“Nusret, bence aşk insanların düşüncelerinde canlanan bir his, bir duygunun görünüşüdür ki, ayrı cinslerden biri diğerinden hoşlanır, huy ve karakterlerini beğenir, beraber yaşamak için idealinde yaşayanın o olduğunu düşünür…”

            Bu basit tarifine ekleyecekleri vardı belki. Fakat dalgınlaştı. Belki de isteyerek sustu genç kız. Nusret sordu:

“Benim huy ve karakterim hakkındaki fikrin nedir, Zinnur?”

“Sen benim en iyi arkadaşımsın. Zaten arkadaşlık etmemin de sebebi bu değil mi? Huy ve karakterinin sağlamlığından emin olmasam arkadaşlığımızın devamında arzulu olur muydum?”

“Evet! Evet! Ama diğer bakımdan?”

Yanlarından bir dere berrak, sessiz ve gayesini bilir bir şekilde akıyordu. Altında oturdukları ağaç derenin bir bölümünü gölgelemişti. Gölgeli kısma giren sular, sıcaktan bir an için de olsa kurtulabilmiş olmanın rahatlığı ve sevinci içinde yerlerinde durmaksızın oynaşıyorlardı sanki moleküllerinde.

Zinnur soruyu duymamıştı, duymazdan gelmiş de olabilirdi:

“Ne güzel manzara! Doğa ne güzel!”

Panorama(1) güzeldi. Doğa güzeldi. Hislerle şekillenebilen her şey gibi… Yaprakların hışırtıları, dallardaki kuşların teraneleri(2), papatyaların sarısı-beyazı, yeşil başakların selâm verir gibi salınışları, eğilişleri, ta uzaklardan geçen bir vasıtanın monoton(3) gürültüsü bile. Kısaca her şey güzeldi.

Nusret gayretlendi:

“Evet! Tabiat ana uyandı. Her şey hayat kazandı, her şey renklendi, şekillenenler de var, belki anlamlı, belki anlamsız şu anda. Belki de zamanla anlamı kavranılabilecek şekilde. Bu bağlamda ızdırabın da rol oynayacağını belirtmem gerek. Ama insanlar, ümitsiz yaşamanın ızdırabını da tabiat ananın görünen uyanışıyla başarabiliyorlar bazen…”

Söylemek, daha bir şeyler söylemek, içinden geçenlerin tümünü tane tane yorumsuz bırakılacak şekilde söylemek istiyordu Nusret. Fakat tıkandı. Son sorusunun duyulmazlıktan gelinmesini, duygularının anlaşılmak istenmemesini anlayamıyordu.

Oysa bilemezdi Zinnur’un ne düşündüğünü. Genç kızın, kendi söylediklerini anlamazlıktan gelmesinin kendince makul(4), mantıklı(4) ve makbul(4) sebepleri vardı, yadsımadığı. Yadsıması da mümkün değildi kendince. Şöyle ki;

Nusret bir evin tek bebeği, tek çocuğu idi, babası ölünceye kadar, sonra annesinin bir tanesi olarak devam ediyordu yaşamına. Oysa kendisi abla ve ağabeyden sonra, kız kardeşinden önceki üçüncü kızdı. Al-bebek, gül-bebek büyütülmek bir yana iki kız arasındaki Kül Kedisi gibi horlanmasa da, el üstünde asla tutulmamıştı bir kere bile.

Hem Nusret bir evin bir oğlu olmanın yanında koskocaman evlerin de tek veliahdıydı. Babasından annesine aktarılan emekli maaşı yanında, değerli arsanın müteahhide verilmesi ile edindikleri birkaç dairenin de gelirine sahiptiler.

Oysa kendi babası geliri kısıtlı basit bir mahalle bakkalıydı, veresiye defteri oldukça şişkin. Bu nedenle, ablası ülkenin bir ucunda, ağabeyi ülkenin diğer bir ucunda idiler, kendi ekmek paralarının peşinde. Tekne kazıntısı kız kardeşi ile kendisi evin demirbaşı olarak kalmışlardı.

Kendisi de her ne kadar çalışıyor gibi gözükse de aldığı ücret; “boğaz tokluğu” idi. Buna babasının namazı-niyazı için dükkânda beklediği nöbetler dâhil değildi.

Unutmadan söylemek gerekirse, bir depreme bile dayanıklı olmayan evleri de düpedüz kendilerinin sayılmazdı. Amcasının, yani babasının büyük kardeşiyle ortaktılar, babası ölünceye kadar. Ondan sonra amcasının oğullarına kalacaktı ev, tümüyle. Kendilerinin ne olacağı hakkında en ufak bir fikre sahip değildi.

Belki de amcaoğullarının himmetlerine tabi olacaklardı, babalarının ölümünden sonra. Çünkü aralarındaki kavil(5) öyleydi iki kardeşin, senetsiz-sepetsiz, söz üzerine. Söz demek; söz vermek demekti; başka belge ve bilgiye gerek yoktu.

Zinnur’un kendince uydurduğu sebeplerden biri de öğrenimi idi. Abla ve ağabeyi gibi, belki gelecekte kız kardeşi Binnur’un da yaşayacağı gibi Kız Meslek Lisesini bitirdikten sonra tahsiline devam etmesi mümkün olamamıştı.

Binnur o tarihlerde doğmuştu. Bakımı gerekliydi, annesinin tek başına üstesinden gelemediği. Yardım ediyordu kız kardeşinin büyümesine. Gerçekteki sebep maddi imkânsızlıktı, ama baba ve annesinin düşünceleri; “Kız kısmısı, okuyup da ne olucak, otusun evinde, kısmatını beklesin!” üzerineydi.

Oysa okumayı çok seviyordu, komşularından ve amcaoğullarından aldığı kitaplarla besliyordu beynini. Ne olursa olsun okuyordu, bazen felsefi bir eser, bazen şiirler üzerine derlemeler, bazen roman, yerli-yabancı demeden. Tabiidir ki çağının gereği okuduğu her kitap ya da dergide söz konusu olanın kendisi olduğu zamanlar oluyordu, hayalinde.

İşte bu sıralarda karşılaşmışlardı, yüksek tahsil özenciyle amcaoğlu ile onun okuluna gittiğinde. Nusret yakışıklıydı. İlk eksikliğini o an yaşadı kendinde. Onun yakışıklılığı yanında kendisi, Allah’ın güzelliği dağıttığı sırada unuttuğu bir kızdı.

Ablası da, kız kardeşi de kendinden çok güzeldi. Kendi güzelliği için bir-iki satır yeterli olabilirdi ama güzel olmayışı üzerine herhalde sayfalarca süren bir kitap yazılabilir inancındaydı.

