Yaş otuz beş… “Yolun yarısı eder!(1)” demiş şair. Gerçekten lâmına-cimine(2), noktasına- virgülüne, eğrisine-doğrusuna, gününe-saatine kadar doğruydu. Tam otuz beş yaşıma basmıştım, hem de bugün…

Annem-babam yoktu, ama sevgilim, evim, arabam, az da olsa birikimlerim vardı. Ağabeyim, ablam evlenmişlerdi de ne olmuşlardı sanki? Borç-harç-çoluk-çocuk-gaile(3)

“Dünya Sultan Süleyman’a kalmamıştı(4)!” Kime kalacaktı ki? O halde gülüp, eğlenmeli, “Kâm almalıydı dünyadan(40)!” “Dünya var imiş ya da yoğ imiş!(4)” ya da “Bekleyenin varmış yolunu.(4)” Umurumda değildi.

Gerçekten bu kadar duygusuz, boş kalpli, umursuz biri mi idim? “Sevgilim vardı!” dedim. Sanırım ben onun sevdiği idim. O benim sevdiğim mi? Bilsem söylemez miyim? Gerçekten onsuz olamıyordum. Onu görmek, onunla beraber olmak, el ele tutuşmak, bir yerlerde yemek yemek, eğlenmek, boş olan tüm vakitlerimi onunla geçirmek için hep arzu duyuyordum. Hep ve belki de her zaman onunla olayım istiyordum.

Ama el ele tutuştuğumuzda, kucaklaştığımızda, göz göze bakışırken, dil dile konuşurken hep bir şeyler eksik gibi geliyordu bana…

Evet, bugün tam otuz beş yaşıma basmıştım ve hiçbir şey hissetmiyordum; doğru ya da yanlış, artı ya da eksi, güzel ya da çirkin, sevinç ya da hüzün… Oysa ömür bankamdan bir yıl daha eksilmişti, farkında olduğum. Dedim ya; sevinmeli miydim, üzülmeli miydim? Namık Kemal geçti aklımdan(5). Buna rağmen bilemiyordum…

Gün güzel başlamıştı. Beni seven, bana güzel bir kalem veren Zeynep, benimle beraber olmuş ve belki de bana yaşamımın en güzel hediyelerinden birini vermişti. Beraber kahvaltı etmiştik benim evimde. Sonra uğurlamıştı beni, benim evimden.

İyi bir insandı o, beni seven sevgili ve tüm varlığıyla benim olmaktan çekinmemişti. Onunki sevgiydi gerçekten, ya benim ki? Salt sevgi olabilir miydi? Yoksa bir iştah, bir ihtiyaç, ya da şuur altında gizlenmiş bambaşka duygular olabilir miydi?

Sahibi olduğum işyerimden arkadaşlarım daha doğrusu iş ortağım Selçuk, bugüne değin hiç de yaşamadığım ve asla benzeri olmayan bir doğum günü sürprizi hazırlamıştı. Çikolatalı bir pasta ve otuz beş adet mum! Dedim ya sevinç duyup duymamak konusunda tereddütlüydüm.

Herkes görevleri başına dönerken, kulağıma fısıldadı;

“Akşam, mesaiden sonrası için de program yaptım, istersen ve beğenirsen?”

İş ritmine alışmak üzereyken Selçuk telaşlı bir şekilde geldi odama;

“Mail Box’ını açtın mı? Mesaj önemli bence!” deyip eğilip kendi açtı bilgisayarımı ve;

“Ne dersin?” diyen bakışlarını hissettim yüzümde. Bir iş teklifi ile karşı karşıya idik.

“Artık bir koşu gidip-geliverirsin!” dedim.

“Mümkünü yok! Hanım doğurdu, doğuracak, eli kulağında değil, eli hep karnında. Gerçi bu ikinci telâşımız, ama birincisinde biraz sıkıntı çektiğimiz için bu kere “Elimden tut doğumda!” diye tutturdu. Ben uzaklaşamam buradan, buralardan. Sanırım sen başının çaresine bakacaksın. Pasaportunu ver, ben vize, uçak bileti, otel durumlarını ayarlarım. Sen de vedalaşman gereken varsa vedalaş!”

