Hiç de dikkatli bakmam insanlara. İnsanlar vardır, ben onları fark etmişsem, onlar beni fark etmeseler de olur, daha sonra fark etseler de…

Her insan, gördüğüm her insan yenidir benim için. Sevdiklerimin ise ayrı bir yerleri vardır kimliğimde, onlar hep eskidirler, hep yeni kalırlar, silinmezler, silinemezler. Dolaysıyla da onları unutmam mümkün değildir.

Tarih: 1 (Gün  -ya da- Gece: 1)

Pırıl pırıl bir yaz akşamının gecesi idi yaşadığım. Ankara’ya ulaşacaktım bu plânlı yolculuğumun gecesinin sabahında da.

Patronlarımın güvenlerini boş çıkarmamalıydım. Patronlarımın katılmamızı istedikleri İhaleye ait dosyayı biçimlendirmiş, bir gün sonraki ihale için teklifimizi genel itibariyle hazırlamıştım.

Neden mi “Genel İtibariyle” dedim? Doğrusunu söylemekte zorlanıyorum, ama saklayacak bir şey yok. Çünkü patronlarla anlaşamadığım tek konu onların “Münakasa(1)”, benim “İndirim” dediğim tenzilât miktarı idi.

“Tencere dibin kara, seninki onunkinden kara” ya da buna benzer bir söz var ya hani; gerçekten, kardeş olan patronlarımın ikisi de inat konusunda gerçekten dâhi idiler, “Nuh deyip, peygamber demeyen” cinsten yani.

Terbiyem izin vermediği için “Keçi gibi inatçıydılar!” demiyorum!

Zarfı hazırlayıp kendilerine gösterdiğimde, “Bu münakasa çok fazla, hele biz bi düşünelim. Kararımızı, belgelerden sonra koymamız gereken iç zarfa yazar sana veririz!” dediler.

İçimden; “Bu kadar açgözlü olmayın!” demek geçmedi değil hani, zarfı odalarındaki Toplantı Masasının kenarına iliştirirken. Çünkü en az  % 25 - % 30, hatta % 40’a kadar kazanılacak bir iş için, “ % 5 ten fazla münakasa yapılmaz!” demişlerdi.

Hadi burada da; “% 5’ten fazla münakasa enayiliktir(2)!” dediklerini yazmayayım, isterseniz!

Bu durumda Teklif Zarfını kendilerinin yazıp, kaşeleyip, imzaladıklarını ve zarfın içine “Elcağızlarıyla yerleştirdiklerini” belirtmeme de gerek kalmıyor, “Hariçten gazel okumak!” iyi bir şey değil, bilindiği üzere.

Benim görevim; bir “Şamar Oğlanı(3)” gibi, gidip zarfı vaktinde ilgili yere teslim etmek ve sonucuna katlanıp(!) patronlarımı vaktinde haberdar etmekti. İçimde müjdeli bir haber vereceğim hissi hiç yoktu nedense. Buna kısaca “İnancım yoktu!” demem de mümkün.

Çünkü bu işin az-çok kompetanı(4) olduğum gibi, bu güne kadar tüm bu çeşit çalışmalardan “Avucumu yalayarak(5)” döndüğüm ve işin uzmanı firmaların hazımlı, kanaatkâr, cesur olup tamahkâr(6) olmamalarından dolayı, bizim teklifimize göre daha ehven, ya da uygun teklifler vereceklerinden adım gibi emindim.

“Nitekim” demeyi erteliyorum şu an. Zira patronlarımı düşüncelerim konusunda ikna(1) edememiş olduğumu düşünüyordum, trenin trik-traklarında.

Kuşetli(8) vagondaki kompartımanda iki artı bir ve bir; yani dört yabancı idik; ikisi “Mecburiyetten” demenin dışında ağızlarından hiçbir söz dökülmeyen hanımlı-beyli aile, diğer bir ve birler yani ikimiz ise benim yaşlarda gençlerdik, nasıl olduysa?

Aslında böyle bir oluşum bu tip trenlerde mümkünsüzdü gibime geliyor, statü(9) gereği. Özellikle “Bayan yanı”, “Aile için salonumuz vardır” levhaları var ya, hani. Her neyse, nasıl olmuşsa, olmuştu işte.

Yorgun oldukları belli olan çift, tren daha hareket eder etmez, “İzninizle” diyerek yataklarını açtılar. Biletler nasıl olsa kontrol edilmişti, daha binerken. Kadıncağız görevlinin getirdiği çarşaf, nevresim ve yastık kılıflarına itibar etmemiş, çantasından çıkardığı çarşaf ve kılıflarla kendi yatakçıklarını(!)  hazırlamış, hatta hemen yatmışlardı bile.

Bu demekti ki; öncelikle hiç düşünemeyecek, kitap okuyamayacaktım. Diğer genç adam; ellerini iki yana açıp; “Yapacak başka bir şey yok!” ya da “Kalmadı!” anlamında kıvrılıvermişti yalap şalap(10) hazırladığı yatağına.

