“Gitti, gül gibi kızım! Bırakıp gitti! Babasına ne diycem ben şimdi?!” diye dövünüp duruyordu, 35–40 yaşlarındaki kadın. Elinde bir defter, yarı sayfasını açıkta tutarak salladığı, diğer elinde birkaç sayfası karalanmış gözüken kâğıt tomarı. Ara sıra yarı sayfasını açık tuttuğu defteri sallamakta ve o eliyle başörtüsünün sarkan kulağını tutarak gerçekte olmayan gözyaşlarını silme gayretinde idi o kadın.
Gerçekten de o höykürmeye(1) karşın, ağlıyor gözükmüyor, teselli bekleyen bir el bekliyor gibiydi kenardan, köşeden, bir yerlerden.
Yan komşulardan biri; kızının anaokulundan arkadaşları olan Yağız ve Yavuz ikizlerin anneleri yetişti, yanına, yanı başına:
“Otur bakalım hele, hayırdır! Nedendir bağırıp çağırman, höykürmen?”
Elindeki defteri, sonra kâğıtları gösterdi. Kâğıtların her birinde değişik renkteki kalemlerle yazılmış, tamamlanmamış, tamamlanamamış, ya da tamamlanması ertelenmiş veyahut da tamamlanmak için sıra bekleyen dizeler vardı.
Kadıncağızı başlangıç olarak endişelendiren kızının oda kapısının açık bırakıldığı masa üzerinde bulduğu bu sayfalar ve üzerinde yazılı olanlardı. Yarım dizelerden biri şöyle idi:
“Varsın herkes olsun, kendi işinde, gücünde,
İster öğle koynunda, ister gece üçünde,
Kim bilir belki de çok uygunsuz bir biçimde
Ben ölümü, tek başıma olsa da görürüm,
Önemsiz! Yalnız, kendi başıma da ölürüm. (2)”
Diğeri:
“(Varsa) yaşamda eğer iyinin hası,
Düşünmeyip kederi, elemi, yası
Toplayıp çevrendeki tarağı, tası
Erkence gidebilmelisin arkadaş! (3)”
Bir diğeri ise;
“Hayallerim şekillendi
rüyamda
mutlulukla öldüm! (4)”
şeklinde idi kadıncağızın höykürmesine sebep olan.
Yarısını tuttuğu defter ise kızının bir arkadaşının Hatıra Defteri idi; “Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma!” diye yazmış, sonra kendi fotoğrafını yapıştırdığı defterin en alt satırına, “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmayaydı!” diye yazdıktan sonra “Mine” yazıp imzalamıştı.
Kızının ismi; aslında annesinin ismi olan “Emine” idi, ama kızı onu çok banal(5) bulmuş, “Mine” olarak düzeltmişti, arkadaşlarından nasıl ki Ceren’ler isimlerini Ceroş, Fatma’lar isimlerini “Fatoş”, Sultan’lar isimlerini “Su” yaptılarsa, o da öyle değiştirmişti işte ismini.
Hem herkesin kendisini mutlaka ve mutlak “Mine” olarak çağırmalarını isteyerek, rica ederek, belki de emrederek.
Emine, ya da Mine, henüz on yedilerinin oldukça sonlarında, lisede okuyan, ancak aklı bir karış havada, emsalleri gibi o ana kadar 8–10 defa âşık olmuş, terk etmiş ya da terk edilmiş, sarışın, çakır gözlü, uzun boylu, endamlı, uçarı(6) bir kızdı.
Bazen melâl melâl(7), melül melül(7) babasının hediye ettiği dizüstü bilgisayarında mail yazar, chat yapar, ya da şiir ve denemelerini yazar, düzeltir, muhafaza (save) ederdi.
Babasının ve dolaysıyla da evin tek, biricik kızı, kıymetlisi, kuzucuğu idi. Annesinin telâşı, dövünmesi de bu nedenle haksız sayılmazdı. Annesinin esas sorununun babaya verilecek hesaptan kaynaklandığını düşünmemek olamazdı. Çünkü Mine; “Al Bebek, Gül Bebek” ti.
Sadece babası indinde değil, tüm ailenin, hatta sülâlenin nazarında. Hele bir olmasın idi? Babası varlıklı, zengin ve nüfuzlu idi. Eh! “Astığı astık, kestiği kestik!” olmasa da “Dediğim dedik!” bir mizaca(1) sahipti…
Babası aslen ve baba tarafından hafifçe Kürt sayılırdı. Kürütlüoğlu soyadında Kürtlüğü gizliydi ama bildiğimiz anlamda etkinliği yoktu. Ara sıra bürosuna gelirdi bazıları, o da verirdi harçlıklarını(!) savardı.
Nedir, ne değildir, nereye, niçin gider, merak bile etmezdi. Merak etmemesi de zorunluluğu idi bir bakıma, denilebilir.
Babası, soy isminin yarattığı baskıdan kurtulmak için önce soy ismini yasalara uygun olarak Türkçoğlu olarak, işini de bir başka şehre göçerek (yani yaşadıkları bu şehre gelerek) değiştirdikten sonra bu “Harçlık verme” işinden kendini kurtarmıştı. Yoksa özellikle kızını öne sürerek yapılan tehditlerden kurtaracağı yoktu kendini!
Aslında soy ismini Türkoğlu olarak değiştirmek istemiş, çokça kullanılan bir soy isim olduğu için Türkçüoğlu yapmak istemiş, ancak Mahkeme Zabıt Kâtibinin ya da Nüfus Memurunun teknik hatası ile “e” harfi unutulduğundan “Türkçoğlu” olmuştu. Soy isminin manasız kalmamasından memnun olmuştu.
Bütün bu değişimlere rağmen yine de yaşamı tedirginlik içindeydi. Belki de karısının höykürmesinin altında kocasının bu tedirginliği, endişesi yatmaktaydı, paylaştığı.
