Merkezi Sistemle okunan Kuran-ı Kerim’i dinliyordum, geçen yılların yorgunluğunda, mezarlıkta. Belki okul ve iş hayatımın yoğunluğundan, belki de anadan-atadan öğrendiklerimi yeterli görerek Kur’an okumasını öğrenmemiş, öğrenememiştim.
O, babamı bizden ayıran uçak kazasının üzerinden bir yıl, tam bir yıl geçmişti. Ne bir-iki gün eksik, ne bir-iki gün fazla, tam bir yıl.
Kesin bir duygusallıkla babamsız geçen zamanı irdelemeğe çalışıyordum, mezarının başında, müezzinin okuduğu “Yasin Suresi’nin sesinde.
Yan taraflardan bozuk bir Türkçe aksanıyla bir hanım sesi duydum:
“Meraba Anne! Ben geldim!”
Başımı sesin geldiği yöne döndüm. Bir bayan, siyah köşeli gözlüklü, başında siyah bir örtü, siyah bir elbiseyle. Etekleri kısadan uzun, uzundan kısa sayılırdı, mini etek sayılmasa bile, belki de mini etekti, mezarlıkta kendince dikkat edilmesi gereken.
Hatta gelenek, görenek ve sofuca düşüncelere aykırı olarak kolları kısa, göğüs yakası V şeklinde açık gibiydi elbisesinin. Parıldar şekilde bir haç gözüküyordu bu aralıkta.
İki-üç mezar ötemde, oldukça bakımlı bir mezarın başında, belki daha önce yabancı filmlerde görmekten hatırladığım bir şekilde, sağ elinin parmaklarını göğsüne, alnına, sağ ve sol omuzlarına dokundurarak haç işareti yapıyor, ya da bildiğimiz Türkçe ile istavroz çıkarıyordu(1).
Müslüman mezarlığında bir Hıristiyan, hem de mezarına çiçek koyduğu insana; “Anne!” diyen? Garibime gitmişti. Hani derler ya; ”Bir şey anladıysam Arap olayım!” diye. Neredeyse Arap’tım!
Babamın mezarına döndüm yine, aynı sadakatle, aynı dalgınlıkla, elimdeki Türkçe yazılmış küçük Mushaf(2) denilen kitaptan, Müezzinin okuduğu Yasin’i takip etmeğe çalıştım.
Yeni sesler, yabancı lisan, bozuk aksanlı Türkçe dikkatimi dağıtmıştı yine:
“No! No! İstemiyor ben!”
Mezarlıkta duygu sömürüsüne alışkın insanların, yabancı olduğunu hissettikleri genç bayanı hapsetme amacına yönelik girişimlerini, duygusuzca sonuçlandırmak arzusunda olduklarını gördüm.
Herhalde yardım etmeliydim. Yerimden doğruldum, yanlarına gittim. Sekiz, belki de on kişilik, ellerinde pet su şişeleri, bohça halinde kutsal kitabımız, ya da meali ile ilgili kitapçıklarla, bir kısım alacalı-bulacalı örtüleri göstermeye çalışan gruba;
“Rahat bırakın bayanı!” diye bağırdım.
Grup dağılmaya pek niyetli görünmüyordu. Aklıma, o sıralarda yeni yeni kullanılmaya başlanan cep telefonum geldi. Cebimden onu çıkardım;
“Yoksa buraya Polis Ekibini mi çağırayım, sizleri dağıtmak için?”
Grup hareketlendi, belki de Sivil Polis olabileceğim düşüncesiyle olsa gerek, birinin işareti ile deyim yerindeyse tam anlamıyla “Çil yavrusu gibi(3)” dağıldı.
Yabancı bayanın merak ve endişe dolu gözlerini görmesem bile hissediyordum üzerimde. Oldukça bakımlı, beyaz mermerden yapılmış mezarına bırakılan buketten, belki de anlamsızca, belki de bir ölüye saygım için bir karanfil sapını çekerek, çiçek kısmı Kıble’yi gösterecek şekilde mezarın baş tarafına koydum.
Belki de arzum; ölünün ismini öğrenmekti. İsim, bir Türk ismiydi, soyadı da. Başka türlüsü de olamazdı zaten bir Müslüman mezarlığında, diye düşündüm. Ölüm tarihi babamınki ile aynıydı. Muhtemeldir ki, düşen uçağın yolcularıydılar, her ikisi de, kim bilir?
Döndüm genç bayana baktım. Boynundaki haçı bu kere daha yakından gördüm.
Yirmi iki-yirmi üç yaşlarında ya var, ya yoktu. Uzun boylu sayılırdı. Kumraldı, saçları kısa, sarı ve fakat boyalı gibiydi, tarak aralarından kahverengiye yakın siyahımsılar görünüyordu. Galiba biraz da yorgun gibiydi.
Konuşmadan; “Buyurun! Duanıza veya konuşmanıza devam edin!” anlamında elimle mezarını işaret ettim, avuçlarımı açarak yönlendirmek istercesine, kendi mezarıma dönerken.
“Mersi, teşekkür ederim!” dediğini duydum. ”K” harflerini “G” harfine yakın “T” harfini de dilini ısırır gibi “D” harfine yakın söylüyordu; “deşeggür” gibi. Hocam buna; “Kafları gayın gibi çatlatmak!” derdi, bir hafta bile devam etmekte zorlandığım Kuran Kursunda. Zaten öğrendiklerim de; “elif, be, te, se, cim karnına bir nokta” ile “elif üstün ‘E’, elif esre ‘İ’, elif ötre ‘Ü’ demekten öteye geçmemişti.
Yasin bitti. Son bir kez Fatiha okuyup avuçlarımı açarak yüzüme sürdüğümde, yakınımdaki mezarın yanında aynı benim gibi yere çömelmiş olduğunu, ellerini benim gibi yüzüne sürdüğünü fark ettim ayağa kalkışımda.
“Merhaba!” dedim.
“Meraba!” dedi, “H” harfini geldiğindeki gibi yutarak yine.
Durdu, belki anlatmak, belki tekrar teşekkür etmek istiyor, Türkçesinden utanıyor gibi, sorusunu tamamlama endişesini yaşar gibiydi:
“Annem uçaktan düştü, öldü. Sizin…?”
Cümlesini bitirmedi, sorusunun cevabını almak ister gibi, döndü, Babamın mezarının baş tarafına geldi, ismi ve tarihi okuduktan sonra yineledi;
“Sizin Mehmet Bey de mi uçaktan düştü, öldü?”
Söylemek istediklerini anlamıştım:
“Evet, Babam da aynı uçaktaydı ve uçak düşünce, o zaman öldü!”
“Çok üzgünüm. Yaşamak lâzımdı, ama kısmet yokmuş öyle. God… God… Allah affetsin, günah varsa…”
Türkçe “Allah” demeyi aklına getirinceye kadar kendi lisanında “Allah’ı” tekrarlamıştı bir kaç kere. “Allah” derken de “L” harflerini çok yumuşatmış, sondaki “A” harfini de “E” harfine yakın söylemişti.
Tane tane konuşuyordum, belki de Türkçeyi öğretmek arzusuyla:
“Kaderleri böyleymiş. Allah günahlarını affetsin. Yaşadıkları yer Cennet olsun.”
“Cennetteler sanır mısın?”
“İnanıyorum, Cennettelerdir.”
Kenara çekildim. Mezarların dar aralıklarından geçmesine yardım etmek için ellerimi uzattım. Elini uzattı, ellerimi tuttu. Sıcaktı elleri, bugüne kadar hiç duyumsamadığım kadar.
Geniş yola çıktık, yan yana gibi yürüyorduk. Hatta benden biraz geride yürümek gayretindeymiş gibi hissediyordum. Bir şey söylemek istesem, geriye dönmem gerekecekti. Sordum:
“Neden geriden geliyorsunuz?”
“Müslüman gelenek. Bende saygı var size. Erkek önden, kadın arkadan gidermiş lâzım! Hem bir erkek, ona dört tane hanım, falan…”
“Kim söyledi bunları size?”
“Öyle öğrendi ben.”
“Yanlış öğrenmişsiniz. Burası Türkiye. Modern bir ülke, kadın-erkek eşit. Tüm Avrupa ülkelerinden farkımız yok bizim. Yanıma gelin lütfen. Hem siz Türk değil misiniz? Mezarda Türk ismi yazılıydı.”
Azarlar gibi konuşmuştum biraz, ama bir iki dakika içinde yavaş yavaş ben de onun gibi konuşmaya başlamıştım.
“Ben İngiliz. Babam İngiliz, Türkiye’de çalıştı. Annem Türk, görmüş, evlenmiş. Sonra İngiltere gitmişler. Bakmışlar ben doğdum. Türkçe annem öğretti beni, çok biraz. Bazen yaz tatil için geldik Türkiye. O zaman daha çok Türkçe konuştum. Ama çok zaman konuşamıyorum, anlayamıyorum. Bazen ‘Zaman’ diyorsunuz, bazen ‘Vakit’, bazen ‘Siyah’ diyorsunuz, bazen “Kara”, bazen “Anne” diyorsunuz, bazen ‘Ana’, bazen ‘Valide’. Hangisi çok doğru? Şaşırıyorum, anlamıyorum. Türkçe zor çok, anlamak kolay yok!”
“Adınız ne?”
“Adım An. İngilizce ‘Anne’ yazıldı, ‘An’ okundu. Annem bir daha isim koymuş: “Su” ‘Water’ yani(4). İngilizce isim; ‘Sue’ gibi. Tüm belgelerde, Pasaport filân hep iki isim yazılı. Ama İngiltere’de bana hep ‘An’ çağırırlar. İngilizce bilirsiniz mi? O zaman daha doğru anlatırım söylemeyi.”
Kopuk cümlelerinden anlıyordum söylemek istediklerini ama “Burası Türkiye, Türkçe konuşulmalı” şeklindeki inadımdan vazgeçerek anlatmasına rahatlık sağlamalıydım.
“Evet, İngilizce biliyorum. İşimin bir bölümü İngilizce bilmemi zorunlu kılıyor. Hem Türkiye’de misafirimizsiniz, size yardımcı olmam gerek!”
“Misafir?”
“Konuk yani.”
