Diyeyim ki bu; çelebi(1), kendi halinde, hesap için kimseye borcu olmayan, yine kendi halinde içki seven, genelde Rakı Sever, özelde Yeşilaycı(!), kendi başına buyruk, nevi şahsına münhasır(2) bir ayyaşın yaşamının özetidir. “Nasıl yani?” diyen var, mutlaka. Anlatayım o halde öyküsünü, hem oldukça kısa, uzarsa da bu onun yaşamıdır, kısaltamam:

Öylesine severdi ki içkiyi rahmetli? İçkiyi değil, düzeltmeliyim; Rakıyı. “Rakı şişesinde balık olsam(3)” derdi şair gibi. “Mezara şarap dökmek mi?(4)” başka şairler gibi, asla. Hayyam’ı severdi, ama öldüğünde mezarına rakı dökülsün(4) isterdi, o sanatkâr gibi. “Rakı-Roka-Balık(5)” mı? Hiç sağa-sola bakmaz, kimseyi dinlemez, bir akşam keyfi için giderdi Bodrum’a.

Çatı’ya da çıkardı, çok zaman. “Orası öyle kalender(6) işi değil, mecburiyetten!” diye, söylenirdi. Ne mecburiyeti, anlatmadı bir kere bile. Neden mecburdu, onu da söylemedi hiç. Sadece; “Efkârım(7) dağılsın yahu!” der, suskunlaşırdı.

Derdi? Evet, vardı derdi, bir zom(8) akşamında ağzından kaçırmış, belki de isteyerek boşaltmak istemişti yüreğini. Oysa öylesine biliyordum ki içten derdini. Öldüğüne göre paylaşmamda mahzur yok.

Adı mı? Önemsiz. Türk mü? Türk. Müslüman mı? Eh sayılır, kütüğünde öyle yazılıydı, öldüğünde de öyle sunduk Mevlâ’ya. Namaz-niyaz bilmeyip alnı secdeye gelmemiş biri idi, dinsiz de değildi ama.

Örneğin ezan okunurken bardağa sürmezdi elini, ezanın bitmesini beklerdi. Bu nedenledir ki Müslüman’dan çok “kefere(9)” arkadaşı vardı kendi deyişiyle. Ve hep de, hepimizle Agop’un Meyhaneye takılırdı, uyanabilmişse öğlenleri. Biz onu orada yatar-kalkar sanırdık çok zaman yahu!

“Uyanabilmişse” demek sanırım ki doğru bir söz olmazdı. Sabahlara kadar içse, Agop’un dükkânını kapatmasını engellese bile, ertesi gün en geç öğlen vakti Agop’un Yerinde olurdu.

Gündüzleri oraya meyhane demekten çekinirdi nedense. Koltuğunun altına sıkıştırdığı malum gazetesi ile bizler için aldığı okuyamadığı gazeteyi, kominin yerleri paspaslamasına aldırmadan açar okurdu.

Agop da onun huyunu bildiğinden sabahları meyhaneyi açan çocuğa iki gazete de o aldırırdı. Kendisi orta ikiden terk olmasına rağmen vakti kerahet(10) dediği zamana kadar, hepsini ara sıra televizyonla da haberleri üleşerek, okur-bitirirdi. Bundan dolayı bilgi dağarcığı oldukça genişti. Hatta fıkra ve bilmece dağarcığı da. Bir olay yaşarsak beraber, hemen o olaya ilişkin fıkrayı anlatırdı.

Bir gün gazeteyi aldığı büfe sahibi merak etmiş, sormuş;

“Rum değilsin, n’apıyon o gasteyi alıp da?”

Anlattı;

“Her ne kadar aslım sizden değilse de ama bilirsiniz ki hepiniz gibi, hepiniz kadar sizdenim yahu!”

Böyle alengirli(11) lâfları bulur, buluşturur, lâfı gediğine sokmaktan(12) çekinmezdi yeri geldiğinde. Örneğin; bir keresinde, bir bilmece sormuş, dostlardan biri, kafasını kaşımış, kaşımış cevaplayamamış o da; “Zeki değilim, ama aptal da değilim. Akıllı olduğumu iddia ederim!” demişti.

