Bu; yaşanmış bir öykü desem, bazıları inanmayacak. İnanmayan dışındaki inananlar ya da inanabilecekler de bana yeter zaten. Hatta şöyle diyeyim, inanmayan kişiler dışındakiler okusun bu öyküyü, bakın inananlar demiyorum. Şüphe de inanmazlık kategorisinde olur, belki…

Havaalanına inmek için alçalmakta olan uçaklar, oldukça fazla gürültü çıkararak evimizin üstünden geçerlerdi. Gündüz, ya da ışıklarını saçarak geceleri... Rüzgârın ya da geldikleri ülkenin yönüne göre, tur atarak, ya da atmadan. Bazen iki dakikada bir, bazen habersiz kalmamdan dolayı 2-3 saatte bir.

Bulutlu, sisli, yağmurlu havalarda göremezdim onları, sadece seslerini duyardım, imrenerek(1), belki de kıskanarak. Çünkü hayal olarak da o kadar uzaktı ki uçak bana, binmek, yolculuk etmek ise hayal etmek değil, aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim bir düşünce idi.

Neden mi? Gayet basit! Ben ilköğretim bilmem kaçtan terk etmiş öğrenciydim, ancak okumam-yazmam vardı desem…

Tamam, anlaşıldı ona da inanmayacaksınız! O halde ancak ilköğretimi bitirebildiğimi söyleyeyim, o da Devlet Babanın zoruyla ve sekiz yıl artı bitmesi için birkaç yıl daha! Kafasız mıydım? Belki! Çünkü bazı şeyleri ve bir kısım şeyleri almıyordu kafam. Hele bir de öğretmen bana takınca.

Tamam, bu da anlaşılmıştır. Tüm benim gibi, benim tipimdeki öğrencilerin geçerli ve vazgeçilmez mazeretleri budur.

Babam baktı okuyamıyorum, bari zanaat(2) öğrensin diye önce bir terzinin yanına verdi, dikiş tutturamadım.

Sonra bir berber yanına verdi, “Hiç olmadık bahşiş alırsın, harçlığını çıkarırsın, haytalık yapmazsın.” Ustura-makas tutmasını beceremediğim gibi, sıfır numara ile tıraş etmeğe çalıştığım çocuğun neredeyse kulağını eline veriyordum.

Daha sonra gazete satmamı istedi babam. Aldığım gazeteleri sattım ama ederlerini bayisine ödemedim. Onun yerine dondurma-pasta aldım, midemi bozdum ve sonuç olarak babamın beşkardeşi(3) ile bilmem kaçıncı kez müşerref oldum(14). Sırtım da bir hayli ağrımıştı o günü takip eden birkaç gün.

“Otur evde deyyus(5)! Adam olacağın yok senin. Askerde tımar etsinler(6) de görürsün sen gününü!”

Hemen bir mecburiyeti anlatayım, askerlik olayına girmeden evvel.

“Benden önce bir ağabeyim varmış, menenjitten(7) iki yaşında iken ölmüş, o sıralarda ben doğunca, Nüfus Kâğıdını iptal ettir, yeniden Nüfus Kâğıdı çıkart yerine rahmetli ağabeyimin Nüfus Kâğıdını ve dolaysıyla ismini sahiplenmiştim.

Yani kısaca ben, o idim. Ve tabiidir ki yaşım da iki yaş fazla idi. Kemik yaşı olgusu hiçbir zaman ve hiç bir şey için gerekli olmamıştı. Sınıfta kalma senelerimi de dâhil edince askerliğime az bir zaman kalmıştı. Buna annem de seviniyordu.

“Mahallede bir muzırlık(8), bir huysuzluk yapmadan Allah aşkına git-gel askere!” diye ileniyordu. Yaramazdım, şımarıktım çünkü. Annemin çok zaman; “Tövbe(9), tövbe! Kime çekti ki bu çocuk? Babasında yok, ben de yok, inşallah adam olur askerde!” deyişini hatırlarım çok zaman.

Babam bir Taksi Durağı şoförü idi. Annem, her ne kadar; “Babasında yok!” dese de genlerim herhalde babamdandı. Öyle ki bazen; “50 lira veren birine 23,85 liranın üstünü nasıl, ne kadar ödeyeceğim?” diye sorardı.