“Konut? Konut; ev demek?”
“Onun sonu ‘T’ harfi ile yazılır, ‘Ev’ demek tabii. Ben ‘konuk’ dedim. Sonu ‘k’ harfi ile biter. İngilizce; ‘Guest’ demek.”
“Türkçe zor, İngilizce kolay. Let’s speak English, please!” (4)
Bu arada yürüyerek mezarlığın çıkış kapısına gelmiştik. Ve İngilizce konuşarak daha iyi anlaşmaya başlamıştık, sanırım.
“Su Hanım. Önce şunu sorayım size. Herhalde annenizi ziyaret için ve belki birkaç gün için geldiniz Türkiye’ye. Kaç gün kalacaksınız burada?”
“Yalnız bir gün. Yarınki uçakla İngiltere’ye döneceğim yine. Bugün için İstanbul’a uçak bileti bulamadım. Bir gün de İstanbul’da kalıp öyle dönmek istiyordum İngiltere’ye, ama bu sefer uygun değilmiş.”
“Mezarlığa ne ile geldiniz? Hangi otelde kalıyorsunuz?” Damdan düşer gibi, hem teklifsizce sormuştum, galiba.
“Taksi ile geldim. Otelin adı bu kartta yazılı. Ama farkında mısınız? Siz benim ismimi biliyorsunuz. Ben sizin isminizi henüz öğrenemedim.” dedi.
“Babamla aynı ismi taşıyorum; Mehmet yani. Biz Türkler bazen baba, ya da dede, anne ya da anneanne, babaanne adlarını veririz çocuklarımıza. Tesadüftür ki, benim hem baba, hem dede ismim Mehmet, yine. İngiltere, ya da Amerika’daki gibi isimlerimizin sonuna; Jr. (4) ya da Junior(4) gibi ek almadan. Babamız yaşarken de kullanırız aynı ismi. Ailem, yakınlarım, bazen de arkadaşlarım kısaca ‘Memo’ derler bana. Hani İngilizcedeki ‘Andrew’ yerine ‘Andy’ denilerek bazı isimlerin kısaltılması gibi.(5) Siz benim isimlerimden hangisini uygun görürseniz, onu kullanın.”
“Memo, daha kolay geliyor bana!”
“Önce İstanbul’u görmek istiyor musunuz? Onu söyleyin bana.”
Emir verir gibi patavatsızlığım(6) üstümdeydi. Garip olan şu ki, genç kız hiç tepki göstermeden kayıtsız olarak cevaplıyordu, ne sorarsam sorayım, nasıl sorarsam sorayım.
“Tabii. Görmeyi çok istiyorum, hiç görmedim, belki biraz havadan, bulutların arasından, öylesine işte, aktarma yaparken Ankara’ya.”
“Beni yeni tanıdınız, on dakika kadar önce. Ama bana güvenebilir misiniz?”
“Güvenmemem için sebep mi var!” İçtendi, fesat yoktu içinde ve belki de her şeyi kendi görüş açısı içinde cevaplıyordu.
“Güvenmemeniz gayet doğal! İstanbul’da bir işte çalışıyorum. Pazartesi görevimin başında olmalıyım. Bu nedenle arabamla gelmiştim, yalnızca bu ziyareti yapabilmek için. Annem biraz rahatsızdı, kardeşim de ona bakmak için bana katılamadı bu ilk sefere. İsterseniz sizi İstanbul’a götüreyim, arabam müsait. Yarın, uçağınız hangi vakitte ise uçağınızın kalkacağı o vakte kadar da gezdireyim sizi. Annem iyileşmiş olursa o ve kız kardeşim de katılır bize.”
İngilizceyi bu kadar yoğun konuşabildiğime şaşırmıştım. Maşallahım vardı, makineli tüfek gibi sıralanıyordu cümleler.
Durdum. Bu herhalde nefeslenmem için olsa gerekti. Makineli tüfeği tekrar başlattım yoğun ateşine:
“Uygun görürseniz, oteldeki ve Ankara-İstanbul uçağındaki yerinizi iptal ettiririz. İstanbul’da misafirimiz olursunuz. Annem ve kız kardeşim sizinle tanışmaktan mutluluk duyarlar. Hem belki de bir yıldır karşılaşmadığınız Türk yemekleriyle damak zevkinizi karşılar, bazı özlemlerinizi biraz olsun unutursunuz, annemle, kız kardeşimle konuşurken.”
Durdu düşünür gibi Su:
“Güzel fikir. Ama izin verir misiniz? Anneme yarın da uğrayacağım düşüncesiyle ‘Allahaısmarladık!’ dememiştim. Geri dönelim. ‘Allahaısmarladık!’ demek ve tekrar dua etmek istiyorum onun için.”
“Tabii, dönelim.”
Mezarın başına geldiğimizde; “Ben geldim!” dediği zamanki hareketleri yapmaktan çekindi gibi geldi bana.
“Annem Müslüman idi. Bu nedenle soy ismini değiştirmedi. Rica etsem onun için de ellerini açarak, okuduktan sonra yüzüne sürdüğün duayı okur musun? Hem de seslice. Annem için ben de Müslümanlar gibi dua etmek istiyorum.”
“Peki. Ama önce her ihtimale karşı yeniden abdest almam gerek!”
“O ne demek?”
“Kısaca yıkanmak bir bakıma. Yarım yıkanmak da diyebilirsin.”
“Burada mı, şimdi mi?”
“Evet! Gayet kolay. Yakında çeşme var. Ben çeşmeye gidip hemen geliyorum.”
“Ben de seninle geliyorum.”
Önce mendilimi çıkardım cebimden. Sonra paçalarımı kıvırarak çoraplarımı çıkardım ayaklarımdan. Çoraplarımı cebime koymak üzereyken elini uzattı. Tiksinmeden çoraplarımı avuçlarına aldı.
Daha önce de mendilimi almıştı ve dürümlerini açmıştı. Besmele çekerken, okurken ve abdest alırken tüm hareketlerimi izlediğini hissettim.
Abdest almam bittiğinde, bir taraftan mendilime siliniyor, bir taraftan da sevabının tamamlanması için “Kadir Suresini” okuyordum.
“Abdest bu mu?” diye sordu.
Duam bitmemiş olduğundan, sadece başımı salladım, çoraplarımı elinden alırken.
Hemen avuçlarını açtı gökyüzüne doğru. Sureyi okumayı henüz bitirmiştim.
“Sonra!” dedim, avuçlarını ellerimle kapatırken.
Ayaklarımı ona hissettirmeden pantolonumun paçalarına silerek çoraplarımı giydim. Ellerimi tekrar yıkadıktan sonra kenara çekildim;
“Bugün sen de yalnız ellerini yıka. İleride belki sen de abdest alırsın inşallah!” dedim.
Ellerini yıkadı sessizce çantasından kâğıt mendil çıkarak ellerini kuruladı ve kâğıtları topak(7) haline getirerek cebine koydu.
Mezar aralarından öncesinden de olduğu gibi bazen elini tutup yardım ederek, bazen yardım isteğine cevap vererek annesinin mezarı başına geldik tekrar.
Tekrar sesli bir şekilde besmele çekerek, avuçlarımı açtım. Kısaca hatim indirerek(8), Fatiha Suresi ile duamı bitirdim ve ‘Âmin’ dedim.
“Amen!” dedi.
“Yanlış! ‘Âmin!’ diyeceksin!”
“Âmin!” dedi seslice. Mezarın üstündeki karanfilleri düzeltti, bir tanesini özenle aldı. Benim daha önce koyduğum karanfilin yanına dikkatle koydu, bir diğerini alarak babamın mezarına yöneldi:
“Babanız için de okuyalım yeniden!”
Babam için de okudum tekrar. Âmin’lerin sonunda annesinin mezarına yerleştirdiği gibi yerleştirdi karanfili. Bu arada başında uçuşan bir arıyı kovmak istercesine ellini sallarken; “Oh! Bees(4)!” dedi.
Yan taraflarda mezar ziyaretine gelen ve İngilizce konuştuğumuzu fark eden genç delikanlılardan biri; “Yes, vız vız!” dedi, “Evet” kelimesini oldukça uzatarak…
Acelesi olmayan, aceleci insanlar vardır, hani ayakları gitmek ister de, gönlü istemez, kişi gitmemek için direnir. İkimiz de oralardan, onlardan ayrılmak istemiyor, ama ikimiz de bu beraberliğin tüm saniyelerini değerlendirmek arzu ve zorunluluğunu duyuyorduk, sanırım.
Eski model, sarı renkli, yabancı orijinli bir arabam vardı. Su yanımda geldi ve kapıyı açmamı bekledi, ön tarafa oturdu ve hemen emniyet kemerini bağladı.
“Türkiye’mizde maalesef bazı şeyler Trafik Polisi korkusuyla yapılır, emniyet için değil. Alışkanlığınız ne güzel. Ben de size uyacağım, kendi başıma da olsam, her zaman uyguladığım gibi.”
Bir sigara yaktım, “Özür dileyerek, izninizle” diyerek. Sigara içmemi ayıplıyormuş gibi geldi bana, bu hissi yaşadım.
Ankara’ya çok kereler görevli olarak gidip gelmiştim. Hatta İstanbul’a gelmeden önce de ailece Ankaralı idik. Su’nun kaldığı otel, merkezi bir yerde, iyi, bilmem kaç yıldızlı ve oldukça pahalı idi. Bulmam zor olmadı tabii, aramadan.
Güzel olan bir tarafı saat on ikiye gelmemiş olduğundan o günkü ücreti almamış olmaları idi. Odasından bavulunu almağa gittiğinde elbiselerini değiştirmiş, karpuz çiçeği rengi bir elbise giymişti. Gözlüklerini de çantasına koymuştu galiba. Gözleri kahve, siyaha yakın, koyu kahverengi idi.
Bavulunu bagaja koymak için elinden aldım, oldukça hafif idi. Sonra Havayollarına gidip Ankara-İstanbul arası Uçak Biletini iptal ettirdik. Artık beraberce yola çıkmaktan başka düşüncemiz yoktu.
“Hemen yola çıkalım mı? Yoksa acıktınız mı? Ankara’nın kıymasız döneri meşhurdur. İsterseniz bir tadına bakın. Beğenmezseniz başka şeyler de ikram etmeyi düşünürüm.”