Olanlara, ya da yapılan hareketlere diyelim, bir anlam verebilmek, bir sigara içimi yalnızlığımın kahrını atabilmek için kompartımandan koridora çıktığımda, kondüktörün(11) tebessümü ve “Uyku tutmadı galiba!” sözleriyle yalnızlığımdan sıyrıldım kısa bir an için.

Orada kalışımın süresini bilemiyorum. Uyku tutmadığından tek sigara molası, birkaç sigara molası kadar uzamıştı galiba.

Ne kadar biraz(!) sonra, trenin durup, sonra hareketini takip eden dakikalarda kondüktör elinde bileti, kolunda pardösüsü, bir diğer elinde ufakça bir valiz olan bir bayanla yanıma geldi.

Bayan; gençti, güzeldi, belki saçları biraz dağınıktı, makyajı da yoktu galiba. Eloğluna ne gerek, “Bence” demek yeterli herhalde? Fizik olarak süzmek, değil mi? Ya ben ne halt ediyordum? Kondüktöre söylemiş, bana da aynı şeyi söyledi;

“Affedersiniz! Bir yakınım vefat etti, acele yetişmem lâzım, ancak trene bindiğimde fark ettim, biletin yarına ait olduğunu. Ne olur yardım edin! Kondüktöre rica ettim. Cezası ne ise ödeyeceğim. Dinlenerek cenazeye yetişmem gerek. Kondüktör size yer bulacak. Acaba rica etsem yanınızdakiler de aile imişler, yerinizi bana vermeniz mümkün olar mı?”

Lehçesinde(12) bir tuhaflık var gibiydi. Özellikle “olar mı?” bir dil sürçmesi(12) miydi, yoksa bir köken(12) sunumundan ibaret miydi, deyişi? Öğrenmenin yaşı da, zamanı da yoktu. Hele tesadüfler insanları belirli yönlere sürüklerse…

Değil mi? İddialı olmak hiçbir zaman uygun bir davranış değil, biliyorum.

“Hayhay! Benim için sakınca yok, ama içeride bir genç adam daha var. Rahatsız olmayasınız.”

Kondüktöre baktı genç kadın. Kondüktör; çelebi(13), görmüş-geçirmiş, yaratıcı bir adamdı galiba hissettiğim;

“O genç adamın da sizin gibi uyumlu davranacağını sanıyorum!” derken kapıyı tıklatmıştı bile.

Uykulu gözlerle dalgın bakan adama anlatma gayretini yaşadı kondüktör. Anlamamıştı adam, bir kere daha bu kez tane tane sundu kelimeleri anlayacağı hızla.

Uykulu gözlü genç adamın dili yoktu galiba, daha önceki gibi ellerini açtı iki yana ve sonra bavulunu aldı eline, “Buyurun!” anlamında işaret ederken. Ben de çantamı aldım.

Tuhaftır, seslerden hiç etkilenmemişti aile. Hatta adam muntazam horultusunda kesinti bile yapmamıştı, kadın ise bir mevta(14) gibi ellerini göğsünün üstünde kavuşturmuş, yorgun bir şekilde soluyordu sadece.

Yana çekildim, kompartımana girmesi için. Saçlarında sadece bir şampuan kokusu vardı. Parfümü yoktu, ya da ben hissedememiştim, belki de sabun-şampuan karışımı bir parfüm kullanıyordu.

Ah bu cahiliyet? Hiç anlamazdım, kadınların bu gibi özelliklerini. Ne başımdan geçmişti, ne de ben merak etmiştim, ya da izin vermiştim başımdan geçmemesine.

“Teşekkür ederim!”

“Bir şey değil efendim.”

Teati(15) bu kadardı. Ya da ne bileyim; takdim falan gibi bir şey işte.

Yapacak tek şey vardı, kondüktöre uyduk genç delikanlıyla, pulman vagonda boş yerlere kendimizi teslim etmek için. Kondüktörün rehberliğinde gideceğimiz vagona yöneldiğimizde aileyi hiç merak etmedim, ama cenazesi olan bu genç kadını merak etmedim değil!

Bakımsız gibi olmasına ve belki de “Cenazem var!” demesi sebebiyle ona yakıştırdığım perişanlık adına da olsa güzeldi. Gizlenememiş bir güzelliği vardı, hem inkâr edilmeyen ve hem de kendime karşı dürüst olmalıyım ki, etkileyen.

Nereden, ne zaman binmişti trene, nereye gidiyordu, ölen kimdi, niçin tek başınaydı? Ben daha kendi kuşetlerimi açmamıştım, daha başlangıçlarında idik şehrin, ya da birkaç adım uzaklaşmıştık, kim bilir? Yola çıkalı çok olmamıştı bence, siz bakmayın, o çiftin yataklarını hemen hazırlamalarına.