Durdu bir süre ve devam etti;

“Bu arada söyleyeyim ki; bu akşam için içişlerinden izin koparıncaya kadar göbeğim çatladı! Senin hatırın olmasa bizim hanım benim bu programıma kesinlikle ‘Nuh der, Peygamber demezdi!’ Bilirsin seni sever. Sırf seviyorsun diye ayda birkaç defa ıspanaklı kol böreği yapar da bize gelirsin, hatırındadır. Hem neydi o söylediğin, hah hatırladım: ‘Nerde beleş, git oraya yerleş!’ Börek, yeme-yatma, sabah kahvaltısı, oh keyfin kekâ(6)! Sadettin neden çadırı kurmasın ki benim eve? Senin şimdilik böyle bir derdin yok nasıl olsa. Ama ileride görürsün sen. Sadece tüm benim takımla değil, kardeşlerimle ve yeğenlerimle çörekleneceğim sizin eve. Onun için sen evi değiştir şimdiden, istemesen de. Şöyle dubleks mi, tripleks mi ne deniyorsa öyle bir ev al. Merak etme sana bir iki portatif yatak alır hediye ederim. ‘Kendim için bir şey düşünüyorsam, namerdim(7)!’ Sırf, senin için! Bu nedenle programımı gerçekleştirmemek diye bir şey olmaz, olamaz.”

Tüm istihzalarının(8), tüm dil dökmelerinin sebebini, niyetini ve arzusunu anlamıştım iş ortağımın. Ve mesajı da aynen yer etmişti beynimde, ama “Evlenmek, çoluk-çocuğa karışmak, akşamla sabah arasındaki zamana ve cumartesi-pazarlara sıkışmak hiç de bana uygun bir yaşam şekli” değil gibi geliyordu.

Selçuk, yoğun hazırlıklar içinde dahi dışarıya çıkmadan evvel sözle, sonra cep telefonu ile tüm edinmem gereken istek, bilgi ve belgeleri elemanlara iletmiş, onlar da hazırlıklarını belki de sırf rahatsız etmemek, ya da konsantrasyonumu(9) engellememek için masadan masaya mail göndererek, birer zarf içine yerleştirerek yapmam gerekenleri tamamlamama yardımcı olmuşlardı.

Akşam bazen gelmek bilmez, bazen de geldiğini bildirmezdi. Büro çoktan boşalmıştı. Bürodan çıkan elemanların; “Yeni yaşınız kutlu olsun! İyi yolculuklar! Başarılar!” gibi dilekleri tek-tük kalmış hatırımda. Cevap verip vermediğim hatırımda değil, eğer öyle ise yanlış yaptığım kanaatindeydim. Derken cep telefonum çaldı;

“İşleri ancak bitirebildim. Sen de hazırsan ben çantayı büroya bırakmaya geliyorum. Sen de bırakırsın, ben çantanı sana sabah getirir, havaalanına da götürürüm seni.”

“Olur, ama eve gidip elbise falan değiştirmeyecek miyiz?”

“Boş ver dostum! Düğüne-derneğe, kokteyle, toplantıya mı gidiyoruz ki? Gece Kulübüne gidip birer kadehle yaşını kutlar, biraz bir şeyler dinler, vakitlice döneriz evlerimize. Tabii, bu süre içinde “Bana acele gel!” gibi bir komut ulaşmazsa evden, doğum öncesi!”

“Tamam, bekliyorum o halde!”

Selçuk’un tüm bu konuşmaları asansörden indikten sonra, büro kapısı önünde yaptığını bilemezdim. Sürpriz, şaklabanlık(10), şaka, espri yaradılışında idi, hele bir de cep telefonunun bedava günündeyse, sesini değiştirerek, ya da “lâdes(11)!” der gibi öylesine arayışları olurdu ki, amir-memur, genç-yaşlı, bay-bayan ayırımı yapmazdı. Sadece erotik(12), ayıplı fıkra ve deyişleri varsa çekinirdi çevresinden, bana ulaştırmaktansa, yutkunmayı.

Bazen cinsellik konusunda oldukça ileri gider, örneğin “Kadınbudu Köfte” yerine “Ayıplı Köfte” derdi, ya da “Hanımgöbeği Tatlısı” yerine kısaca “Hanımların Sevdiği Tatlı” derdi. Uzun tercümelerinden sonra anlamıştık böyle konularda tüm demek istediklerini.

Velhasılım kelâm(13), belki birkaç saniye sonra gülümseyerek başını kapıdan uzattığı ana kadar düşündüklerim bunlardı. Ben bir şey demeden koluma girdi ve;

“Anlat bakalım nasıl bir şey şu, yolun yarısına ulaşmak?”