Nusret, Üniversiteye başladığının ikinci belki de üçüncü yıllarının ilk günlerinde tanışmıştı onunla, ilk yan yana gelişlerinde bir arkadaşı tanıştırmıştı;

“Zinnur, yeğenim!”

Bir heyecan dalgası tüm benliğini kaplamıştı. Sanki yıllarca önce, onu bulmadan kaybetmiş ve tekrar ona kavuşmuş gibiydi. Sonra ayrılmıştılar. Kendisi amcaoğlu ile evine doğru, o da derslerinin başına.

Günler geçmişti aradan. Belki üç-beş gün, belki bir hafta-on gün, belki de bir ay. Sömestr tatili başlamak üzereydi. Bir kitapçıda ihtiyacı olan kitaplara bakarken, raftan çektiği bir kitabın düşecek gibi olması ve kitabı yakalamak için ani hareketi birinin ayağına basmasına neden olmuştu. Döndüğünde rastlantının değil, şansının olduğuna inanmış ve ancak;

“Özür dilerim!” diyebilmişti. Karşısındaki O idi, çünkü.

“Rica ederim, dertlenmeyin!”

Yeşil gözlerinde bir ışık parlıyor gibiydi o an.

O gün, arkadaşlıklarının başlangıcı olmuştu. Arkadaşlık… Ne mutluluk dolu bir kelimeydi!...

Güneş yavaş yavaş alçalıyor, dere akıyor, suskunluklarına onlar da aynı kararlılıkla devam ediyorlardı. Uzaklardan geçen, bilmem kaçıncısı olduğunu bilmedikleri bir vasıtanın korna çalışı onları harekete geçirdi, kalktılar yerlerinden:

“Vakit gecikti. Tabiat her zaman güzeldir, ama bu güzelliği biraz da tabiatın kendine bırakmalı, değil mi Nusret?”

“Haklısın, gidelim!”

Yürüyordular, iki ayrı insan gibi. Bir mesafe vardı aralarında, belki yeni yeni oluşan. Oysa eskiden birbirlerine daha yakın gibiydiler sanki. Zinnur bir ara durakladı ve sordu:

“Bu sene mezun oluyorsun, değil mi?”

“Evet. Bir ay sonra. İmtihanlarımı verirsem ki buna inanıyorum, mezun olacağım.”

Serin bir akşam rüzgârı çıkmıştı, bahardan yaza akışta. Gökte ay, erken görünüşünün şairlere ilham kaynağı(6) olacağından emin gibiydi. Uzaktan, şehrin kenar mahallelerinden birinden, tanıdık oldukları bir plâğın cızırtıları ile bir şarkının belirgin nameleri ulaşıyordu kendilerine;

“Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız…” (7)

“Yine o şarkı…”

“Evet. Yıllarca dinlesem, doyamayacağıma inandığım, yıllar geçse de her çalınışında seninle olduğumu hatırlayıp seninle bir kere daha yaşayıp kendimi mutlu hissedeceğim bir şarkı. Benim, belki de bizim şarkımız.”

Farkında olmadan el eldeydiler. Tanrı birleştirmişti belki de ellerini. Yürüyorlardı, aydınlıklardan öte.

Şehir karanlığa hazırlanmış, sokak lâmbaları yanmış, evlerin perdeleri birer birer çekiliyordu. Tüm insanlar süratliydiler yollarında, gecikmemek için. Zinnur’un evinin sokağına geldiklerinde şehir akşamın içindeydi tamamen.

“Allahaısmarladık, iyi geceler Zinnur!”

Nusret’in uzanan elini sıkan Zinnur, hemen bırakmamıştı elini:

“Nusret! İmtihanlarında şimdiden başarılar dilerim. Bir gün anlayamadığın, anlamakta zorluk çekeceğin bir bulguyla karşılaşırsan vefasızlık kavramı yer etmesin zihninde, olur mu? Belki ileride duygularında yer ayırdığın biri, ümit dünyanı bir hiçle kapatıp kaybolursa ona lânet etmeyeceğinden emin olmak istiyorum.”

Durdu. Düşüncelerini tartar gibi nefeslenip devam etti:

“Dünyamız küçük ve dünyamız farklı. İnsanlar da çoğumuzun düşündüğü gibi fena değiller. İyiler arkadaşın, derslerin rehber, Allah yardımcın olsun! Şimdi Allahaısmarladık!”

Elini bıraktı, koşar gibi evine doğru, bir anda kayboldu.

Nusret cadde ortasında öylesine kalmıştı, yorumlanması gereken cümlelerdi Zinnur’un sıraladığı. Anlayamadığı düşüncelerle boğuşur gibiydi zorunlu yalnızlığında.

“Neden? Niçin?” diye kendi kendine sorular sorduğunu bir gören olsa ona o an için “deli” bile diyebilirdi. O ise, Zinnur’un sözlerini o an anlamış olmak için deliliği bile kabul eder, edebilirdi, içtenlikle…

Oysa Zinnur kararlıydı. Her buluşmalarında kendisine bir demet yerine yalnız bir adet çiçek ve bir tek kitap hediye eden, odasının tüm çevresini kurumuş da olsa bu çiçeklerle donattığını kütüphanesindeki tüm kitapların onun imzası ile dolu olduğunu unutmak istememesine rağmen.

Onu kendine bağımlı kılmaktansa azat etmeği düşünüyordu. Bitirmeliydi. Ama nasıl? Tüm ümitleri yıkmak istemiyordu. Yarına da kalsın düşünce ve dileği de yoktu. Kendini ona uygun görememek gibi bir saplantı içindeydi. Ama ayrılığı nasıl gerçekleştireceğini bilmiyor, bilemiyordu.

Olayların gerçekleşmesini geçirdi Zinnur düşüncelerinde:

Nusret, buluşmalarının her seferinde kendisine daha çeki düzen vererek geliyordu karşısına. Ezikliği kendisinin her seferinde yeniliklerle karşısında olamamasıydı. İki kat elbisesini sadece aksesuarlarla yenilenmiş göstermek üzüyordu onu, varlıklı olmamasından dolayı eziliyordu.

Nusret önceleri hediyeler getirmişti, çeşitli, birkaç kere. Hiçbirini kabul etmemişti.

Sonra bir buket çiçekle karşısında durmuştu günlerden bir gün. Annesine götürmesini rica etmişti. Çünkü hem onun için kendisini uygun görmemişti, hem de eve vereceği hesabın endişesini yaşamıştı.