Ben de kalem-kâğıtla çıkarma işlemi yaparak sonucu söylediğimde; “Tüh! Kazık atmışım yahu kadıncağıza!” ya da; “Allah iyiliğimi versin, gene fazla ödemişim adama!” derdi. Çekinmediği kişiler öğrenciler ve kelli-felli insanlardı ki, onlar da “Üstü kalsın!” derlermiş!

Babama dikkat ederdim, arabayı kullanırken. Normalde 16, Nüfus Kâğıdıma göre 18 yaşıma basınca “Araba kullanmayı gel öğreteyim sana!” dedi.

İşte bu konuda büyük bir cevhere(10) sahiptim. Sürücü Belgemi almak için hemen belgelerimi hazırladım. Yaşımın küçüklüğünü kimse, komisyonlar bile anlamadı. Yazılının ikinci sınavında 70 puanı ancak toparlamıştım, ilkini anlatmam abes.

Ama direksiyon sınavında babamın ticari taksisiyle öyle bir döktürmüştüm ki, Komisyon Üyeleri bile şaşırmış, “Baba Mesleği” deyince de tam not vermişlerdi, hatasız.

Askere çağırdılar sonra. “Ne yaparsın?” diye sordular. Tembihlerini unutmuştum daha önce askere giden tertiplerin, ağabeylerin. İçimden geldiği gibi konuştum;

“Komutan Şoförlüğü…”

Şaşırmıştı komutanlar, uzunca bir “Ya!” çektikten sonra biri bağırdı;

“Posta?”

Bir er geldi, tak-tuk ayaklarını çarparak;

“Emret Komutanım!” dedi.

“Al bu berduşu(11), götür kademeye, Mehmet’le Emin de yanına otursunlar, servisi kullansın bir, bakalım. Sonra da gelin bana tekmil verin(12)!”

Oradaki “berduş” kelimesini ben uydurdum, yoksa literatüre(13) geçmemesi gereken “p” harfi(14) ile başlayan bir kelime söylemişti komutan ve daha sonra o kelimeyi sık sık duyar olmuştum (Babamın iltifat gibi, hiç ilgimin olmadığı halde söylediği ile ilgisiz gibi gözükse de, “den-den” denecek ayarda bir söz gibi geldi bana, okumam yazmam yok ya! Söylemem gereksizdi, ama hadi neyse!”)

Servis şoförü olduğumu ve de rahat bir askerlik yapıp bitirdiğimi de söyleyivereyim bu arada.

İşte şimdi, gıpta(15) ile uçaklara bakıyor, “En büyük rakibim THY” diyen meslektaşlarımı fazla sürat yapmamaları konusunda uyararak taksi şoförlüğü yapıyordum, babamın yerine durakta. Evet, babamın yerine, hikâyesi çok uzun, ama kısası şöyle;

Babamın aracına karşı yönden gelen, hatalı şerit değiştiren bir araç çarpmış, çarpan aracın şoförü ölmüş, Allah babamı, anneme ve bana bağışlamıştı. Bu sözün anlamı nedir, hâlâ bilmem. Çünkü babam hafızasını, sol kolunu kaybetmiş, görme yeteneğinin % 40’ını ve durağa ait arabayı yitirmişti. Annem babamı yedirir, giydirir, yıkar, temizler, her ihtiyacını görürdü.

Ben o günden beri düşünürüm; “Allah’ın bağışı(16) nedir?”

Şoförlük babadan oğula aktarılan bir meslek değildi. Ama evimizi geçindirmek için yapabileceğim başka hiçbir işim yoktu. Bilmem, bilen var mıdır, sorayım; el hizmetindeki güçlüğü bilir misiniz? Kendim için bilmem dediğime bakmayın, öyle bir biliyorum ki!

Bazen “Üstü kalsın!” ya da bahşişler(17) olmasa, cascavlak(18) dönersiniz eve. Benim eve böyle dönüşlerim o kadar çok oluyordu ki. Hatta belki inanması zor bile olabilir, çünkü patrona borçlu olarak eve dönüşlerim de olmuyor değildi.