Bolluğun, çokluğun şımarttığı Mine kendi havasındaydı. Arkadaşının Hatıra Defterini yazarken canı sıkılmış, yalnızlığını, arkadaş bolluğunda arkadaşsızlığını duyumsamış, her şeyi odasında, masasında olduğu gibi bırakarak varlık dünyasından yokluk dünyasına atmak istemişti kendisini.
Oysa el pençe divan dururdu(9) etrafındakiler. Yanında değillerse, çağırırdı, “Gelin!” derdi, gelirlerdi hem tüm aklından geçenler, hem hiç mazeret uydurmadan, anında. Yanına geldiklerinde hevesi geçmişse eğer, “Gidin!” derdi, derdest olup(10) giderlerdi, sebebini, nedenini incelemeden, ya da merak etmeden, sormadan ve de soramadan gayet tabiidir ki, hem hiç kimse…
Ayakları onu yavaş yavaş -ya da hızlı hızlı, bilmiyordu- Banliyö İstasyonuna doğru sürüklemişti. Banliyöler geçerdi yavaş yavaş, dururdu hepsi, evinin çok uzaklarından görünen İstasyonda.
Bazen “Süslü, şatafatlı(11)” dediği trenler de geçerdi oralardan, onlara hangi tren derlerdi, ya da ne isim verirlerdi, bilmezdi. Kimi hızlı hızlı geçer, kimi seri, kimi yavaş (“Ingıdık! Ingıdık! (12)” derdi, annesi) geçerdi.
Evinden, ta uzaklardan geçişlerini görür, bazen imrenirdi onlara, nedense. Hiç binmemişti öyle trenlere. Çift hatlı yollarda bazen arkadaşlarıyla bindiği banliyö trenlerinde karşılaştıkları olurdu böyle trenlerle. Bir solukta geçerlerdi birbirlerini, karşılaştıklarında yan yana olan çift hatlı raylarda.
Şehirlerarası giden trenlere hiç binmemişti Mine. Babası hep arabayla, şoförüyle gönderirdi onu, her nereye gitmek isterse, giderse ya da. Hele bir yaşı on sekiz olsundu, hele bir eskilerin Ehliyet dediği Sürücü Belgesini alsındı, gerisi kolaydı.
Gerçi şu anda bile yaşlı, maaşlı şoföre baskı yapıp ara sıra kullanıyordu arabayı gözden ırak yollarda antrenman havasında babasının-annesinin haberi olmadan, ama “Kendine güvenerek kullanmak herhalde daha anlamlı olmalıydı!” diye düşünüyordu.
Sürücü Belgesi almayı kendine dert etmiyordu, okumuştu, okuyordu ve taşıt kullanmayı biliyordu, hem de “Yüksek mevkilerde” oldukça kuvvetli mi, kuvvetli tanıdıkları vardı! Hele bir yaşı tutsundu on sekizi. Üç-beş aydan az, çok az bir zamanı kalmıştı on sekiz için.
Demiştik ya, o hızlı hızlı giden trenlere binmemişti hiç Mine. Çünkü tatillere de, ya da şuraya-buraya gidişlerde de, yurt dışına da hep uçaklarla gitmişti, giderdi yahut…
Adımları, düşüncelerinde trenlerin geçtiği demiryollarındaki tel örgülere götürmüştü Mine’yi. “Şeytan dürttü!” derler ya hani, yaramaz çocukların, ya da insanların; belki de bedavacıların tel örgüde açtığı delikten istasyona geçmek için karşı koyulamaz bir istek duydu içinde Mine. Geçti tel örgüden, eğilerek, herkes gibi dikenlerden sakınarak ve adım adım hat kenarından istasyona doğru yürümeğe başladı…
Arkasında duyduğu tren sesi ile irkildi, kara vagonlarıyla bir tren üstüne üstüne doğru geliyordu. Ani bir kararla diğer hatta doğru geçmek istedi. Diğer hatta da karşı yönden o süslü hızlı trenlerden biri geliyordu.
İkilem(13) içinde kaldı, kendini hatların dışına atması olanaksızdı. Hayatı ucuzdu, hem de çok ucuz. Birkaç saniye zamanı kalmıştı. İki tren demiryolu arasındaki o dar boşluğa yüzükoyun attı kendini yerlere. Sesleri duyuyordu. Yaklaştı, yaklaştı sesler ve gök gürültüsü beyninde yer almışken sağ ayağının uç tarafları dolaylarında sanki bir köpek ısırığı gibi bir acı ve ılık bir sızıntı hissetti tren sesleri kaybolurken.
Üstünü silkelemeden kalktı. Baktı, sağ ayakkabısının, dolaysıyla da sağ ayağının uç kısmı yoktu tamamen, başparmağının, onun yanındaki parmağının da uçları hem. Eşofmanını yırtmağa çalıştı olmayınca ipini çözdü. Ve bağladı bacağını diz kapağının altından sıkıca, ilkyardım kurslarından öğrendiği, aklında kaldığı kadarıyla.
“İmdat!” diye bağırdı duyulması umuduyla. Koştu birileri. Sesler çalındı kulağına.
“Nasıl olmuş?!” “Ne oldu?!” “Ne zaman?!” gibi anlamsız sorular… Biri;
“Kan kaybediyor, hastaneye yetiştirmek gerek!” dedi. Zamanın ne kadar geçtiğini hatırlamıyor, hatırlayamıyordu içinin geçmişliğinde.
Hayal-meyal(14) bir cankurtaran sesi hatırında kaldı ve beyaz gömlekli birinin kan grubunu sorduğunu ve ona; “Er Aş pozitif!” dediğini, diğer beyaz önlüklü birinin; “Benimle aynı, ben yardımcı olayım” deyişini duydu, işitir-işitmez arası. Ondan sonrası karanlıktı, beyninde.