“Çok istersen, bir kitap hediye et!” demişti, “Ya da tek bir çiçek!” Ondan sonraki tüm beraberliklerinde bir kitabı olmuştu, Nusret’in hep ilk sayfasını imzaladığı ve yanında bir tek çiçek.

Çiçek her zaman değişik olmuştu; bazen bir glayöl, bazen bir karanfil, bazen bir gül, zambak, ya da lâle…  Nasıl unutabilirdi beraberken, farkında bile olmadan yaşadığı saatleri, son ana kadar iki yabancı, iki yakın ama uzak iki kişi olarak yaşadıklarını…

Ertesi günü zor etti Nusret. Ve saatlerce bekledi, her zamanki yerlerinde onu. Onu oralarda bekleyen yalnız ve yalnız; yalnızlığıydı.

Sonra günler geçti aradan. Derslerine çalışmaktan, sınavlara girmekten, yorulmaktan fırsat bulduğu zamanlarda hep aynı yerlerde, boşu boşuna bekledi Nusret, ümitle, dakikalarca. Dakikaların bir kısmını kendisine de ayırması gerekliliğini göz ardı ederek.

Unutması, derslerine ve sınavlarına tüm gücünü vermesi için Zinnur’un bir akrabasının yanına giderek gözükmediğini öğrenseydi o günlerde, kabul eder miydi bu özveriyi Nusret? Bilmesi olası değildi…

Sınavlarının sonuncusundan çıktığı gün öğrenci değil, artık bir mühendisti Nusret. Göğsü gururla kabarıyordu. Babasının onun bugününü görmesini isterdi belki. Ama o vakitsiz terk etmişti kendisini. Annesi hayatta tek desteğiydi.

Günler geçmeye devam ediyordu yalnızlığının bunaltılarında. Kısa bir dönem için de olsa aynı şehirde göreve başlamıştı. Askerliğe ait durumu belli olunca da bu kutsal görevine başlayacaktı.

İki ay kadar sonra o gün de geldi. Her şeyini tamamladıktan sonra, görevine gitmek üzere aynı dönemde mezun olduğu arkadaşıyla birlikte trene bindi.

Annesi dua ediyordu, trenin kalkması için geçen her bir dakikayı diğerinin takip etmesini gözlemliyordu. Kalkışın gecikmesi arzusu içinde, donuk gözlerle bakıyor, gözlerinden inen yaşlar, vakitsiz bir ızdırabın kuruttuğu yanaklarından damlalar halinde kayıyor ve yerlere yuvarlanıyordu.

Hâlbuki Nusret söz vermişti. Yerleşir yerleşmez, imkânlarını zorlayarak yanına getirttirecekti onu. Ev tutacak birkaç eşya ile beraberliklerine devam edeceklerdi.

Son anons yapıldı. Tren kalkmak üzereydi. Birden adının söylendiğini işitti, çağırılırcasına. Tanıyordu bu sesi. Sesin geldiği yönde yoğunlaştırdı bakışlarını.

“Nusret!”

“Zinnur?”

Soru muydu, merak mıydı, sitem miydi seslenişi? Kendisi de anlayamadı.

Trenin demir tekerleklerinin gıcırtısına karışan seslerinde, sitemin yoğunlaştığı bir ahenkle devam etti Nusret:

“Merhaba Zinnur!” dedi yeniden. “Sen de mi birini uğurlamaya geldin yoksa?”

“Şey… Evet. Bir arkadaş için gelmiştim. Seni de görünce uzaklardan da olsa tebrik edeyim istedim. Mezun olduğunu Oğuzhan Ağabeyden henüz duyduğum için.”

“Teşekkür ederim” deyişi belli belirsizdi Nusret’in. Soğukluğuna, soğuk davranış biçimine kendi de anlam veremiyordu. Ah! Keşke gururunu yenebilseydi.

Ona, onu hep sevdiğini, unutmadığını, unutamadığını, hep sevmeye devam edeceğini, sınavlar sırasında kendini neden yalnız bıraktığını soracak, söyleyebilecek cesareti bulabilseydi, zamanın kısa bir dilimi olsa da, hepsini sığdırabilseydi o zaman dilimine.

Düdük sesi bir kez daha duyuldu. Tren, hareketini hızlandırma gayreti içindeydi. Yetiştireceği yolcular için bir an önce hızının limitine ulaşma derdindeydi sanki.

Annesi ellerini, Zinnur elindeki beyaz bir mendili sallıyordu; “Güle güle!” için.

Birlikteliklerini okuldan da bilen arkadaşının elini omzunda hissetti Nusret;

“Nusret! Bu kız sana âşık. Bir şeyler söyle hemen. Gönlünü al!”

Gerisini dinlemedi Nusret. Kendini zorlamadan bağırdı açık pencereden:

“Geleceğim! Tekrar geleceğim!” Sözlerinin ne anlama geleceğini bile düşünmeden, bilmeden, anlamadan.

Onları gözden henüz kaybetmişlerdi ki tren; ani bir sarsıntıyla, gıcırtılarını yoğunlaştırarak durdu. Bir hareket vardı en son vagonların hizasında.

“Yazık!” dedi arkadaşı Bülent. “Ya bir kaza oldu, ya da son vagonlarda bir arıza oldu, galiba.”

Birden garip bir duygunun tüm benliğini zorladığını hissetti Nusret. Yönlendiremediği bir duygu ile trenin kapısını açtı, aşağı indi. Düdük sesleri geliyordu arkalardan ve koşuşanlar vardı Garın her bir yönünden arka vagonlara doğru. Bambaşka bir âlemdeydi sanki Nusret.

Ne yapmak istiyordu? Nereye gidiyordu? Amacı neydi? Bilmiyor gibiydi. Fakat arkadaşı Bülent yanındaydı, bir an, birden kolunu çekmek istediğini, engel olmaya çalışır gibi davrandığını hissetti. Sonra gereksizliğine inanır gibi bırakışını.

Annesini gördü Nusret kalabalığın arasında. Ağlıyordu. Gözyaşları bir ananın oğlunu askere uğurlayışındakinden farklı oluşunu gözlemleyebiliyordu, iki kişinin destekleyen kolları arasında sadece;

“Gitti! Gitti!” diye bağırıyordu annesi ve bu ses tüm peronda yankılanıyordu.

Yanına geldi annesinin;

“Anne! Ne oldu? Neden ağlıyorsun? Hem giden kim veya ne?”

“O! Giden O! O hanım kız!”