Bilirsiniz işte, ya pazarlık yapanlar, ya gideceği yere ulaştığınızda “Param yok!” diyenler, yolculuğun son anına doğru, lâstik patladığında, yakıt bittiğinde, ya da araç hararet yaptığında sıvışanlar, ayyaşlar, tinerciler, kötü kadınlar (anlaşılmıştır herhalde her tip, cins ve şekilde), sigara içmek isteyenler, soğan-sarımsak kokanlar…

Belki abartı(1) olarak gözükebilir, ama arabayı durdurup caddeye, hatta aracın tekerine işini gören(!), sonra o elleri ile tokalaşmaya çalışan bile oldu bir seferinde. Oysa “Üstü kalsın!” diyerek verdiği parayı bile parmak uçlarımla tutup ilk benzinciden yakıt alarak kurtulmuştum o paradan.

Yağmurlu bir gündü o gün. Ağabey-kardeş olduklarına inandığım iki genç el işareti yaptılar. Durdum.

“Amca!” dedi delikanlı. Paramız yok, eve gidince eğer ablam evde ise ablamdan alıp öderiz ücretinizi, götürür müsünüz bizi?” Korkarak arkalarına bakar gibiydi ikisi de.

Nereye gitmek istediklerini bile sormadan, “Binin!” dedim. “Para olmadan da insanlık görevimi yapmama izin verin, lütfen!” Hareket ettim.

“Ablam evde yoksa n’apacağız abi?” dedi genç kız!

“Allah büyük!” demekten başka bir söz çıkmadı delikanlının ağzından.

“Hayırdır, gençler! Daha gideceğimiz yeri bile söylemediniz. Nedir genç kızı ağlatan, sana da sadece ‘Allah büyük!” dedirten?”

“Van’dan geliyoruz. Benim cüzdanımı çaldılar. Yetmiyormuş gibi burada indiğimizde de bavulumuz yoktu. Neredeyse dövüyorlardı bizi, haksızmışız gibi.”

O zaman fark ettim genç kızın elindeki ufak çantayı, başka hiçbir şey yoktu ellerinde.

“Merak etmeyin, dediğiniz gibi Allah büyük, hallederiz, hele bir siz gideceğiniz yeri söyleyin.”

“Yenimahalle, Güzelevler…”

“Güzel! Hangi sokak?”

“Biliyor musunuz oraları?”

“Doğma-büyüme değilse de, sadece büyüme olarak oralı sayılırım.”

“Oldu öyleyse, ablam evde ise ablamdan, değilse ev sahibimizden alır, borcumuzu öderiz. Her ne kadar saati açmamış olsanız da, üç aşağı, beş yukarı bir tahmininiz vardır.”

“Şimdi yanlış yaptın delikanlı. Benim evim de sizin evinizden 100 metre kadar aşağıda sağda. Araba her akşam kapının önünde durur. Ne zaman sıkıntınız olursa arayın. Plâkamı aklınızda tutarsınız herhalde. Şu da durağın telefon numarası ve ismimin yazılı olduğu kart, orada cep telefon numaram da yazılı, gerekirse...”

Adreslerine ulaşmıştık.

“Sağ ol amca!”

“Bak delikanlı, bak hanım kız! O kadar yaşlı değilim, üstelik evli de değilim. Amca yerine Ağabey demeniz mutlu eder beni.”

“Peki ağabey!”

“İkincisi galiba ne ablanız, ne de ev sahibiniz yok galiba evde, baksanıza ışıklar yanmıyor. Zaten ışık olsa da istemenize izin vermezdim.  Bana borçlu kalmanız daha iyi olur. Ayrıca belki gerekebilir, kısa süreliğine de olsa şu parayı da alın!”

“Olmaz abi!”

“Vallahi olmaz abi!”

“Neden olmasın? Borç veriyorum. Adımı adresimi de verdim. Eliniz bollanınca ödersiniz. Yalnız gelmeyi düşündüğünüz gün, mutlaka güllü lokumla gelin. Annem ve maalesef özürlü olduğu için bakıma muhtaç olan babam çok severler. Haydi, kalın sağlıcakla!”