Cankurtarandaki Doktor, “Ben yardımcı olayım!” diyen Üzeyir’de bulaşıcı hastalık ya da herhangi bir virüs olmadığının inancındaydı. Tanıdığı kadarıyla ilâç almıyordu Üzeyir ve alkol bağımlılığı da yoktu.
Zaten zaman da bir hayat kurtarmak için kan testleri yapmağa müsait değildi. Bu nedenle Üzeyir’in kanını direkt olarak Mine’ye aktarmakta beis görmemişti(15).
Mine evinden olduğu gibi eşofmanıyla, spor kıyafetleriyle ayrılmıştı, üstünde kendini tanıtacak ne bir belge, ne de para-pul benzeri bir şey vardı. Bu nedenlidir ki; kimdi, neyin nesiydi, tanıyan biri de olmadığından bilinmedi, ayılana kadar.
Ayıldığında cevaplar kolaydı ama merakı bitip tükenmiyordu: “Ne olmuştu, neden olmuştu, kim, niçin, niye?” bir sürü soru cirit atıyordu(16) beyninde. Ve bedeninde, ayakuçlarında hissettiği engellenemeyen ağrı ya da acı vardı ki bunun nedeni ne idi?
Kahrı, onu yaşam boyu üzerinde taşıyacağı bir kazaya sürüklemiş, ancak akıllılığı sayesinde ucuz kurtarmıştı kendini ölümden, gerçek anlamda ölümden. Sağ ayak başparmağının tümü ve yanındaki parmaklarının ilk boğumları yoktu artık.
İyi haber; bunun topallamasına sebep olmayacağı idi. Kötü haber; bundan sonra sağ ayağı için özel imal edilmiş ayakkabı kullanacak olmasıydı, iyileşince.
Bilmiyordu ötesini, ama Cankurtarandaki hastabakıcının kanı, onun kaybettiği kanına uymuş, onunla “Kan kardeşi” mi olmuştu acaba? İşte bunu anlamak ve onun kim olduğunu öğrenmek istiyordu, ayıldığında, anne-babasını beklerken, gerekli ve resmi kayıtlardan sonra.
Ona kan veren Üzeyir, kaderin sillesini, anne-babasını kaybederek çok küçük yaşlarda yemiş, Yetiştirme Yurdunda kalmış, askerliğinde elinden tutan komutanları (belki de açık yürekliliği ve dürüstlüğü) sayesinde askerden dönüşte (ya da askerliği bittiğinde) bu işi; hastanede hastabakıcılık işini bulmuştu.
Üzeyir tahsilli sayılmazdı. Denildiği kadarıyla bir terör vurgununda kendinden başka herkes yok olmuştu. Yetiştirme Yurdunda geçen hayat serüvenini(17), askerlik görevini sonlandırması sonucu hastanenin bir odasında (kalorifer kazanının yanındaki o küçük odada) karınca-kararınca devam ettiriyordu, hem yaşamı için, hem ilerisi için hiçbir şeye özenmeden.
Bazen görevli arkadaşlarının işi olurdu, düğün-dernek, çoluk-çocuk rahatsızlığı, iş-güç her ne halse onların yerine nöbeti Üzeyir alırdı, Özel Hastane Müdürünün, ya da o anda Sorumlu Yöneticinin ya da görevlilerin hoşgörüsüyle.
İşte Üzeyir ile Mine böyle bir araya gelmiş, belki de kanları çekmişti onları birbirine. Kan vermek demek, kan kardeşi olmak, bugünkü deyişle “Kanka(18)” olmak değildi. Kimse, kimseye bir hayat, ya da ömür borçlu değildi. Öyle miydi gerçekten? Bunu zaman gösterecekti. İlerleyen zaman…
Mine’nin anne-babası, tüm görevlileri itercesine yıldırım gibi girdiklerinde Mine’nin odasına, ağrıyan bacağına teselli vermek istercesine başucunda Üzeyir’i gördüler. Üzeyir, acısından belki de kahrından yanağına süzülen gözyaşlarını bir peçete ile silme gayretindeydi Mine’nin, anne-babayla göz göze geldiklerinde.
Babanın gözlerinde Üzeyir’e karşı sorgu dolu sitem-hiddet karışımı bir inceleme, annenin gözlerinde Mine’ye karşı bir endişe gözlemleniyordu; “Kızım!” sözlerinin yankılanışında.
Zaman ne kadar çabuk geçmişti. Üzeyir, Mine’ye nasıl ulaştığını, neden onun ızdırap dolu gözyaşlarını silme gayretinde olduğunu hatırlamıyordu. Ama şu an biliyordu ki, onların yalnız kalmaya, yalnızlığa ihtiyaçları vardı. Oysa yalnızlığı nasıl paylaşmayı düşündüklerini bilemezdi onların.
Mine’nin babası; “Büyük, özel, güzel hastane, en iyi doktorlar…” demişti de başka bir söz telâffuz etmemişti. Annesi ve Mine, sadece boyunlarını bükmüşlerdi, doktorların her türlü imkânı kullanıp Mine’yi çarçabuk ayağa kaldıracakları taahhütlerine, isteklerine rağmen…
Üzeyir, tek başına, kendi başına kalmıştı onlar giderken. Bir teşekkür, sevgi dolu bir söz, hatta bir el sallayışından mahrum bırakılmıştı, hüzün dolu bakışları, belki de gözyaşlarıyla, hatırlamak istediği, unutmamak istediği beklentilerinde.