Uzun süre anlayamamıştık demek istediğini. İnce bir mizah karakterine sahipti. Bazen bir “Of!” çeker, arkasından boşaltırdı içindekini: “Gökten halka yağsa, bir tanesi bile geçmez de başımızdan, iki kazık düşse gökten, birincisi yerini bulur, ikincisi; ‘O çıksın da ben gireyim!’ diye sıra bekler!” derdi.

“Adı önemsiz” dedim, ama hadi diyelim ki adı Müslümanların çok sevdiği isimlerden biri olan, meselâ Muhammet olsun. Ona pek yakışan bir isim değil ya hani. Çünkü İslâm, ya da Müslümanlık hiç yakışmıyordu ona, arkasından yalan konuşmuş gibi olmayayım. Ne zaman kilise çanını duysa;

“Haydi dostlar, bir koşu gidin, varsa arının günahlarınızdan, beni de unutmayın yahu!” der, kilise çanına da hürmette kusur etmemiş olmak için rakı bardağına el sürmez, durur;

“Beni unutsanız da olur, ne imamın, ne papazın duaları ulaşmaz benim cismim için Tanrı’ya, cehennemliğim ben, cehennemlik yahu!” derdi.

Oldukça merak ederdim, “Öldüğüne göre, gerçekten cehenneme mi gitmiştir?” diye. Oysa bilinirdi ki; “Birçok giden memnun(du) ki yerinden(13)” kimse dönmeyi istememişti, ya da dönmek istememişti yahut da dönmemiş, dönememişti seferinden.

Benim için iyi adamdı Muhammet yahu! Ben kim miyim? İleride belki daha iyi tanışırız, ama söyleyeceğim şu şimdilik; Adım önemsiz, Muhammet gibi. Ama hadi ısrar ettiniz meselâ Yorgo olsun ismim! Bu o kadar önemli mi yahu?

Bu; “Yahu!” bana, bizim dilimize ve lehçemize onun hediyesidir. O çok kullanırdı bu sözü, bizler de çokça kullanır olduk, ondan sonra bile! Eğer bundan sonra da sohbetimizde “Yahu” kelimesi fazla olursa diye peşinen özür dilemek isterim.

“Peşinen özür dilerim!” demek de ona has cümlelerden biri idi meyhaneye girer girmez hem. Çünkü kendi mezelerine bakmaz, kimin mezesi daha güzel görünüşlü, ya da yeni servis edilmişse çatalını uzatır alırdı ucundan bir lokma, sorgusuz, sualsiz.

Sanırım İstanbul’da onun gibi bir başkası daha önce hiç yaşamamıştı, belki yaşamayacaktı da bir daha, kim bilir? Hem her bakımdan, bana mutlaka hak vereceksiniz, sözlerim ilerledikçe.

Nevi şahsına münhasır biri idi, başlangıçta dediğim gibi. Bir şeyler okurdu devamlı ve kaybolurdu ortalardan bir süre. Haber alamazdık ondan.

“Ne arayacak, ne aranacak kimsem var dünyamda yahu!” deyip cep telefonu almamıştı, kullanmazdı, hatta kullanmasını da bilmezdi. Bir sohbet anında birinin telefonu çalarsa, sinirlenir, okurdu, ağzını doldurarak hem, ama küfürlü değil, asla.

Evine postacı değil ki sanırım tanımazdı bile onu, ancak elektrik-su saatlerini kontrol eden, genç de olsalar, onun tabiriyle “Amcalar,” bir de iki-üç günde bir evini temizlemeğe giden bizimkilerden biri, birkaçı olurdu.

Bizimkilerin yine onun deyişiyle bahşişleri hep salon masasının üstünde dururdu. Eli açıktı Muhammet’in. İşin bir başka yönü, bizimkiler yaparlarsa yaprak sarma falan gibi soğuk yenecek bir şeyler koyarlardı buzdolabına.

Onları da çok zaman meyhaneye getirirdi; “Paylaşalım yahu!” diyerek.

Buzdolabında her zaman iki-üç şişe rakısı, suyu, buzu, beyaz peyniri, mevsimi olmasa da mutlaka kavunu, ya da değişik meyveleri, mutfak masasında mutlaka sarı leblebisi bulunurdu. Nerden mi biliyorum? Efkârı dağılmamışsa, Agop da meskeni “Kapatacağım!” diye tutturmuşsa, sabaha az bir zaman kala evinde devam etmeğe gittiğimizde görürdüm.