 Sararmış, oturmak isteğindeydi, yerlere bile. Dermansız gibiydi annesi. Bu sıralarda uzaklardan feryat eder gibi klâkson çalarak uzaklaşan bir otomobilin sesi çalındı kulaklarına. Etrafında göremediği biri vardı, arayıp da sormaktan çekindiği. “O” olarak şekillenen. Anlamıştı, hem de annesinin ilk haykırışında, ama anlamak istemiyordu. Arkadaşına döndü:

“Bülent! Ben şimdi gelemeyeceğim. Sen durumu…”

“Ben de gitmiyorum şimdi. Bavulları alıp emanete bırakayım, ben de sizinle geleceğim.”

Bir kadın annesinin eline kolonya dökmeğe çalışıyordu. Kolonyanın kendisine de ulaşan kokusu ve fakat daha ziyade annesinin şefkatli elleri ve Bülent’in yanına gelmesi yapması gerekenleri hatırlatmıştı kendisine.

“Haydi Bülent, haydi anne! Hemen hastaneye gidelim.”

En yakın olduğuna inandıkları hastaneye gittiklerinde, taksinin belki de ücretini almak üzere beklediğini, Zinnur’un acilen Ameliyat Odasına alındığını, raylarda kalan bacağının diz altından itibaren kesilmesinin gerektiğini ve fakat operasyon için acilen kana ihtiyaç olduğunu öğrendiler, Nöbetçi Doktordan.

Kanının uygun geleceğini düşünen Nusret hemen kolunu sıvadı. Sorular ve acil yapılan tahlil sonucu uygunsuzluğun saptanması yıkmıştı Nusret’i. Üzülmüştü hem. Aynı düşünceyi taşıyan Bülent’in kanının uygun çıkmasını Tanrı’nın bir lütfu olarak düşünmüştü. Bülent ve Zinnur’un kan grupları uyuşuyordu.

Zaman geçmek bilmiyor, dakikalar su gibi akıyordu. Nihayet odadan çıktı ameliyatı gerçekleştiren Doktor:

“Sol bacağını dizinden itibaren kesmek zorunda kaldık. Dokular çok zedelendiği için yerine yapılanması imkânsızdı çünkü. Şu anda sağlığı yerinde… Ancak bir müddet misafirimiz olarak kalacak ki bu zorunlu. Geçmiş olsun” diyerek lavaboya yöneldi.

Doktorun kapısını kapatmasının ardından Zinnur’u çıkardılar Ameliyat Odasından. Yüzü sapsarı gibiydi, gözleri kapalı, alnında ter, gülümsüyor. mutluluk dolu bir rüya görüyor gibiydi sanki baygınlığında. Duyacağı inancıyla adını bağırdı Nusret:

“Zinnur! Zinnur!”

Duymuş muydu? Mümkün müydü? Yatacağı Yoğun Bakım denilen yere gitmek, ayılıncaya kadar başında durmak istiyordu. “Dinlenmesinin gerektiğini, dileklerinin karşılanamayacağını” söyledikleri zaman dünyanın başına yıkıldığını sanmıştı.

“Ben annesiyim. Kendine gelinceye kadar başında durmak hakkım değil mi, Doktor?”

Yalan söylemişti annesi. Bir zorunluluktu belki düşündüğü, hissettiği.

“Peki, Hanım Teyze! Oda dışında, koridordan izleyecek şekilde kalabilirsiniz. Yalnız şimdilik su falan gibi bir şey isterse bize danışmadan hiçbir şey vermeye teşebbüs dahi etmeyin. Lütfen! Serinletmek için ara sıra başını ıslak bezle silebilirsiniz o kadar. Gerekli olan ilaç ve gıdayı biz serumlarla takviye ediyoruz görüyorsunuz. Biz ne gerekirse yaparız. Kızınızın isteklerini de bize iletin. Lütfen!”

“Lütfen” kelimeleri üstlerine basıla basıla söylenmiş emir kipleri idi, sanki:

“Olur Oğlum!” dedi Doktora annesi ve Doktor ayrılır ayrılmaz Nusret’e döndü, belki de sitem gizli olarak;

“Hanım kızımızın evini biliyordun herhalde. Bir taksi tut, git ve hemen ailesine haber ver. Ama öncelikle Bülent’e bak. Nasıl, iyi mi? Bir isteği, bir dileği var mı? Öğren… Ve hemen görevinize dönmek için ne yapmanız gerekiyorsa acilen yapın ve vatan görevinizden bir saniye bile geri kalmayın. Ben, buraları her şeyi toplar, toparlarım. Şu anda aklıma gelmeyenleri de sizler düşünün, konuşun, halledin. Çabuk ama…”

Osmanlı kadınıydı(8) annesi. Bir dediğini iki ettirmeyen, sesi gök gürültüsüne eşdeğer düşünceleri ve bilgisi söylediklerinden önce hazır olan! Annesine sarıldı Nusret. Ağlamak, doyasıya ağlamak, duygularında şekillenen gerçeği annesiyle paylaşmak istiyordu:

“Arkadaşımdı, ama bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum. Niye durup dururken vedalaşmadan bile beni terk ettiğini? Hem de mezuniyetime çeyrek kala. Uzun zamandır görüşmemiştik ki…” diyebildi, yutkunurken.

Bülent, kan verdiği bölümün önündeki sırada oturuyordu. Biraz yorgunluk okunuyordu gözlerinde. Nusret, yanına yaklaştı, sarıldı istekle, nedenini bilmeden, anlamadan, sıkı sıkı;

“Sağ ol kardeşim! Bir hayatın kurtulması sayende gerçekleşti.”

“Öyle deme Nusret! Her insanın yapabileceği en doğal bir düşünceydi yaşadığımız. Bir hata, bir suç da arama kendinde. Mademki dindarız, her şeyin Allah’tan geldiğine inan. Bunu kader olarak yorumla ve bundan sonrasına ada kendini, eğer adamaksa maksadın. Hem sana trende söylediğim gibi; seviyor bu kız seni. Hem umudundan çok, hem seninle ömrünü tüketmeyi isteyecek kadar çok!”

Bülent durdu bir süre. Gözleri duvarda asılı “Sus!” işareti yapan hemşire resmine takılı olarak;

“Kanım bir tanıdığıma, bir arkadaşımın gelecekteki eşine nasip oldu diye düşünüyorum. Haksız mıyım? … Hem belki Nikâh Şahidiniz de olurum sizin…”

“Tabii” demek geçiyordu içinden Nusret’in. Diyebilir miydi? “Manasız” diye yorumladığı gururunun ayağını kaybetmesine sebep olduğunu unutur muydu veyahut da unutabilir miydi Zinnur? Affeder miydi onu? Eşi olur muydu? “Evet!” der miydi ona?

Zihninde o kadar çok soru dolaşıyordu ki Nusret’in, Bülent’in söylediklerini bile duymuyordu.