“Sen benden önce geçtin o yolu, neyi, nasıl anlatayım ki sana?”

“Yolun yarısı ile ilgili olarak aramızda bir fark var ama, biliyorsun. Benim başım bağlı, sen hâlâ inatçı ve azadesin(14).”

“Belki ben de gönülden bağlıyımdır, resmen yerine, ne biliyorsun?”

“Bak buna sevindim. Sizi beraber gördüğüm o cici bayanla, değil mi?”

“Çok mu yakıştırdın bizi, birbirimize?”

“Ne demezsin?...”

Alelusul(15) ayakta bir-iki lokma atıştırdıktan sonra kapısında üstünde süslü formaları olan oldukça pehlivan görünüşlü bir gencin beklediği, ışıkları yanan-sönen bir kapıdan içeri girdik. Bu, benim ilk denememdi, hadi Selçuk’un deyişiyle; “İlk defa milli olacaktım!”

Selçuk, belki de gecikmesine neden olan rezervasyonu(16) yaptırmış olduğundan neredeyse bağdaş kurarak yerimize oturduk. Masada sandalye diyemeyeceğim arkalıklı tabureler de çok alçaktı.

“Çamlar arasından süzülürken mehtap!(17)” diyerek bir bayan sırtı dönük olarak çıktı sahneye. Uzun süre de dönmedi yüzünü bizlere doğru. Sesi tarif edemeyeceğim netlikte ve güzeldi bence. Sırtı kapalı, eteği uzun, etek yırtmacı dizlerinin arkasında altında olup, kalçalarını oynatmamağa özen gösterir gibiydi.

Uzun boyuna, kısa topuklu pabuçları uyum gösteriyordu. Kısa zaman içinde o kadar detaylı(18) nakşetmiştim(19) ki onu hafızama. Sırt profilinden(20) hiç de böyle ortamlarda şarkı söyleyecek biri gibi değil, hanımefendi bir sanatkâr intibaını(21) bırakmıştı bende.

“Neydi o akşam…” derken yüzünü döndü.

Ben, beni seven dâhil, yaşamımda asla beni böylesine çarpan bir güzelliğe şahit olmamıştım. Dudaklarının kıpırtısında sesi kulaklarıma ulaşıyor, bir peri padişahının kızına rastlamışım gibi yutkunamıyordum, ama heyecanım bardağımın bir anda sonuna gelmeme neden olmuştu.

Selçuk bunu fark etmiş miydi? Belki…

Ben; şaşkınlıktan dili tutulmuş, gözleri mayışmış(22), ya da ayakları çarpık-çurpuk(22) yalpalaşan(22) arkadaşlarıma “Ağzı açık ayran delisi(23) derdim. Doğrusu ne anlama geldiğini bilmemekle birlikte, şaşkınlıkları ile alay edişim olurdu bu galiba. Şimdi bu sözü kendim için söylemem gerekti, ayakta olsam, tarife uygun olarak ayaklarım da yalpalar, çarpık-çurpuk olurdu herhalde, hem de daha birinci kadehin bitiminde.

Nasıl tarif etseydim ki onu? Kaşını gözünü mü, sesini, cismini mi? Kısaca şöyle diyeyim, ben dünyaya geldiğimden beri böyle bir yüz, böyle bir endam, böyle bir ses yaşamamıştım, asla. Kısaca çarpılmıştım…

Garsonu çağırdım, “Kimdir?” deyip adını sordum, bilmiyordu garson. Sadece yurt dışındaki bir yarışma için hazırlanan, bir kere de sahnede prova yapmak isteyen, patronlardan birinin kardeşi olduğunu söyledi. Türk filmlerinden, ya da televizyon dizilerinden hatırımda kalmıştı, sanatkârlara böyle durumlarda şampanya açtırılıyordu;

“Bir şampanya açtırsam, kabul eder mi acaba?” soruma cevap beklemeden;

“Sen git bir şampanya aç, ayaklarının dibine koy, ister içsin, ister ayaklarını yıkasın!” dedim garsona.

Selçuk anlamamışçasına baktı yüzüme;

“Çarpıldım! Konuşmayı deneyeceğim!” dedim.

Kolumdan tuttu Selçuk. Aynı garson gelip dikildi başımıza. Bakışlarında istihza ile karışık bir acıma duygusu var gibiydi;

“Patron; ‘Bir beş dakika dışarıda görüşelim!’ dedi” dedi, usulca.