“Döneri biliyorum. Tekrar hatırlamak isterim. Eğer zamanımızı engellemeyecekse niye tadını hatırlamayayım ki?”
Lokantada servisi beklerken sordum:
“Kimsiniz? Anlatacak mısınız? Yoksa ben mi tahmin edeyim, anlatayım?
“Sizce hangisi uygun?”
“Olasılıklarla uğraştırmak yerine anlatsanız…”
“Sonra da siz anlatacak mısınız? Tanışacak mıyız yani?”
“Tabii. Anayola çıkınca. Yol deyince bakın aklıma geldi. Ankara’da gezmek, görmek istediğiniz, aklınızda kalan, çocukluk anılarınızda şekillenen bir yer varsa götüreyim sizi.”
“Ankara’ya çok kereler geldim, gittim. Akrabalarımız da var annem tarafından, ama şu anda nerede oturduklarını hatırlamıyorum, yanıma adreslerini almamışım da. En son cenazede karşılaşmıştık, bir yıl önce. Şu ana kadar karşılaştıklarım olmadığına göre annem gibi benim de unutulmuş olmam mümkün. İstanbul’u hiç görmedim. İstanbul’u görmek-gezmek isterim.”
“İstanbul’u bir-bir buçuk günde bitirmek kesinlikle olası değil, ama yine de size bir-iki parçasından bir-iki kesit sunabiliriz kardeşimle, belki.”
“Siz İstanbul’da olacaksınız ya. Bakarsınız, daha sonraları ziyarete gelirim özel olarak. O zaman gezerim, görmem gereken yerleri. Davet etmez misiniz beni, yoksa?”
“Neden olmasın. Memnun oluruz tabii. Hatta şimdiden dönmeyin, biletinizi ertelettirelim, diyorum. İstediğiniz kadar kalın.”
“Bu olanaksız. Londra-İstanbul-Londra, gidiş-dönüş biletim, hem de tenzilâtlı tarifeden. Başka tarihe erteletmem mümkün değil. İleride belki. Teklifinizi unutmayacağım.”
“Teklifim ömür boyu geçerli!”
Gönlümden geçenler, bir anda dilimden de dökülüvermişti, kısa bir süreye sığan. Yorumunu yapmaya fırsat bulamadan dönerlerin masamıza gelmesi, şansım olmuştu belki de.
Yola çıktığımızda yaz mevsimi dolaysıyla ileriye alınmış saatlerin durgunluğunda öğle ezanı henüz okunuyordu. Kim bilir kaçıncı kez duyuyordu ama bu sefer sese kulak verişini hissedince, arabayı kenara çekip durdum, rahatça dinlemesi için.
Ezan bitti.
“Etkilendim!” dedi. Boynundaki haç şeklindeki kolyeyi fark ettirmek istemezcesine boynundan çıkarıp çantasına koydu. İlgilenmememi istemişti galiba, ben de öyle yaptım.
“Süratle otoyoldan mı gidelim, yoksa gezerek gitmeyi mi tercih edersiniz?”
“Bana İstanbul gerek. Türkiye’de kalan zamanımın tümünü İstanbul için harcamayı isterim.”
“O zaman sıkı tutunun. Yaklaşık dört-beş saatlik zaman gerekecek bize. Önce cep telefonumdan anneme-kız kardeşime telefon edeyim. Nasıl olduklarını sorayım. Bir isteklerinin olup olmadığını sorayım. Sonra da sizin misafirimiz olduğunu söyleyeyim. İstediğiniz özel bir yemek var mı? Söyleyeyim, hazırlasın kardeşim.”
“Yalnızca karnıyarık, bir de cacık, sarımsaklı olsun, üstüne de nane-pul biber koyarlarsa sevinirim. Bir yıldır, annesizliğimden beri özlediğim tek yemek bu. Annem o kadar güzel yapardı ki! Sanırım kardeşin de öyle güzel yapar. Hem ismi ne kardeşinin? Kaç yaşında?”
“Sanırım karnıyarığı dediğiniz gibi güzel yapar kardeşim. Kardeşimin ismi Emel. Gözleri seninkiler gibi. Saçları kumral. Aşağı-yukarı senin yaşlarda. Bu sene Eylül ayında mezun olacak Üniversiteden. Gidince, eve ulaşınca tanışacaksınız ya! Niye detaylı tarif etmeğe çalışıyorum ki?”
İngilizcede “Sen” ve “Siz” aynı kelime olarak kullanılıyor. Veyahut da İngilizler hep centilmen ya, “Sen” kelimesini hiç kullanmıyorlar. Düşüncelerimi satırlara dökerken bazen “Siz” diye yazıyorum, ama o belki de “Sen” diyordu Türkçesinde.
Ya ben? Bilemiyorum. İyi ki İngilizcede “You(4)” kelimesi vardı. Şu İngilizler gerçekten kibar insanlardı vesselâm, lisanlarını yoğururken bugünkü “ben”i de daha o zamanlardan “Siz!” olarak düşünmüşlerdi!
Şehirden çıkmadan önce bir kenarda durarak cep telefonumdan evi aradım. Emel çıktı telefona. Kısaca anlattım ona yaşadıklarımı ve isteklerimizi, eğer mümkünse. Ve gelişimize kendisinin de hazır olmasını istedim, gezmek-gezdirmek için misafirimizi. Arzularsa annemin de bizimle birlikte olabileceğini söyledim.
Yola çıktık ve anlatmağa başladı:
“Benim yaşım Emel’den bir yaş fazla. Ben de Üniversite’de okuyorum, ama bu sene değil, herhalde ancak seneye mezun olabileceğim. Çünkü annemin ölümü beni sarstı ve bir kısım sınavlarımda maalesef başarılı olamadım…”
Dikkatimi yoldan ayırmadan onu dinliyordum. Gerekenlerin zihnimde yer etmesine çalışıyordum. Ne Üniversite yıllarımda, ne de meslek hayatımda yaşamadığım duyguların varlığını hisseder gibiydim, hem de şu kısa, şu çok kısa anlar içinde.
Gecikmiş insanların duygularında hep böyle karmaşa mı olurdu? Isınmak başka şeydi, yakın olmak, yakınlaşmak; hem de duygusal olarak, başka şeydi. Çok değil, bir yirmi dört saat sonra “Allahaısmarladık” la bitecek bir nokta için ümit var olmak tuhaflık, fazlasıyla iyimserlik değil miydi?
Öyleyse yola vermeliydim kendimi, benzin de bitmek üzereydi. Düşüncelerimden biraz da olsa uzaklaşmak için Benzin İstasyonuna girmek üzereyken;
“Siz, kendinizden hiç bahsetmeyecek misiniz?” demesi ile düşüncelerimde kendim kendimle yaşamaktan utandığımı hissediyordum.
“Tabii. Anlatırım ben de. Ama önce söyleyin, soğuk bir şeyler almamı ister misiniz?”
“Zaman kaybettirmeyecekse, bir meyve suyu alabilirim.”
Vaktine ne kadar da çok değer veriyordu? Benzini alıp yola çıktığımda;
“Siz neler bilmek istersiniz bilemiyorum, ama otuz yaşındayım, Ankara’da doğdum, İstanbul’da yaşıyorum. Mühendisim, bir fabrikada çalışıyorum, annem ve kız kardeşimle birlikteyim. Başka ne bilmek isterdiniz?”
“Nişanlısınız sanırım, elinizde yüzük var.”
“O; babamdan kalan bir hatıra. Onun için taşıyorum. Kalbim boş!”
“Ben nişanlıyım, arkadaşım var!” derken bana dönmüş, şu ana kadar ellerini tutarken bile fark etmediğim basit, belki de gösterişsiz demem gereken nişan yüzüğünü gösteriyordu.
Kısa zaman aralığı içinde ona döndüm. Gözlerine baktım arabanın süratini azaltarak. “Ümitlenme, düşünme, saçmalama!” demek miydi sözlerinin anlamı? Yorumlamağa çalıştım gözlerinde.
Düşüncelerimden vazgeçtim sonra ve farkında olmadan gaz pedalına bastım tekrar. Sanırım hayallerimdeki yanlışlıktan dolayı üzülmüş, süratimi ayarlayamaz duruma gelmiştim. İkaz etmek gereğiyle sağ kolumu çekiştirerek seslendi:
“Hızımız biraz fazla değil mi? Biraz geç gideriz, belki daha az yer gösterirsiniz bana, ama sağlıklı oluruz, değil mi?
“Affedersin, dalmışım, birden!”
Sağ kolumu parmaklarının ucuyla iki defa tokatlar gibi yaptı önce, sonra hafifçe sıktı;
“Dalma!” dedi.
Bu, bir emirdi belki, bir ümit canlanabilir miydi gönlümde, yadsıyamadığım: “Hadi canım sen de!” dedim içimden, beynimin ümit hücrelerinin hepsini yok sayarak.
Bir daha hiç konuşmadık desem, yeri. Gerçek anlamda ta eve gelinceye kadar. Uyuklamıyordu hiç, hissettiğim yorgunluğuna rağmen. Ön konsoldaki haritadan geçtiğimiz yerlerin isimlerini, özelliklerini soruyordu ara sıra. Cevaplıyor, ya da cevaplamaya çalışıyordum.
Yolda benzin almaktan başka bir-iki yerde daha durduk. Sigaradan rahatsız oluyordu, bilmiştim. Bu nedenle uzaktan uzaktan iki nefes de olsa arabaya binmeden önce şartmış gibi ciğerlerimi dumanla doldurmağa gayret eder gibiydim.
Durduğumuz yerlerde gerekliymiş gibi patates aldık, meyve aldık, pişmaniye aldık. Babasına hediye götürmek üzere o da pişmaniye aldı, tadına bakıp beğendikten sonra.
“Meşhurdur!” demiştim Türkçe olarak, “Daha önce tatmadığını” söylemişti. Söylemeğe gerek yok, “Türkiye’de misafirlerin parası geçmez!” deyip aldığının bedelini ben ödemiştim.