Asla, “Allah rahatlık versin!” demezdi, bilinen nedenlerinden dolayı. “İyi geceler!” derdi, en kutsal duasıymış gibi. Benim hanımdan az fırça yemedim onun yüzünden, onun için. Ama karımın tüm fırçaları(14), tenkit(14), sitem(14), muaheze(14), kızma ve ayıplamaları onun için değerdi.

Kısacası; onun yakınları diyebilirim ki; sokağının her hafta rakı ikmalini tamam yapan bakkalı, kuru yemişçisi, ben ve diğer Agop’un meyhanesindeki arkadaşları idik.

“Bir şeyler okur ve kaybolur” dedim. Bazen bir hafta-on gün. Bazen bir-iki gün, bazen bir gece için. Bilirdik ki bir yerlere gitmiştir. Dönüşünde mutlaka anlatırdı, safari(15) macerası gibi, hem ballandıra-ballandıra, hem şapırdata-şapırdata, hem de Agop’a;

“Şöyle de yapsan, ya da hanımına, aşçılarına tarif etsen de yapsalar!” diye yöresel yemek ve çeşnilerin tarifini vererek. Gittiği yerlerden içtiğinin değil, ama yediklerinin mutlaka tarifini alır, anlatırdı.

Örneğin sırf otlu peyniri merak ettiği için iki günlüğüne Van’a, Kayseri Mantısı ile Bilecik Mantısı arasındaki farkları görmek için üç-dört günlüğü bu illere, Tekirdağ Köftesi, İnegöl Köftesi, İzmir Köftesi, Tire Köftesi arasındaki farkları öğrenmek için o yörelere üç-beş günlüğüne gittiğini anlatmıştı.

Hele böyle bir gidişin ertesinde bir aşure tarifi vardı ki, neredendi, hatırlamıyorum, nefisin ötesinde nefisti ve Agop başarılı olamamış, üç gün sonra bir tencere aşure yapıp getirmişti meyhaneye, bizimkilerin yapıp dolabına koyduğu yaprak sarmalarıyla birlikte;

“Zor iş yahu! Öncesinden fasulyeyi, nohudu ıslat, kaynat, aşurelik buğdayı ve ıvır-zıvırı(16) hazırla, tarçını, kıyılmış inciri, kayısıyı, portakal kabuğunu, çerezi ve tanelenmiş narı unutmadan! Neymiş arkadaşlara gösterecekmişsin, ‘Bu aşure böyle yapılır’ diyecekmişsin! Mübarekler beş dakikada Beşiktaş örneği tencerenin dibine darı ektiler yahu!” demişti.

Bazen durduk yerde; “Haydi Abbas, vakit tamam!(17), yolcudur Abbas!” der, gideceği yeri söylemeden ayrılırdı gecenin derinleşmediği vakitlerde. Bilirdik ki, biletini almış terminale gidiyordur.

Gittiği yer belki beyaz peyniri için Edirne, belki leblebisi için Çorum, ya da Kütahya-Tavşanlı, Hamsisi için Trabzon, Kurbağa bacağı için Samsun-Çarşamba olurdu. Dönüşünde bilirdik; nerelere gittiğini, nasıl olduğunu, nerelerde kaldığını.

Gittiği yerlerin manzara kartlarından getirir, inanmamız için itina ile sakladığı otobüs ya da uçak biletlerini gösterir, sonra masasındaki kül tablasına buruşturup atardı. Örneğin; kebaplar için Güney illeri biçilmiş kaftandı kendisi için. Şalgam suyu, künefe(18), humus(18) denildi mi ağzını şapırdatırdı, ertesi gün bakardık ki masasında yok. Mutlaka ya Adana’ya, ya Gaziantep’e, ya Şanlıurfa’ya, ya da ne bileyim; Hatay’a, Diyarbakır’a gittiğini döndüğünde öğrenirdik.

Balığın hasının Boğaz’da olduğunu bilmesine rağmen, bazen özellikle manzara kartı gönderirdi Trabzon’dan; “Hamsi yiyorum!” ya da Sinop’tan; “Somon yiyorum yahu!” diye. Ha, denize girmek için de değişiklikler yapardı. Örneğin; Sonbahar sonlarında Datça’ya, Marmaris’e, Bodrum’a, Kaş’a inerdi, ibreti âlem(19) için deyip fotoğraf çektirir, dönüşünde inanalım diye teker teker anlatarak gösterirdi bizlere. Vakti kendi deyişiyle; “Boldu ve tüketmek zorundaydı!”

