Babam hayattayken; “Ata yadigârı(1), dokundurtmam!” demişti, oturduğumuz ev için. Dedem, babamın yaşamının ilk yıllarında iken, köyden inip şehre evimizin olduğu bu arsayı o günler için oldukça pahalı bir bedelle satın almış. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, yaşamının sona yakın demlerine ulaştığım dedemin söylediklerinden hatırımda kaldığı kadarıyla, köyde üç-dört dönümlük kuru, üç evlek de sulanır durumdaki iki tarlayı yok pahasına satmış.

Bu; şehirli olmanın ilk bedeli, ilk basamağı, ilk adımı idi çünkü... Satın alımın hemen sonralarında ise bu arsaya sanki acilen(2) bir gecekondu oturtturmuş, bu gecekondu ve geniş bahçede efendi efendi yaşamışlardı babaannem ve babamla birlikte.

Dedem; aslında dede yerine bana; “Efendibaba” demeyi öğretmişlerdi ama sözgelimi ben; herkesin bildiği şekilde “Dede” demeyi uygun gördüm bu anlatımda. Yani dedem ve babaannem “Ahir ömrümüzde(3) mürüvvetini(4) görelim!” diyerek tek çocukları olan babamı, görücü usulüyle annemle evlendirmişler. Sonra hep beraber bu gecekonduda yaşamışlar, benim doğumumu kutlamışlar, doğanın doğal kuralı ile göçüp gitmişler, o gecekondu ve geniş bahçe de tek çocukları olan babama kalmıştı; “Ata yadigârı” olarak...

Sonra gecekondulardan oluşan çevremiz genişlemiş, daha da sonraları yanında, kenarında, köşesinde, betonarme, hem de çok katlı apartmanlar oluşmuştu evimizin yavaş yavaş, ama belki de hızlıca.

Gecekondumuz (tabiidir ki olağandan iri, geniş ve büyük arsası nedeniyle) bu apartmanların tam ortasında iştiha(5) kabartır bir şekilde değerlendirmek isteyen müteahhitlerin arzularına “Dur, durak!” dedirttirmiyordu. Babam da sabit bir fikirle, kendisine yönelen her türlü teklifi reddediyordu; “Ata yadigârı” sözünden başka söz kullanmadan.

Her canlı mutlaka ve bir gün “velbasübadel mevt!(6)diyecekti. Babam da zamanı gelince kelimeyi şahadet getirdi(7) ve (“Allah rahmet etsin!”) o güne ulaştı. Annem sahipsiz değildi, her ne kadar okuma-yazması yoktuysa da eskilerin deyişiyle; Osmanlı Kadınıydı(8).

Hem elinden her iş gelirdi, hem de her şeye kafası çalışırdı, inancının zayıf olduğu, kafasının ermediğine inandığı konularda ise hiç çekinmez, bir bilene bilmediğini, bilenler olduklarına inandıklarına da bilmediklerini sorardı mutlaka. 

Babamın ölümünü duyan müteahhitlerin yine kabarık iştihalarla evimizin önünde Mercedes arabalarını durdurup bu kere de anneme bin dereden su getirerek gecekondumuzu apartmana çevirebilmek için ikna(9) çabalarını göz ardı etmem(10) mümkün değildi.

“Normalde altı katlı olursa, üçerden on sekiz daireden üçü sizin, kalan bizim…” diyerek başlamışlardı söze. Annem; “İyi, iyi! Hem fevkalade! Dairelerden biri benim olur ölene dek, biri senin, diğeri de kardeşinin olur! Siz evleninceye kadar onları kiraya veririz, sizin düğün-dernek giderlerinizi karşılarız, maaşlarınıza ek olarak, babanızdan kalan emeklilik maaşına katkı olarak!” diyordu önceleri. Hem düşünmeden, hem hatta hiç tartışmadan...

Sonraları; “Galiba kandırılıyormuşum gibi bir sıkıntı var içimde!” demeye başladı, müteahhitlere hiçbir şey için söz vermemiş olmasına rağmen.

Daha sonraki müteahhitler “Kottan da kazanırız, apartman sekiz katlı olur, arsaya göre her katta üç daire olursa yirmi dört daire, size dört daire, kalanı bizim” demeğe başladılar.

Müteahhitlerin biri gidiyor, diğeri geliyordu ama genelde hepsi sözleşmişçesine daire miktarını dört adette kısıtlı tutuyor, ancak ya; “Avrupa bilmem nesi takarız, şunu şöyle yaparız veyahut ayrıca şöyle böylesi bizden…” gibi bilmediğimiz-anlamadığımız kelimelerle kafasını karıştırmaya çalışıyorlardı annemin.

Olasıdır ki, benim işte ve kardeşimin okulda olduğu, yani bizlerin evde olmadığımız bir gün annem, bir bilene yani; yakın akrabalardan birine konuyu danışmış, neler yapması gerektiğini, niye, ne zaman ve nasıl yapması gerektiğini sanırım etraflıca öğrenmişti.

Oldukça yorgun bir günün ardından eve geldiğimde ki kardeşim henüz üniversiteden dönmemişti, eve tekliflerini yinelemek üzere son müteahhit geldiğinde, ona;

“Otur şuraya! dedi emredercesine. “Kot mu ne diyorsunuz, her ne ise işte, evin sırtını kayaya dayayarak yirmi dört daire yapacaksanız, sekizi benim. Dört tanesi güneş görecek, dört tanesi güneyden olacak. Kuzeyden istemem. Boya ve badanalarını, çeşme ve musluklarını, banyo fayanslarını benim seçtiklerimden veya çocuklarımın istediklerinden yapacaksınız. Belediye, devlet izni veya kanunî ne varsa ben hiçbir şeye karışmayacağım. Benden para-mara da istemeyeceksiniz. Apartman yapılıncaya kadar, buraya yakın olsun, her zaman inşaatınızı göreceğim ve rahat yaşayacağım bir şekilde bana kiralık bir ev tutup kirasını ödeyeceksiniz, ta ki kendi evime yerleşinceye kadar. Bütün bunları Noterde avukat akrabamla birlikte yazıp imzaladıktan sonra evin tapusunu size vereceğim. Tamam mı?”