Düşünüyordum, askerlik gerçekten odunu bile insan, centilmen yapıyormuş. Yaşamımda ilk defa ne hikmetse(20) okumamış, dolaysıyla da adam olamamış olmama üzülüyordum. İnsan olmakla, adam olmak aynı şey değildi, çünkü.

Nihayeti verdiğim para 200 lira kadar bir şeydi, onların da, benim de borç haneme kaydedilen. Delikanlı kapımı açıp elimi öpmek istercesine eğildi, kardeşi sıra bekliyordu sanki. Ürkerek çektim elimi.

“Ben, sizler, biz, insanız çocuklar. Hiçbir şeye gerek yok başkaca. Haydi, iyi geceler! Allah rahatlık versin!”

Bir hafta bir gün eksik, ya da fazla geçmedi aradan. Eve geldiğimde masanın üstünde paketi açılmış ve neredeyse bir sırası tırtıklanmış(21) güllü lokum ile 200 lira para duruyordu. Sormam gereksizdi, ama annem anlattı;

“Günsu ve Göksu kardeşler geldiler. Teşekkür ettiler ve gittiler. Derslerinden ancak vakit bulabilmişler.”

Adlarını bilmiyordum. Korna çalmak en çok zıddıma giden(22) olaylardan biri idi. Ancak “öküz” sürücü ve yayalar için gerektiğinden maalesef iptal etmemiştim. Düğünde, dernekte, servis olarak beklerken, selâmlaşmak için çalınan kornalardan hoşlanmazdım.

Çünkü oralarda oturan hasta, özürlü, yorgun insanları, uyuyan bebekleri düşünmek gerektiğine inanırdım. Bu tür davranışları terbiyesizlik olarak yorumlar ve gerçekten de ağzımı bozardım. Bu nedenledir ki kapılarının önünden geçerken bir günden bir güne asla korna çalmadım.

Ancak hiç karşılaşmıyor olmak da üzüntüm olmuyor değildi. Haydi, benim özürlü bir babam vardı, anneme yardım olsun, annem çıkıp biraz hava alsın diye görevden gelip de eve girdiğimde hiç dışarıya çıkmıyordum, ama onlara normal zamanlarda bile niye rastlayamıyordum ki?..

O gece, nöbete kalmış angut gibi(23) uyuklayarak nöbetin bitmesini bekliyordum. Sabah ezanı henüz okunmuştu

Telefon çaldı. Bu vakitlerde çalan telefonları hiç de hayra yormazdım; hastalık, ölüm, falan-filân işte.

Genç bir kadın sesi; “Bizim sokağın 11 numarasına hem de çok acele” araç istiyordu. Sebebini sormam gereksizdi: “Hemen efendim!” dedim.

Hatırımda yanlış kalmadıysa o ev o gençlerin evi idi. Ancak ses o genç kızın sesine ait değil gibi geldi bana. Hoş beni de ilgilendirmemeliydi ama merak etmiştim, hastalık veya bir yanlışlık olmamasını umdum.

Telefonu kapatmamla, evin önüne gelişim arasında bir, bilemedin iki dakika geçmişti desem, çok mu abartmış olurdum. Acaba, çocuklarla ilgili endişelerim mi beni meraklı gibi koşturmuş veyahut da hızlandırmıştı, bilemem. Korna çalmadan kapının önünde bekledim.

Mavi-lâcivert kıyafetli genç bir kız çıktı evden, öyle hastalık falan değil, görev telâşı içindeydi sanki. Pijaması ile benim tanıdığım genç kız, elinde bir tas suyla uykulu, pijamasının üstünü giymeden dikilen atletli delikanlı da aynı şekilde uyuklar gibi gözüküyordu.

Taksiye çantasıyla yönelen ve çantasını taşıma gayretinde olan genç kız makyajını yapmış, saçlarını toplamıştı. Yöneldim, çantasını almak için;

“Çantam temiz, bagaj yerine, koltuğa koyarsanız sevinirim” dedi.

Vedalaştı kapıdaki gençlerle ve;

“Havaalanına lütfen. Biraz geciktim. Emniyetli bir şekilde hızlı gidebilir miyiz?”

“Ne kadar vakte ihtiyacınız var, efendim?”

“Şu an itibariyle tam otuz iki dakika!”