“İyi mi Zinnur?”

“Sanırım iyi. Dileklerin kadar iyi. Annem başında kaldı. Bana da ailesine haber vermemi söyledi annem. Ah! Bülent! Onun bana bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum. Hissetmemişim de, inan ki. Ne yapmalıyım? Af mı dilemeliyim ki? Affeder mi?”

“Affedeceğinden şüphen olmasın? Beraberliğinizi önceden biliyorum çünkü. Hatta başlangıcından, durakladığı ana kadar. Ama her şeyi bilmem hem gereksizdi, hem de sonuca ulaşılacak bir beraberlik olduğunu düşündüğümden, duraklamanın üstünde durmuyordum.”

Öğle ezanı okunurken, Bülent ile beraber Zinnur’un ailesine haber vermek üzere hastaneden çıktılar.

Küçük eski tip evlerden birine ulaştılar, iki katlı. Kapıyı altı-yedi yaşlarında bir kız çocuğu açtı; “Kim o?” bile demeden. Anlamsız gözlerle baktı kendilerine. Dalmıştı Nusret de. Onun Zinnur’a bu kadar benzemesinden dolayı olsa gerek. Bülent:

“Haydi Nusret!” demese dakikalarca küçük kızın şaşkınlığında yaşayabilirdi.

“Annen, baban neredeler? Senin dışında kimse yok mu kızım evde?”

“Annem evde. Babam dükkânda. Çağırayım mı?”

“Evet kızım, lütfen!”

Küçük kız kapıyı kapattı, gitti, biraz sonra kapıyı açtı, annesi yanındaydı.

“Ben Nusret. Arkadaşım da Bülent. Öncelikle sakin olun efendim. Lütfen! Kızınız bir kaza geçirdi. Şu anda hastanede. Sağlığı da yerinde. Olaya şahit olduğumuz için, size haber vermek gereğini duyduk efendim. Eğer eşinize de haber verirseniz sizi ona götürelim hemen.”

Bir çığlık yükseldi kadıncağızdan bilinçsizce. Ve arka arkaya sorular takip etti bu çığlığı. Doğru-düzgün konuşamıyordu. Bülent cevaplıyordu tane tane, anlam anlam.

Üç sokak ötedeki bakkalı tarif etti kadın. Koşarak o tarafa yöneldi Nusret, Bülent gözlerinde plân yaparken.

Babası ile neler konuştuğunu hatırlamıyordu Nusret. Adam dükkânını hemen kilitlemiş, beklemeden geçen bir taksiyi durdurmuş ve tarif üzere hastaneye doğru yola çıkmıştı hemen,  karamsarlıkla.

Nusret, eve dönmek üzere tekrar koşmaya başladı. Zinnur’un annesi ve Bülent’le hastaneye gitmeyi plânlıyordu zihninde. Eve döndüğünde yine o küçük kız açmıştı kapıyı ve yine; “Kim o?” demeden.

“N’oldu? Annen ve o amca nerede?”

“Gittiler… Siz gittikten sonra o amcayla bir şeyler daha konuştuktan sonra bir taksiye binip gittiler. Bana bir şey söylemediler, acele gittiler. Yoksa ablam yine dayımlara mı gitti?”

“Hayır kızım!  Hayır! Bir gün sen de bunu öğreneceksin, ama bugün sorma. Hem ablanı sen de görmek istersin değil mi? Kapınızın anahtarı var mı? Göster bana kilitleyeyim kapınızı.”

Anahtarı alıp, kapıyı kilitledikten sonra küçük kıza geri verdi anahtarı Nusret;

“Tut elimi, haydi ablana gidelim!..”

Hastanenin kapısında annesi ile Bülent’e rastladı:

“Bu cici kız Binnur. Zinnur’un kardeşi…”

Annesi zorlukla tebessüm etti. Bülent Binnur’un elinden tuttu, bir banka oturdular beraberce, sohbet etmek arzusu vardı Bülent’in yaklaşımında, oysa oluşan olaylara göre, Nusret’i annesiyle yalnız bırakmak istediğini annesinin konuşmaya başlamasından anladı:

“Ne kadar hata ettiğini gönlünde yorumlayabiliyor musun Nusret? Bu kız seni seviyordu, hâlâ da seviyor. Ana olarak, kadın olarak, her şeyden önce bir insan olarak biliyorum bunu. Niye; ‘Allahaısmarladık!’ derken ümit var bir davranışın olmadı? Niye öyle soğuk davranmaya zorladın kendini? Sayıklarken yanında olmanı isterdim, anlaman için, bazı gerçekleri bilmen için. Aşk, yalnızca kelimelerin oluşturduğu cümlelerin ifadesi değildir. Hem sevende asla gurur olmaz.”

Yorgun gibiydi. Ama ya şimdi konuşacak, ya da bir daha hiç konuşmayacakmış gibi düşüncelerini ve yaşadıklarını tümüyle aktarmak arzusundaydı oğluna:

“O, senin derslerine daha rahat çalışman için, mezun olman için uzaklaşmış senden. Zırvaladıklarını(9) hariç tutuyorum. Düşünceleri içinde seni kendinden uzaklaştırmak da yer etmiş. Söyle şimdi bana, sen ne düşündün bencilce? Bu kazada kendinin tamamıyla suçsuz olduğunu söylemen çok zor yavrum. Çünkü o, seni bir an fazla görebilmek heyecanıyla attığı yanlış bir adım yüzünden kaybetti bacağını.”

Bir an düşünür gibi yaptı annesi ve devam etti, soluklanırken:

“Şimdi olması gerekeni söyleyeyim mi sana oğlum? Affettirmen gerek kendini. Nasıl mı? Ölünceye kadar severek tabii. Bunu da nasıl gerçekleştireceğini sen bulacaksın. Bulmalısın da… Oğlum! Canım oğlum benim! Gücenmiyorsun değil mi, yüzüne karşı dobra dobra(10) söylediğim için bütün bunları?”

Ve yerinden kalktı annesi. Biraz ilerde olayların bilincine erişemeyen Binnur’a doğru yürüdü. Nusret arkasından yetişti annesinin;

“Anne! Söz veriyorum!”

Binnur anlamsız gözlerle bakıyordu ikisine de.

“Sağ ol oğlum! Senin gibi bir oğlum olduğu için Allah’ıma şükrediyorum…”

Aradan iki gün geçti. Bülent askerlik görevi için birliğine gitmişti Nusret’in mazeret dilekçesiyle. Her türlü riski üstlenerek kalmayı yeğlemişti Nusret. Artık askerliği mi uzardı, göz hapsi mi alırdı, hepsine rıza gösteriyordu, gönlünce? Ancak daha fazla gecikmemesinin gerektiği inancını taşıyordu.