Müteahhit ve olasıdır ki yanındaki kendine yakın iki adamı, belki taşeronları(11), ustaları veya ortakları birbirine hiçbir şey anlamamış gibi baktılar önce. Sonra şövalye yüzüğünün(12) gururunu yansıtırcasına çenesini ovaladı müteahhit ve;

“Çok şeyler istiyorsun be teyze, hiç ekmek parası bile bırakmadın bize! Bu şartlarda sizin gecekondunun olduğu yere apartman dikmemiz imkânsız!” dedi.

“Siz bilirsiniz oğlum. Şartlarım bunlar ve asla değişmeyecek. Diğer arkadaşlarınıza da aynı şeyleri söyleyeceğim. Eh! Hanginiz kabul ederse, o işe başlar, öteki avucunu yalar, hiç kusura kalmayın! Benim söyleyeceklerim bu kadar!

Müteahhit ve yanında adamları yavaşça kalktılar, kapıya yöneldiler ve anlamsızca “Cık! Cik! Jık!” gibi veya Türkçede yazılması mümkün olmayan sesleri çıkartarak dışarı çıktılar.

Başlangıçta bazı şeyleri sizlere anlatmadım galiba, geriye dönüp onları özetlemeğe çalışayım öncelikle.

Kardeşim Nurullah, dedemin ölümünden hemen sonra doğmuştu, aşağı-yukarı aramızda on-on bir yaş fark vardı, babam ölmeden önce bazen onun için; “Tekne Kazıntısı(13) gibi laf ederdi.

Yakışıklı çocuktu, esmer, çakır gözlü (Galiba gözleri çok büyük dedesinden miras kalmıştı, çok zaman annem ve onun arkadaşları, hatta ben bile “Maviş(14)” derdik) şimdi üniversitede okuyordu, galiba bir kız arkadaşı da vardı (Mutlaka).

Dedemin ölümünün biraz ardından doğduğundan ona dedemin adı verilmişti (Doğal olarak). Bense onun yirmi yaşlarına denk olarak geçkin otuzlarımdaydım. Onun gibi yakışıklılığımdan bahsedilemezdi, ama her şeyden önce ailenin öncelikle ilk göz ağrısıydım, büyüktüm, askerliğimi de yapmıştım. Yani annemin dediğine göre bazı şeyler için; ”Hazır-nazırdım(15)”.

Bir annenin gönlünde ve gözünde bir evlat nasıl ve niçin öylesine bir olguyu görüntülerdi ki? Hele “Bir ayağım çukurda(16) veya “Torun özlemi” ve benzeri gibi sözler “Hazır-nazır” kelimelerini aşırı bir içtenlikle takip ettiğinde. Amma..?!.

Allah’ın lütfu olarak aileye katıldığım için “Lütfullah” demişlerdi adıma, aslında çok büyük dedemizin adı da Lütfullah’mış ama. Neyse...

Her şeyden önemlisi; dedemden-babamdan kalan, yaşamımızla hiç ilgisi olmayan, “Aile boyu” diyeceğimiz bir soy isme sahip oluşumuzdu. Soy ismimiz babama olduğu gibi bize de oldukça uzun bir süre sıkıntı yaratmıştı, Nüfus Kâğıdımızın yenilenmesi için başvurduğumuzda, ilköğretim yıllarında, üniversitede ve hatta benim askerlik görevimi yerine getirmeğe çalıştığım devrelerde bile.

Bilmem inanabilecek misiniz? Soy ismimiz “Sahildekilerindenoğularından” idi, denizle, sahille hiç mi hiç ilgimiz olmamasına rağmen. Bir ara bir kitapta okumuştum, sanırım Almanya’da bir Tren İstasyonunun ismi en uzun isim olarak Guinness Rekorlar Kitabına girmişmiş.

Bizim soy ismimiz de herhalde böyle bir rekor için en önde gelen isimlerden biri olarak düşünülebilirdi. Babam yaşarken, özür dileyerek ve affına sığınarak askerlik görevim sırasında soy ismimi sadece “Sahil” olarak değiştirmiştim. Tabiidir ki Mahkeme Kararıyla...

Kardeşim ise başına gelen bir olay nedeniyle o da soy ismini değiştirmişti, yine tabidir ki; Mahkeme Kararıyla. Futbola aşırı düşkünlüğü dolayısı ile Futbol Hakemi olmak için açılacak kursa katılmaya karar verdiğinde ilgililer; “Bu ne yahu! Senin soy ismin hiçbir listeye sığmıyor, sığmaz da, sen istersen şimdiden vazgeç!” deyince, o da yaşayan hiç kimseden izin alma zorunluluğu olmadan mahkemeye gitmiş, iki şahitle (yalancı değil ama) soy ismini, nasılsa sahille arasında fark yok diye; “Kıyı” olarak düzelttirmişti.

Düşünebiliyor musunuz, biz bir aileydik aynı evde yaşayan ve fakat anne ve iki oğul hepimizin soyadları farklı idi? Türkiye’mizde ne normaldi ki, bu duruma hayret edilsindi, değil mi? Annem doğal olarak, babamın ona verdiği soy ismini terk etmemişti ve terk etmeğe de hiç niyetli gibi değildi.

Eskilerden, daha doğrusu benim yaşantımın eskilerinden bir olguyu daha sizlerin bilgisine sunduktan sonra devam etmeğe çalışayım bu öyküye. Yalan veya yanlış olmadığına inanmanız sevincim olur tabii. İnanmayışınızın da üzüntüsünü yaşarım gönlümde.

Aslında bu benim değil gecekondumuzun daha doğrusu betonlaşmanın öyküsü gibi gözükür fakat, onu anlatabilmem için önce beni tanıyasınız isterim. Esasında bu pek de gerekli değil ama yaşadığım üzüntüyü hiç mi merak etmezsiniz ki?