Rakısına çeşni bulmak, boğazını neşelendirmek için değil, muhtemeldir ki, efkârını dağıtmak, yüreğinde yaşadığı yalnızlığını unutmak için diyar diyar dolaşmayı arzuluyor olsa gerekti. Yoksa insan niye gitsindi ki kilometrelerce uzaklara?

Kilometrelerce uzaklıklara deyince hatırladım, silâh zoruyla(20) da olsa trenle gitmezdi bir yerlere asla. Ya uçağı, ya otobüsleri, ya da deniz yolunu tercih ederdi. Parası vardı babadan-atadan-dededen mi her ne ise bir yerlerden? Belki de biz bilmiyorduk, ama bir yerlerden tekaüt olmuş(21) da olabilirdi. Ne o söylemişti gereği olup da, ne de ben, bizler sormuştuk, ya da sormak aklımızın ucundan geçmişti.

Çok zaman beraber yiyip-içsek bile, “Alman Hesabı! Böl hesabı adam sayısına! Herkes cürmünün(22) bedelini ödesin yahu!” derdi. Bu davranış; çok zaman yaşadığıyla tükettiği özel günlerde şekillenirdi ve söylerdi.

“Bu tarihte ilk defa el ele tutuşmuştuk, ilk defa kucaklaşmış öpüşmüştük, doğum günüydü, ilk defa benim olmuştu, askerde ilk mektubunu bugün almıştım, askerden firar etmiştim…” gibi.

Gözlerindeki nemi kâğıt peçeteyle kurutma gayretinde olurdu. Oysa sonrasında hesabı yapanın elinden kâğıdı-kalemi alır, “Hesaplar benden!” derdi. Almanak(23) gibiydi kafası tüm tarihler konusunda. Müslümanlar belki kandilleri unuturdu da o unutmazdı, keza bizim yortuları(2), hatta özel günlerimizden bazılarını da; örneğin evlenme yıldönümü, içişlerinin doğum günleri gibi. Kulağımıza fısıldardı; “Unutma ha! Yarın darbeli görmeyeyim seni, yahu!” derdi.

Bence onun en önemli davranışlarından biri yurt dışına gitmek arzusu ve bunu gerçekleştirişiydi. Gittiği ülke önemli değildi. “Ne olur, ne olmaz yahu!” diye çantasına birkaç şişe rakı koymuş. Gümrükçüler; “Olmaz, bir şişesi fazla!” deyince, yanındaki gruptan bir bardak su ve bardak isteyip, oracıkta önce kendisi fondiplemiş(25), sonra istekli görünenlere de ikram edip, on beş dakika içinde, gümrükçülerin hayretten açılan gözleri önünde, şişeyi bitirip “Şimdi oldu mu?” dercesine, grupla beraber elini-kolunu sallayarak gümrükten geçip çıkmış.

İnsanın inanası gelmez bir durumdu bu. Ama o anlattığında öylesine güzel anlatırdı ki, keşke onun kadar düzgün anlatabiliyor olsaydım, kimse inanmazlık etmezdi. “Şahitli, ispatlı!” derdi, yemin etmezdi, bilmezdi ki yemin etmeyi zaten.

Bir keresinde birinden mi ne duymuş, yanlış anlamış; “Kur’an’ı Kerim çarpsın!” yerine “Kulağımı kerim çarpsın yahu!” demişti, biz de gülünce bir daha da yemin etmez olmuştu.

Bir başka huyu “İçimiz temizlensin yahu!” deyip içmelere, “Dışımız temizlensin yahu!” deyip kaplıcalara gitmesiydi. Bazen olmadık zamanlarda “Karaciğerlere iki gün dinlenme fırsatı verelim yahu!” der şeytana uyacağı kesin olarak belli olduğundan, kendine güvenmeyip iki gün, yani tam kırk sekiz saat çıkmazdı evinden, dünya ile keserdi irtibatını.

Sonrası mı? O kadarını da ne siz sorun, ne de ben anlatmak mecburiyetinde kalayım!