Yaşam bu… Henüz baharı geçiren yaşamında neler yaşamamıştı ki…
“Unutulur!” dedi. Unutmak çok önemsiz ve bu kadar kolay mıydı ki? Ellerini tutuşuna hayıflandı. Sıcaklığı hâlâ avuçlarındaydı. Egemenliğini yitirecek düşüncelerine “Dur!” deme gayretini yaşadı. Oysa…
Oysa beklentisi olur mu, olabilir miydi karşıdan? Hadi canım sen de! “Davul bile dengi, dengine vururdu!” “Dağ yolundaki yonca, gül dalındaki goncaya ne zaman ulaşmış, ulaşabilmişti ki?” Anlamsız çarpıntılarına boş vermek istercesine başını iki yanına sallarken, dilini ısırarak; “Cık! Çık! Jık! Çik!” gibi anlamsız sesler çıkarmayı da ihmal etmedi Üzeyir.
Yaşamda her şey kuralına, normuna uygun mu giderdi ki? Düzende hiç ve asla değişim, şaşırma, kaçırma, sapma olmaz mıydı ki, günler geçerken?
Üzeyir, unutamadığı duygularına, gerçekçi bir yaklaşımla set çekmiş, kendi yalnız dünyasına dönmesinin gerekliliğini kendine anlatmış, kendini kendine anlatarak gerçek yaşamına dönmüştü, sessizce, usulca, dileğince, dilediğince hem…
Günlerden sonra bir gün, hem hiç ummadığı bir anda, akşamın karanlığı çökerken hastaneye, isminin anons edildiğini duydu genel hoparlörden, hem de; “Ziyaretçiniz var!” denilerek.
Oysa, yoktu ki kimi, kimsesi. “Ziyaretçi” ne demekti? “Olsa, olsa…” diye düşündü, “Acil işi çıkan kardeşlerden biri, nöbetini tutmamı isteyecek!” Başka bir düşünce zihninde yer edemezdi, bu yalnız şehirde, yalnızlığında.
Üstünü bile değiştirmeden, Ziyaretçi Kapısına yöneldi ve gördüğüyle kalbinin gümbür gümbür gümbürdemesine engel olamadığını hissetti. Aradan geçen zaman, onu görmeyeli geçen zaman; üç ay, beş ay mıydı? Yoksa bir yıl mı geçmişti aradan unutmağa çalıştığı?
Tam unuttum kavramını yaşamağa, yalnızlığına alışmağa başladığı anda karşısına yeniden çıkması anlamsızdı. Perişandı kısaca.
Perişanlığının sebebi; Nöbetçi Doktorla konuşurken gördüğü, umursamaz tavırlı Mine idi. Aslında “Umursamazlık” kendi kuruntusuydu. Bunu bilemezdi.
Üzeyir’in geldiğini gören Mine, Doktorun yanından ayrılmadan ona yönelip yaklaşmasını bekledi, elini uzatırken;
“Merhaba! Teşekkür etmek için çok geciktim, değil mi?” dedi.
“Estağfurullah efendim! O da ne demek?”
“Önce iyileşmek, bu arada sınavlarımı vermek için çalışmam gerekliliği beni bu günlere getirdi. Lütfen kusuruma bakma, olur mu?”
İçten konuşuyor gibiydi. Sözlerinin sonunu nasıl getireceğini beklemenin doğru olacağını düşündü Üzeyir, kaçamak bir bakışla Nöbetçi Doktora yönelirken.
“Şey!” diye sözünü uzattı Mine. “Karşılık diye düşünmeyin lütfen! Yaklaşan Bayram nedeniyle ‘Bayramlık bir elbise hediye edeyim!’ diye düşündüm size. Eğer kabul ederseniz. Bir de Bayramın ikinci günü Doğum Günüm. Kan Kardeşim olarak sizin de misafirimiz olmanızı istiyoruz ailece!”
Ricadan ziyade bir emir gibiydi sözleri. Kararsızdı. Cankurtaran ümidiyle Nöbetçi Doktor Serdar’a baktı. Serdar Doktorun bakışları, kararlı bir; “Evet de!” ya da; “Peki de!” anlamındaydı, başını eğercesine salladığında.
“Teşekkür ederim. Bir insanlık göreviydi yaptığım o an. Minnet duymanıza(19), teşekkür etmenize asla gerek yok efendim!” dedi Üzeyir, Serdar Doktorun telaşlı, ya da hayret edercesine sevimsiz bakışlarına inatla karşı koyarcasına.
“Lütfen! Rica ediyorum!” diyen Mine’ye Doktor Serdar da katıldı:
“Haydi Üzeyir! Üzme Hanım Kızımızı da ‘Peki’ de! Hatıra olur. Hem kızımızın Doğum Gününe de katılmanı öneririm. Adresi almayı da unutma!”
“Emir, demiri keserdi.” Atalarımız öyle demişlerdi. Boynunu büktü sessizce.
Mine, Doktor Serdar’a teşekkür ederken o da önlüğünü Danışma Memurluğuna teslim etmiş, süveteriyle(20) kalmıştı. Mine, hafifçe aksayarak önünden giderken merdivenlere geldiğinde geri dönüp koluna girmişti Üzeyir’in.
“Özellikle merdiven inip-çıkarken, arabaya binip-inerken birazcık da olsa desteğe ihtiyacım oluyor, kusura bakma ve de peşinen teşekkür ederim!” dedi Mine, tavrının izahına çalışırken.
Üzeyir, Mine’nin arabanın arka koltuğuna otururken de desteğini esirgemedi. Üstelik yardım etmekten zevk almıştı, haz duymuştu, bir bakıma.
“İstersen elbise seçiminde ikilemler içinde bırakmayayım seni. İstediğin gibi seç-beğen. Bedelini ne sor, ne de araştır. Bunun için istersen seni mağazaya bırakalım, ya da gel beni evimize bırakın, evimizi öğren, sonra Şoför Ömer Beyle geri gel, istediklerini seç-al, gerisine karışma. Nasıl istersen!”