Genç sanatkâr utangaç bakışlarla çekilmişti sahneden. Şampanya şişesi orada kalmıştı, sanki boynu bükük.

“Konu anlaşılmıştır genç arkadaşım. Sen hesabı getir, patronuna da selâm söyle. Biz dayak yemeden usul usul evimize yöneliyoruz.”

Daha alkol rahatlığını yaşamaya başlamamıştım bile. Selçuk hesabı ödedi, diğer müdavimlerin(24) şaşkın, garsonların ve onların ortasındaki esmer, palabıyıklı bir gencin kindar bakışlarına aldırmaksızın çıktık oradan, bar mı, pavyon mu, gece kulübü mü, ne gibi bir yer olduğunu bile anlayamadan.

“Ben otuz beşinci yaşımı kutlamak istiyorum!” dedim.

“Anlaşıldı. Ben rakıyı, çerezi alıyorum. Bizim eve gidiyoruz. Hani hatırındadır, ‘beleş-yerleş!’ darbımeseli(25)…”

Bir şeyler söylemek geçti içimden. Elini dudağıma bastırdı;

“Söz! Yengene hiç zahmet olmayacak. Her şeyi ben hazırlayacağım. Senin seyahat bavulunu da hazırlamak bir-iki dakika, en fazla beş dakika sürer, seni sabaha da uçağa yetiştiririm. Tamam mı? Oldu mu? Anlaştık mı?”

Alkol almadan, ya da azıcık alkol alarak sarhoş gibi olmuştum. O gözler, o saçlar, o giyim-kuşam ve o ses çıkmıyordu zihnimden.

“Keşke sopa yeseydim! Darbelerin izi kalır ve fakat böyle bir çekincem olmazdı!” diye düşündüm.

Ama düşünmek yetmiyordu…

Sabahın kör vaktinde uyandırdı Selçuk’un eşi, benim böreklerimin tek imalâtçısı. Eminim ki bebeciği teklemişti onu, uyandırsın bizi, uyanalım diye.

“Uyanın, uçağı kaçıracaksınız yoksa!” demişti.

Oysa uçağın kalkmasına en az dört-beş saat vardı ve yol arabayla sabahın o erken vaktinde en fazla yarım saat sürerdi, sürmezdi bile Selçuk’un gayretiyle! Haydi, evde de yarım saat bavul hazırlamak, kıyafet değiştirmek için eğlendik, diyelim.

“Aşk olsun yenge! Senin yaptığını malûm yerdekiler bile yapmaz!” dedim içimden. Ama; “Emir, demiri keserdi!” her zamanki gibi. Ve biz hazır-nazır o emre itaat ettik…

Allah’ım. İnanamıyordum, inanamazdım da. O; o idi sabahın kör vaktinde gözüme çarpan akşamın güzeli. Uyumuş ve hâlâ rüya mı görüyordum ki?

Biniş anonsu yapılıncaya kadar gelmedik göz göze. Ümit var değildim. Ben böyle bir tesadüfü asla ve asla aklımın ucundan bile geçiremezdim.

Tam sıraya geçtiğimizde, gözleri aydınlandı bence, benimkisi züğürt(26) kuruntusu, tesellisi gibi olsa da. Benimkiler, yani benim gözlerim mi? Sormayın gitsin! Ama o ızbandut(27) gibi genç adam da genç kızın yanındaydı, hem de koluna girmişti. Eşi ise bakmak bile haram ya da mekruhtu(28).

Akşamki garsonun patronlardan birinin kardeşi demesi geldi aklıma, üstelik bana haşince bakan da o idi ve ellerinde parıldayan bir nesne yoktu yüzük gibi.

Ne düşünebilirdim ki? Hem niye? Bir sevenim vardı benim; bana tüm mevcudiyetiyle, beyin, kalp, beden olarak bağlı olan. O halde?

Uçakla üç saatlik bir yoldu gideceğimiz. Ne emniyet kemeri çözülmeden durulabilirdi, ne de hareketsiz. O pehlivan yapılı zat, yerinden doğruldu, sanırım lâvaboya doğru yöneldi.

Tam zamanıydı. İki satır karaladım, bir peçeteye. “Beni arayın, ne olur?” demiş, telefon numaramı yazmıştım o kadar. Kucağını usulca bıraktım notu.