Unutmamam gereken önemli hususlardan biri de müthiş bir futbol hastası olmasıydı. Hastası olduğu takımın İstanbul’daki maçlarını hiç kaçırmazdı, aidatlı mı, teberrulu mu, kombineli mi ne denen öyle bir bileti vardı. Bazen dışarılardaki maçlara da giderdi, hatta televizyon izlerken görürdük kendini, bazen ekranda, bayrağı, şapkası ve özel kıyafeti ile.

Bazen sırf yöresel yemekleri merak ettiği için katılırdı takımının seyahatlerine, yurt dışlarına bile. Pasaportu vardı nasıl olsa.

Sanırım bu katılışların nedenleri içinde yöresel yemekleri tatmak, çeşnileri gözden geçirmek en başta geliyor olsa gerekti. Yemek kültürü oradan gelişmişti herhalde. Belki bir gurme(26) sayılırdı. Sayılır mıydı? Sayılırdı herhalde. Sayılması gerekirdi, sanırım. Ama tüm bunların saklısında beynindekini, ya da beynindekileri unutmak öncelikle geliyordu sanırım.

Bir keresinde Boğaz’da Lüfer yemeğe davet etti beni. “Gel gardaş felekten bir gece daha çalalım yahu! Ama zılgıt yememek(27) için, hanımından izin almayı unutma ha!” demişti. Biliyordu karımın; “Gene o sarhoş, âşık adamla takılacaksın?” diye soracağını, her şeye rağmen karımın belki de çocuklarımızla yaşamaktan daha çok hoşlandığı için bana mutlaka izin vereceğini.

Bu daveti birkaç kez tekrarladı Muhammet. Sanırım yalnızlığını paylaştığı dostlarından, unutmasına yardım ettiğim biri sayıyor olsa gerekti beni. Bunu asla, bir kerecik dahi, demedi, söylemedi. Defalarca götürdü beni; Kanlıca’ya, Sarıyer’e, Çamlıca’ya, Beykoz’a, Kumkapı’ya… İstanbulluyum dediğim halde İstanbul’un bilmediğim birçok yerlerinde daha beraberdik. Kalamar, karides, lakerda, hatta pavurya ve ıstakoz için değişik adresleri çok iyi bilirdi.

Oturduk mu karşı karşıya, akşamın hüznü de çökmüşse masamıza, hele mevsimlerden bir ilkbahar sonu, yazın başlangıcı ise, serin dalgalar yakamozlarla oynaşıyorsa tutamazdım kendisini, şiirleşirdi, şiir olur şakırdı:

Gün indi (mi) rakı ile balık / Dirsek teması hizada. (28)

Durur, bir süre, göklere dalar ve aramızdaki yaş farkını göz ardı etmeksizin;

“Su küçüğün, rakı büyüğün! Haydi, şerefe yahu!” der, kaldırırdı bilmem kaçıncı kez tekrardan ince rakı kadehini. Adabını(29) çok iyi bilirdi rakının, her seferinde tokuşturmazdı. Bir Rakı Dostunun(30) dediklerini aynen paylaşırdı. “İçki dosta ikram, düşmana ısrar edilir!” derdi.

İçmek istemeyene ısrar etmez, şişe yarım dahi olsa keyfini tutmuşsa o akşam, devam etmez kalkardı masadan. Ha! Canı çekerse, evde de yuvarladığı, yuvarladığımız zamanlar olurdu, bir iki kadeh daha.

Bir iyi huyu vardı Muhammet’in: “İki zevki birleştirmeyeceksin, bir arada kullanmayacaksın! Ya sigara, ya içki… İkisi bir arada olmaz yahu! Ben içkiyi tercih ediyorum!” derdi, sigara içtiğini görmemişti hiçbir Allah’ın kulu, hiçbir zaman.

“Bu rakı var ya bu rakı / Seninle içince güzel!(31)” derdi. Oysa benim yerimde kim olsun istediğini bilirdim, buğulanan gözlerinden ve devam ederdi;

“Çilingir sofram önümde / Rakı kadehim elimde / Yazık sen yoksun yanımda(32)” dediğinde kimi düşlediğini, kiminle hayallerini yoğunlaştırdığını anlardım.