“Bugüne değin hiç böyle bir şansım olmadı. Sanırım Ömer Beyin yardımından mutlu olacağım. Hem sizin yorulmanızı da istemem, düşünmem, düşünemem” derken aynı havayı beraberce solumak dileğini kendine bile itiraf edemiyor gibiydi.
Az-uz bir mesafe değildi gittikleri. Ulaştıklarında kapıdan seğirten(2), ya da koşuşturan iki hizmetçi hemen hanımlarının arabadan inmesine ve merdivenleri çıkmasına yardımcı olmuşlardı.
Kapıyı açıp da uzanan ellerinin boşlukta kalmasına üzülmüştü Üzeyir, onu arabaya bindirirken hissettiği aynı hazzı bir kere daha yaşamak arzusundaydı oysaki.
Arabanın yanında dururken, hanımının peşinden giden Şoför Ömer’le Mine’nin konuşmalarını takip etti bir süre. Şoför Ömer Mine’nin yanından ayrılırken Mine, belli belirsiz el salladı; “Güle güle!” dercesine. “Allahaısmarladık!” dercesine, sağ elinin parmaklarını avucuna doğru açıp-kapattı, bir-iki kere kendisi de.
“Buradan otobüslerle gitsek?!...” gibi tasarruflu bir şekilde konuşmaya çalıştı Üzeyir, Şoför Ömer’e doğru.
“Ekmeğimle oynayıp beni işimden mi attıracaksın kardeşim?” dedi Şoför Ömer. “Burada Mine Hanımım ne derse o, olur! Sıkı sıkı tembih etti. Mendilin, kravatın bile eksik olmayacak. Üstelik Bayramda da almağa geleceğim sizi. Artık nöbetin filân varsa ona göre ayarlarsın kendini. Bayram; ‘Bahşiş’ demek, bir maaş ikramiye demek bizim için. Hanımımın hayatını kurtarmışsın. Kim bilir bu bayram senin için de ikinci bir bayram olur belki?…”
Arabayı çalıştırdı.
Şehrin işlek caddelerini geçtikten sonra bir otoparka park etti arabasını ve;
“Gel, gidelim!” anlamında elini sırtı omzu arasına koyarak yönlendirme gayretinde oldu kendisini.
Gerçekten atletine-çorabına-mendiline kadar ne gerekiyorsa bayramlık adı altında, bir bayram için hepsinin alımında yardımcı olmuştu Şoför Ömer Efendi, unutmamak konusunda oldukça titiz idi de. Kendisini hastaneye, yalnız odasına paketlerle bıraktığında kala kala bir tek bayramı beklemenin kaldığını düşünüyordu.
Heyecanını dindirmek istercesine, o günü beraberce yaşamak arzusunun üstesinden gelmek istercesine ıslık çalmağa çalışıyordu, o küçücük tıraş aynasında, aldıklarının üzerinde nasıl durduğunu tekrar denemeye çalışırken.
Sayılı günler çabuk geçermiş. Hay-huy içinde, nöbet-görev arasında, bayramlık cicilerini giyip-çıkarmak arasında geçivermişti günler. Kaç bayramı hastane koridorlarında kendi yalnızlığı ve hastalarla geçirdiğini düşündü. Cici elbiselerin olduğunu hasta yakınları öğretmişti ona.
Ve kendi kendine de olsa alınanlar için “Ciciler” diyordu. Yaşamında, alınan ilk hediye idi. Hastalar, ya da yakınları bazen aldığı bir şeyler için para üstünü almıyorlardı. Bu para üstlerini hediye ya da armağan olarak kabul edemezdi, kendince. Cicilerini, yaşamının bir parçası olarak görüyordu.
Henüz cep telefonu yoktu. Almaya da gerek görmemişti. Kim, hem ne için, hem niçin arayacaktı ki? Doktorlar, hemşireler, diğer görevliler hem her konuda yirmi dört saat yerinde olan kendisini her aradıklarında buluyorlardı.
Çok gerekli olursa odasına yakın ankesörlü telefonun numarasından arıyorlar, ya da hastane santralına not bırakıyorlardı. Bu; zaten daha önce de söylediği gibi hastalık falan gibi zarurî durumlar için söz konusu idi kısaca.
İşte böyle bir durum da Mine’nin Şoförü Ömer için gerçekleşmişti. Santral Operatörü notu olduğunu söylemişti lavaboda karşılaştıklarında. Ömer Efendi, Bayramın ikinci günü saat bilmem kaçta geleceğini söylemişmiş. Saat ya tam olarak belirtilmemiş, ya da notu alan yazmayı unutmuştu.
Bayram Namazını cicilerini giyerek hastane yakınındaki mescitten eklentilerle tamamlanmış camide kılmıştı Allah rızası için, ölenler için rahmet, sağ olanlar için sağlık dileyerek.
Sonra hastanedeki tüm hastalarla, Nöbetçi Doktor ve personelle bayramlaştı Üzeyir. Odasına yöneldi, bundan sonrası küçük televizyonunda oyun havaları dinleyerek, ya da kitap okuyarak beklemekle geçecekti. Okuyamamasının, yani tahsilli olamamasının hıncını devamlı kitap okuyarak geçirdiğini, sanırım sizlere daha önce söylememişti Üzeyir.
Bazen zaman geçmek bilmez. Bazen zaman, zamanından önce geçer, hatta biter. Bazen paylaşılır zaman, tükenmez. Bazen tükenir de paylaşılmaz. Kendi kendine tükenirse zaman zaten anlamsızdır. Anlamlıdır zaman berabersen kendin kendinle. Hele bir de duygu yüklüyse zaman…
“Hasta beklemez miydi sabahı?(23)” şairin dediği gibi. “Ben hasta mıyım yoksa?” dedi Üzeyir, daha akşamın karanlığı inerken şehre, ertesi sabaha özlem duyarak. Sonra utandı özleminden.