Görevinin başında olmalıydı. Hazırlandı. Belki kendini affettirmek, belki de Zinnur’a onu ne kadar sevdiğini, özlediğini söylemek için hastaneye gitti. Cesareti Allah’tan, annesinin, hatta Zinnur’un anne ve babasının tavırlarından kaynaklanıyordu. Öyle inanıyordu yahut da…

 Kapıyı tıklattı ve yavaşça içeriye girdi. Odada Zinnur’un annesi vardı, kendisi ise uyuyor, ya da uyukluyor veyahut da uyukluyor görünüyordu. Getirdiği karanfilleri boş sandalyenin üzerine koydu.

Kendisi ayakta kalmayı uygun görmüştü. İlerleyen zamanda gönlünce güzelleştiğini, daha da efsaneleştiğini, ona daha da muhtaç oluğunu düşünüyordu.

İzlendiğini hisseden Zinnur, gözlerini araladı hafifçe. Gördüğünden mutluluk duymamış gibi kapatmağa çalıştığı gözlerini engelleyemedi:

“Tünaydın Zinnur! Bugün daha iyisin, değil mi?”

Annesi yerinden kalkarak kapıya doğru yürüdü:

“Ben şimdi gelirim kızım!”

“Olur Anne!” dedi Zinnur ve annesi kapıdan çıkarken Nusret’e döndü:

“Sağ ol Nusret! Gördüğün gibi iyiyim ve iyi olmamam için de bir sebep yok. Karanfilleri bana mı getirdin? Teşekkür ederim. Çiçekleri severim. Hem tümünü bilirsin, unutmamışsın…”

Sözlerinde hüzün, sitem, hatta ince bir alay gizli gibiydi.

“Sana ait neyi unuttum ki, onları unutayım Zinnur? Sen daima bendeydin. Ben daima seninle yaşadım. Seni her gün ümit ettim. Her gün bekledim. Sensiz her gün bendeki sevgiyi yıpratmadı, yıpratamadı. Ama tüm bunlara rağmen, ızdırap çekmene razı oldum, hem de insafsızca. Bunu içtenlikle kabul ediyorum. Hayallerimde bile unutmayacağım, unutamayacağım tek varlıksın sen. Ne olur affet beni! Yalvarmamı istiyorsan; yalvarıyorum Zinnur. Affet beni lütfen!”

Diz çökmüştü yanında, elini sağ dizine koyarak.

“Niye böyle sözler söylüyorsun Nusret? Bu; sorumluluğu bana ait olan bir olay… Hata, dikkatsizlik… Ne dersen de! Kötü olan yanı bu hatanın izlerini ömür boyu taşıyacak oluşum. Zaman neleri unutturmuyor ki, ben unutmayayım. Kendi hatam için kimsenin özür dilemesini, diz çökmesini istemem, kabul edemem, kabul etmem de. Benim ki bir ümitti benim yaşattığım, herkes gibi, her insan gibi. Doğdu… Şekillendi… Büyüdü… Ve öldü… Şimdi benim için elimde kalan tek bir şey var; bekleyiş…”

“Öldü dediğin ölmedi Zinnur. Çünkü… Çünkü seni hâlâ seviyorum. Çok seviyorum. Sen benim için benim dünyamda tek varlıktın. Tek varlık olarak seni hissettim tüm varlığımda, benliğimde. Yalvarırım, inan bana.”

“Hayır Nusret! Sevdiğin için değil, acıdığın için, hatta sorumluluk duyduğun için söylüyorsun bu sözleri. Kazanın oluşunda, ayağımı kaybedişimde suçlu hissediyorsun kendini. Acıyorsun bana. Bunun için sözlerin. Bunu kabul edemem. Hiçbir zaman kabul edemem. Sevmek, yaşamak ve mutlu olmak senin hakkın. Sen de beni mutlu etmek istiyorsan lütfen, arkana bakmadan çık, git! Dilerim Rabb’ımdan saadeti bul ve mesut yaşa. Haydi git!... Git artık!... Lütfen!...”

“Peki Zinnur! Gidiyorum ama dönmek üzere. Bu nedenle vedalaşmıyorum seninle. Çünkü saadetim sensin. Seni sevdim. Seni her zaman sevdim. Hep seveceğim. Tekrar geleceğim. Bil ve inan. Şimdi mukaddes vazifem için ayrılıyorum ve yalnız şu an için; ‘Allahaısmarladık!’ diyorum…”

Yedek Subay olarak askerlik görevine iki gün geç katılması makul karşılanmakla beraber kurallar gereği az bir disiplin cezası, göz hapsi ile ertelenmişti.

Vatan borcu namus borcuydu. İznini o kadar süre değil, iki-üç misli az kullanmayı geçirmişti zihninden, borçlu kalmamak için.

Dile kolay iki yıl geçti aradan. Tam yirmi üç ay; soğuğuyla, sıcağıyla, kışıyla, yazıyla. İzinlerini kullanmamıştı, bir an önce bitirebilmek için kutsal görevini. İzin kullanması da gerekli değildi. Çünkü kıtaya çıkınca kiralık bir ev tutmuş, evlerine kilit asmış, gerekli birkaç eşyayı, yatak-yorgan, bir-iki kap-kacak gibi eşya ile birlikte annesini de yanına getirmişti.

İşte bu getiriş için iki gün kullanmıştı izninden, o kadar. O ayrılışta da annesi ile beraber ziyarete gitmişti Zinnur’u, birkaç dakika için de olsa.

O zaman annesi;

“Hele bir yangın küllensin. Ses etme, elleşme kızıma, ama mutlaka devamlı mektup yaz, asla vazgeçme!” demişti. Bakışları ile anlatmak istemişti söylemek istediklerini.

Askerden kaçmak zaten zordur, bilinen. Buna rağmen Nusret bayramdır, seyrandır gibi zamanlarda şansını denedi. Annesini de alıp evlerini kolaçan etmek için.

Konu-komşuya görünüyorlardı, ama annesi asla izin vermiyordu, “Hele küllensin!” diyordu, başka bir şey demiyordu.

Onu görmek istiyordu. Çok zaman akşam karanlığının estiği vakitlerde sokaklarından geçiyordu, perdelerin arkasından da olsa görmeyi diliyordu, gözükmeden, görünmeden, sessizce ve sadıkane.

Hoş karşılaşsalar da; yaşadıkları o anlarda Zinnur’un “Nuh deyip, peygamber demeyeceğinin” bilincinde idi. Bu nedenle görevine dönüşü hep “kös-kös(11)” oluyordu Nusret’in.