Bunların hiç biri ne beni, ne de genç delikanlıyı ilgilendiren sorulardı. Oysa ertesi gün oldukça önemli işlerim, daha doğrusu evrakını hazırladığım o ihaleye katılışım gerekliydi, açık zihinle, dinlenmem gerekirken dinlenme konsantrasyonuna(16) ulaşamadığım.

Kondüktör, ikimizi de ayrı ayrı tek kişilik koltuklara oturtturdu. Böyle durumlarda; “Allah razı olsun!” deme mecburiyeti olsa gerek. O mecburiyet ikimiz tarafından da yerine getirildi doğal olarak.

Önüne geçemediğim bir istek vardı içimde. Canım bir şeyler çekiyordu. Restoranın kapanmamış olmasını umut ediyor, bunun için şansımı denemek istiyordum.

Kapanmak üzere idi restoranın kepenkleri. Daha doğrusu kapanmıştı, belki de son müşteri uğurlandıktan sonra, henüz. Camı tıklatınca; “Ne var?” anlamında gözükmüştü biri.

Dilsiz kompartıman komşum(!) gibi, elimin başparmağı ile içme gibi bir işaret yaptım. Karşımdaki ellerini çapraz bir şekilde sallayarak; “Yok!” diye işaretledi. Eh! O zaman can alıcı işareti yapmam gerekti! Cebimden para çıkartıp iki elimin avuçlarını birleştirip “Yalvarma işareti” yaptım.

Sonuca ulaşmıştım. Yarım bir kola şişesine votka mı, cin mi, ne olduğunu bilemediğim bir şeyleri takviye etti o adam. Bir de yedek bir kutu meyve suyu verdi, saf… Tabiidir ki kahve renkli döviz(!) için de “Teşekkür etmeyi” unutmadı!

Yerime geçtim oturdum, gece rahat geçecekti, geçmesine de; “Ah o kokuyu, ah o gözleri unutabilme olanağım olsaydı!”

“Şerefe!”

Vagon içindekilerin çoğu uyuyordu. Biraz önümde dizüstü bilgisayarına abanmış bir genç ile ağlayan çocuğunu susturmaya çalışan anneyi dikkate almazsak.

Bir kez daha; “Şerefe!”

Bilmem kaçıncı “Şerefe!” den sonra “Güzellik Uykuma(17)” başlamamın gereğini hissettim…

Tarih: 2 (Gün ve Gece: 2 Önemsiz)

Ankara’da evrakı teslim ettikten sonra gerçek anlamda istirahat edebileceğim bir tam günüm olmasına rağmen, Ankara’ya geldiğimden şu -ya da- bu şekilde haberdar olacak akrabalarımı ziyaret etmezsem olmayacaktı. İki akrabam şehrin iki ayrı ucunda, birbirinden “Anasının dininde” denilecek kadar uzaklıklardaydılar, küs gibi.

Çantamı alıp gardan dışarı bir taksi çevirmek için çıktığımda o genç bayanı da aynı telâş içinde gördüm, önemsemeden. Ne de olsa cenazesi vardı, ivecenliği(18) ondan olsa gerekti!

Aynı Türk filmlerinde rastlanacak bir tesadüfle birinci taksiyi yarı yoldan binen o genç bayan nedeniyle kaçırmış, ikincisini ise centilmenliğimle “Titiz kompartıman arkadaşlarım” aileye kendim yakıştırmıştım.

Dili yok sandığım “Ellerini iki yana açan genç adam” ise göz koyduğum son taksiye el koymuş, sahiplenmişti; “İzninizle!” diyerek. Çok şükür dili varmış, dili yok zannetmekten kurtulmuştum!

Taksi bolluğuna kıran mı girmişti, ne? Vaktim uygun olsa da ne beklemekten, ne de bekletilmekten haz etmezdim(19). Yeni bir taksi gözükmüyordu o an ufukta.

Allah’tan olsa gerek tren tehir yapmamıştı. Gecikmeden gelen taksiyle acele ile ilgili Bakanlığa gidip İhale Dosyamı Komisyon Başkanlığına teslim ettim.

Ankara’da hava serindi, ama alkole doymuş bir vücuda etkisi yok gibiydi. Dosyanın tesliminden sonra -ki bu arada trendeki o genç ve de dahi güzel bayanı Bakanlıktan çıkar gibi gördüğüme inanamayıp- akrabalarım için Ankara’nın bir ucuna gittim Belediye Otobüsüyle.

Sorulması abes(20), gitmeden önce bir pastaneye uğrayıp bir kutu yaptırdım tabii. Sonra da öteki ucuna, aynı minval(21) üzere…

Orada çok ısrar ettiler, otele gitmedim, kaldım. Gerçek bir yatakta dinlenme ihtiyacımı göz ardı etmek istemedim (gerçekten). Mis gibi ev yemekleri, geleceğimi bildirmediğim halde, hemen yapılan.

Ve sabun kokulu çarşaf ve yorgan. Dinlenmeliydim ve dinlendim de. Sabah kalktığımda bu hisler içindeydim.