Senelerce senelerce evveldi, tıpkı Edgar Allan Poe’nun “Annabell Lee” sindeki gibi. O kadar uzun bir süre değil, yaklaşık sekiz, bilemedin on yıl kadar önce. Ben de sevdim, askerliğimi yaptığım şehirde, bir memur kızına âşık olduğumu sanıyorum, sanıyorum değil âşıktım galiba. Bu kadar yıldır onu hiç ama hiç unutmadığıma, unutamadığıma, bir başkasını hiç düşünmediğime, kimseye “Alıcı gözüyle bakmadığıma” ve karşı cinsten herkese “Anam, kardeşim, bacım” dediğime göre.

Bana göre Mecnun bile Leyla’sına öylesine bakmamış, onu benim gördüğüm gözle öylesine görmemişti. Göremezdi de zaten. Doğa bir tek onu yaratmıştı benim için, olasıdır ki beni de onun için yaratmıştı (belki).

Benim için yaşam o gün başlamış ve fakat üç hafta-yirmi gün içine sığan bir süre içinde de bitmişti. Sadece, bakışmıştık, sadece arkadaşlarının onu çağırışlarından ismini öğrenmiştim, uzaklardan, yakınlardan, kenarlardan, köşelerden, yankılardan; “Nurdem” diye.

Ben de arkadaşlarımdan ismimi hızlıca söylemeleri istemiştim, o da benim ismimi öğrensin, bilsin diye. Ne tanıştıracak biri, ne tanışacak olanak yaratmıştı Tanrı bizim için, birbirimize.

Evine kadar takip etmiştim onu, askeri disiplin cezalarına boş verircesine. Bir günün ertesinde nöbete geç kalışım nedeniyle “Beş gün göz hapsi” almıştım ama “Sakıncalı Piyade(17)” olmadığımdan komutanlarımın hoşgörüsü uçsuz-bucaksız olduğundan ve o beş günü kışlada sadece onu yaşayarak geçirdiğimden hiç ama hiç etkilenmemiştim.

O günden sonra her gün, ama her gün akşam servisleri ile o sokaktan geçiyor, serseri gibi sokakları dolanıyor, son servisle yine kışlaya dönüyordum, aptal âşıklar gibi. Aptal(18) deyince, hani Pir Sultan Abdal gibi demek istediğim anlaşılıyor(!), değil mi?

Sonra günlerden bir gün, yani onun benim farkımda olup olmadığını bile bilmediğimin bir günün akşamında, evin perdelerinin dahi yok olduğunu görüp bunalmıştım.

Ev sahibinin ismini bile bilmeden komşularına sorduğumda “Ahmet Beyin tayin olup ayrıldığını” öğrenip o akşam kışlaya dönmeyip bir meyhanede zamana  “Dur!” diyemememin ızdırabını yaşamıştım. Daha sonra sızarak, gelecek bilmem kaç günlük göz hapislerine boş vererek bir otel odasında, hem de nasıl olduğumu bilmeden, bilemeden sabahlamıştım.

Sevmiştim, hem mutlaka ve artık bundan sonra tekrar âşık olamazdım, beynime kazıdığım düşünce bu idi o gün ve de bugün (Hâlâ devam eden bir düşünce ve duygu, sanırım). Bu nedenlidir ki kardeşimin arkadaşlığını (belki de aşkını) gönülden destekliyordum.

Benim sevgim, inkârda veya tasdikte sıkıntı çektiğim uçkun(19) sevgim, mutlaka başka bir denklikle özdeşleşemezdi ama unutmak olgusunu beynimde şekillendiremediğime göre başka nasıl davranabilirdim ki?

... Zaman bazen çabuk, bazen uluorta yavaş, bazen de hakikaten yavaş geçiyordu. Uzaktan da olsa akrabamızın destekleri, akıllıca davranan annemin istekleri doğrultusunda eşyalarımızı taşımış, şimdilik kaydıyla yerleşmiştik, üç adım ötedeki kutu gibi de olsa yeni evimize.

 

Eskiden bizim olan evimiz artık bizim değildi. Neler gelmemişti ki bahçeye? Kamyonlar, dozerler, kepçe gibi makineler, bir sürü demir, çimento, kum gibi malzemeler falan...

 

Bilindiği gibi evimizden; öncelikle işe yarayacak, daha sonra da değerlendirilebilecek malzemeler sökülmüştü, kapı, pencere, cam, kiremit gibi...

 

Sonra işçiler ellerinde balyozlarla “Ya Allah!” deyip girişmişlerdi evimizi yıkmaya. Sonra temel kazısı ve inşaat...

 

Bir-iki kelime, birkaç satırla özetlediğim bu işler aylarca sürmüştü, hatta bir ara kışın, kar yağışının oldukça yoğun olduğu günlerde duraklar gibi bile olmuştu yeni evimizin inşaatı. Gönüllü bir Kontrol Mühendisi veya Sürveyan(20) gibi her gün inşaata giden, işçilere emirler veren, dur-durak bilmeyen sorular sorup, sorgulayan annem telaşlanmıştı, evimiz bitmeyecek diye.

Oysa ilk kapılar pencereler sökülürken, ilk balyoz evin bir duvarına delik açtığında üzülmüş, hatta belli belirsiz dudaklarını kıpırdatarak, belki dualar etmiş, belki de ölen kocasından, yani babamızdan özür dilemişti, yaptığının doğru olduğu inancıyla. Belki de “Çocuklarımız için” diyerek Tanrıya yakarışını sonlandırmış ve Fatiha okuyup göndermişti babamıza.

Doğrusu Cumartesi-Pazar tatilleri dışında hiç ilgilenemiyorduk inşaatla, ne ben, ne de kardeşim. Hele Nurullah, “Derslerim” diyordu da başka bir şey demiyordu. Haklıydı da, çünkü son senesi idi ve gayretli olması gerekiyordu, mezun olabilmesi için.