Cevapsızdı Nusret’in yazdığı mektuplar. Bazen üç-beş sayfada biter gibi olsa da yazdıkları, bazen de bir defteri dolduruyordu yazdıkları. Bazen; “Cevaplamazsan ölürüm!” diyordu satırlarının sonunda, bazen; “Cevap gelmezse vururum kendimi ordu silâhı ile” ya da; “Atlayıp geliyorum, iki gün içinde cevap vermezsen!” diye yazıyordu.

Gelmiyordu cevap, tüm yalvarışlarına hatta tehditlerine rağmen. Kısıtlı teknolojiden tiksiniyor ve düşünüyordu: Amerikalar, Avrupalar nelerin üstesinden gelmişlerdi; biz hâlâ yerimizde sayıyorduk. Adamlar uzayda, ayda astronotlarla görüşüyorlardı, biz hâlâ manyetolu telefonlar, nokta-çizgili da-dit telgraflar çağındaydık.

Televizyon bile Türkiye sınırları içinde renkli olarak görünmemişti, siyah beyaz izliyorduk. Gerçekte siyah-beyaz görüntülere talim ediyorduk. Bu nedenle de mektupların kahır varlığında cevaplanmaması olağandı, ya da öyle sayılmalı, düşünülmeliydi.

Ve o sıralarda bir şarkı pelesenk(12) olmuştu diline, damağında tadından vazgeçemediği:

“Ne mektup geliyor, ne haber senden…

“Gözlerin doğuyor gecelerime”  (13)

Üzüntüsünün bir kısmını da ondan hiçbir anının elinde olmaması teşkil ediyordu. Israrla beraber fotoğraf çektirmekten kaçındığı gibi, vesikalık bir fotoğrafını bile vermeği çok görmüştü kendisine. Oysa kendi fotoğrafına bir vesile ile el koymuş; “Bende kalsın” demişti, saklarcasına.

Nusret bilemezdi fotoğrafı yanında, koleksiyon gibi çiçeklerinin de jelâtinler içinde saklandığını, kitaplardaki imzaların bantla muhafaza altına alınıp, değişik renk kâğıtlarla kaplandığını.

Kalp kalbe karşıydı(14), ama o kalbin kalbe karşı olduğunu ne bilmek, ne yaşamak, ne de yaşatmak dileğindeydi.

Evvelden mazeretleri vardı kendince Zinnur’un. Şimdi ise engelsiz gerçek; eksikliği idi. Mutluluk mu? O geçemeyeceği bir köprüydü. Tek bacakla Sırat Köprüsünden geçeceğine inanırdı da, mutluluk köprüsünden geçmeyi havsalası(15) alamazdı, inanası yoktu çünkü. Hem neden inanmayı düşünsündü ki?

Zaman ilâçmış, her dert için. Nice denemeler yapılmış; “Hicran dolu bir aşkın ilâcını bulmak” için. Hangi tabip, nasıl bir deneme yapmış da, bulmağa çalışmıştı ki? Ya da çağdaş bir büyücü; “Biraz davul, azıcık minare gölgesi karışımıyla, tamamdır arkadaş!” demiştir ki? “Rüzgâr söylüyordu şimdi o yerlerde şarkıyı…” (16)

Nusret şehrine geri döndüğünde şehir yine aynı şehirdi. Evler yine aynıydı. Değişen yalnızca tarihti. Belki de hisler…

İş aramak için, ya da başvuru yapmak için bol bol vakti vardı. Henüz almamıştı teskeresini. Bu nedenle uykusuzluğunu tükettiğinin ertesi günü, annesini evinde kendiyle, komşularıyla baş başa bırakarak onlara gitti.

Kapıyı çaldı. Yine “Kim O?” demeden açmıştı kapıyı Binnur. Büyümüştü, iki yıl içinde. İki yıl kısa bir zaman değildi.

“A! Nusret Ağabey!”

“Merhaba Binnur! Annen, baban, ablan evdeler mi?” dedi bir taraftan kocaman olmuş kızı kucaklarken.

“Babam dükkânda, akşama gelir. Annem semt pazarına gitti, o da birazdan gelir herhalde. Ablam yukarda, kitap okuyor.”

Garip bir hissin etkisi altındaydı Nusret. Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak üst kata çıktı. Zinnur, tekerlekli bir sandalyeye oturmuş, pencereye doğru dönmüş, kitap okuyordu, seslerden habersizdi sanki:

“Merhaba Zinnur! Bir selâmı esirgemezsin herhalde benden, değil mi?”

Döndü, dünyasının keşfedilmesinden rahatsız, şaşırmış gibiydi:

“Merhaba Nusret Bey!” dedi yapmacık(17) bir duygusuzlukla.

“Bana evvelden sadece ‘Nusret’ derdin? Bu değişikliğe sebep aradan geçen iki sene mi?”

Zinnur, bir cevap bulamamanın sıkıntısı içinde başını önüne eğdi sadece. Nusret devam etti:

“Geri döneceğim demiştim. Geldim ve seni hâlâ seviyorum, istiyorum. Şimdi de içtenlikle soruyorum; benimle evlenir misin?”

Zinnur başını kaldırdı. Gözlerinde gözükenler anlamsızdı:

“Nusret! Niye iki yıl önceki sözleri bana tekrarlattıracak kadar zalim olmaya zorluyorsun ki kendini? Bana acımanı istemiyorum…”

“Aşkın elde, ayakta, dış görünüşte şekillendiğini mi söylemek istiyorsun Zinnur? Bunun cevabının; ‘Hayır!’ olduğunu sen de biliyorsun. Ben sana aşığım. Ben seni seviyorum. Ben seni istiyorum. Senden başkasını sevemem. Senden başkasını sevgili olarak görmem mümkün değil. Yalnız ve hep seni sevdim. Bu ayrılığa da sana dönüş olduğu için, sonunda sana geleceğim için gayretli oldum. Benim için tek saadet var. Bugün, yarın, ömrümün tümünde sonuna kadar her gün için sen.”

Düşünürcesine durdu bir an sessizlikte:

“Eğer sen beni kendine lâyık görmüyorsan, o zaman başka. O zaman iki ayrı insan oluruz. Yaşantımız, düşüncelerimiz, duygularımız ayrı olur. O zaman bağışla beni, sensiz olduktan sonra beklentim de olmayacağı için yaşamam anlamını yitirir. Ondan sonra ha ölmüşüm, ha sürüklemişim bedenimi anlamsız, gayesiz… Hiç önemli değil sonrası, sonraları…”

“Sus! Lütfen sus Nusret! Değer verdiğim bir insansın. Ümit yaşama gönlünde, ama sözlerini düşünmem için bana biraz zaman ver. Lütfen. Düşünmem gerek, hazır değilim çünkü. İnan ve şimdi git lütfen!”