Tarih: 3 (Gün ve Gece: 3)

Sabah büyük bir gündü, bence küçülecek. Çünkü patronlarımı çok iyi tanıyordum ve belki de bunun için “Başarılı olamayacakmışız!” hissi vardı içimde.

Sonuçların belirtileceği, zarfların Saat: 10.00 itibariyle açılmaya başlanacağı İhale Salonuna oldukça erken denilecek bir zamanda ulaştım. Saat: 8.00 itibariyle Saat: 10.00’a kadar bile zarf verenler vardı.

Dışarıda öncesinde bir sigara molası verdiğim salona girdiğimde gözlerim hayretten açıldı. Çünkü akşam cenazesi olduğunu söyleyerek yerimizi işgal eden Genç Bayan İhale Salonundaydı benden evvel. İnanamadım, gözlerimi kırpıştırdım, bir kez daha ovaladım gözlerimi, gözlüklerimi takıp tekrar baktım dikkatlice.

O idi, vallahi o idi. Trende yataklarımıza el koyan, ya da “Cenazem var!” diye gasp eden(23) o Genç Bayan. Bir ara düşünmedim değil; cenaze ve ihale aynı güne mi rastlamıştı acaba? Yok canım olur muydu? Yoksa “Cenazeye gelmişken şu ihaleye de bir katılayım mı?” demişti? 

Oldu mu canım! Düşüncelerim garabetin(23) daniskasıydı(24).

Genç Bayan, ya da genç kadın (acaba kin tutar gibi olduğum için mi bu sıfatı lâyık görmüştüm) dün gördüğümü sandığım kişi idi, demek ki? Acele etmiş, Teklif Zarfını benden önce vermişti, demek ki? Ya da birileri vermiş, o; sonucu almak için salona gelmişti. Vs. Vs.

Her neyse! O âfeti devran(25) buradaydı, hem de bir gece öncesine göre, oldukça süslenmiş, ya da daha da güzelleşmiş olarak.

Düşüncelerimde aldatılmışlığın hüznünü yaşamaya başlamıştım (galiba). Oysa o gece, hani saçları dağınık olarak, sabun kokusuyla gözüktüğü o gece, doğruyu resmen söylese (bence) aynı centilmenliği yapmaz mıydım? Yapmazdım, belki!

Hele bir de aynı ihaleye iki rakip olarak katılacağımızı bilmiş olaydım? Yok!... Yok!... Hıyar değildim ya! Hem insanlık ölmedi ya, mutlaka gereken uygun davranışı sergilerdim.

Acaba?

Şimdi kendimi sorgulamamın sırası değil. Mademki o zarfını vermiş, ben de verdim, o halde yaklaşık, yanaşık her ne denirse o düzende, yanında, yanı başında yer almalı, olmalıydım. Rakip olarak mı? Tövbe! Tövbe! Tabii ki hayır! Hani derler ya; “Gönül bu, …” gerisini bilen yerine iliştiriverir artık.

O oturmuştu, Sinema Salonu gibi sıralanmış sandalyelerden birine. Tam karşısındaki kara tahta üzerinde “Dolar şu kadar, Euro şu kadar” gibi yazılar yazılıydı, bir de dosyada bulunması gereken evrak alt alta sıralanmıştı.

Geldim ve hemen yanına oturdum. Koku aynı idi. Sabun kokulu parfüm mü vardı, ne? Bir önceki akşama göre giyimi değişikti, yine etek altı pantolon, ama bu sefer dekolte(26) denilecek bir üst giyimi vardı. Makyajı da vardı, ama bana göre hafifti, ya da ağır değildi!

Hatta boyu da uzamış gibi geldi bana! O halde ben nasıl tanımıştım onu hemen? Parfümünden mi? Yoksa yalan olarak yorumladığım cenaze sözünden mi?  Aman, her ne ise, işte!

“Başınız sağ olsun!”

Şaşırdı birden. Döndü, gördü beni, anlamamış, belki de tanımamış, tanıyamamıştı.

“Hayırdır, neden öyle dediniz, durup dururken?”

“Evvelki akşam, trene bindiğinizde öyle demiştiniz, ya!”

“O; siz misiniz?”

“O; benim maalesef! Ama ben trende rastladığım kişi olmanızdan dolayı memnunum. Ne dersiniz tanışalım mı?”

“Neden olmasın, ben ‘X’ firmasından Günay!”

“Tesadüf! Ben de ‘Y’ firmasından Aygün!”

“Peki, gerçeği söyleseydim yine de yerinizi bana verir miydiniz?

“Yalan söylememi istemezsiniz değil mi?”

Galiba bu kısa an içinde yalan üstüne kurduğunu düşünmüştüm yaşantısını. Besmeleye bile yalanla başladığını, bu suretle herhalde kandırabileceğini düşündüğünü düşündüm, yerin göğün hâkimini.

“Tabii!”