Ne idi bunu böyle kahırlandıran, böylesine rakıya düşkün, böylesine unutmak için içtiren? Bir münasip zamanda anlattı. Hangi münasip zaman? Sorulsa da söylemem. Sadece şu kadarını söyleyeyim, hani daha öncesinde dediğim gibi beraber “Zom olmanın” bir miktar yakınlarındaydık.

Tarih onun belirlediği, beyninde unutmayıp şekillendirdiği tarihlerden bir tarih, limit belki de “Zom olmanın” ötesine taşmıştı. Ele güne utancımızdan köprülerden birinin altında midemizin ne kadarının boşalması gerekiyorsa o kadarını boşaltmıştık, bir kenarlara, daha doğrusu, mazgala. O da beynini boşaltmayı arzulamıştı herhalde. Tamam, anlatmam dedim, ama anlatayım yahu!

Zamanın birinde… O zamanlar anası-babası sağmış. Muhammet bizimkilerden Rasia’ya âşık olmuş. Kız oralı değil önceleri. Sonraları abayı yakmış o da bizimkine. O zamanlar dili dönmeyince Rasia’nın da iznini alarak ona “Raki” demeye başlamış. Genelde bir İtalyan erkek ismi gibi olmasına rağmen Rasia kabul etmiş bu deyişini, sonraları.

Derkene askerlik sırası gelmiş Muhammet’in. Gitmiş askere. Başlamış karşılıklı özlem mektupları unvansız askerden Raki’ye, Raki’den unvansız asker Muhammet’e. Raki’nin ismi dikkatlerini çekmiş komutanlarının. “Vatan-Millet-Sakarya” türünden “Vazgeç!” demişler bizim oğlana komutanlar.

Vazgeçmemiş. Komutanlar önce, mutfak, sonra göz hapsi vermişler garibe. Yapamadıkça askerliği uzamış. Derkene hasretliğe dayanamamış, kaçmış Abidin gibi, Abidin’den öğrendiği metotlarla askerden. Doğal olarak askerliği tekrardan uzamış.

Bakmışlar olacak gibi değil, uzaklaşmışlar iki sevgili, sözüm ona. Annesiyle mektuplaşır gibi bitirmiş askerliğini, bildiği tüm sevgi sözcüklerini yazamadan. Gelenler kontrolden geçiriliyormuş, özellikle kendisine annesinin yazdığı mektuplar, lâmına, cimine, noktasına virgülüne kadar. Ama bir pundunu bulup çarşıdan normal posta ile gönderdiklerini birilerinin bilmesi, bulması, okuması mümkün değilmiş.

Muhammet evlenmek istemiş Raki’yle. Ana-baba razı değil yahu! Ne serden, ne yârden vazgeçmesi mümkün Allah’ın kulunun… Evlenmeden evlenmişler, anlatabiliyorum, değil mi? Hem uzun süre, Rasia’nın evinde, onun anne-babasıyla… Muhammet’in ana-babası kahırlı, göçmüşler arka-arkaya, bilip de, anlamazlığa geldiklerinden.

Hiç hesapta yokken, nedeni belli değilken Raki akrabalardan Şimendiferci diyorlar galiba, trenci Agapios’a kaçmaz mı? Üstelik hamile, kendisi farkında, farkında olması gerekenin haberi yok. Trenci, öyle kabul etmiş onu. Artık aşk mı, meşk mi, olanaklar mı?

Her neyse! Muhammet çok sonra haberdar olur olaydan, daha doğrusu “Rasia nikâhlanmış” dediklerinde şoke olup(33) bayılmasının arifesinde. Muhammet yalnız, Muhammet gamlı, Muhammet ayyaş, Muhammet kimsesiz, Muhammet rakıcı ve Muhammet sadece bizlerle…

Bir gün, bizim oğlan başına buyruk, kendi halinde, kendine ait düşüncelerle belki de akşamdan kalan mahmurluğunu atmak, ayılmak için denizi gören tepede dolaşırken Şimendiferci, O ve çocuklarıyla karşılaşmış.

Küllenmiş hikâye, ama unutulamamış. Çocukları sevmek, okşamak istemiş, içinden geldiğince herhalde. En büyüğünün kendi çocuğu ve adının doğduğu tarih nedeniyle Ramazan olduğunu bilmeden. Ana yüreği, çekinmiş Rasia, uzaklaştırmak istemiş çocuklarını ondan, onu itekleyerek. Şimendiferci tepkisiz, belki de angut gibi(34) bakakalmış karşılıklı hareketlerine.