“Yirmi beş dakika sonra sizi kapıya yetiştiririm efendim.”

“Emniyetli bir şekilde gidin, birkaç dakika gecikmemizde mahzur olmayacak, sanırım.”

“Merakınız olmasın efendim.”

Hareket ettiğimizde sanki beni süzer, tartar, tanımak ister gibiydi, hissettiğim kadarıyla.

“Bizim çocuklarla selâmlaştınız, tanıyor musunuz yoksa onları?”

“Van’dan geldiklerinde karşılaşmıştık efendim!”

“Demek o, sizsiniz?”

“Estağfurullah(24) efendim, sadece insan oluşumun görüntüsü.”

“Görevden döndüğümde buyurun bir akşam, çay içelim, tanışalım!”

“Ben…”

Allah, Allah! Şu ana kadar ismimi hiç söylemedim değil mi? Ne olacak, tabii ki Ata ismi; Hüseyin!

“Ben Hüseyin efendim!” Gerekliymişçesine ismimi söylemek istemiştim.

“Ben de Cansu!”

“Kardeşlerinizin isimlerine göre, sizin de isminizin ‘su’ ile biten bir isim olabileceğini tahmin etmiştim. Herhalde babanız, ya da anneniz suya düşkündü.”

“Aslında su(2) değil, sü. Şu anda emekli olup askerliğinin son anlarını geçirdiği ve beğendiği Van’da bulunan babam beni nüfusa kaydettirmeğe gittiğinde Cansü demiş, Nüfus Müdürü anlamamış, ya da anlamak istememiş. Cansu olarak kaydetmiş adımı. Kardeşlerimin adları da bu nedenle su ile bitmiş. Sü; asker demekmiş eskiden.”

“Tahsilim o kadar ileri olmadığı için tasvir ve tahmin edememişim. Çünkü bizim akrabalarımızdan biri suya o kadar düşkündü ki, çocuklarının ve torunlarının adları; Damla, Pınar, Deniz, Derya, Irmak ve Çağlayan idi. Su bana onları çağrıştırmıştı!”

Gelmiştik Havaalanı Terminaline. Çantasını kaptığı gibi koşar adımlarla içeri girdi. Birincisi; taksi ücretini ödememişti. İkincisi; hostes mi, kabin memuru mu, yoksa pilot mu olduğunu söylememişti. Uçakta; “Yakalara balina, bilmem ne jileti, taze bilmem ne, yanında şunlar, bunlar da bedava gibi bir şeyler satan işportacı olması asla ve kat’a(26) mümkün değildi (hani meselâ)!

Kös kös(27) geri dönmeyi herkes bilir herhalde, tarif ve izah etmeye gerek yok, işte öyle dönmüştüm geriye. Ve dönerken yakıt göstergesinin ışığı yanınca kredi kartımla almıştım yakıtı. Of ki of!

Ve de dahi gerçektir ki, hiçbir şey bilmeden ama kendimin dağ yolundaki yonca, onunsa gül dalında gonca olduğunu bile bile etkilenmiştim ondan.

“Şom ağızlı(28)” derdi bazen annem bana. Bazı şeyleri özellikle olacakları bazen önceden sezer, hissederdim. Diyordum ki bu genç kız, beni bir kere daha görmek için taksi bedelini ödemeyi özellikle unutmayı tercih etmişti.

Beni bir kere daha görmek ve kim bilir tanımak için taksi bedelini mutlaka beni görüp elime verecekti. Tabiidir ki bahşişini unutmadan, ya da “Üstü kalsın!” diyerekten.

“Umut, fakirin ekmeği” demişler. Bana öyle geliyordu ki, diğer yolculukları için beni taksi durağından ismen isteyecekti. Bak! Bak! Bak! Daha neler? Haydi, buna da “Aç tavuk kendini, darı ambarında görürmüş” taklidi böbürlenme diyelim.

Öyle de olsa bu şekilde düşünmemin kime zararı vardı ki? Ben hayal ederdim. Tüm hayaller gerçek mi olurdu ki? Bir ev, artı bebeler, artı o! Kim tutardı ki beni hayallerimle baş başayken.