“Gerçekten bilmiyorum. Yanınıza gelmeden önce muhasebesini kendi kendime yaptım. ‘Hayır’ demek bana mantıksız gibi geldi. Darda kalan bir insana yardımcı olmak ise prensibim. Bir bakıma centilmenlik. Doğruyu söyleseydiniz de herhalde ‘Hayır!’ demezdim, belki de ‘Diyemezdim!’  demem gerek!”

Çok konuşmuştum, durakladım. Konuyu değiştirmem gerekiyormuşçasına;

“İhalede şanslı hissediyor musunuz kendinizi?”

“Hiç sanmıyorum!”

“Ben de! O halde ‘Neden katıldınız?’ diye sormak istemem. ”

“Patronlarım; yani babam ve amcam çok ısrar ettiler. Oysa beni bu kadar okuttular, ancak okuduklarıma göre anlattığım önerilerimi dinlemediler, biraz da tamah ederek(6) kendilerine göre yazdılar tekliflerini. Boşu boşuna iki gün harcıyorum buralarda. Oysa daha iyi işler yapabilirdim!”

“Ben de aynen! Ve değişik bir soru sormama izin verir misiniz? Bu akşam mı döneceksiniz?”

“Sanırım evet, neden sordunuz?”

“Biletinizi aldınız mı?”

“Hayır, ama neden sordunuz diye tekrarlayayım!”

“Şunun için, izin verirseniz biletinizi alayım!”

“Ne yani bir merhaba ile…”

“Yok… Yok… Öyle değil! Aynı konuda çalışan iki teknisyenin fikir alışverişi için bir arada seyahat etme arzusu gibi düşünün lütfen. Hem Kuşetli olması da şart değil. Pulman da olur, hatta isterseniz tekli pulman, ayrı vagonlardan bile alırım, beraber yolculuk yapmamızı istemezseniz. Çünkü ben nasıl olsa bilet almağa gideceğim, sizinkini de alır, bedelini de sizden rica ederim, bileti aldıktan sonra.”

Oysa nereye gideceği dâhil, hiçbir şey bilmiyordum.

“Tamam, düşüneyim, daha iki dakika bile olmadı, ‘Merhaba’ deyişinizin üstünden geçen zaman. Hoş, onu da ‘Merhaba’ olarak da düşünemeyiz ya!”

“İki gün önceyi unutmazsak yaklaşık kırk saat diyelim şuna ve isterseniz, zamanı geldi, zarfların açılmasını bekleyelim. Hem size gerçekten ‘Merhaba’ demişim gibi düşünün sözlerimi lütfen!”

“Olur! Ve tekrar Merhaba!”

Başka konumuz kalmamış gibi sustuk. Daha doğrusu ben, İhlâs’tan sonra Kevser’i okumuş(27) bir hoca gibi suskundum, belki de nedensiz bir şekilde şaşkın. Olabilir mi? Neden olmasın idi ki?

Genç Bayan, yani Günay, ayak ayaküstüne attığı ayaklarından üsttekini sallamaya başlamıştı. İster istemez pantolonunun ucundan gözüken ayaklarına gözüm kaydı. Ayaklarına göre bacakları da düzgün olmalıydı.

Ben bu kadarcık titreşime rağmen ikide bir, gömleğim sakalıma batıyormuş, ya da sakalım gömleğimden gıcık kapıyormuş gibi başımı sağa sola çevirerek gözlerimi kaçırmaya çalışıyordum sallanan ayağından.

Dikkatsizliğim dikkatinden kaçmamıştı ki, sallamaktan vazgeçti ayağını ve üstteki bacağını toprağa bastı! (Başka cümle geçemedi aklımdan. Betona bıraktı ayağını mı demeliydim, acaba?)

Pantolonunu düzeltti, pabuçlarının ucuna kadar ve “Kendine gel!” dercesine başını çevirdi gözlerime…

Beklenen vakit geldi.

Açılmağa başladı zarflar sıra numaralarına göre. Bir-iki-üç… Teklif rakamları neredeyse birbirine yakın seyrediyordu, şanslı zarf başlangıçta 4 numaralı zarf gibi gözüküyordu. Ne olduysa oldu, 7. ve 8. zarflardaki tekliflerle diğer zarflar arasında uçurum varmışçasına bir fark ve her ikisi arasında da 8. numaralı zarf lehine ancak % 1 kadar fark vardı. Komisyonun da dikkatini çekmişti bu fark. Kaybeden;

“Sabotaj var, entelijans(28) var, köstebek(28) var!” diyerek ortalığı ayağa kaldırdı.

Yapacak bir şey olmadığını herkes biliyordu. Belirtilen evrak tamamdı, teklif de kurallara uygundu. Benim yanıma gelip oturan kişi % 1 farkla ucuz teklifi veren, daha doğrusu “Münakasa Tenzilâtını % 1 fazla” teklif eden firmanın temsilcisi idi ve sırlı bir gülümseme vardı dudaklarında. Garibime gitmişti, fısıldadım;

“Hayırdır! Bir mesele mi var?”

“Sizi tanımıyorum ama gençsiniz, bilmenizin yararlı olması için ve aramızda kalırsa anlatmak isterim, söz mü?”