Rasia’nın hareketi gücüne gitmiş Muhammet’in, çıldırmış sanki. Yıllarını önce beraber, sonra ruhunda yaşadığı, ilk, son ve tek aşkının hareketine. Atmış kendini yardan aşağıya, “Paydos!(35)” diye bağırarak. Kimse anlamamıştı neden böyle bağırdığını. “Nevi şahsına münhasır” demiştim ya hani.

Ben biliyordum, o kelimenin anlamını, arada bir mırıldanarak söylemeğe çalıştığı bir şarkının tek kelimesiydi o. Vücudu iki defa sekmiş kayalıklarda ve dalmış denizin derinliklerine. Izdırabı olabilirdi belki, denize düştüğünde ölmemiş olsa bile, çok iyi yüzdüğünü unutmak istemiş, denizden çıkmamış olmayı yeğlemişti belki. Bunlar benim kişisel düşüncelerim tabii, yahu!

Cesedini ancak ertesi gün bulabildiler. Cenazesi kalmadı ortalıklarda. Gömüverdik Müslüman Mezarlığına. Kalan tüm varidatını(36) evinde kargacık-burgacık yazdığı vasiyetinde belirttiği ve keyifli bir anında Agop’un Meyhanesinde söylediği üzere o hayır kurumuna devrettik, tek kuruşuna bile el uzatmadan, dokunmadan.

Bir rakı deyip, son harfinin üstüne nokta koyunca neler hatırladık yahu? Bu gün, gün böyle bitsin. Yarına başka hatırladıklarım olursa onları da anlatmağa çalışırım. İyi yahular yahu demeden önce ben bunları nereden biliyorum da, anlatıyorum, değil mi, diye sorayım sizlere? Birincisi Muhammet iyi, çok iyi arkadaşımdı. İkincisi Rasia mahallemizin kızlarından biri, karımın kardeşi, baldızımdı yani. Üçüncüsü ise Şimendiferci has be has benim amcamın oğluydu yahu!

Ha derseniz ki bu kadar tesadüf bir arada olabilir mi? Dünya küçük! Olur mu, olur tabii! Hem atalarımız ne demişler yahu? “Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz!” Hem diyelim ki böyle tesadüfler ancak Türk filmlerinde olur, farz edin ki ben bir Türk filmini anlattım sizlere. İsteyen inanır, isteyense kulak şapırdatır(37), kafa sallar. Herkes kendi inisiyatifini(38) kullanır, değil mi yahu?...

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yaşadığımız bu yıldan yaklaşık ALTMIŞ yıl kadar önce İstanbul-Yeşilköy’ de Muhammet’in yaşadığı böyle bir yer vardı tren istasyonunun alt taraflarında, yani Güneyinde. Sanırım o yılları yaşayanlar hatırlayacaktırlar oraları, belki Agop’u da, Muhammet’i de, Yorgo’yu da!

(**) Yahu; “Hey! Bana bak! Baksana!” anlamında dikkati çekmek, güçlendirmek anlamında söylenen söz.

(1) Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

(2) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(3) Rakı Şişesinde Balık Olsam; Dize; Orhan Veli KANIK’ın “ESKİLER ALIYORUM”  diye başlayan şiirine aittir.

(4) Mezara Şarap Dökmek; Şair Can YÜCEL’in mezarına şarap dökülmesini vasiyet ettiği söylenir.

Mezara Rakı Dökmek; Müzisyen Selâhattin PINAR, Kut’ül Amare Komutanı Halil Paşa ve Kumkapı’da meşhur bir meyhane sahibi olan Kör Agop öldüklerinde mezarlarına rakı dökülmesini vasiyet etmişler.

(5) Rakı, Roka, Balık; Bu üçlü için yazılmış şiirlerden biri Burcu BİR’e, şarkı ise Hurşid YENİGÜN’e aittir.

Rakı; Nazım HİKMET “RAKI” isimli şiirinde; “Salaklarla içilmez!” demektedir.