Eline doktorların bıraktığı dergilerden birini aldı. Tüm düşünceleri beyninden defetmek istercesine ve “Haddini bil!(24)” ıslığı eşliğinde okuma, daha doğrusu karıştırma gayretinde oldu. Televizyon seyretmeyi de istememişti canı.
İlerleyen vakitte, nöbeti devralan çocuklara bakmak, hal-hatır sormak için katlara yöneldi. Aslında pratisyen hekimlere, yani doktorlara da, hastalara da, özellikle iyileşmesi gecikmiş, ya da gecikmekte olan, ya da üzülerek de olsa hastalığı onmayacak hastalara da, yaşı gerektirmese de; “Çocuklar” diye hitap etmekle onlara moral verdiğini düşünürdü.
Ve hastalığı onmayacak olanlardan birinin sonuna ulaşmıştı Üzeyir üzüntüyle. Kimi, kimsesi mi yoktu bilmediği, yoksa bilmeden uzaklaşmışlar mıydı kimileri başından? Kederliydi, gözkapaklarını kapatıp üstünü örttü.
Reanimasyondaki(25) hastanın başındaki dâhili telefondan belki haberleri olup da, umutsuz vaka görerek habersiz kalmayı içine sindiren Doktora telefon etti;
Nöbetçi Doktor kısaca; “Eks(26)!” dedi Hasta Tabelâsına bir şeyler karalarken ve gelen görevlilere morga kaldırmalarını işaret etti.
Düşüncelerle ulaştı sabaha Üzeyir. Bu; kaçıncı kez idi elemle, çaresizlikle gönderdiği. Bozulmuştu morali. İstek, heves kalmamıştı bir ikinci bayram sabahını kutlamak için. Hüzün egemendi tüm benliğine.
Oysa gün açılmıştı, yaşam devam ediyordu, karanlıklar aydınlanmıştı. Denildiği gibi; “Işık varken, karanlık var olamazdı” zaten. Aydınlığı kucaklamalıydı, tarafsız olması gerekti, avuçlarına almalıydı aydınlığı bencilce.
Unutmak mı? İşte o; mümkün değildi. Hele insanlar acıyı kucaklamışken, ya da kucaklarken.
Dâhili anonsla kendine geldi. Giyinmek istemiyordu alınanları, yani cicilerini, davete katılması gerekliliğinde. Ama mecbur gibi hissediyordu kendini. Acele etmeliydi. En yakın dâhili telefon, kapalı olan Tahlil Odalarında idi.
Kendisinde anahtar olmasına rağmen çıkıp “Geliyorum!” diye haber iletmek içinden gelmiyordu. Miskinliği(27) üzerindeydi. Şoför Ömer Efendi herhalde gücenmezdi, daha sabahın geçmesine, öğlene çok uzun zaman vardı çünkü…
Yol, sessiz bitti eve ulaştıklarında. Ve hayret etmişti, o koskoca, varlıklı, zengin adam, hanımı ve O, kapıda karşılıyorlardı kendini. İster-istemez, hayretle de olsa gülümsedi. Anneye yöneldi öncelikle, elini öptü; “Bayramınız mübarek olsun!” derken. Sonra babaya yöneldi.
Baba, çekti elini, sanki bir şeyler için haksızlık etmişçesine. Elinden tutup kendine doğru çekti, kucaklarcasına. Sırtını tokatlarken; “Hayırlı Bayramlar!” dedi.
Aklı karışıktı Üzeyir’in. Mine’ye karşı nasıl davranacağının düşüncesi içindeydi, birkaç saniyelik zaman dilimi içinde. Mine hissetmiş, ya da anlamıştı galiba onun tereddüdünü.
Babası gibi tuttu elini, kendine yaklaştırdı onu bir mesafe bırakarak, tokatladı sırtını babası gibi; “Bayramın kutlu olsun, geldiğin için de teşekkür ederiz!” dedi sanki babasının ses tonuyla gibi. Sonra kısıtladı sesini, fısıltıyla;
“Elbiselerini çok iyi seçmişsin, yakışmış, güle güle kullan!” dedi.
Üzeyir öksürürcesine;
“İyi bayramlar! Teşekkür ederim, davetiniz lütfunuz!” gibi bir şeyler geveledi, şaşkınca, kendisine sonradan sonraya verilen değer için, cahilce. Oysa kendisi gönül dünyasını süslemişti ne zamandan beri. Düşünerek, geriye, gerilere dönmek arzusunda değildi. Bu, yoracaktı onu, ne de olsa.
Zaman, çoğu zengin aileleri ve onların çocukları olanların ahenginde, şarkıdaki gibi; “zaman su gibi akıyordu(28)”, durması, duraklaması, durdurulması olası değildi. Gereklik gerekliydi Mine’nin, anne ve babasının tüm konuklarla ayrı ayrı ilgilenmeleri gerekiyordu. Çünkü hepsi varlıklı kişilerdi, kendisi gibi çulsuz(29) değil, ilgilenilmeleri gereken konuklar ve ilgilileri vardı ayrıca.
Bir köşede kendi başına, bir başına kalmış gibi hissetti kendini bir ara Üzeyir. Ne hizmetlilerden ilgilenen vardı, ne de aile bireylerinden biri ya da birileri kenarda kalmışlığıyla ilgilenmiyorlardı sanki. Geldiğine pişmanlık duyar gibiydi. Oysa karşılanışındaki ilk tezahürat hoşuna bile gitmişti. İlgisinin ilgisiz kalmadığının işareti gibi gelmişti kendisine.