Nereye gidiyordu acaba? Yurt içi mi, yurt dışı mı? Kaç defa geçmişti acaba evimizin üstünden? Beni bırak, tanımıyordu bile, ama evlerinin üstünden geçerken sallamış mıydı ellerini o yükseklerden kardeşlerine? Ya da onlar ablamız geçiyor diye sallamışlar mıydı ellerini gökyüzüne?

Ve bir gün sallar mıydı bana da elini? Yok, daha neler? Bu kere ne bir atasözü, ne de bir tekerleme geçiyordu aklımdan bu konuda.

Yorulmuştum, belki de geniş boyutlu düşünmekten. Durağa geldiğimde Nöbeti Hasan Abiye devredip eve gelip yattım. Yanlış anlaşılmasın, yorgunluktan değil, güzel rüyalar görmek için, hayal ettiğim gibi…

Ve anlatsam rüyalarımı ciltlere sığmayan kitap(lar)(29) olurdu. Sadece şu kadarını söyleyeyim ki, kendi düşüncelerimde güvey-gelin olmuştuk, aramızda kalsın.

Kamyon tampon yazısı gibi; “Hatalıysam aramızda kalsın” Oysa kişi hatalıysa bunun şikâyet edileceği bir yer olmalıydı, değil mi? Ben belki, onu ona şikâyet ederdim, kim bilir?

Hemen ertesi gün müydü, yoksa bir hafta-on gün mü geçmişti? Görevde olduğum bir gündü. “Bir bayan aradı seni” dedi arkadaşlar müşteri bırakıp döndüğümde. “Şu anda yok, görevde!” deyince ne isim, ne de bir şey bırakmadan gitti.

Heyecanlanmıştım, o; mutlaka o olmalıydı. Bileceğimi biliyordu, ama ben ne yapacağımı bilmiyor, bilemiyordum. Bilmeme, ya da daha fazla düşünmeme gerek kalmadan telefon çaldı;

“Hüseyin Bey geldi mi acaba?”

Durakta Hüseyin adında bir tek ben vardım. Uzattı patron telefonu bana;

“Buyurun efendim?” Biliyordum ama sorar gibiydim.

“Acele ile taksi ücretini ödemeyi unutmuşum o gün. Ödemek için geliyorum.”

“Siz zahmet etmeyin, ben gelirim efendim!”

“Peki madem, olur!”

Billur gibi akan bir sesi vardı, sanki daha önce duymamışım gibi. Belki Havaalanına götürürken şu an yaşadığım duygu ve düşüncelerle sesini o kadar iyi hissedemediğim. Bana mutlaka bir şeyler olmuştu.

Şimdi siz diyorsunuz ki; “Şom ağızlıyım” dedi. Uçak düşecek, genç kız ölecek, şoför efendi ortada kalacak. Sonucumuz hiç de öyle değil, işte. Dağ yolundaki yoncalar da gül dalındaki goncalara kavuşabiliyorlar. Quasimodo’lar(30) da Esmeralda’larına, Mecnun’lar Leyla’larına kavuşabiliyorlar. Hatta bir ayakkabı boyacısı bile (asla küçük, hakir görmüş, aşağılamış değilim) sevdiğine kavuşuyorsa, ilkokul mezunu bir çirkin, niye bir dünya güzeline teklifte bulunmasın, o da neden “He!” demek yerine “Hayır!” desindi ki?

Olayların gelişimini uzun uzun anlatmak isterdim, ama kısaca şöyle özetleyeyim, zira nikâhıma yetişmeliyim.

Hani demiştim ya, evimizin üstünden inişe hazırlanan uçakları görüyor ve hayatımda hiç olmazsa bir kere uçakla seyahat etmeyi arzuluyorum, diye. Bu dileğime eriştim.

Nasıl mı? Çok iyi bir şekilde… Beni istemişti Cansu. Farkındaysanız artık ismi ile hitap ediyorum ona. Havaalanına giderken(e), uçakla seyahat etmek dileğimi söyledim ona, hatta biraz da utanarak özencimden.

“Kolay!” dedi. “Ucuz tarifemiz var, istersen benim görev yaptığım uçakla gider-dönersin. Ama istersen…” cümlesini bitirmesine fırsat bırakmadan;

“Allah! “diye bağırmış, hareket halinde değilmişiz gibi elini tutmağa yeltenmiştim;

“İstemez miyim hiç?”