Rakıname Şiiri; “İçmesini bilene/Zevk-u safadır/İçmesine bilmeyene/Cevr-u cefadır rakı...”  Necip MİRKELAMOĞLU

(6) Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.

(7) Efkâr Dağıtmak; Sıkıntıyı tasayı, üzüntüyü gidermek üzere neşeli bir şeyler yapmak, eğlenmek.

(8) Zom Olmak; Çok sarhoş olmak.

(9) Kefere; Müslüman olmayan  (Arapça Kâfir’in tekili).

(10) Vakti Kerâhat (Vakti Kerahet); Argoda içki masasının kurulup, içmeğe başlanıldığı anın ifadesidir.

(11) Alengirli; Gösterişli, fiyakalı, hoş.

(12) Lâfı (Sözü) Gediğine Sokmak (Taşı Gediğine Koymak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

(13) Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, / Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden… Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” isimli şiirinin son satırı.

(14) Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).

Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme. Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.

(15) Safari; Toplu biçimde ava çıkma. Afrika’nın kimi yerlerinde, özellikle doğusunda siyahilerin oturdukları yerlerde birçok avcının katıldığı, toplu biçimde yapılan yabanıl hayvan avı.

(16) Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

(17) Haydi Abbas, vakit tamam; Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı.

(18) Künefe; Sıcak olarak yenilen bir tür peynirli tel kadayıf.

Humus; Nohut ve tahine limon suyu, sarımsak, tuz, kimyon, kırmızıbiber ve zeytinyağı eklenerek yapılan meze olarak yenilen bir salata çeşidi.

(19) İbret-i Âlem; Tüm âlem için, insanlar için ibret olsun, emsal teşkil etsin, herkes bir ders alsın, anlamındadır.

(20) Silâh Zoruyla; (Mecazi olarak) Sanki elinde silâh varmışçasına zorla, metazori, ister istemez.

(21) Tekaüt Olmak; Emekli olmak, emekliye ayrılmak.

(22) Cürüm; Suç.

(23) Almanak; Yılın bayram, yıldönümü gibi belli günlerini, bir takım gökbilim, meteoroloji bilgilerini, kimi alanlarla ilgili istatistikleri vb. veren kitap şeklinde takvim.

(24) Yortu; Hristiyan bayramı.

(25) Fondiplemek, Fondip Yapmak; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(26) Gurme; Yemekler ve içkiler konusunda uzmanlık ölçüsünde bilgisi ve gelişmiş beğenisi olan, ağzının tadını bilen kişi, yiyecek, içecek uzmanı.

(27) Zılgıt Yemek; Eski tabirle muaheze edilmek, sopa yemişten kötü bir duruma getirilmek, korkutulmak, çıkışılmak, gözdağı verilmesi, kısaca azarlanmak ya da azar işitmek, paylanmak.

(28) Gün indi (mi) rakı ile balık / Dirsek teması hizada.  Mehmet AKKIN’ın “AYVALIK” adlı şiirinden bir (ç)alıntı.

(29) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

(30) Benden sana bir nasihat… Duayen dediğim kişi; İstanbul Pertevniyal Lisesi mezunu Aydın BOYSAN şiirinde; İçkini zevkinle iç / Başlamadan kahır etme /  Benden sana bir nasihat / Bir şey kurup rakı içme!” demektedir.

(31) Bu rakı var ya bu rakı / Seninle içince güzel…  Aziz NESİN’in “EN GÜZEL” adlı şiirinden bir (ç)alıntı.

(32) Çilingir sofram önümde / Rakı kadehim elimde / Yazık sen yoksun yanımda… Ahmet DAŞ’ın “SEN YOKSUN YANIMDA” adlı şiirinden bir (ç)alıntı.

(33) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(34) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması.

(35) Paydos; Güftesini; Türkân ATEŞ’in yazdığı, Necdet TOKATLIOĞLU’nun bestesini yaptığı, Muhayyerkürdî Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

Paydos; Cevat Fehmi BAŞKUT’a ait tiyatro eseri. Aynı zamanda senaryosunu Sadık ŞENDİL’in yazdığı bir Türk filmi.

(36) Varidat; Gelirler.

(37) Kulak Şapırdatmak (Şarpıldatmak); Yerel olarak geçiştirmek, duymazdan gelmek, üstüne yatmak, dinlememek, önemsememek, üzerinde durmamak.

(38) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.