İş konuşmamızın en cafcaflı(2) anında çaldı telefonum. Dünyada benim için bir başka telefon bu kadar önemli olamazdı. “İzninizle!” deyip kapı dışına yöneldim. Ha! Telefon numarası kimindi mi? Bilmediğim bir numara olduğuna göre; “Olsa, olsa odur!” diye düşünmüştüm.

“Ara dediniz, arıyorum. Peki, nedir dileğiniz, şampanyadan sonra? Hem benim için önemli bir yarışmaya katılacağım, bir gün sonra…”

“İstemez misiniz başarınız için dua eden, çığıran biri olayım yarışınızda?...”

“Neden?”

“Nedenini siz bilin! Ama yanınızdaki size ait biri ise hemen uzaklaşırım. Ben saygısız değilim!”

“Ağabeyimden mi bahsediyorsunuz yoksa?”

“Ağabeyiniz mi?”

“Evet!”

Yakınındaki kişinin ağabeyi olduğuna inancım tamdı, ama sözleri üzerine tüm şüphelerim yok olmuştu. Sevincimi galiba belli ederek;

“O zaman izin verin de bir ‘Allah!’ diyeyim.”

“Gene neden?”

“Ümit dünyamı şekillendirmem için!”

“Nasıl bir ümit dünyası?”

“İçinde sizin olacağınız…”

“Acele değil mi?”

“Ömür o kadar kısa ki, hele de yarısını geçince.”

“Oysa ömür senelerle mi kısıtlıdır ki?”

“Ömrümün uzadığını hissediyorum. Söyleyin bana, nerede, nasıl görebilirim sizi?”

Telefon aniden kapandı. Bir yabancı elde kalakalmıştım elimde telefonla, ben başıma. Tekrar geri dönmek, onun kapatma mecburiyetine karşı yanlışlık olurdu. Süre geçmeliydi.

Az-uz, kazancı reddedilmeyecek bir toplantıydı katıldığım. Beynimdeki tüm soru işaretlerinin cevaplarını almış, anlaşmış, başarılı olmuştum bence.

Onu unutmuş muydum? Yooo! Hayır! Asla! Ama kaybetmesini de bilen biriydim. Terminale yöneldim. Aramaktansa aranılmam gerektiği düşüncesindeydim, telefonuma kayıtlı numaraya rağmen. Telefonuma mesaj geldi;

“Şu gün, şu saatte şuradayım. Beni umutlanmadan bir kere daha görmek ister misin? Ya da seni bir kere daha umutlanmadan görmemi ister misin? Ben.”

Şifresi o kadar bol bir mesajdı ki? Hemen dönmemeliydim? Aklımın ucundan bile geçmedi hatta. Rezervasyonumu değiştirdim uçak için…

“Merhaba!” dedi, ismini söylemedi.

“Merhaba!” dedim, ismimi söylemeden, zaten gereksizdi. “Siz”ler içine yığışıp sıkışacaktı sözlerimiz. Umut bile Kaf Dağının ardındaydı bence. Hem insan, her istediğinde Tanrı’ya nasıl ulaşabilirdi ki bana göre?

Suskunlaştım. Ne aklıma bir şey geliyordu söyleyecek, ne de dudaklarımı kıpırdatacak bir mecal(30) vardı. Utangaç âşıklar gibi yüzüne bile bakamıyordum, başım ve yüzüm yere eğikti;

“Hep böyle suskun mu duracaksınız?”

Gözlerine bakmak cesaretini duydum. Oysa bir yerlere oturmaya ihtiyaç duyacak kadar dermansızdım. Hüküm; ayaklarımda değildi, ya da ben neye hükmedeceğimi ya da hükmedemeyeceğimi bilmez gibiydim:

“Hep böyle suskun mu duracağım?”

Yürümeğe başlamıştık kendiliğimizden.

“Ben sordum, o zaman ben başlayayım. Hiç umudum yoktu bu yarışmadan. Burada doğup, burada büyümeme, üniversiteye başlayıncaya kadar burada yaşamama ve bu ülkenin dilini ana dilim gibi bilmeme rağmen Türkçeye kaçan aksanım nedeniyle başarılı olamadım. Zaten böyle konularda kulis ve tanıtım da önemli. Müziğin hocası olmam, nota bilmem, enstrüman çalmam da yeterli değil. Ama önemsemiyorum. Nasıl olsa konservatuarda görevim var, öğretim görevlisiyim yani. Peki siz? Tanışmak isteyen sizdiniz. Sizi etkilediğimi söylemeyin, inanmam çünkü.”