Bir ara Mine’nin babası yanına gelerek, belki sorgulamak, belki de samimiyet kurmak istercesine sormuştu;
“Memleket neresi delikanlı?” diye. O da anlatmıştı dobra dobra(30). Aslının Kürt soyundan geldiğini, ailesinin katledildiğini, Yetiştirme Yurdunda büyüdüğünü. Fark etmemişti gerçi, ama aslının ve soyadının Kürütlüoğlu olduğunu söylediğinde irkilmişti Mine’nin babası.
Daha sonra lâf lâfı açmış, babadan-atadan, diyardan-memleketten bahsederken büyük dedelerinin aynı kişi olduğunu, uzaktan da olsa -hissettirmeden- akraba olduklarını öğrenivermişti bir çırpıda Mine’nin babası.
Bazen tesadüfler sizi yakalar, bazen siz tesadüfleri yakalardınız. Bu; hangi gruptandı? Bilinmesi olanaksız bir denklem gibiydi öğrendikleri Mine’nin babasının, hipotezi(31) olmayan.
Mine’nin babası ayrılmıştı misafirlikle gerekli görevlerini yerine getirmek istercesine. Bir sonraki yanına gelişinde, işinden memnun olup-olmadığını sormuş, isterse kendi iş yerlerinden birinde daha iyi koşullarda çalışabileceğini önermiş, hatta vaat etmişti.
Ani düşkünlüğün sebebini anlayamayan Üzeyir, hastanedeki işinden memnun olduğunu, insanları sevmenin, onlara hizmet etmenin rahatlık ve huzurundan bahsetmişti, gönül rahatlığıyla, gönül coşkunluğuyla, huzur ile.
Bir ara susulmasını istedi Mine’nin babası. Hem herkesin susmasını. Üzeyir’in yanına geldi, elini babacan(32) bir tavırla omzuna attı ve;
“Bu genç…” dedi yutkundu; “Mine’nin kan kardeşi Üzeyir!”
Uzun uzadıya, biraz evvel öğrendiklerinin bir kısmını bire-bin katarak bir kısmını ise anlatmadan kendisini methetti. Açıklamalarda bulundu kendince ve sonunda;
“O; ailemizin bir ferdidir. Bu nedenle bu kol saatini kendisine hediye etmekten mutluluk duyuyorum!” dedi, kolunu tutup saati sol koluna takarken.
Yaşamında, daha önce de söylediği gibi, hasta yakınlarından aldığı pasta-börek-meyve suyu ile Mine’nin rica ile hediye olarak kabul ettirdiği şu anda üzerinde olan takım elbise dışında hiçbir şey almamıştı Üzeyir, hem hiç kimseden.
Bu tip ağır bir hediyeye alışkın olmayan Üzeyir, kolundaki saati yavaşça ve huzursuzlukla kolundan çıkartırken;
“Yaptığının bir insanlık görevi olduğunu, hediyeyi kabul edemeyeceğini, hatta kırıldığını, üzüldüğünü” belirterek kapıya doğru yöneldi.
Mine arkasından koştu. Peşinden gelenlere, gelmek isteyenlere “Gelmeyin!” anlamında eliyle işaret yaparak.
Kapının dışına ulaştıklarında ikisi de nefeslenmişlerdi, kendilerince. Üzeyir’in gözlerinde kırgınlık-üzüntü, Mine’nin gözlerinde merak hissediliyordu.
“Aşağılanmayı hak etmemiştim!” dedi kısaca. “Üstümdeki elbiseleri sırf sen istedin diye kabul etmiştim. Oysa bunları da kabul etmemem, hatta bugününüze gelmemem gerekmiş. Yapılmak istenen minnet işareti değil, bedel ödemek, satın alınmak istenmem, kısaca aşağılanmam gibi bir şey. Hak etmedim…”
Daha söyleyecek bir şeyleri olduğunu düşünüyor, bir taraftan da Mine’yi üzme endişesini yaşıyordu. Mine;
“Üzüldüm!” dedi. “Hele böyle düşünmene. Babamın yapmak istediği kendince ufak bir hediye, dürüstçe bir jest(33) idi. Yanlış anladın, belki de zamanını isabet ettiremeyerek babam yanlış anlattı.”
Durdu merdivenleri inerken Şoför Ömer’e işaret etti:
“Ne desem geri gelmeyeceğini biliyorum şu anda. Sabit fikirlerle yüklü düşüncelerin, değiştirebileceğimi de sanmıyorum şu an. Öyleyse git! Hemen, şimdi git! Düşüncelerimin, hatta yönlendirilme çabasını tamamlayamamış, yaşayamamış duygularımın da peşin sıra geleceğini bil! Git! Hadi, beni burada böyle bırakıp(34) çabuk git!”
Sırtını döndü, kapıdan salona yöneldi Mine, Üzeyir’i düşünceleriyle baş başa bırakarak.
Üzeyir, Şoför Ömer’in; “Olur böyle şeyler!” dercesine omzuna konan elinin desteğiyle bindi arabaya. Bir süre yürüdüler. Henüz şehir yoluna çıkmadan önce Şoför Ömer durdurdu arabayı ve;
“Bak delikanlı! Sinirlisin ama ben de bana verilen görevi yapmak zorundayım. Aslında gelirken yapsaydım sen belki şimdiki tavrının benzerini yapacaktın bana karşı da. Veyahut da çiçek-çikolata almaya kalkışacaktın. Bu nedenle dönüşte vermeyi düşündüm. Zaten bana emredilen de aşağı-yukarı aynı şekle yakındı, tavrına göre.”