“Söz tabii!”

“Utanılacak bir söz ama bağışlayın onlara ‘dangıl(29)’demek istiyorum. Karşı tarafın eksiltme rakamını burada ve dışarıdaki kartonun üzerinde bastırarak yazdığını fark ettim. Hemen kurşun kalemle dosyayı karalayıp indirim miktarını öğrenip kendi zarfımızı bu bilgiye göre %1 fazlası olarak yeniden düzenleyip Komisyona verdik(30). Gördüğünüz gibi tamamen kendi kişisel hatasından kaynaklandı başarımız. Ya da açıkgözlülüğümüzden, aklımızı kullanmaktan dolayı sonuç böyle oldu desem, yanlış demiş olmam.”

“Bravo, tebrik ederim. Peki, bu indirime rağmen kazanacağınıza inanıyor musunuz? Yoksa sadece rekabet olsun mu istediniz? Ya da bir başka sual: Sizden daha fazla indirim yapabilecek bir başka firma yok mu? Yahut da bazı şüpheleri yok etmeniz nasıl mümkün olacak?”

“Daha fazla indirim olabileceğini sanmıyorum. Çünkü bu işin Türkiye’deki kompetanı olarak bir biz varız, bir de onlar. Bu bir… Hile-çalma gibi şüpheleri yılların birikimi olan, geçmişi başarılarla dolu olan firmamızın yapmayacağını herkes bilir. Bu iki… Üçüncüsü ise;  bizim teşkilât hemen oraya yakın bir işte çalışıyor. Nakliye falan gibi giderlerimiz olmayacak. Sosyal düzenimizi yeniden kurmak zorunluluğumuz olmayacak ve bu indirime rağmen realite(31) olarak oldukça iyi bir miktar para kazanacağımızı düşünüyorum.”

“O halde hayırlı, uğurlu olsun!”

“Meraklı ve gayretli görünüyorsunuz. Bizimle çalışmak istemez misiniz?”

Hemen iş teklifi ile karşılanmaktan mutluydum.

“Neden olmasın? Kartınız varsa görüşmeye gelmek isterim!”

Yanımdaki Günay’ı tamamen unutmuş gibiydim. Verilen karta göre ve ufak bir fısıldama ile merkezin Ankara’da, işyerinin ise doğal olarak dağ başında olduğunu öğrenmiştim.

Mesleğimin gereği neyse ne de, bakmak zorunda olduğum yatalak bir babamın, yaşlı annemin ve okuduğu için masraflarını karşıladığım kardeşime karşı zorunluluklarım vardı. Teklif benim için olumsuz, hatta hayal gibi idi bu nedenle.

Hemen o an, Günay dirseğiyle hafifçe kolumu dürttü. Kendi zarfı açılıyordu. İndirim miktarını bilmemesine rağmen, umut var değildi. Zarf açıldı, teklif ilk altı teklife göre iyi idi ama 7. ve 8. tekliflere göre oldukça geride kalmıştı. Gene de başarısızlığını küçümsedi;

“Adım Hıdır! Elimden gelen budur!” dedi sessizce.

Patronlarımın teklifini ben de merak ediyordum, teklif zarfımız açılırken.

Zarf açıldı, okundu ve…

Tüm salondan bir hayret nidası, alkış ve kahkaha yükseldi. Patronlarım en düşük tekliften bile on-on iki kat eksik bir indirim teklif etmişlerdi.

Utandım. Koluma dokundu Günay;

“Olur böyle şeyler, dert etme! Ama gerçekten böyle okuma-yazma bilmeyen birileri ile onların adına mı çalışıyorsun?”

Sustum. Başka ne yapabilirdim ki, herkesin gülümseyerek kafa bulduğu bu ortamda!

Yine koluma dokundu;

“Hadi git biletleri al! Tek koltuk, ya da ayrı vagon olmasın lütfen. Sohbet etmek, seni bilmek, anlamak, tanımak ve mümkün olursa ortamın havasını yok etmek için destek olmak isterim sana!”

“Olur, hemen!”

“Peki, sonra ne yapacaksın?”

“Akrabalarımı ziyaret ettim. Sanırım akşamın gelecek vaktine kadar, seni ve trenin kalkış vaktini beklerim.”

“Çok uzun süre değil mi?”

“Evet, ama daha başka ne yapabilirim ki?”

“Ankara’yı biliyor musun?”

“Evet, üniversiteyi burada okudum.”

“Ben bilmiyorum!”

“O halde tanıtmama izin verir misin?”

“Neden olmasın? O zaman tren biletlerimizi de beraber almaya gidelim!”

“Yani, kendi biletimin bedelini mutlaka ben ödeyeceğim demek istiyorsun!”

“Öyle yapmazsam, bana kızacak mısın yoksa?”

“Asla! O halde ihalenin de, her şeyin de canı…”

Duraklamam gerekti, kabalığımı hissettirmemeliydim.

“Neyse boş ver, zamanı en iyi şekilde değerlendirmek için haydi gidelim!”