“Basit bir ticaret adamıyım. Bir sözleşme için buraya gelmekte idim. Karşılaştığımıza sevindim. Çünkü sizi tanımak istediğim o gece kaçar gibi uzaklaşmaktan dolayı mahcuptum. Keşke her şeye rağmen yanınızda kalaydım diye düşündüm uzun süre. Sizi tanımamın mutluğum olacağına inanıyordum, yalnızlığımda. İnanmak istemeseniz de kalbim o şişe gibi ayaklarınızın altında kalmıştı çünkü.”

“Abartıyorsunuz galiba!”

“Gerek var mı? Dünyamda asla bir aydınlığım olmadı, sizinle karşılaşıncaya kadar!”

“Diyorsunuz yani?”

“Demiyorum, dedirtiyorsunuz! Ya da şöyle söyleyeyim; Tanrı’nın yardımıyla söylüyorum içimden geçenleri…”

“Ben müzikte bile böyle bir çağrı duymadım. Şairsiniz galiba?”

“Yooo! Sadece; ‘Aşk söyletir, dert dinletir!’ diye bir tekerleme geçiyor dilimin ucundan.”

“Gerçekten saçmalıyorsunuz. İyi düşünün. Ben bir hafta daha akrabalarımın yanında kalacağım. Dönüşte, isterseniz görüşürüz!”

“İsteyeceğim mutlaka! Şimdi ‘Git!’ demek istediğinizi anladım galiba?”

“Öyleyse güle güle!”

“Şimdilik Allahaısmarladık! Görüşmek dileğiyle…”

Çok şey, belki de her şey böyle bitmiş gibiydi. Oysa ona, “Onu ne çok sevdiğimi(31)” değil söylemek, fısıldayamamış, hatta içimden bile geçirememiştim…

Yoğun iş temposu, zaman ayırmam gereken bir insan, art niyetli bir ikilem(32) ve unutamamak, unutulmamak arzusu ile yoğunlaşmış bir yaşam.

Selçuk ve hepsi konularında uzmanlaşmış elemanlarımın desteği olmasa herhalde geçmesi gereken bir haftayı geçirmem zor olurdu. Tabii bu arada Selçuk’un bir-iki günlük mecburiyetini de göz ardı etmemem gerek!

Selçuk’un bir oğlu daha olmuştu. “Hatunumun göbeği gene aşağıda ilki gibi bu da oğlan galiba!” demiş, ultrasona(33) falan baktırmaya gerek görmemişti. Uzmanlaşmıştı sanki doğum yapacaklar konusunda.

Ve de en önemlisi; “Yeter ki sağlıklı olsun!” dilek ve duası idi. Ve biz Zeynep’le sağlıklı görmüştük onun ikinci oğlunu da. Akıl etmesi gerekeni akıl etmişti Zeynep.

Ben de yurt dışından dönerken Zeynep’e, Selçuk’a ve elemanlarıma da hoşlanacak şeyleri hediye etmeyi akıl etmiştim (galiba), aklım pek de başımda olmamasına rağmen.

Hafta bitti, taştı bile. Sessizlik vardı çevremde, kısaca ve yalnız benim çevremde. Anlatması mümkün olmayan bir boşluk içindeydim. İyi ki Zeynep vardı.

Çok kişi bizi gizlice nikâh yapmışız sanıyordu. Zeynep evime gelmişti temelli, evimin kadınıydı o, herkesçe ve bence de tabii. Koynumda nefesini alırken duymama rağmen beynimin bazı bölgelerinin yanlış yoğunlaşmasının önüne geçemiyordum…

Bürodan nadiren çıkardım dışarıya. Tüm dış işlerimizi Selçuk, ya da gözü açık elemanlarım hallederdi. Son yolculuğumu bitireli neredeyse altmışaltı gün, altı saat olmuştu ve sessizlik hâlâ egemendi Zeynep haricindeki dünyama.

İki-üç gün, iki-üç defa anlamsız mazeretlerle bürodan ayrılıp dolaştım Konservatuar önlerinde. Olmadı cep telefonunu aradım, ulaşılamıyordu. “Herhalde derste olsa gerek!” dedim. Ama dönmedi bana geri. Belki hattını değiştirmişti. Peki, o neden aramamıştı ki beni?