Esasında sadece ders çalışmakla zamanının geçtiğini sanmıyordum. Şöyle uzaklardan gördüğüm, ama birbirine yakıştıklarını gözlemlediğim, hatta bir ara çarşıda birbirine sokulmuş olarak yürürlerken anneme de gösterdiğim cici, şirin kızın da onun zamanının oldukça, hem oldukça fazla bir bölümünü aldığından emindim.

Aynı okulda, aynı sınıfta mıydılar, bilmiyorum, ama iyi arkadaştılar ve arkadaşı bizim şimdi oturduğumuz ve kirasını müteahhidin ödediği evin hemen çok da uzakta olmayan yakınlarında oturuyordu gibime geliyordu.

Yoo! Öyle takip etmişliğim falan yoktu, o görev anneme ait olacaktı bir gün mutlaka ama hani Nurullah’ın bazen çok telaşla, bazen sallanarak kapıdan çıkışlarında gittiği yön, bazen suratının asıklığı veya tebessümünün genişliği bana (Doğaldır ki anneme de) çok şeyler anlatıyordu.

Ben çok zaman evden ondan daha sonra çıktığım için keyif çayımı yudumlarken mutfağımızın penceresinden onun hal ve hareketlerini istemeden(!) gözlemliyordum. Bu kıskançlık olamazdı.

Dedim ya, bir kere sevmiştim (Galiba) askerlikte, tövbeli değildim ama bir kere daha seveceğimi, sevebileceğimi sanmıyor, sadece kardeşimin mutluluğunu onunla bire bir üleşme çabasında oluyordum.

Kışın soğukları bitip, baharın yağmurları tükenmeye yüz tutarken, belki de yazın ilk ışıkları Nurullah’ın sıkı sınavları ile yeni apartmanın dairelerinin pencere boşluklarından süzülürken annem; o günkü Kontrol Mühendisliğini bitirmiş olarak müjdeyi ulaştırdı bize, akşam yemeğine otururken;

“Müteahhit, bir, bilemedin en geç iki aya kadar evlerimizi teslim edeceğini söyledi. Belediyeden falan kâğıtları yaptıracak, tüm tapuları hazırlatacakmış. Onun için istediğiniz daireleri kardeşçe dörder dörder üleşin, tapuları sizin adlarınıza çıkartsın. Benim bir ayağım çukurda, nasıl olsa beni sokağa atmazsınız!” dedi.

“Olur mu öyle şey, Anne?!” diyerek benden önce davrandı Nurullah annemin elini öperken. “Ancak salıya sınavlarım başlıyor, Ağabey sen izin alıp tapuları hazırlatsan da, hem nasıl istersen, ben de gelip imza atıversem sadece. İnan, saniye sektirecek vaktim yok, biliyorsun! Söz veriyorum, mezun olduktan sonra askere gidinceye kadar, evin her bir türlü işlerini, çarşı-pazar ne düşünürsen hem hepsini ve eğer görev verilirse sana hiç zahmet yüklemeden apartmanın yöneticilik görevini bile ben yapacağım, söz!” dedi.

Tam sırasıydı, hemen konuya girdim;

“Peki, ne zaman baş-göz olacaksın? Ev tamam. Kız da var, Allah’a şükür birikmiş üç-beş kuruş paramız da var, ev eşyası almak için, düğün-dernek için...”

“Onun da sırası gelecek Ağabey. Zaten şu imtihanları bir bitireyim, yüzümün akı ile mezun olayım, onu da size söyleyecektim. Nurcan’ın ailesi bir kısım sıkıntılar çekmiş, bizim arkadaşlığımız sırasında. Elin ağzı torba değil ki, büzesin. ‘Söz gibi, nişan gibi bir şeyler olsun, konu-komşu huzur bırakmadı bizde!’ dedi ailesi. Bu nedenle onların bana, sınavlarımın sonuna kadar izin vermelerini rica ettim, kabul ettiler. Sınavlarımın sonunda inşallah senin sorunun cevabını beraber gerçekleştiririz. Nurcan’ı Allah’ın izniyle benim için isterken anneme destek olursun artık değil mi?”

“Oğlum, benim iki-üç kelimeyi uç uca getirmem, mümkün değil. Hem duygulanır, ağlayıveririm belki. O işi, hem edebiyatı da iyidir, ağabeyin yapar, hele inşallah önce bir imtihanlarını bitir, sonra bir evimize yerleşelim, hepsi de olur inşallah.” dedi annem...

Hani göz açıp-kapayıncaya denen bir olgu var ya, işte öylesine evimize yerleştik, Allah’a şükür. Unutmadan sitemlerimi belirtmeliyim ki üç-beş kuruşluk bile yardımı olmadı Nurullah’ın ama Allah yardım etmek istedi mi konu-komşu, eş-dost, arkadaşlar yardımcı oluveriyor el-elden bir günde, hatta saatlere varan bir süre içinde tamamlanıveriyordu nakliye, yerleşme-yerleştirme işleri.

Eh! Daha sonra bazı aradıklarını hemen bulamıyorsan da, aradıkların veya bulmayı istediklerin olmadık yerlerden çıkınca seviniyordun oldukça. Örneğin banyoya ait aksesuarlar annemin gardırobunun üst gözünden çıkmıştı yerleştirirken. Bulaşık fırçasını ise söylesem asla inanmazsınız, Nurullah’ın teyp dolabının alt gözünde bulmuştuk, daha sonraları.

Kardeşimin üst düzeyde bir müzik tutkusu vardı (Belki de şimdilik, yabancı veya yerli tüm aşk şarkıları kasetlerinde idi). İki-üç gün de annemin eşyaları yerleştirmesine yardımcı oldum izin alarak.

Ha! Belirtmeliyim ki tüm işlerin bitiminde de Nurullah mezun olduğunun müjdesini verdi akşamlardan bir akşamüstü. Farklı olarak müjdeyi vermek için arkadaşını da eve getirmişti bu defa ve ilk defa. Annemin bakışlarını görecektiniz, tam bir kaynana gibi alıcı gözüyle süzmüştü kızcağızı.