Eve geldik. Kornanın sesinden anlayan annem ve Emel dışarıya çıktılar. Emel Türkçe olarak;
“Hoş geldiniz!” dedi ve tam bizim örf ve geleneklerimize göre sarıldı, yanaklarından öptü. Su, biliyordu herhalde böylesine yakınlaşmayı ve yakınlığı, hayret etmedi. Annem de aynı davranışı tekrar etmişti, ama biraz uzaktan, mazeret olarak da
“Henüz iyileştim, hastalığım sana geçmesin, kızım!” demiş ve eklemişti:
“Hoş geldiniz! Buyurun, biraz dinlenin!”
Bu kere; “Hoş buldum!” derken, “L” harfini yine yumuşatarak söylemişti.
“Anneciğim, Bu Bayan; Su Hanım, istersen An Hanım da diyebilirsin, hangisi kolayına gelirse, ikisi de Türkçeye uygun. Kendisi Annesi tarafından Türk ve Babamla aynı kazada kaybetmiş Annesini. Su, yarın ülkesine geri dönecek. İstanbul’u hiç görmemiş. Bu nedenle akşam oluncaya kadar ona İstanbul’u ne kadar gezdirebilirsek onun için o kadar fazla şansı olacak. Eğer hazırsanız hemen gezmeğe başlayalım. Ben şu paketleri ve misafirimizin bavulunu eve koyayım önce.”
“Önce bir kahve, çay bir şey içip dinlenseydiniz?”
“Su Hanım gezmek istiyor, ‘Vaktim dar’ diyor. Daha sonra belki.”
“O halde Siz Emel’i de alın gezin. Kaçta gelirsiniz? Ona göre sofrayı hazırlayayım.”
“Akşam ezanı okunurken geri dönmeye başlarız. Sanırım ezandan en geç yarım saat- kırk beş dakika sonra evimizde oluruz, Allah nasip ederse. Yemekten sonra da hep beraber dışarıya çıkarız, bir de İstanbul’un ışıklarını gösteririz misafirimize.”
“Olur!” Dikkatli olun!”
Emel, önce ön kapıyı açarak misafiri oturtturdu ön koltuğa, sonra arka kapıyı açarak benim inmemi beklemeğe başladı merdivenlerden. Sanırım Emel’in niyeti, Su’yu incelemek ve onunla konuşmaktı. Oysa ona söylemiştim telefonda; “Su’nun nişanlı olduğunu ve evlilik ile ilgili muhabbetlere girişmemesini.”
Aynı şeyi, Su’nun bavulunu merdivenlerden çıkartırken anneme de fısıldamıştım; “Çıtı-pıtı(9) kız, genç-güzel, yakışır” gibi girişimlerde bulunmamasını tembihlemiştim, bir bakıma.
Arabaya bindiğimde Emel de binip arkama doğru geçti. Böylece Su tam görüş açısında kalıyordu.
“Plân yaptın mı Emel?”
“Yapmaz olur muyum Ağabey? Hem de iki seçenekli. Misafirimiz doğayı mı ister acaba, sanatı mı?”
Geriye döndü Su, sorar gibi;
“Doğa?”
“Doğa… Tabiat yani ve İngilizce olarak tanımlamağa çalıştım Emel’in söylediklerini.
“Doğa” dedi Türkçe ve ekledi:
“Doğa, doğa lütfen. Sanat başka zaman…”
“Pasaportunuz ve uçak biletiniz çantanızda mı Su Hanım?”
“Evet! Ne var olacak?”
Yine İngilizce konuşmam gerekti:
“Terminale uğrayıp biletinizi bir kontrol ettirelim, bir yanlışlık, ya da terslik olmasın! Gerçi kalırsanız seviniriz, ama aksaklık hiçbir zaman mutlu etmez beni, bizi. Bazen istenilmese de maalesef Türkiye’mizde beklenilmeyen aksaklıklar olabiliyor.”
Türkçe konuştu:
“Olur, Uçak Bilet bakalım. Ben Türkçe ders alacak ve gelecek sefere çok iyi Türkçe konuşacağım, annem gibi, sizin gibi.”
Önce İstanbul Yakasından, sonra Anadolu Yakasından Boğaz’ı gezmeğe çalıştık boydan boya. İstanbul Yakasında tepelerde çay içmeden önce, biletini kontrol ettirip okeylettik. Pazar günü, yani yarın 15.00 uçağı ile başlayacaktı yolculuğu ülkesine doğru.
Sigara içmemden rahatsız olduğunu çok iyi biliyordum. Sigaramı yakmış, belki de düşünmek, kendimi dinlemek arzusuyla gecikmeksizin deniz kenarına gelmiştim, çay içmek için durduğumuzda. Emel ve Su’nun bazen gülerek, bazen önlerindeki kâğıt peçetelere bir şeyler yazarak konuştuklarını görüyordum, yakınlaşmadan onlara uzaklardan. Gayet iyi anlaşıyorlardı sanırım.
Emel İngilizce biliyordu, ama yeterli değildi ve bunun sıkıntısını çektiğini anlatırdı hep. Neyse ki Su’nun da Türkçesi yeterli değildi, işte çata-pat karşılıklı anlaşıyorlardı, bazen yazarak, bazen şekiller çizerek (sanırım). Bu arada bazen biri diğerine; “Let it go!”(4) bazen de diğeri birine; “Forget it!”(4)diyordu anlamaz gibi olunca. Sanırım anlaşamadıkları cümle ya da kelimeleri bana sormak eğiliminde değildiler.
Ve uzaklardan akşam ezanının sesi duyuldu. Dönüşümüzün başlaması gerekli idi, masaya geldim. Türkçe ve İngilizce:
“Hazır mıyız? Let’s go!”(4) dedim.
“Hazırız!” dediler bir ağızdan ayağa kalkarlarken, gülerek.
Arabayı park yerinden aldım, getirdim. Bu kere ikisi de arka koltuğa oturmuşlardı.
Yine Türkçe ile İngilizce karışımı değişik bir lisanla konuşuyorlardı, Sanskritçe(10) gibi, gülüşüyorlar, ara sıra da kucaklaşıyorlardı, geri görüş (ya da dikiz) aynasından gördüğüm kadarıyla.
Eve geldik. Annem bir misafire hazırlanması gerekenin üstünde hazırlık yapmıştı. Hatta o kısa zaman dilimi içinde ev eriştesi, şekerpare bile yapmıştı. Sanırım baklavayı, meşhur isimlerden birinden getirttirmiş, ya da satın almıştı.
Su, masanın başına geldi önce. Tüm centilmenlik kurallarını ve sosyal gereklilikleri (belki de bizlerin “Adabı Muaşeret(11)” dediğimiz kuralları) unutarak;
“Hiii! Aaa! Cacık!” dedi ve kaşığı alarak önündeki ilk tabağa daldırdı, ağzına götürdü, sol elinin tüm parmaklarını uç uca birleştirerek yukarı kaldırdı:
“Nefis! Şahane” dedi, Annemi kucaklayarak öperken, Emel’e döndü:
“Lavabo nerede Emel? Çok acıktım. Ellerimi banyo yapmalıyım” dedi.
Emel hemen doğrusunu öğretti ona;
“Ellerimi yıkamalıyım!”
“Tamam, ellerimi yıkamalıyım. Yemekten sonra da abdest alacağım. Bana tarif yap Emel, olur mu?”
Hepimiz birbirimize baktık. Ne yapmak, ne demek arzusundaydı? Biz ne anlamak zorundaydık? Bilememiştik istediğini o an.
Annem havluları hazırlamıştı. Emel ile birlikte lâvaboya gittiler, döndüler ve sofraya oturduk. Masanın bir başı onun, bir başı annemindi. Emel ve ben iki kenara oturmuştuk.
Üç-beş gündür yemek yememiş gibi, ama tadına varmak arzusuyla dua etmesini bile unutmuştu alışkanlıklarında tahmin ettiğim. Yemeğin sonunda;
“Teşekkür ederim, çok doydum!” dedi, elini karnının üstüne koydu, ovalar gibi karnında avucunu gezdirdi ve;
“Ben şimdi karın hastası oldum, üç gün yemek yok bana. Tatlılar da çok güzeldi. Baklava biliyorum, öteki ne?”
“Şekerpare deriz biz ona. İster misin bir kutuya koyalım, annem elleriyle yapmış senin için, kalanları da babana götür? Hatta baklavadan da yaptıralım yarın bir kutu taze taze. Ne dersin?”
“İsterim, dilerim, ama çok çok utanırım!”
“Utanmana hiç gerek yok!”
Emel’e işaret ettim:
“Haydi kardeşim, sofrayı beraber toplayalım ve annemi de alarak bir yerlere gidelim. Su’nun vakti çok değerli, bunu oturup konuşarak harcamamalı. Hem bak; ‘Çok yedim!’ diyor, gezerse açılır, biraz rahatlar belki.”
“Tamam ağabey, hemen!”
“Ben de yardım yapayım Emel!”
“Hayır! Sen misafirsin, oturman gerek, hem de başköşeye!”
“Başköşe?”
“Yani istediğin yere oturabileceğini söylüyor kardeşim” diye İngilizce söyledim. Annem söze karışmak gereğini hissetmiş gibi;
“Bir dakika çocuklar! Siz hiçbir şeye karışmayın. Misafiriniz var, vaktiniz dar. Burayı böylece bana bırakın ve misafirinizi hemen gezdirmeğe götürün. Ben yavaş yavaş kırk yılın başında bir, bu işlerin hepsini siz geri dönünceye kadar hallederim.”
Su’nun gözlerinde yine bir soru cümlesi oluşmuştu, sanırım bu kere de “Kırk yılın başında bir” ne demek, diye soracaktı. “Lâfını balla kestim!” denir ya hani, anneme;
“Hiç olur mu öyle şey?” dedim, Su’ya cümlenin anlamını daha sonra anlatabilmek düşüncesiyle.
“Neden olmasın? Tabak, bardak, kaşık, çatal falanı makineye yerleştirmekten başka hiçbir sıkıntım olmayacak. Beni üzmemek, ya da sevindirmek istiyorsanız, dediğimi yapın lütfen, hem de hemen, şimdi!”
“Teşekkürler anneciğim, seni dinliyoruz. Ben arabayı kapının önüne getiriyorum, siz de hazırsanız hemen gidelim haydi!”