Elini ceketinin cebine soktu, bir cep telefonu çıkardı;
“Her konuda hassas olduğunuzu tahmin ettiği için, Mine Hanım yeni cep telefonu aldığından kendi eski cep telefonunu size vermemi tembihledi. İçinde yalnızca Mine Hanımın Cep ve Ev Telefonları kayıtlı. Şu anda şarjı var ama şarj aletini ve biten kontörlerini kendiniz alacakmışsınız.”
Üzeyir bir cep telefonuna, bir de Şoför Ömer’e baktı. İkilemler içindeydi. Şoför, elindeki telefonun alınmasını bekler gibiydi, hareket etmiyordu, arabayı yürütmüyordu. Bir süre düşündü, kabalık etmek istemiyordu, kırgınlık, kırılganlık olsun istemiyordu.
Yavaşça elini uzattı. Sanki Mine’nin eliyle verdiği bir hatıraymışçasına, incitmek istemezcesine, okşarcasına aldı telefonu eline. Şoför Ömer, rahatlamışçasına ve sanki yeni hatırına gelmişçesine;
“Telefonun açılış şifresi; bugünün tarihi, yani Mine Hanımın doğduğu gün ve ay… Hatırlaman oldukça kolay, değil mi?”
Sorusunda mesaj mı, anlam mı vardı, anlayamadı birden Üzeyir. Şoförden bıkmıştı. Yalnızlığını, dert ve düşüncelerini kendi kendiyle paylaşma arzusundaydı. Ana yola gelince ”İnmek istediğini, biraz yürüyeceğini, gerekirse otobüse bineceğini” söyledi.
“Ama hanımım kızar bana” sözlerine,
“Ben şimdi telefon eder, özür dilerim” dedi duran arabadan inerken.
Araç kendi sokağına geri yönelirken telefonu aldı eline tereddütle. Açsa mıydı? Özlemi hemen mi gelirdi dile? Bir süre yürümeyi ve kendini dinlemeyi kararlaştırdı.
Ne kadar süredir yalnızlığını üleşiyordu kendinle, durarak önemsizdi. Yürüyor gibisine duruyordu sabit olarak yerinde, farkında olmaksızın ve kendince kendini düşünüyordu cep telefonu çalarken.
Telefonu açtığında biliyordu karşısındakinin kim olacağını. Bilmemesi düşünülebilir miydi?
“Merhaba! Nasılsın? Neredesin? Neden?”
Üç kelime ile tüm ahret suallerini(33) sıralayıvermişti, bir çırpıda. “Uzun, ince bir yoldayım(34)”demek geçti içinden, ozan gibi. Saniyeler içinde; “Kaldığım yerdeyim!” dedi anlamsızca. Cevap;
“Bekle! Hemen geliyorum!” oldu.
Hemen arkasından, arkasındaki araba sesine döndüğünde Şoför Ömer yerine onu görmüştü arabanın direksiyonunda. Mine yanında durdu hemen ve kapıyı açmasını bekledi.
Üzeyir arabaya biner binmez kucakladı onu Mine. Kayıtsız kalamazdı, o da doladı kollarını sırtına doğru, sadece nefeslerini dinliyorlardı birbirinin, konuşmadan.
“Yıllar yılı beklediğimdin, gecikmedin hem gelmekte!” dedi Mine.
“Yıllar yılı gönlümdeydin, beklemekle yanlış yapmamışım!” dedi Üzeyir.
Ne kadar süre öyle kaldıklarını bilmiyorlardı, yanlarından geçen Belediye Otobüsünün haşin korna sesi olmasa. Birbirinden ayrılmak istemeden ayrılırlarken;
“Dönelim mi?” dedi Mine. Yoksa hâlâ Hastanene dönmekte kararlı mısın?”
“Sen nasıl istersen!” dedi Üzeyir sessizce.
Ve döndüler…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
(2) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “KENDİ BAŞINA ÖLMEK” dizelerinden.
(3) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “GİTMENİN ŞEKLİ” dizelerinden.
(4) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ENGELSİZ DİZELER” Üçüncü Bölüm dizelerinden).
(5) Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.
(6) Uçarı; Ele avuca sığmaz kişi.
(7) Melûl Melûl (Melil Melil, Melül Melül); Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul.
(8) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.
(9) El Pençe Divan Durmak; Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak.
(10) Derdest; Ele geçirme, zapt etme, kontrol altında tutma, yakalama, alıkoyma. Hukuki yönden; Görülmekte olan, açılmış dava.
(11) Şatafatlı; Gösterişli, fazla şık, cafcaflı.
(12) Ingıdık-Ingıdık; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir şekilde. Eskiden “Ehlen ve Sehlen” şeklinde de kullanılan bir deyim.
(13) İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum.
(14) Hayal-Meyal; Belli-belirsiz, açık-seçik olmayan.
(15) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük, yok.
(16) Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
(17) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olay. Sonunu nereye varacağı kestirilemeyen iş, durum.
(18) Kanka; Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(19) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
(20) Süveter; Genellikle altına gömlek veya bluz giyilen kolsuz kazak.
(21) Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
(22) Hay-Huy İçinde Olmak; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ya da eğlenmesinden oluşan gürültü.
(23) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” Necip Fazıl KISAKÜREK
(24) Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(25) Reanimasyon; Yeniden canlandırma. Bedenin çeşitli nedenlerle yitirilmiş ve ya yitirilmekte olan yaşamsal işlevini yani canlılığını geri kazandırmak için hızla tıbbi girişimlerde bulunulması ve buna ait özel yer.
(26) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmış şekli olup, tıp dilinde “Ölü” demektir.
(27) Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
(28) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu şarkının ufak bir parçasıdır.)
(29) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(30) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(31) Hipotez; Faraziye. Nazariye. Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori.
(32) Babacan; Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir erkek.
(33) Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle el-kol ya da başla yapılan içgüdüsel ya da istençli hareket.
(34) Beni burda bırak git, git gidebilirsen… “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(35) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(36) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.