Kardeşim, iyiden-güzelden anlardı, hem de her şeyin iyisinden-güzelinden. Örneğin annem beni ne manava gönderirdi, ne de kasaba. Hatta ne de fırına. Bu alışverişlerin uzmanı, piri, üstadı yalnız küçük oğlan Nurullah’dı.

Hiç mi hiç anlamazdım yahu? Üzüm mü alınacak, örneğin müşküle veya razakı denmişse, çekirdeksiz İzmir Üzümünü yüklenir gelirdim. Kuzu kuşbaşı yerine, dana kıymayı alıp getirdiğim de olmuştu bir aralar. Kuzu ıspanak yerine pazarın en kart ıspanaklarını alıp getirmiştim anlamadığımdan. Bu sebepten evin dış piyasa(!) işlerinin yetkili-sorumlusu(!) bizim biraderdi.

Herhangi bir nedenle yani zaruretten(21) bir şey almışsam ki mutlaka beğenilmezdi benim bilmediğim bir kusur nedeniyle, annem hemen sırası gelmişçesine taşı gediğine koymak arzusuyla;

“Sana varacak kıza yazık, acırım şimdiden ona!” derdi. Ben de, eskilerden kalmış bir özlemle;

“Bana kimse varmayacak ki anne!” derdim.

Sonra da Nurullah’ın kasetlerinden birinde daima hazır tuttuğum kaseti teybe yerleştirirdim; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” diye.

“Allah akıl-fikir versin!” derdi her seferinde annem. Onu kandırmak o kadar kolaydı ki. Öptün mü saçlarından, mest olurdu(22). Ne söyleyecekse söylemez, belki söyleyemez susar, dalar giderdi. Bilirdim ama anlamazdım sebebini, o da asla söylememişti, söylemeyecekti de sebebini (Sanırım).

“Nurcan’ın ailesi bizi bekleyecek en kısa zamanda!” dedi Nurullah. Sanırım demek istediği; “Gerekli hazırlıklardan sonra, gidelim gereğini yapalım!” demek olsa idi.

“Hay! Hay! Olur! Peki! Pekâlâ!” demek bana düşmezdi. Anneme baktım. Başını eğmişti, gözlerinden yanaklarına süzülenleri inci damlası olarak nitelemek yanlış olmazdı, bir ömrün yorgunluğunu, bir ömürde şekillendirdiği özlemi yudumluyor gibiydi.

Kısaca; “Peki!” dedi ve devam etti; “Bugün günlerden ne?” “Ayın on dördü, Salı” dedik bir ağızdan Nurcan dâhil.

“O halde Cumayı Cumartesiye bağlayan akşam sizin misafiriniz olacağız kızım!” dedi elini öptürmek üzere Nurcan’a uzatırken.

Nurcan tam bir hanımefendilik örneği sergilercesine, annemin elini çenesine götürmek yerine Anadolu Çocuğu gibi dudaklarına götürüp öpüp başına koyduktan sonra;

“Hay Hay efendim, baş üstüne!” dedi.

“Sayılı gün çabuk geçer!” derler, galiba çabuk geçti. Bazen askerlikte özellikle evli, daha doğrusu çocuğu olan arkadaşlarımın tuttukları çetele gelir aklıma. “Çoluk-çocuk” yerine sadece “çocuğum, bebeğim” dediklerinden. Bunu bazı filmlerin hapishane sahnelerindeki duvarlara çizilmiş çapraz çizgi işaretleri ile karşılaştırdığım da olmuştu o zamanlar. Demek ki olaylara, beklentilere göre şekilleniyordu günlerin geçişi, insanlar için.

Annemin uçsuz-bucaksız diye saçma-sapan düşünülecek telâşı, akşam eve geldiğimde o günün, düşünülen veya Nurullah için beklenen gün olduğu haberini vermişti bana.

Nurullah henüz işe girmediği, daha doğru bir deyişle henüz iş bulamadığı için sabahtan başlamıştı annemin duygu yüklü telaşına.

Bana; kısa, kesin ve öz olarak çabuk hazırlanmamı söylediler, daha kapıdan adımımı içeri atar-atmaz. “Emir; demiri keserdi.”  Bugün başka bir gündü, diğer günlerden farklı olarak. Onlara uyacak, hem öylesine çok çabuk uyacaktım. Ben ayıplarımı biliyordum. Para-pul dâhil bugünün gecesi için hiçbir etkinlikte görev almamıştım.

Oysa biliyordum ki “Kız istemek için” benim yerime bile prova yapmışlardı ikisi de. Çünkü duşumu yapıp kurulanırken Nurullah; “neyi, ne zaman, nasıl, niçin, nerede” yapacağımı kısa-kesin ve açık cümlelerle anlatmıştı (daha doğrusu emretmişti).

Kısa sözün özü; girişi annem yapacaktı ama;

“Nurcan’ı Allah’ın emri, Peygamberimizin kavli ile Nurullah’a ben isteyecektim!” Hem de onun özenle ütülediği bayramlık elbiselerimi giyerek, önünde otomobil resmi olan kravatı takaraktan. Ayakkabılarımı bile kimin boyadığını artık (Sanırım) söylemem gereksiz, tahmin edersiniz...

Yol benim için çabuk bitti. Eve ulaştık. Bundan sonra neleri anlatmalıyım ki?

Utangaç âşıklar, beklenip de beklenilmiyor havası içindeki davranışlar, kırk yıldan beri tanışıyormuş gibi “Nasılsınız? İyi misiniz?” soruları, kahve-sigara-çikolata ikramları, ivecenlik(23) yani gelişin gerekçesinin dışında, sadede geliş(24) dışında her şey, her bir şey...