Su, anlamış mıydı, tüm söylediklerimi bilmiyorum.
Anneme yaklaştım, sarıldım, yanaklarından öptüm. Emel de aynı hareketleri tekrarlayınca Su annemin yanına geldi ve kıyamet koptu sanki.
Su, dizginlemek istediği duygularına gem vuramamış, anneme sarılmış, ağlıyordu, coşkunca, hıçkırıklarla boğulurcasına. Bir taraftan da;
“Anne! Anne!” diyordu Türkçe.
Emel koştu, hemen kolonya şişesini aldı getirdi, onu kanepeye oturtturdu, ellerini, alnını, yanaklarını ovalarken o sadece;
“Sorry! Sorry!”(4) diyordu.
“Üzgün olduğunu söylüyor Anneciğim. Herhalde yol yorgunluğu, gerilim, annesine özlemi, sinirlerinin ancak bu şekilde gevşemesine izin verdi!”
Bir süre sonra kendine geldi Su. Utanmış gibi başı eğikti. Anneme baktı ve sadece;
“Affet Anne!” dedi.
“Gitmeyi istemiyorsan, evde oturur televizyon seyrederiz. Veyahut da ne bileyim ben, satranç, tavla falan oynarız, ya da konuşuruz yatıncaya kadar.”
“Hayır, gitmeyi istiyorum, sizlerle gezmek, beraberlik ve İstanbul’u gece seyretmek istiyorum. Çünkü İngiltere’de böyle arkadaş yaşamadım, siz çok iyisiniz.”
Türkçe konuşmak için kendini neredeyse aşırı zorluyor diyesim geliyordu içimden. Odadan, arabayı getirmek üzere çıktım. Biraz sonra onlar da gelmişlerdi…
Gezdik, gece boyu. Bir parkta Türk Kahvesi içtik. Sonra dondurma yedik, ufacık külâhlarda, sadece çikolatalı. Ve kapanış vaktine doğru parka gittik. Eski Türk kıyafetleri ile fotoğraf çektirmek istedi Su.
Sonra bir fotoğrafçı, yaz gündüzlerinden kalma gecikmiş bir birikimle üçümüzün fotoğrafını çekti, bir arada, habersizce. Hanımları iki yanıma aldım, bir kez daha çekmesini istedim fotoğrafımızı.
Yarın olmak üzereydi birazdan, ama fotoğraflarımızı en geç yarın öğlene yetiştirmesi kaydıyla alacağımı söyledim fotoğrafçıya. Para bekliyordu fotoğrafçı. Ne kadarını sormadım. “Yarın öğlene yetiştir, söz, iki mislini vereceğim!” dedim. Misafirimizin yurt dışına gidecek oluşunu söylemeyi de unutmamıştım fotoğrafçıya.
Aslında yaptığım, ya da düşündüğüm bencillikti. Umudum olmamasına rağmen, beni ansın, hatırlasın istiyordum, gittiğinde, yalnızlığında, anılarında ya da düşüncelerinde. Ve ben de onu zihnimden silmemek düşüncesindeydim, fotoğrafının tesellisinde.
Daha sonra gece, yarısında sona ererken, bitmemesi isteğiyle eve döndük.
Annem, Emel’in yatağını Su için hazırlamıştı. Ben zaten özellikle yaz aylarında odamda yatmazdım, salondaki kanepe de bir yastık, bir pike rahatlığım için yeterli olurdu. Bugün de öyle olmaması için bir sebep yoktu. Dolaysıyla Emel de benim odamda kalabilirdi. Anam, bir yıldır, kendi odasında yalnızlığını kendisi ve babamın fotoğraflarıyla yaşıyordu.
Yıllardır, yatmadan önce ne olursa olsun, ne cins olursa olsun, kitap okumak gibi bir huyum vardı. Avizenin ışıklarını söndürmüş, masa lâmbasını kanepenin yanındaki etajerin(12) üstüne koymuş, yarım kalmış kitaplarımdan birini okuyordum.
Emel odasına geçmemişti henüz. Su’nun odasında bitmemesi gereken bir dostluğun devamını yaşıyor gibiydiler. Ufak fısıltılar şeklindeki sesleri odanın duvarlarında yankılanıyordu, gecenin sessizliğinde.
Sonra sesler kesilir gibi oldu. Ve banyo tarafından gelmeye başladı sesler, su sesleri ile birlikte bu sefer. O zaman Su’nun abdest alma arzusunu hatırladım. Yabancı kökenli kişilerin duş yapmadan yatmadıklarını hatırlamıştım, yurt içinde yabancılarla yaşadıklarımdan, hatırladıklarımdan ve de dahi okuduklarımdan tabiidir ki. Oysa yurt dışına henüz gitmemiştim. Evimizde hem termosifon, hem de şofben olmasından dolayı mutluluk duymuştum.
Sonra dalmışım.
Sabah, bir önceki günün, o günün ve akşamının yorgunluğu ile biraz geç oldu galiba. Annem kahvaltı masasını çoktan hazırlamıştı. Kızlar ayaktaydılar, sessiz olmaya çalışıyorlardı.
Uykuyu severdim, hem de çok. Ama bugün özel bir gündü, aceleci olmalıydım. Gerinerek kalkmak üzereyken, mutfaktan gelerek salona girmekte olan Su ile karşılaştı gözlerimiz. Atletli olmaktan utanmış gibiydim, pikeyi çektim başıma ve:
“Günaydın!” dedim Türkçe.
“Günaydın” dedi Türkçe ve İngilizce olarak bir şarkıyı söyler gibi yaptı, Türkiye’deki çocukların “Tembel Çocuk!” şarkısı gibi:
“Morning bells are ringing!(4) Ben mutfak gidiyorum, kalkınız lütfen!” diye Türkçe olarak devam etti.
Kalkmam, lâvaboya gitmem, tıraş olmam, üç en fazla beş dakikayı geçmemişti.
Kahvaltı masasına oturduk, “Günaydın” lardan sonra. İngilizce düşünüyordum bu kez zihnimde:
Ayrılmak zordu, bir günde kendime gelmiştim yıllardan sonra. Bir günde kendimden uzaklaşacak, vazgeçecektim. O; bağlı idi, bir arkadaşı vardı, ama hayallerimde benim olmasını kim engelleyebilirdi ki? Ona ait olmayı istiyordum.
Keşke insanların hayallerini sihirli bir değnekle değiştiren peri veya perilerle karşılaşsaydım veya o masalların lâmbalarından çıkan devleriyle. Deselerdi ki bana; “Dile benden, ne dilersen!” diye. Üç şey değil, tek şey dilerdim herhalde; “Onun benim olmasını”…
Ya da aklımdan geçiyordu bir başka masal: “Seven kadın tarafından öpülene kadar her erkek, Kurbağa Prens masalındaki gibi bir kurbağadır.” Keşke bu masalı anlatan “Seven Kadın” yerine “Sevilen Kadın” deseydi ve “Umut; fakirin ekmeğidir!” ya hani, acaba ben prens olur muydum gerçekten?
İnsanın dalgınlığında yakalanması iyi olmuyor.
“Ağabey, üçüncü defadır soruyorum; çay istiyor musun yeniden?”
Dedim ya dalgın olmak kötü:
“Yes, please(4)!” dememi, gülmelerinden anlayarak düzeltim;
“Evet, lütfen!”
Gülümsemesi farklı idi galiba Su’nun.
Sonra günün tükenecek oluşunun heyecanını yaşamağa başladık.
Annem çok eskilerden kalma el işlemesi bir başörtüsü ile yine işlemeli bir el havlusu verdi ona hediye olarak. “Emel’in öğrettiği gibi abdest alırken artık bunu, dua ederken de örtüyü kullanırsın, kızım!” diyerek.
Emel bir poşet getirerek, özenle bavuluna yerleştirmesine yardım etti. O; bavulundaki yabancı orijinli koku, sprey, oje ne varsa çıkarttı verdi, Emel’e; “Affedersin” diyerek. Emel de ona kolundaki gümüş bileziği çıkararak verdi, hediye, ya da hatıra olarak.
Peki, ya ben ne yapmalıydım? Ona kalbimi vermiştim, farkında mıydı? Mutlaka nesnel bir şeyler mi sunmalıydım, ben de? Gerekli görmüyordum. Kalbim bana gerekli değildi artık, alıp götürebilirdi, bence sakıncası yoktu, hem hiç…
Arabayı çıkarttım parktan, gezintimizi tamamlamak üzere. Bavulunu bagaja koydum. Annemin, Su’nun tüm ısrarlarına karşın Türk Usulü hazırladığı yolculuk paketlerini arabanın içine koydum. Annemle kucaklaştılar tekrar, öpüştüler, “Allahaısmarladık!” deme gayretini yaşadı Türkçe, dili dolanıp başarılı olamayınca “Güle güle! Bye bye!” dedi elini sallayarak. Annem Su’nun meraklı bakışlarını yok sayıp, arabamın arkasından bir tas suyu döktü.
Emel ve Su, arkaya oturmuşlardı arabada. Boğazdaki köprülerin ötekinden geçtik bu sefer, öteki yakaya, akşam geçişimizin aksine. Sonra arabalı vapurla döndük geriye. Zaman amansız, dur-durak bilmeden geçiyordu.
Akşamki fotoğrafçının stüdyosuna uğradık, fotoğraflarımızı aldık, fotoğrafların arkalarını imzalayarak tarih attıktan sonra birbirimize verdik, hatıra olarak.
Havaalanına geldiğimizde ilk kontrol ve içeri davetler başlamıştı bile. Biletinin kontrolü, bavulun bagaja verilmesi ve bizim için geçişin noktalandığı kapıya ulaşış. Su; Emel’e sarıldı ve yanaklarından öptü. Aynı duygusallıkla ve ilk defa yaklaştı bana da.
Şaşkındım, sonsuz ve engellenemeyecek isteklerime “Dur!” deme gayretinde idim. Sarıldı Su bana. Çekingenliği yoktu içinden gelen. Yanaklarımdan öptü, belki egoistçe düşüncelerimle dudaklarıma inmesini istediğim. Belki bana öyle geldi, yanaklarımla tam dudaklarımın birleştiği kenardan öptü benim de her iki tarafımdan kucaklayarak.