“Gidelim!”

Günay koluma girmişti, kırk yıllık dost, arkadaş gibi. Tenimde, bedenimde değil, ruhumda, kalbimde, gönlümde bir heyecan vardı, üstesinden gelemediğim.

Bu kız, bu; beni benden almağa, kendine saklamağa mı çalışıyordu, yoksa?

Öyle olsa ne yazardı ki? Evin büyük oğlu…

Yıllardır ve yıllarca kapalı idi gönül pencerem. Okumuştum, devlet imkânlarıyla da olsa. Babam özrü nedeniyle malulen(32) emekli olmuştu.

Ev kira…

Okuyan kardeşim…

Ve devamlı kapalı bir gönül, dediğim gibi. Umut etmeği bir kenara bırak, düşünmeye bile hakkım yoktu (bence). Taş atıp da kolum mu yorulacaktı ki? Basitçe bir arkadaşlık eder, yakın sonumun göründüğü gibi olmadığını söylerdim kendine.

Aşk mı? Sevda mı? Yuva mı? Evlât mı? Hadi canım sen de! Tahayyül etmek bile hayal sınırlarımı zorlardı. Hem de nasıl?

Oysa insanların hayal ufukları öylesine sonsuz ve genişti ki! Umut etmek gerçeğe ulaşmanın yarısı olsa gerek. Umut etmezsen gerçeğe ulaşmanın yüzdesi ne kadar olabilir ki?

Anne-baba-kardeş…

Üç kuruşluk malûliyet(33) maaşı ile her şeyin iyisi mümkün müydü ki onlar için, ben yelpazemi açtığım zaman? Ben mümkünsüzü, mümkün yapmağa çalışan kişi, mümkünsüzün mümkün olmayacağını bile bile mümkünlülüğü nasıl düşünebilirdim ki?

Gezdik, dolaştık Ankara’yı. Sonra trenimize binip yerlerimize oturduk, sokuldu yılların birikimi gibi koltuğumun altına bir süre.

Tren hareket edince, incitmek istemezcesine, konumunu bozmak istemezcesine;

“Bağışla! Gidelim mi restorana hemen? Hem akşam yemeğimizi yeriz, hem de iki damla alkolle, bu yıldırım olaya neden ilgisiz kalmaman gerekliliğini anlatayım sana.”

“Ne gibi?”

“İlgimi hissediyorsun.  Belki benim gözümle bakan hiç kimse olmadı sana!”

“Gerçek, doğrusu!”

“Ya güzelliğine, ya varlıklı oluşuna baktı herkes, hele ki tek evlâtsan!”

“Doğru, haklısın!”

“Ama benim için, sen sensin ve benim için bu kısa zaman içinde de sen, sen olarak sensin. Karmaşık bir cümle oldu ama anlıyorsun değil mi, ya da anladın!”

“Anladım, ama bu kadar dolambaçlı(34) yollar yerine, kısaca iki kelime ile söylesen derdini, daha iyi olmaz mı?”

“Seni seviyorum!”

“Hah, evet, böyle! Ben de…”

“Daha bir tam gün bile olmadı, bir gecede…”

“Evet, bir gecede…”

“Ama olanaksız!”

“Neden? Gelirsin, beraber çalışırız. Ailenle yaşıyorsan, onlar da gelir, beraber yaşarız!”

“Sen-ben ve biz?”

“Neden olmasın? Tapulu mudur ömür, herkesin bildiğine?”

“Yoo! Sanmam! Ya sonra, peki! Bilgeliğin, istek, düşünce ve dileklerin kısıtlanırsa?”

“Yardım edersin, olur-biter!”

“Gerçek?”

“Gerçek!”

“O halde benimle gönül sırdaşlığı yapar mısın?”

“Sonsuza kadar evet!”

“O halde yarın seni istemeğe geleceğim, verdiler, verdiler, vermezlerse kaçırırım.”

“Kaçarım! Beden önemli mi, ruhum, gönlüm seninle. Ha bir yatakta, yastıkta, ha duvaksız, şölensiz(35)!”

Nedense yalan şarkıları geçiyordu içimden. “Yalan değil, pek kolay olmayacak seni unutmak(36)” ve buna bağlı olarak herhalde “Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben(37)” şarkısını yudumlardım…

Sigara yakmak istedim.

“Bir sigara da bana versene!”

“Sen hiç içmediysen, içme!”

“Sen de içme o zaman!”

“Şimdi itibariyle içmekten cayıyorum.”

“Teşekkür ederim!”

“Teşekkür ederim!”

Ve tarih yeniden: 2 (Gün: 2, Önemli)

Kolumun dürtüldüğünü hissettim. Bir ses;

“Beyefendi, bırakın şarkı söylemeyi, teşekkür etmeği de, uyanın! Treni depoya çekeceğiz, eğer siz kalkıp gideceğiniz yere giderseniz!”

“Teşekkür etmek mi? Neredeyiz?”

