılması. Hayret etmek.
(53) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf gibi ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”
(54) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(55) Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi koyduğu değnek gibi bir şey önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
(56) İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten doğal duygu.
(57) Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.