İngilizce konuştu:
“Her şey için, hepinize teşekkür ederim. Gelecek sefer tüm düşünce ve duygularımı Türkçe söyleyeceğim. Görüşmek arzu ve dilekleriyle Allahaısmarladık diyorum. Beni unutmayın. Ben sizi, hem hiçbirinizi asla unutmayacağım.”
“Allahaısmarladık”ı Türkçe söylemeğe gayret etmişti, heceleyerek ve ilk defa doğru söylemişti bu kez. Gözlerinde iki damla yaş birikti. Göstermek istemezcesine biletiyle birlikte pasaportunu kontrol eden memura yöneldi ve bankların arkasından kayboldu.
“Uçağı kalkıncaya kadar park yerinde bekleyelim Ağabey”
Arabamızın yanına gittik, kapıyı açtım, ön tarafa oturdu ve saatine baktı kardeşim.
Belki yaşandığı için hatırda kalabilecek bir düşüncedir. Su’nun uçağının kalkış vakti ile iniş vakti aynı idi. Türkiye saatine göre 15.00’da kalkan uçak İngiltere saatine göre 15.00 da inecekti Havaalanına.
Saatlerimizin bir saat ileri alınmış olması, İngiltere ile Türkiye’miz arasındaki iki saatlik doğu meridyen farkı bu enteresanlığı göstermişti. Üç saatlik yolculuk sanki yapılmamış gibi olacaktı. Tersini düşünürsek bu sefer İngiltere-Türkiye yolculuğu altı saat sürmüş gibi gözükecekti. Her neyse!
Kardeşim bir süre sonra;
“Uçağın kalkış vakti geldi Ağabey. Mümkün mü, beni arabanın tavanına doğru, yani üstüne oturtturabilir misin?”
“Peki ama…?” Sormak istediğimi anlamıştı:
“Lütfen, söz verdim!”
Koltuklarının altından tutarak arabanın tavanına oturturdum Emel’i. Çantasından dürülmüş, oldukça büyüğe yakın bir Türk Bayrağını çıkarttı, iki ucundan tutarak, rüzgârın dalgalanmasına bıraktı. Bu sırada bir uçağın alandan yükselişini gördük. Sonra düşünceler içinde arabanın üstünden indirmemi bekledi Emel.
Ve daha sonra normal, monoton(13) yaşantımıza dönmek üzere evimize yöneldik tekrar. İki gün yaşamıştım, yaşamıştık daha doğrusu, dolu dolu. Hiçbir anının boş geçmediğine inandığım(ız).
Yolun durgunluğunda, Emel’in zapt edilemeyecek sıkıntısını hissederek sordum:
“Anlat bakalım, nedir söylemek istediğin, deminden beri parmaklarını çeviriyorsun, sıkıntılı sıkıntılı sağa-sola bakınıyorsun? Bir şey mi var, paylaşmak istediğin?”
“Şey… Ağabey… Ben hâlâ düşünmekteyim. Henüz karar vermem için çok erken ve önümde de zamanım var, ama önce sizin fikrinizi almak istedim, bir. Daha sonra da konuyu anneme iletmek, ortak fikrinizden sonra düşüncemi uygulamaya koymak istiyorum.”
Kesik kesik, bilmece gibi, sormamı bekler gibi, kısaca sinirlenmemi ister gibi konuşuyordu Emel, aklımdan hiçbir şeyin geçmediğini bile bile. Diklenircesine sordum, herhalde biraz da olsa asabiyet(14) gizli olarak:
“Hayr’ola kardeşim, nedir o? Tabii ki sana yardımcı olmak görevim. Anlat! Eğer uzun ise bir yerlere oturalım, rahat rahat anlat!”
“Doğrusun. Otursak da öyle anlatsam, herhalde daha iyi olacak. Sonra sen beni yönlendirirsin, yardımcı olursun anneme anlatmak konusunda.”
Anayoldan ayrılıp deniz kıyısındaki bir bahçenin parkına girdim. Bir masaya oturduk karşılıklı. “Çay demlenince, iki çay getirmesini” söyledim garsona, bir sigara yakarak anlatmasını beklemeğe başladım.
“Biliyorsun Ağabey. Yeterli derecede İngilizcem yok. Mezun olduktan sonra, başarılı olabilmem için bu lisanı ileri derecede bilmem gerekli. Bu lisanı nasıl gereğince edinebileceğim, bilgi birikimimi nasıl kazanacağım konusunda yeterli bilgim yoktu. An, yani Su İngilizceyi İngiltere’de çok rahat bir şekilde öğrenebileceğimi, bana yardımcı olabileceğini söyledi. Hem de size hiçbir masraf, külfet, ya da maddi yük olmadan…”
Mehmet sigarasının külünü, belki de farkında olmadan şiddetli bir şekilde silkelemişti kül tablasına, yanlış anladı belki Emel, buna rağmen devam etti söylemeğe, tekrar:
“Dur! Öyle hemen kaşlarını çatarak müdahale etmek pozisyonuna girme. Su yardım etmeyecek bana maddi olarak. Hatta İngiltere’ye gittiğimde onunla kalmayacak, belki karşılaşmayacağım bile, belki bir hafta sonunda izinliysek ikimiz de karşılaşmamız mümkün olabilecek. Mezun olunca bir yıl süre ile “au-pair”(15), yani bir bakıma ‘Çocuk Bakıcılığı’ yapıp kazandığım para ile de boş zamanlarımda kurslara ya da Üniversiteye devam ederek lisanımı geliştirmem mümkün olabilirmiş. Aile bulmam için Su bana yardımcı olacak. Ben mezun olduktan sonra bana davetiye gönderecek. Lisan öğrenmem için bu konuda bana destek olur musun, yardımcı olur musun Ağabey?”
“Düşünmem gerek! Eylül için iki sınavın kalmıştı değil mi, mezun olman için?”
“Evet. Yalnız iki imtihanım kaldı. Ama mezun olamazsam da dert değil. Eğer gidersem oradan Haziran ayında dönünce, derslerime çalışmış olarak mutlaka başarılı olacağıma inanıyorum.”
“Gelecek senenin Haziran ayına kadar borçlu yaşamayı düşünme hiç. Mutlaka bu Sonbaharda mezun olmayı düşün ki, ben de senin için olumlu düşünme avantajını kullanabileyim.”
“İyi dileğin için şimdiden teşekkür ederim Ağabeyciğim. Ama bunu yalnız kendim için istediğimi sanma lütfen. Ben İngilizce öğreneceğim, ama ola ki Su An’la birbirimize yakın olursak, ya da görüşmemizin sıklığını sağlayabilirsek onun da Türkçesini geliştirmesi için yardımcı olmağa çalışacağım. Çünkü Türkiye’ye bir sonraki gelişinde yalnızca ve için için Türkçe konuşmayı arzuladığını söyledi.”
Hatırlamak ister gibi biraz durakladıktan sonra devam etti:
“Unutmadan söyleyeyim, adresimizi, telefon numaralarımızı, mail adreslerimizi verdim kendisine. Ayrıca bayramlarda penceremize astığımız bayrağı da senin hediyen olarak verdim kendisine. Teşekkür ettiğini iletmeliyim.”
“Candan teşekkür ederim ben de sana kardeşim. Bir rüyaydı yaşadığımız. Uyandık ve gerçekleri yaşıyoruz şimdi. Ama senin için devam edecek olmasına seviniyorum.”
“Neden?”
“Çünkü Su An arkadaşın olarak kalacak! Belki düğününe de gidersin, ya da nikâhında bulunursun, her neyse.”
Kıskançlık iliklerimin zerresine kadar işlemişti, kendisinin bile dışına fışkıran. Emel fark etmişti, önce kendisi gibi “Su An” demesinin farklılığını ve sonra sitemkâr sözlerinin ulaşamayacağı gerçekleri.
“Bunu, yani nişanlı olduğunu, evleneceğini kendi mi söyledi?”
“Aynen, ama sadece nişanlı ve arkadaşının olduğunu…”
“Hiç de öyle değil. Kendisi oldukça düşünceli ve sıkıntılı idi. Babası yeniden evlenmek istiyormuş. Dul bir hanımla da arkadaş olup, arkadaşlığını da evlerinde ve onun evinde beraber kalacak kadar ilerletmiş. Dul bayanın da bir oğlu varmış. Oralarda yaşanan ya da rastlanan bir olgu değilmiş, ama babalı-kızlı, analı-oğullu nişanlanmışlar aralarında, bir gece, birer yüzük takarak, şark öykülerindeki gibi. Olay bu işte…”
Yine durakladı biraz, bir süre.
“Bazı şeyler hiç önemli değil Ağabeyciğim. Bağışla. Bu yaşta ve senden küçük olmama rağmen yönlendirmeğe çalıştığımı sanma seni. Ama bir şeyler olacaksa, olması mukadderse(16) veyahut da olması gerekiyorsa zihnimde yaşattığım gibi, buna en çok sevinenlerden biri ben olacağım. Bunu bil.”
Yutkunur gibi yaptı devam etmeden önce:
“Her şeyden önce, edindiğim izlenimlere göre, Müslüman bir Türk’e, Müslüman ve Türk olduğunu yıllardan sonra hissettirmenin sevap ve gururunu taşıman, senin hayattaki en büyük kazancın olacak. Azıcık da olsa buna benim de katkım olduysa ya da olabilecekse bu benim de sağımdaki sevap hanelerimin zenginleşmesi olur. İşte biraz da bunun için gitmek istiyorum lisanımı ilerletmek için oralara. Bilmem anlatabiliyor muyum, daha net bir şekilde sorayım: Anlatabildim mi Ağabeyciğim?”
Duygularımın hissedilmiş olmasından utanmıştım. Duygularıma ihanet etmişim gibi gelmişti kendime. Bacak kadar çocuk, beni (ya da duygularımı) hissettiğine göre, kendini (duygularını) hissetmesini dilediğinin, kendisini hissetmemesi mümkün müydü?
Analar indinde de, Ağabey ya da büyükler indinde de çocuklar hiç büyümezlerdi, büyümemeleri mi gerekliydi yoksa? Emel doğduğundan beri; “Bacak kadar çocuktu” yaşamlarında. Hiç büyümesin istemişlerdi, oysa yaşam devam ederken, Üniversiteyi bile bitirmişti neredeyse.