Oysa başlangıçtan beri bir eksiklik hissediyordum, evde veyahut da odada. “Nurcan’ın bir ablası var!” demişti kardeşim, oysa yoktu ortalarda. Hep koşuşturan Nurcan’dı. Böyle bir gün için mademki günler öncesinden sözleşilmişti, onun da olması gerekti diye düşündüm, kardeşinin mutlu gününe katılmalıydı, ivecenliğe ortak olmalıydı diye sorma arzumu frenleme gayreti ile.

İnsanlar, hele benim gibi aceleci yani “Acul(5)” olanlar, meraklarına ne zaman “Dur!” diyeceklerini bilmediklerinden bazen yanlış yapıyorlardı. Oysa kısa zaman dilimlerinde yapılabilecek değerlendirmeler bazı ipuçlarını meraklılarına mutlaka verebilirdi. Geldiğimizi bildiklerine, sokak lambasını yaktıklarına, göze görülür çok şeyleri yaptıklarına göre evin evli olmadığını da öğrendiğim büyük kızının odada olmaması gibi bir olgu yaşanabilir miydi ki?  Cevap bu durumda; “Hayır” değil mi?

Tabidir ki, herkes haklı, ben dâhil. Neden dersiniz? Bir ara, sanırım kahve getirilmesinin evveli idi, Nurcan oldukça uzuna yakın bir süre bizleri boş (Yani yalnız) bırakmıştı, biz bize. Öylesine “Dereden-tepeden su getirme” zahmetlerine katlanmıştık ki, el-el üstünde (Sanırım).

Zamanı idare etmek, lâfa bir yerlerden bir şekilde başlamak oldukça zor oluyordu.

“Eee! Daha daha nasılsınız?”

“Havalar da bayağı ısındı canım.”

“Enflasyona bir dur diyebilsek!”

“Galatasaray kazandı. Şampiyon filan takım olacak…”

“Doların paritesi(26) şu olmuş!” sözleri geçmemekte direnen zamanı tüketmiyor, bilakis tüketilmesinde tasarruf edilmesi düşünülen zaman geçmemekle gerginliği tırmandırıyordu.

Nurcan odaya gelip, kahve fincanlarını dolabından alarak mutfağa yöneldiğinde, başını türbanla sıkı sıkıya örtmüş olarak girdi ablası odaya.

“Bağışlayın!” dedi resmi bir dille, emreder gibi.

“Yatsı namazını kılarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Bugün kız kardeşime ait gerçekten özel bir gün biliyorum, bu gecikişim için hepinizden özür diliyorum.”

Bakışlarımı beni çağırdığına inandığım sese yönelttiğimde nutkum tutulmuştu(27). Yıllar yıllar öncesi gidivermiştim hemen. Ben... O ve hakikaten o... Vallahi o idi.

Hani askerde görüp, ben olduğuma beni inandıran, beni bende yaşatan, yıllarca yaşayıp unutmadığım, unutamadığım, tek, yanız, bir, biricik insandı o. Uğrunda dinlene dinlene çılgınlıklar yapmak isteyip de yapamadığım, gönlümde hep var olan o; karşımda idi, hem de kardeşime istemeye geldiğimiz kızın ablası olarak.

İnanamıyordum. Gözlerimi, tıpkı o çılgın filmlerdeki gibi ister istemez olmayan çapaklarını silmek istercesine ovuşturdum. Hem kaç kere?

O; unutamadığım gözler, o saçlar, o gül endam, o dokunmak isteyip de kendimden bile kıskandığım eller şimdi karşımda, hem de Allah’ımın bir lütfu olarak karşımda, birkaç metre ilerimde idi. Bir bakış yıllar yıllar ötesinden gelip bu kadar mı etkilerdi ki insanı?

Göğsümün tüm kafesinin, kalbimin ulu-orta çarpıntısını anlatmak istercesine kalkıp-inişini frenleyemez durumdaydım. Hissettiğim, belki de gönlümde arzuladığım o idi ki, onun duyguları da belki ritmik(28) değil ama sanki aynı gibiydi (Benim hüsnü kuruntum(29) olarak yorumlansa bile).

Bir an, kısa, çok kısa bir an düşündüm. Acaba beni daha öncelerden mi öğrenmiş, bilmişti, kardeşinin arkadaşlığını araştırırken, incelerken, irdelerken? Belki de kardeşinin okul notlarının, Hatıra Defterinin, günlüğünün veya albümünün sayfalarında mı gözüne takılmıştım? Belki isim, belki şekil olarak...

Yoksa pencerelerden gelişimizi gözlerken mi tanımıştı ta uzaklardan, karanlıklardan, sokak lambalarının ışıklarında, bahçenin döşeme taşlarının yansımalarında, istek dolu, heyecan belirten adımlarımızın seslerinde?

Ya da yoksa hani, mesel (belki de bencilce ama) hiss-i kalb-el-vuku(30) denilen eskilerden kalma bir oluşum (Yani “kalp yordamıyla buluşma” diye varsayılacak bir deyim) olarak gözlerimizden sakınmayı mı düşünmüştü bizden şimdi, benden belki de?

Yatsı namazını kılmayı geciktirmek, arkasından beş vaktin farzını kaza olarak kılmak, amenerresulü(31) duasını uzun uzun hem de tecvidi(32) ile okumak mı geciktirmişti onu, yanımıza böylesine gelmesi için?

Belki de yanımıza hiç gelmemeği planlamıştı, diye de düşünmedim değil.

Âdet olduğu üzere evin kızı, yani görülecek (Yani belki de Allah’ın emri, Peygamberin kavli ile istenilecek) kız ikram ederdi değil mi kahveleri? Mutfak kapısı olduğuna inandığım kapı çıkışına kadar kahve tepsisini Nurcan’ın getirdiğini gözlemledim (Göz ucuyla) kurallara, galiba göreneklere de uygun olarak.

Oysa orada, yani hemen o kapının önünde ablası, yani, yıllar öncesinde aynı gibi yorumladığım mor, ona yakışan, boynu kapalı uzun elbisesiyle o aldı tepsiyi isteyerek, belki de kardeşine emredercesine.