Günlerden bir gün bir mesai dönüşü Zeynep’i hazırlanmış gördüm, beni bekliyormuşçasına, kapı yanındaki masanın sandalyesine oturmuş olarak.

Kapının zilini çalıp da kapıyı açınca içeri girer girmez, sevinç ve tereddüt içinde ancak beklentisiz gibiydi;

“Bebeğimiz olacak. Ama baba olmağa mecbur değilsin. Bedenen benimle olsan da, gönlünün ve ruhunun benimle olmadığını kesinlikle biliyorum. Ahlamaların, oflamaların, sayıklamaların benim için değil çünkü. Ne yapayım ki seni canımdan çok seviyorum. Şimdi bu sevgiyi bebeğimle üleşeceğim. Sakın doğurma deme. Hem beni istemiyor da olabilirsin artık. Onun için bebeğimle birlikte uzaklaşmak istememi hoş karşıla lütfen!”

“Bu; bizim için çok sevindirici bir haber, değil mi? Bizim, ikimizin bebeği olacakken benden kopmayı düşünmen haksızlık, hatta insafsızlık değil mi? Yanımda kal ve hep beni yaşa!” derken sarıldım sevenime.

Oysa ikiyüzlüydüm(34). İblis(35) bile benim düşüncelerimi okuyamaz, hatta aklından bile geçiremezdi…

Sabrım tükendi. “Doktor, yürüyüş önerdi!” deyip her gün öğleden sonraları o ismini bile bilmediğimle bir gün mutlaka karşılaşacağız!” düşüncesiyle Konservatuara kadar yürüyordum, yıllardan sonra, bıraktığım sigaraya başlamış olarak.

Fark ediliyor muydum? Ya da fark ediliyor muydu çevrem? Umurumda değildi!

Bir bahar akşamıydı serseriliği dost edindiğim. Bir Nisan Yağmuru caddeleri Arap Sabununa döndürme çabasındaydı. Koşuşan insanlar vardı, bir de şemsiye altına gizlenen, ya da gizlenmeye çalışan.

Gizlenmeye çalışanlardan biri…

O idi, gözlerimin inanmakta zorluk çektiği. Şemsiyesini açmamakta direnen, okulun terasında bekleme moduna giren o.

Beklenen ben olsam gerekti diye düşündüm. Bilemezdim valenin, ya da her kimse o görevlinin arabasını getirmesini beklediğini.

Saçlarımdan süzülen, pardösümden ceketime yığışma gayretinde olan yağmur damlalarına aldırmadan yürüdüm. Beni yanına çağırdığını düşündüm. Ya da bence öyle olması gerekirdi. Ben gereği için yürüdüm ona doğru. Yanına geldiğimde;

“ Evet Sadettin Bey! Bir şey mi demek istemiştiniz?” diye sordu şaşırmamış gibi.

İsmimi hiç söylememiştim, adresimi hiç açıklamamıştım. Tavrı, sorusu, hiddet dolu bakışları bir şeyler anlatmak istemiş ve sabredememiş, kusmuştu;

“Az kaldı inanıyordum size. Evli olduğunuzu neden sakladınız ki?”

“Evli değilim!”

“Hatta eşinizin hamile olduğunu da saklarsınız şimdi?”

“Evli değilim, ama gerçekten ilgilenmek zorunda olduğum bir insan var!”

“Size mi, ağabeyime mi, gördüklerime mi inanayım, ne dersiniz?”

“Demek beni öğrendiniz?”

“Dünya küçük değil mi? İnsan bir uçak biletinden tüm gerçekleri öğrenebiliyor isterse, eski bir polis olan ağabeyi sayesinde.”

“O halde diyorsunuz ki, herkes kendi yoluna. ‘Başlamadan bitti!’ demek bu olsa gerek!”

“Başlamamıştı ki, bitsin!”

İlk seferdeki gibi ne elim uzandı, ne de elini uzattı. Dönüp arkama son defa baktığımda gözlerinde damlaları gördüm. Yağmur ne kadar çiselemişti ki damlalarını gözlerine?

Görevli arabasını getirmişti. Yağmur değildi göz pınarlarında biriken. Eminim.

Boynum büküktü. Dünya için yapacağım, özleyeceğim, düşündüğüm hiçbir şey yoktu, düşüncelerimde.

Geriye döndüm, son bir defa yüzünü görmek arzusuyla. Arabasına binmişti. Sevgi eserli nefret dolu bir bakış, ya da nefret karmaşasında saklayamadığı sevgi dolu bir bakışı vardı.