Bu; ondan öncekilerinin de yaşlanması anlamına geliyordu, ama yaşam boyunca kimse umudunu yitirmemişti; intihar eden bile, yaşamının sonuna geldiğini hisseden bile. Dünyada ölümden başka her şeyin bir çaresi vardı. Umut, tüm diğerlerinin çaresi idi. Utanmadan başını kaldırdı Mehmet, minnetle kardeşine bakarken;
“Seninle gurur duyuyorum kardeşim. Başlangıçtaki düşüncelerini bir kere daha onaylıyorum. Ancak, annemizi de bu son duruma hazırlamak, sonra da alıştırmamız gerek. Bunu da sen gerçekleştireceksin. Sanırım bu senin elinden gelir…”
“Merak etme Ağabey. Hem hayatta her şey olacağına varır. Öyle değil mi?”
“Sanırım.”
“Öyle Jülyet’inden uzaklaşmış Romeo gibi durma lütfen! Haydi, gülümse biraz!”
Eve geldiğimizde gündüzün aydınlığı sona ermek üzereydi. Annem akşam soframızı hazırlamıştı.
“Bağışla Anneciğim!” dedim. Dolaptan çok öncelerinden misafir gelişlerinden kalmış bir içki şişesini masaya koydum.
“Bu akşam içimde yaşadığım boşluğa ‘Dur!’ diyecek gücüm yok! Tesellim alkolde olsun istiyorum, bağışlaman dileğiyle!”
Bilgiççe salladı başını Annem:
“Etkilenmen gayet doğal oğlum. Unutursun ama sanırım.”
Sadece gözlerine baktım annemin, kardeşimin desteğinde. Demek ki her şeyi karıştırmış, muvaffak olduğumu sandığım gizli duygusallığım kalmamıştı çevremde. Herhalde dünyaya gelmiş, belki de gelecek en aptal âşıklardan biri olmalıydım. Yalan bile bir müddet sonra çıkardı açığa. Ben ise saniyeler içinde yaşamımı gözler önüne sermiştim galiba.
Düşüncelerimin doruğundan yavaş yavaş aşağıya doğru yönelirken telefon çaldı. Masadan üçümüz de telefona yönelir gibi hareketlendik. Emel daha yakındı.
“Aaa! Merhaba! İyi geçti mi yolculuğun? Telefonun ağız kısmını kapatarak bize doğru fısıldadı;
“Su An!”
“Sahi mi?... Gördün mü arabanın üstünden bayrağı salladığımı?... Uçak o kadar çabuk küçüldü ki, biz göremedik seni… İyi olmanı diliyoruz. Unutma bizi. Yine ara… Konuştuğumuz konuda ben arayacağım seni… Ağabeyimi mi? Tabii… Hemen…”
Kardeşimin kesik kesik konuşmasının nedeni karşısının cevaplaması idi, doğal olarak bana dönüp telefonu uzatışında.
“Su An seninle görüşmek istiyor!” dedi manalı manalı bakarken. Sonra anneme döndü; “Senin de yanaklarından öpüyormuş, Büyüklerin ellerinin öpüldüğünü öğretememek benim hatam.”
“Merhaba!” dedim, sonra sanki bir başka bilen yokmuş gibi, İngilizceye döndüm:
“Dün ve bu sabah beraberdik. Şimdi asırlar geçmiş gibi sanki aradan. Kardeşim tekrar geleceğini söyledi. Umudum görüşebilmek, iyi veya kötü zamanda, her ne şekilde olursa olsun. Hepimizin seni sevdiğini, özlediğimizi, özleyeceğimizi bil. Bunu daima gönlünde yaşat. İsteğimiz bu.”
Telefonu kapattım. Artık şişe ile resmî birlikteliğimiz başlayabilirdi, koyu, kopkoyu kahve gözlerinde. Kardeşim, ızdırabımın artmasına destek versin der gibi, kütüphanedeki kitapların önüne yaslamıştı resimlerimizi. Bir kadeh de onun için kaldırdım kendime, umutsuzca, sarhoş olmak istercesine, yalnızlığımla.
Bazen zaman geçer hızlıca, durmak bilmez. Bazen de durur zaman, geçmek bilmez. O günden sonra ben zamanı yaşamadığım için ne olup bittiğinin farkında değilim.
Emel mezun oldu önce okulundan. Sonra davetiye geldi. İngiltere’lere uğurladık onu. Bizi baş başa bıraktı annemle, gitti. Mektuplar, telefonlar geldi, gönül alıcı, haber yüklü, umut dolu. Geçen zamanla yarıştım. Geçen zamana üzüldüm. Olağan yaşam biçimimde ömrümden bir yılı, boşu boşuna tüketmemin sıkıntı ve ızdırabını yaşayarak.
Ve kötüsü; kardeşime ısrarla yazmama, onu sormama rağmen, ondan sorularıma bir tek açıklayıcı, hazmettirici cevap alamayışımdı. “Görüştük, iyiymiş, selâm söyledi, işim çok, çocuklar yaramaz, vakit ayıramıyorum”, ya da benzeri oyalayıcı gibi sözler…
Tam bir yıl, dile kolay, tek bir ses bile duymadan, ömürden yitirilen, kendi kendine tükenen bir yıl, sessiz, sedasız, mutsuz ve umutsuz. Oysa neler beklemiştim kardeşimden gizli gizli, ya da açık açık, aşikâr(17)? Uzatacakken elini, göstermemişti bile parmaklarının ucunu. Diyemezdim ki; “Alacağın olsun!” Beni bilendi, beni benden çok anlayandı, ama bir tarafında da zalimliği yaşatıyormuş kendince, besbelli.
Çok arzuluyordum, telefon açmayı, sesini duymayı, özellikle ölülerimizin ikinci yılında. “Senin yerine de, bu kez annemle birlikte ziyaret ettim onları” demek isterdim, “Güllerden senin yerine de sunduk onlara” demek isterdim. Ama “Sağlıkla geldim!” dediği telefondan başka hiçbir yakınlığımız olmamıştı ki onunla. Annem; “unutursun!” demişti, el ele verip unutmam mı sağlanmak isteniyordu ki? “Batsın bu dünya!”(18) dilimin ucuna gelen bir şarkının nakaratı olan sözüydü…
Günlerden bir gün mektubunu aldık Emel’in. Bir yıl kadar olmuştu neredeyse onu yolcu edişimiz. Zaman gerçekten çabuk geçiyordu, birikim yapılması veyahut da harcananı geri döndürmek mümkün değildi, hem de hiç. “Geliyorum!” diyordu Emel. “Öğrendiklerim yeterli, gerekli sertifikaları aldım” diyordu.
“Yaz tatilinde beraber olmamızı çok arzuladığını, isteklerimizin olup olmadığını, geleceği tarihi ayrıca telefonla bildireceğini” anlatıyordu ilerleyen satırlarında. Her zamanki gibi ondan tek bir satır bile bahsetmiyordu, zalimce belki. Bir kırgınlık mı oluşmuştu aralarında acaba? Küslük ya da, benimsemediğim, istemediğim?
İsteklerimizi soruyordu ya; “Onu getir, gelirken” deseydim, getirir miydi? Karşılanabilecek bir istek olur muydu dileğim?
Kardeşime karşı haksızlık yaptığım inancındaydım. Çünkü Emel, mektuplarından birinde iki ya da üç mektup öncesinde belki, Su An’ın da okulunu bitirdiğini ve mezun olduğunu, Türkçeyi oldukça iyi konuşmaya başladığını yazmıştı. Babasının nişanlandığı hanımla evlendiğini, onun hayatında ise bir değişiklik görmediğini, hatta elindeki yüzüğü uzun zamandır görmediğini “Neden?” sorusunun yanıtsız kaldığını, aile içi gelişmeler konusunda yorum yapmasının uygun olmayacağını, ayıp karşılanabileceğini yazmıştı, o kadar işte.
Emel’in anlattığına göre ikiz çocuklarına baktığı aile ile Su An’ın ailesinin evleri çok yakın değildi, çok uzak da sayılmazmış. Ama nedense kardeşim talimat almış gibi mektuplarında ondan hiç bahsetmiyordu, beklentilerimin aksine. Oysa Türkçeyi öğretmek ve kendisi de İngilizcesini ilerletmek için her gün görüştüklerine adım gibi inanmak geçiyordu içimden.
Özellikle direniyordu kardeşim bahsetmemek için sanki. Emel’in bu kadar zalim olmasına, kendimce anlam veremiyordum. Nedendi? Neydi zulmünün izahı, anlamıyordum. Anlayamıyordum da.
Sonra bir günün akşamında telefon çaldı. Açtım. Kardeşim Emel’di; “Nasılsın? Nasılsınız?” lardan sonra;
“Geliyorum!” dedi. “Özledim sizleri. Sizlere kavuşacağım için sevinçli ve mutluyum. Ama Türk yemeklerini de özledim. Özellikle karnıyarık, üstü naneli, pul biberli sarımsaklı cacık, şekerpare ve olabilirse ev baklavasını…”
“Ne zaman geliyorsun?”
“Yarın olsa iyi mi olurdu?”
“Seni özledik, hem de çok. Tabii iyi olurdu. Bu akşam, hemen şimdi binsen gelsen uçağa? Karşılardım seni.”
“O kadar erken değil Ağabeyciğim. Bir hafta daha sabırlı olman gerek. Biletimi alınca uçağımın geliş vaktini falan ayrıca tekrar bildiririm.”
Annem yanıma geldi ve telefon ahizesini uzatmamı istedi:
“Ben de duyayım kızımın sesini!” dedi.
Telefonun ahizesini kendisine uzattım, kardeşime; “İyi dileklerimi” ilettikten sonra.
Beklentilerinin sonuca ulaşmamasında, ya da ulaşamamasında mahzun oluyordu insan. Ayrıldım yanından. Bir sigara yaktım, bir kitabın sayfalarında, dünya turuna çıktım. Neden sonra okumaya çalıştığım kitabın bir Ansiklopedi olduğunu fark ettim: “Ben; yalnızlığa mahkûm olmaya lâyık mıydım, otuz yaşlarımı küsuratsız yaşarken?”