“Peki. Sondan bir evvelki sözüm; ‘Kapın her çalındıkça, o mudur?’(18) deyip beklemeni istemediğim için, her gün bizimle ilgili düşüncelerini yoğunlaştırman için kapını çalacağım. Ta ki bıktırıncaya ve bana cevap verinceye kadar. İkincisi de şu; söylemem için lütfen izin ver, bağışlaman dileğiyle söylüyorum; anlamsız olarak yorumlanacak davranış ve düşüncelerini sonlandır lütfen. İkimize de ızdırap çektirmeğe hakkın yok.”

Nusret’in çıkışını beklemedi Zinnur, tekerlekli sandalyesi ile birlikte pencereye döndü yüzünü; “Unutmayacağım söylediklerini” diyerek.

“Allahaısmarladık” diyen Nusret’e yüzünü çevirmeden; “Güle güle!” dedi.

Nusret kapıya yöneldi. İkilem içindeydi. Duygularını kesinlikle çözmüştü Zinnur’un. Gitse miydi? Kalsa mıydı? Kestiremiyordu kapı önünde. Bir ses, belki içinden gelen, engellemişti dışarı çıkmasını. Kapı önüne kilitlemişti onu, dipçik gibi, dimdik.

Kapı elinden kaydı, kapandı, dışarı çıkamamış içeride kalmıştı, ister-istemez. Onun kokusunun tümünün sindiği odada nefes bile almadan onun sessizliğini dinlemekten hoşnut gibiydi. Oysa…

Zinnur zapt etmeye çalıştığı duygularının geriliminin uç noktaya savurduğu dermansızlıkla başını iki elleri arasına alarak hıçkırarak ağlamaya başladı:

“Allah’ım! Benim de sevmeye, sevilmeye hakkım yok mu? Mutlu olmayı dilemedim mi senden? İlk günden beri sevdiğim insana ne derim, ne diyebilirim bu eksikliğimle? Mutlu edebilir miyim onu bir tek kendimle, bu sandalyeyle? Sevdiğimi biliyorsun Rabb’ım. Ben de onun bana acımadığına, onun da beni başlangıçtan beri sevdiğine inanıyorum Allah’ım. Bana doğruyu göster. Yanlış yaptırma bana. Yardımcı ol!”

Devam edecekti Zinnur belki, yakarışına. Ama Nusret daha fazla dayanamadı. Kapıyı geri dönmüşçesine açıp kapadı:

“Allah seni duymam için beni geri gönderdi. Benimle evlenmeyi kabul ediyorsun, değil mi Zinnur?”

Daha fazla beklemelerine gerek yoktu. Birbirlerinin kollarındaydılar. Nusret olağan bir diz çöküş içindeydi. Kendi gözlerine de yaşlar dolmuştu. Zinnur ağlamasını kesmemişti zaten.

Gözlerinden akan bu kere saadet gözyaşları idi. Özlemle, gecikmişçesine, giden zamanı durdurmak, geçen zamanı geri çağırmak istercesine bağlanmış, kenetlenmişlerdi, birbirine.

Dünya umurlarında değildi. Telâfi etmek istercesine birbirinin kokusunu içlerine çekiyor, gözlerini, kulaklarını, yanaklarını, neresi rastlarsa rastlasın, çekinmeden, içtenlikle, gecikmişçesine öpüyor, öpüyorlardı.

Zinnur kalbinin sesini, dudaklarına yansıttı:

“Seviyorum. Hem de çok!

“Ben de, ben de… Ben de seni seviyorum, hem de çok!”

Dışarıda yeni bir sonbahar yağmuru başlamıştı. Aşağıdan Zinnur’un annesinin sesi geldi:

“Yağmur ani bastırdı!...”

 

YAZANIN NOTLARI:      

(*) Zinnur ve Nusret gerçek yaşamda bir aile idiler, çoluk-çocuklu, torun-topalıklı. Kardeşim Zinnur’u kanserden yitirdim maalesef! (Genelde öykülerimin çoğunda çevremden isimlere yer vermeyi arzuladığımı belirtmeliyim).

(**) Bu öykünün ismini yine bir şarkıdan esinlenerek “Ah bu şarkıların gözü kör olsun…” (Güfte: Şahin ÇANDIR, Beste: Avni ANIL, Makam: Kürdili Hicazkâr) koymak istedim. Ama “Yağmur Ani Bastırdı” bana daha inandırıcı ve sevecen geldi. Tercihim de o oldu.

(1) Panorama; Yüksek bir yerden bakılınca göz önünde uzanan geniş genel durum ya da görünüm.

(2) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

(3) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda olan, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(4) Makul; Akla uygun akıllıca, mantıklı, uygun ve elverişli davranış.

Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.

Makbul; Kabul edilen, kabul gören. İlgi gören, hoş karşılanan, beğenilen.

(5) Kavil; Söz, söz verme, anlaşma, sözleşme.

(6) İlham Kaynağı; Esinlenmeyi ve içe doğmayı sağlayan şey.

(7) Rüzgâr uyumuş,  ay dalıyor, her taraf ıssız… Güftesi; Cenap Muhiddin KOZANOĞLU’na, Bestesi; Refik FERSAN’a ait Acemkürdi Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.

(8) Osmanlı Kadını; Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

(9) Zırvalamak; Boş ve anlamsız sözler söylemek, saçmalamak.

(10) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek); Sakınmadan, çekinmeden, korkmadan konuşmak. Açık, net, gerekli doğruları gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmek.

(11) Kös Kös Geri Dönmek; Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek.

(12) Pelesenk; (Doğrusu Persenk) Dilimize iyi haliyle yerleşmiş; konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz dizisi. Aslı bir nevi ağaçtır.

(13) Ne mektup geliyor ne haber senden…” diye başlayan, nakaratı; “Gözlerin doğuyor, gecelerime” isimli eserin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.

(14) Uyandım seninle birden… diye başlayan, nakaratı; “Kalp kalbe karşı derler” olan, Aslı GÜNGÖR’e ait bir şarkı.

(15) Havsala; Zihnin bir şey anlama ve kavrama yetisi.

(16) Rüzgâr söylüyor, şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı…” isimli eserin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup, Türk Sanat Müziği eseri, Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(17) Yapmacık; İçtenlik taşımayan, içten olmayan, düzme, yapay, yapma şeklinde.

(18) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.