 Arabası zaten çalışıyordu. Patinaj yaptırarak kalktı arabası yerinden. Ve belki de yirmi adım ötesindeki kaldırımın babasına sol tarafından olanca kuvvetiyle çarptı. Hava yastığı yaşamı için yeterli olmamıştı!

Ben sevmiştim, sanırım o da sevmişti. Ama yaşamda her şey sevgi üstüne kurulu değildi.

Hastaneye götürdüm, daha doğrusu morga. Cebindeki telefondan ağabeyi olduğu kimseye haber verdim. Ve o hüzünle eve döndüm. Boynum büküktü. Dünya için yapacağım, özleyeceğim, hiçbir şey yoktu evime döndüğümde.

Kapıyı Zeynep açtı, başka kim açabilirdi ki? “Hoş geldin!” demesine bile imkân bırakmadan diz çöktüm;

“Evlen benimle!” dedim çocuğumun anasına.

Başını eğdi sadece…

Kızım olursa onun adını verecektim. Ama ismini bile öğrenememiştim ki. O halde kızıma (kızım olursa, onun için) Sima(36) ya da Simge(36) adını koymayı plânladım! Çünkü o benim yaşamımın tek siması, tek simgesi idi, ölüp ölesiye.

Oğlum olursa mı? Onun adına hiç düşünmedim, desem yeri…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.

(2) Lâmına-Cimine Kadar; (“Icığına-Cıcığına Kadar” şeklinde de kullanılmaktadır) Kişiyi etraflıca, huy-karakter-mal-mülk-aile varlığı ile (tanımak).

(3) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

(4) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…  şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.

Gülelim eğlenelim, kâm alalım dünyadan… dizeleri Lâle Devri Şairi NEDİM’e aittir.

İç bâde, güzel sev, varsa akl-ı şuûrun, dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş, ne umurun…  şeklinde başlayan Terkibi Bent eserinin Güftesi; Ziya Paşaya ait olup eserin; Hacı Arif Bey veya Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelendiği söylenmiştir.

“Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”  “Nush ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”, “Yumuşak huylu atın çiftesi pektir” ve “ Zer-düz palan ursan eşek yine eşektir” sözleri dillerimize pelesenk olmuş dizeleridir.

Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  (Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir) YOLCU ve ARABACI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

(5) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(6) Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel olmak.

(7) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim!  Eski cumhurbaşkanlarından Süleyman DEMİREL patentli bir söz.

(8) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(9) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma).

(10) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.

(11) Lâdes; Tavuğun lâdes kemiğini iki kişinin birer ucundan tutarak kırması, birinin “Aklımda” demeden bir şeyi ötekinin elinden almasıyla yenilmiş sayılarak oynana oyun.

(12) Erotik; Aşkla ilgili olan, aşkı anlatan, daha ziyade, erosal, şehvani, şehevi duygular. Cinsel, cinsiyetle ilgili haller.

(13) Velhasılım Kelâm; Kısacası.

(14) Azade; Başıboş, serbest.

(15) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.

(16) Rezervasyon; Müşterilere yer ayırma işi ve bu işi yapan bölüm.

(17) Çamlar arasından süzülürken mehtap… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(18) Detay; Ayrıntı.

(19) Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.

(20) Profil; Yandan görünüş. Gözlenilen ve ölçülen bir özellik ya da niceliğin durumunu ya da değişimini gösteren durum.

(21) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

(22) Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.

Çarpık Çurpuk; Hiçbir yeri düzgün olmayan, çok çarpık, eğri büğrü, eciş bücüş.

Yalpalaşmak; Dengesi bozulmak bir sağa, bir sola eğilmek. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek durumu.

(23) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(24) Müdavim; Bir yere devamlı olarak gidip gelen.

(25) Darbımesel; Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş, halka mal olmuş, öğüt verici nitelikte söz.

(26) Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.

(27) İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).

(28) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

(29) Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

(30) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

(31) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(32) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(33) Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.

(34) İkiyüzlülük; Riyakârlık.

(35) İblis; Şeytan. Şeytanca işler çeviren, kötü kimse, düzenci.

(36) Sima; Yüz, çehre. İnsan, tip.

Simge; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine belli bir anlam yüklediği somut nesne, ya da işaret. Bir düşünceyi, soyut bir kavramı belirten somut nesne, ya da işaret (im).