Unutmadan hemen söyleyeyim; Nurcan’ın annesi, yatsı namazının savunmasını yaparken söz arasında büyük kızının isminin Nurdem olduğunu söyleyivermişti, oysa ben içeriye giren onun Nurdem olduğunu aradan on küsur yıl geçmesine rağmen hemen ama hemen anlamış, anlayıvermiştim! Zeki miydim, yoksa bu sevgimin (yıllar öncesinden dipdiri kaldığına inandığım aşkımın) bir göstergesi miydi?

Gözlerimi ayıramıyordum. “Nereden?” veya “Kimden?” diye sormayın. Zaten sanırım biliyorsunuz. Bilmemek diye bir olgu mümkün değil, çünkü bilinen tek olgu; “Hiçbir şeyin bilinmiyor olması”.

Servise anneme ikramla başladı Nurdem. Sonra babası, annesi... Sırayla... En sona ben kalmıştım. Gözlerini kaldırdı. Bu bakışlarda bir ömrü değerli kılacak her şey vardı. Kahve fincanını üstüme devirmek dâhil...

Ben o gözlerde yaşama sürecini tamamlayamadan o yaşama devam etmeyi zorlayıp da duraksadığında her şey bitmişti bir çırpıda.

Birden mi? Bir anda mı? Bunu vasıflamak veyahut bir diğer deyişle söylemek öylesine zordu ki? Pantolonum kahveyle bulanmıştı, sıcaklığını, yakışını hissetmemiştim kahvenin tenime değdiğinde. Zaten benim yaşadığım olguda fiziksel oluşumların hissedilmesi mümkün müydü ki? Ortam ne gerekli ise o için uygundu.

“Bağışlayın, çok özür dilerim!” dedi elindeki peçeteyi uzatırken Nurdem. Elinin veya herhangi bir uzvunun tenime değmesinin onu heyecanlandıracağı düşüncesi ile (Meselâ canım!) uzak gibi duruyordu.

Bu; o anda benim yaşadığım, bu öyküyü yazdığım şu anın bir süslü kuruntusu (hüsnü kuruntusu değil!) olarak da yorumlanabilir.

“Ne demek efendim! Estağfurullah! Lütfen dert etmeyin! Lavaboda iki-üç dakika içinde ben siler, temizleyiveririm, hem kahve öyle iz-leke bırakmaz, üzülmeyin lütfen!”

“O zaman size lavaboya göstereyim, buyurun lütfen!”

Sadece biz konuşuyor, biz dinliyorduk sanki. Belki de odada “Çıt!” bile yoktu. Belki de vardı da biz (Belki de sadece ben) duyuyorduk sessizliği.

Bu gece Nurullah’ın gecesiydi ama hiç kimse bilmiyordu ki bu gece benim de gecem olabilirdi (Belki de ama mutlaka bizim gecemizdi, hissediyordum).

Avize lâmbalarının ampullerine çarpan, yolunu şaşırarak evin içine girmiş pervane kelebekleri biliyordu belki de sadece bana (Ve bize) ait bu sırrı veyahut da gerçeği. Belki sessizliğin ürpertisi çınlatıyordu kalbimdeki beklentinin geleceğini. Nefes aldığımı bile hissedemiyordum.

Nefes almaya ihtiyacım yok gibime geliyordu. Gözlerimle alıyordum hayatımı devam ettirmem için gerekli olan havayı. Ben, galiba yaşamaya başlamıştım artık...

Lavaboya yöneldik. Daha doğrusu Nurdem’i takip ediyordum, sessiz ayak seslerinde. Işığını yakarak lavaboyu işaretledi ve bir havlu uzattı. Hâlâ, eli hatta parmaklarının uçları bile değsin istemiyordu (Galiba) ellerime.

Ama insanların duygularını engellemesi öylesine olanaksızdı ki.

Özellikle Nurdem’in...

Özellikle benim...

Hem bilmeden, ama hissederek sevgi denilen zapt edilemez duyguları gönüllerde yaşarken duyguların önlenmesi olanaksızdı. Biz böyle bir olguyu yaşıyorduk bilinçsizce. Çünkü Nurdem birden;

“Sizi ummuştum!” dedi.

Basit iki kelime...

Küçük, küçücük bir cümle...

Tüm ömrümün aydınlığı, tüm beklentilerimin şekillenmesi idi bu iki kelimelik cümle. Her şeyi, hem her şeyi anlatmıştı o bir çırpıda, hiçbir açıklamaya gerek duymadan, koridorun loş ışığında. O ben, ben o demekti bu cümlede şekillenen.

Bu; yıllardır unutmadığım, unutamadığım (Hem de unutulmamış)  bir şekillenişti. Elini tutmadan, gözlerine bakmadan, karşılardan, uzaklardan, belki uzak yakınlardan, ama bir ömrü boşu boşuna sarf etmeği göze alacak kadar.

Tüm roman ve şiirler bizim için yazılmalıydı, o kısa, kısacık zaman dilimi içinde. Işıklar yeterli değildi, tüm barajların, tüm santrallerin ürettiği ışıklar, hatta güneş işini-gücünü bırakıp gecenin bu ilerleyen vaktinde bizim için ışıklarını doğada şekillendirmeliydi (Diye düşündüm).

O bunu isterdi, istemeliydi veyahut da ben onun için (Belki de bizim için) böyle istemeyi düşünmüştüm. Sanırım bu; benim sessiz duamdı.

Sonra yaşanan gerçeklere döndüm. Başımı kaldırdım. Ne elimdeki havludan haberdardım, ne musluğun açık kaldığından. Gözlerine bakıyordum, elimde olmadan, ilk defa ellerini tutmak, belki de onu öpmek istercesine bir tavırla havluyu oradaki makine üstüne bırakma çabasına yöneldiğimde, tümü inkâr edercesine bir tavırla odaya yöneldiğini gördüm onun.

Düşünmeli, elimdeki zamanı en uygun tasarrufla yönlendirmeliydim gereğine uygun olarak. Adanmış bir ömür vardı avuçlarımda, hem hiçbir karşılık beklemeden. Ve adağım karşımda idi, suskun.