Annem, telefonu kapatıp geldi yanıma:
“Niye böylesin yalnız? Niye mahzunsun böyle? O şair; ‘İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!’(19) demiş. Niye hayal etmiyorsun ki? Çık, arkadaşlarınla dolaş, hep böyle, evde oturup yalnızlığını kendinle paylaşmak yerine. Hatta bir anne olarak bunu söylemem gerçekçi bir düşünce değil, ama deniz kenarında otur da iç sigaranı, düşüncelerini bitirmek için.”
Dinlenircesine ya da sözlerini toparlamak istercesine durakladı biraz ve devam etti;
“İstersen bir gazinoya git! Sanatkârların şarkılarında yaşa düşüncelerini. Kendine gel! Kendini bul! Kendini yaşa! Sen ol! Nedir bu bir yıldır mahzunluğun(20)? Bana evlât olarak gereksin. Sensiz de olursak, necip olur(21) halimiz? Sensiz de olursak ne yaparım ben? Ne yaparız biz? Bize sakla kendini biraz da!”
“Haklısın Anneciğim. Haydi gel, seninle yakınlarımızdaki bahçeye gidelim. Meşhur bir şarkıcı gelmişmiş. Beraber gidelim, dinleyelim!”
“Ne işim varmış oralarda? Hem benim işlerim var, sen git!”
“Sen gelmezsen, ben de gitmem! Televizyon seyrederim.”
“Peki, hazırlanıyorum…”
Gecenin bitişinde yine sallanıyordum kendim kendime. Kendimde değil gibiydim. Hem de annemin yanında…
Ve sonra günler tükendi. Bitti.
Kardeşim; “Geliyorum!” demişti, telefonda, yeniden.
“Uçaktan bak!” demiştim. “Arabamızın üstünde, bayrak sallayarak karşılayacağım seni, görebilirsen eğer. İçimden öyle geldi çünkü.”
“Bakacağım!” demişti.
Günlerden Pazar, Salı veya Perşembe… Hiç de önemli değildi. Tatil miydi? İzin mi almıştım yoksa? Önemsemiyordum. Kardeşim geliyordu, bir yıllık ayrılıktan sonra, bir yıldır göremediğim. Önemli olan o idi, gerisine boş veriyordum, umursamıyordum.
Uçağın belirlenen vaktine göre, inişine çeyrek kala, pabuçlarımı çıkartmış, arabanın üstüne oturmuş, inmekte olan her uçağa bayrak sallıyordum, biteviye(22). Usanmadan, sıkılmadan hem. Hangi uçaktı ineceği, bilmiyordum, ama beni kardeşimin göreceğinden emindim o küçücük pencerelerin arkasından.
İniş vaktinin yarım, belki de bir saat sonrasında, inişinin gerçekleştiği inancıyla gümrük çıkış kapısına doğru yöneldim. Karşıdaki değişen tabloda, kardeşimin uçağının indiği belirtilmişti. Beklemeğe başladım…
Kapıda gözüktü, eşyalarını yüklediği el arabasıyla.
“Emel!” dedim, heyecanla koştum, kucakladım kardeşimi. Ellerini, saçlarını tuttum, kokladım, öptüm, özlemiştim kardeşimi.
“Hoş geldin kardeşim. Annem bekliyor evde seni. ‘Dayanamam, ağlarım oralarda’ dedi, gelmedi. Hem istediğin yemekleri de yaptı senin için!”
Terminalden çıkanlar sağımızdan, solumuzdan geçiyorlar, bazıları da çarpıyorlardı hatta bize, vücutlarıyla ya da bavullarıyla, her neyse. Yol ortasına durup konuşulmayacağının bilincinde değildik herhalde özlemlerimizde.
“Kendim için istememiştim ki onları!”
İşte bu çözülmesi imkânsız bir bilmeceydi. Başını kaldırdım, çenesini tutarak kardeşimin. Gözlerinden bir şeyler anlamak istiyordum. Kısaca;
“Arkama bak!” dedi
Arkasına baktım. Allah’ım yanılmam hiç de olası değildi. O idi. Boyasız kumral saçları, gözlüksüz, koyu kahve siyaha çalan gözleri, yakaları kapalı karpuz çiçeği elbiseleri ve kot pantolonu ile bize bakan. Belki de özlem vardı gözlerinde hissettiğim.
“Bağışla beni kardeşim!” deyip koştum ona doğru.
O, arabasını bırakıp, kollarını açtı, kucaklamak ister gibi.
Sarıldım, kucakladım onu. Yanaklarını, saçlarını, boynunu, kulaklarını öpüyordum, tüm evrene, tüm bakışlara boş vermişçesine, sevapsız ve cevapsız…
“Hoş geldin” dedim neden sonra.
Tüm geleceğimizi özetlercesine;
“Merhaba Memo! Ben geldim!” dedi sadece…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün gerçek, ya da gerçeğe yakın olmasını istedim. Bu nedenle biraz uzun oldu. Ve gerçektir ki uzatmak istemedim, mutlu sonla bitsin diye düşündüm. Yoksa Su’nun annesi ile Mehmet’in babasının yasak bir aşkını canlandırabilirdim satırlarımda. Anne ve babanın uçak kazasından sonra kefenlenmeden önce kendilerine iade edilen kişisel eşya ve resimlerinde, belki karşılıklı olarak Su ve Mehmet anne ve babalarının masum olmayan aşklarını öğrenebilirlerdi. Hatta belki de bir Türk romanındaki gibi Su ve Mehmet, dolaysıyla Emel kardeş olduklarını öğrenebilirlerdi. Bu; öykünün uzaması, belki de konunun aşırılması ve öykünün oldukça uzaması demek olacaktı ki, ben kendi düşüncelerime göre; “mutlu son” için yönlendirdim öykümü.
(**) Aslında Su’nun (An’ın) tanımladığı su, içtiğimiz sudan başka anlamlar da içeriyor, bilindiği gibi.
Okunuş tarzına göre, bir şeyin kenarına yapılan süse de “su” denilmekte.
Sû şeklinde söylenildiği takdirde, “asker” demektir.
İki ayrım daha söylenilebilir belki. “Suy” şeklinde denilebilirse de esas okunuşu “su” olan farsça bu kelimenin anlamı “taraf, yön, cihet” demektir.
Eğer “su” kelimesinin sonuna -i eklendiği takdirde “kötü, fena” anlamına gelmektedir: “Su-i niyet; kötü niyet, su-i misal; kötü örnek” gibi.
Bu sözlere şunu da eklemek gerek galiba: Sonradan sosyetik olan (farkındaysanız “görme” demedim) “Sultan” isimli kızlar, kendilerinin “Su” diye çağırılmalarını istemektedirler, nasıl ki “Emine” ismi “Mine” ise.
(1) İstavroz Çıkarmak; Haç çıkarmak, haç işareti yapmak.
(2) Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ı Kerim’in sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.
(3) Çil Yavrusu Gibi Dağılmak; Topluluk halinde bulunan insanların hayvanlar gibi her birinin bir yana dağılması.
Çil; Kekliğin diğer adıdır. Anne çil, yavrularıyla pek ilgilenmediğinden ve yavruları her bir yana “Çil Yavrusu Gibi Dağılmak” deyimi oluşmuştur.
(4) Let’s speak English, please; (Haydi, lütfen İngilizce konuşalım!)
Let it go; (Koyuver gitsin! İngilizce)
Forget it; (Unut! İngilizce)
Let’s go; (Haydi, gidelim! İngilizce)
Sorry; (Üzgünüm, affedersiniz İngilizce)
Morning bells are ringing; (Sabah zilleri çalıyor, Zil çalınıyor! İngilizce)
Guest; (Misafir. İngilizce)
Bees; Arı(lar. İngilizce)
You; (Siz=Sen İngilizce)
Yes, please; (Evet, lütfen! İngilizce)
Junior, Jr.; (Genç. İngilizce)
(5) Nickname; Takma, ya da kısaltma isim. İngilizce konuşanlar, Andrew ismini Andy şekilde söylemektedirler ki bu nickname’dir.
(6) Patavatsızlık; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşma. Davranışlarına dikkat etmeme.
(7) Topak; Yuvarlak bir biçim verilmiş, ya da bu biçimde olan herhangi bir şey. Yufka açmak için avuç içinde yuvarlak bir biçim verilen hamur parçası.
(8) Hatim Etmek, Hatmetmek; Kur’an’ı baştan sona kadar okuyup bitirmek.
(9) Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, sevimli, cici.
(10) Sanskritçe; Hint-Avrupa dillerinden oluşmuş, karışık, anlaşılması güç bir din ve edebiyat dili.
(11) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.
(12) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(13) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda olan, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(14) Asabiyet; Sinirlilik hali.
(15) Au-Pair; Aslında Fransızca kökenli bir kelime olup anlamsız ya da anlatılması zor bir kelimedir. “Eşit Kişi”, “Anne Yardımcısı” ya da “Yardımcı Anne” anlamında kullanılan bir kelime. Özellikle Türk gençlerinin lisan öğrenme amaçlı olarak, çocuk bakmak üzere yurt dışına gitmeleri olarak düşünebiliriz. GOOGLE’da konunun açıklaması ise şöyle: “Yabancı bir ülkeye, o ülkenin dilini ve kültürünü öğrenmek üzere giden, bir aile yanında kalıp, ailenin çocuklarıyla ilgilenmeleri karşılığında kendilerine ücretsiz barınma, özel oda, yemek ve belli bir miktar cep harçlığı verilen kişilere ‘Au Pair ‘ denir.”
(16) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(17) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
(18) Yazıklar olsun diye… başlayan ve nakaratı “Batsın bu dünya” olan şarkı Orhan GENCEBAY’a aittir.
(19) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal BEYATLI’nın DENİZİN TÜRKÜSÜ isimli şiirinin son mısraıdır.
(20) Mahzunluk; Üzgün, hüzünlü, duygulu olma durumu.
(21) Necip Olsa (Necepolsa); Nihayetinde, sonuçta, netice olarak anlamında yerel bir deyiş.
(22) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, değişmeyerek, aynı biçimde, aynı sıklıkta.