“Ankara’dasınız, beyefendi!”

“Bugün günlerden ne?”

“Tarih: 2 ve Sabah”

Etrafıma baktım. Bomboş olan koca vagonda ben başıma idim. Başımda kondüktör yerine mavi elbiseli bir genç duruyordu.

Koltuğumun altına sıkıştırdığım İhale Dosyası ve ayaklarımın ucundaki çantam da duruyordu, öylece.

Gerinmek uygun olmayacaktı; “Teşekkür ederek!” doğruldum yerimden.

Her ne olursa olsun, içimi döktüğüm güzel bir rüya idi yaşadığım, alkolle desteklenmiş olsa da…

Bir de şarkıların resmigeçidi(38) olmuştu zihnimde, yalan üstüne.

Demek oluyor ki, aşka ihtiyacım vardı!…

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Münakasa; En az bedele razı olma esasına göre yapılan ihale, eksiltme, indirme. (Münakaşa ile karıştırılmamalı)

(2) Enayilik; Enayi olma durumu, aptalca davranış, aptallık, bönlük.

(3) Şamar Oğlanı: Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

(4) Kompetan; Uzman, yetkili, yetkin.

(5) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

(6) Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.

Tamahkâr; Açgözlü davranan, açgözlü, çok isteyen.

(7) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(8) Kuşetli Vagon; Yataklı vagon ile karıştırılmamalıdır. Kuşetli vagonda kompartımanlar dörder yataktan müteşekkil olup tanımadığınız dört kişi ile üleşmeniz mümkündür. Yatak haricinde sadece elektrik prizi mevcuttur. Yataklı vagonlarda ise kompartıman iki kişilik olup mini buzdolabı, el yıkama lâvabosu, ayna, askılık vardır. Yerler halı ile kaplıdır.

(9) Statü; Bir kuruluşun çalışmasıyla ilgili tüzük, kararname, nizamname. Bir topluluk ya da toplum içinde bir kimsenin durumu, ya da kazandığı saygınlık.

(10) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

(11) Kondüktör: Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.

(12) Lehçe; Diyalekt. Bir dilin belli coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşidi.

Dil Sürçmesi; Sözleri düzgün ve yerinde söyleyememe. Söz ya da yazıyla belirtilmek istenen bir düşüncede kimi sözcüklerin istenmeden araya girmesi ve anlam değiştirmesi.

Köken; Soy, asıl, ata.  Bir şeyin çıktığı, dayandığı temel, biçim, sebep veya yer, menşe, orijin.

(13) Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

(14) Mevta; Ölü, ölmüş kimse.

(15) Teati; Karşılıklı alıp verme.

(16) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

(17) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(18) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.

(19) Hazzetmek; Hoşlanmak, tat, keyif almak.

(20) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(21) Minval; Biçim, yol, tarz.

(22) Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

(23) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

(24) Daniska; En güzel, en iyi.

(25) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

(26) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(27) İhlâstan sonra Kevseri okumuş Hoca gibi;  Namaz kılarken zammı sure dediğimiz ayetler sırasıyla okunmaktadır. Kevser Suresi (Kur’an’da 108. Sure, 3 Ayet) İhlâs Suresinden (Kur’an’da 112. Sure, 4 Ayet) önce geldiği için önce Kevser Suresi okunmalı. Geri dönülmesi mümkün olmayacak, şaşkınlık belirten bir söz dizisi. Namaz sırasında bu yanlış yapılırsa sehv-i secde gerekir.

(28) Entelijans: Yabancı dildeki “intelligence” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş bir kelime olup, genel anlamı casus, ya da bir ülkenin üst düzey istihbarat grubu olmakla beraber, lügat anlamında; “Aydınlar Sınıfı” olarak da ayrıca belirtilmiştir.

Köstebek; Çalıştığı işyerinden, kurumdan, özellikle gizli servisten bilgi sızdıran kimse.

(29) Dangalak; Argoda; kısaca “Dangıl” şeklinde olarak kullanılmakta. Bazen; “Dangalanak” şeklinde de söylenmektedir. Kabaca davranan, konuşan.

(30) Yurtiçi bir ihalede aynen gerçekleşmiştir.

(31) Realite; Gerçek. Gerçeklik.

(32) Malûlen; Sakat durumda, sakat olarak.  Hastalık, sakatlık, iş görmezlik nedeniyle.

(33) Malûliyet; Sakat olma durumu, vücutça sakatlık.

(34) Dolambaçlı; İçinden güç çıkılır, karışık, çapraşık durum. Dolambacı (virajları) olan.

(35) Şölen; Eğlenmek, ya da bir olayı kutlamak amacıyla çağrılıları özenli yemek ve içkilerle ağırlama işi. Gözü, gönlü doyuran güzel şey.

(36) Yalan değil, pek kolay olmayacak, unutmayacak…; diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(37) Unutturamaz seni hiçbir şey… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Türkan ATEŞ’e, Bestesi; Ekrem GÜYER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(38) Resmi Geçit; Geçit töreni.