Hiçbir şey bilmiyordum, ama her şeyi biliyordum sessizliğimde, durgunluğumda, çekimserliğimde.

Zapt edilemeyen, insanın iliklerine kadar hissettiği duygu, bir ömrü beraber üleşmek duygusu bu olmalıydı, yaşadığı. Hiç unutmamıştım ki, unutacak zamanım olmamıştı belki de kısaca onu.

Ve o; şimdi kardeşimin olası eşinin ablası olarak aynı mekânda, aynı ortamda aynı soluğu alıyor ve hele şimdi onsuzluğa tahammülüm olmayan bir ömrü tüketiyordu. Oysa birbirini seven insanlardan biri diğerinin ömrüne de sahip olunca ömür daha tasarruflu tüketilmez miydi ki?

Ayna karşısında kendi kendime konuşarak temizlediğim pantolonuma boş verircesine dileniyor, belki de dilenciliğime yön vermeğe çalışıyordum, kararlı çıkışımda. Su gibi akan zamanda, çaresizlikleri kendi kendine konuşan, kendinden medet(33) umarken kendinden bile medet bulamama korkunçluğunu yaşayan bir insandım ben.

Odadaki yokluğumda neler konuşulmuştu, bilmem olanaksızdı o an. Herhalde böyle bir günde karşılıklı fıkralar, öyküler anlatılmazdı belki de değil mi? Öyleyse havadan-sudan konuşulması dışında bir umuş yararsız olurdu...

“Nerede kalmıştık?” diye giriş yapma gereğini arzuladım, annemin bakışlarından medet umarcasına, herkesin odada olduğunu görmemin mutluluğu ile.

O, annesinin hemen yanındaki tabureye iliştirivermişti bedeninin bir bölümünü. Sadece beklentilerini, belki bugüne kadar boşa geçen ömrünü düşünüyor, belki de bundan sonrası için yorum yapma gayretini gerekçeli olarak kendine yönlendirme çabasıyla tüketiyordu.

Belki, belki de cesareti eksik bir ömre neyi, nasıl katık edeceğinin hesabını yapıyor gibiydi. 

Dalgınlığımda annem söze başlamak gereğini hissetti, öksürerek boğazını temizleme çabasını yaşadı, özür dileyerek. Ve sıkıntılarıyla;

“Of oğlum! Ben anlatamayacağım. Hadi bir çırpıda anlat neye geldiğimizi, dedi.

“Buraya bir güzelliği yaşamak için gelmiştik ailece!” dedim.

 

Yutkundum. Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Bir şeyler anlatmak için açılan ağzım dilime hükmedemiyor, ağzım sanki sadece açılıp kapanıyordu, anlamsızca. Karşımdaki Nurdem’e de bakıyordum medet umarcasına, annemden umduğum gibi.

Tüm cesaretimi topladım sonra ve;

 

“Küçük kızınız Nurcan’ı kardeşim için, büyük kızınız Nurdem’i de kendim için Allah’ımızın emri Peygamberimizin kavli ile evlenmek için istiyorum, dedim.

Omzumdan büyük bir yük kalkmıştı kardeşim adına. Kendi özlemlerimi de aynı cümle içinde belirtmiştim bir çırpıda ama odadaki herkes ama herkes birden susmuş ve şaşkınlıkla bakar olmuştu birbirine...

YAZANIN NOTLARI:

(1) Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

 

(2) Acilen; Çabucak. Vakit geçirmeden, vakti gelince yapılmak üzere. Bir vadeye ya da şarta bağlı olarak.

(3) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

 

(4) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

 

(5) İştiha (İştaha, İştah); Bir şeyleri özleme, isteme, arzulama. Yemeklerin (yemlerin) tat, koku, nitelik ve ısı gibi etkenlere bağlı olarak istekle tüketilmesi. Yemek yeme isteği.

(6) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir

 

Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!”

 

(7) Kelime-i Şehadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir. Kelime-i Şehadet ile Kelime-i tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid La ilahe illallah muhammedür rasulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir.

 

(8) Osmanlı Kadını; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip kadınların tanımlanması.

 

(9) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

 

(10) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

 

(11) Taşeron; Alt işveren. Bir işin bir bölümünü, esas işi yapan kurum veya kişiden alarak o işi yapmaya başlayan kişi ya da kurum.

(12) Şövalye Yüzük; Kaşı kalın ve köşeli bir çeşit yüzük.

(13) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen çocuk.

 

(14) Maviş; Ak tenli, mavi gözlü.

(15) Hazır-Nazır; Emre amade. Her yerde hazır olup, bilen, gören, yardım eden.             

 

(16) Bir Ayağı Çukurda Olmak; Yaşayacak çok az zamanı kalmış olmak.

(17) Sakıncalı Piyade; Araştırmacı gazeteci-yazar (rahmetli) Uğur MUMCU’nun 12 Mart 1971 muhtırası döneminde yaşanan bazı olayları anlatıp eleştirdiği kitap.

(18) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, dilenci kılıklı, yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

 

Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.

 

(19) Uçkun; Aklı bir karış havada, uçuk fikirleri olan. Ateşten fırlayan ve etrafa saçılan kıvılcım.

(20) Sürveyan; Gözetmen, gözetici, gözetimle görevli olan.

(21) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(22) Mest Olmak; Kendinden geçmek, sarhoş olmak.

(23) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.

(24) Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.

(25) Acul; Aceleci.

(26) Parite; Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.

(27) Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; nutkunu tutmak, nutkunu yutmak şeklinde yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.

(28) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.

(29) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

(30) Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, içine doğmak.

(31) Amenerresulü; Kur’an’da Bakara Suresi sondan ikinci ayette geçen ilk cümledir. “Resul (Peygamber) iman etti” anlamında olup, her yatsı namazının bitiminde tespih ve duadan sonra okunur.

(32) Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

(33) Medet Ummak; Yardım beklemek.

Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.