Elini uzatıp omzumu sıktı.

Hem kültürsüz, hem acul, yani aceleci bir adamdım vesselâm(31);

“Bedeli ne kadardır, ona göre tedarikli(32) olayım!”

“Beni havaalanına bir defa bedava götürürsen, ben de biletini alırım senin!”

“Arabayla değil, sırtımda bile götürürüm seni, ama bilet bedelinin o kadar ucuz olduğunu sanmıyorum.”

“Kontenjanımız(33) olduğunu bilmiyorsun galiba?”

“Oldu, teşekkür ederim!” demiştim ama bu kontenjanı olmasına rağmen, tanışmamıza neden olan kardeşlerinin Van’dan uçak yerine neden otobüsle geldikleri soru işareti olarak yer almıştı beynimde.

Yollar niye böyle koyu bir sohbetin ortasında biterdi ki? Bitti işte…

Ve heyecanım dorukta idi. Aradan bilmem kaç gün geçtikten sonra;

“Hazırlıklı ol, yarın sabah erkenden birlikte uçacağız!” dedi. Hazırdım zaten günlerdir…

Durağın arabasıyla gittik havaalanına. O; sıra harici, ben kurallara uygun olarak bindim ve indim, tekrar bindim. Ve de dahi indim.

Neler mi oldu uçakta? Oh, ho! Hangisini yazsam, söylesem ki? Öyle bir şeye kalkışsam ne onu sığdırabilirim ciltlere, ne de sevgimi.

Ama bir nebze(34) dokunayım;

“Bir şey ister misiniz?” demişti, bütün çekinikliğimi bir kenara atıp, dobra dobra(35);

“Seni!” demiştim.

Gözlerime bakıp, gülümseyip, dünyayı umursamadan;

“Verdim sana beni! Ama bir de âdettendir babamdan-annemden istemen gerek beni” dedi.

“Hemen pilot abiye gidelim, evlendirsin bizi ininceye kadar. Sonra da babana annene gider onlardan isterim seni. Ama Günsu ve Göksu’nun da benim lehime hakları yok mudur dersin?”

Gülümsedi, başını eğdi sadece.

Bence madem deniz kaptanlarının evlendirme hakları vardı, kaptan pilotların da olmalıydı, herhalde. Ve bu durumda söylenecek klâsik bir söz: “Mutluluktan havalara uçmak!”

Eh! Bundan sonra bizim için söylenecek tek söz şu üç kelime olmalı herhalde;

“Onlar ermişler muratlarına…”

YAZANIN NOTLARI:

(1) İmrenmek; Gıpta Etmek. Başkalarında bulunan bir özellik ya da varlığa özenmek.

(2) Zanaat; Sermayeden çok emeğe dayalı, öğrenmek yanında, el becerisi de isteyen meslek.

(3) Beşkardeş (şaka, ya da lâtife yollu); Şamar, tokat, eldeki beş parmakla şaplak vurmak.

(4) Müşerref Olmak; Onur duymak, onur kazanmak, onurlanmak.

(5) Deyyus; Karısının ya da kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman, hatta onu pazarlayan kimse.

(6) Tımar Etmek; İyileştirmek. Yaralara bakmak.

(7) Menenjit; Beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan ve erken evrede tedavi edilmediğinde başta işitme kaybı, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir bakteriyel enfeksiyon.

(8) Muzırlık (Muzurluk) Etmek; Yaramazlık etmek.

(9) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

(10) Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.

(11) Berduş; Başıboş, serseri, pis, bozuk, bakımsız.

(12) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

(13) Literatür; Edebiyat. Yazın. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı -ya da- yapıtların tümü.

(14) Pezevenk; Bir kadınla bir erkeğin yolsuz birleşmelerine aracılık eden. (söylemekte sakınılan kelime)

(15) Gıpta Etmek; Başkalarında bulunan bir özellik ya da varlığa imrenmek.

(16) Allah’ın Bağışı; Tanrı onu korudu, esirgedi.

(17) Bahşiş; Yöresel olarak çocuklara bayramlar dâhil, çeşitli zamanlarda verilen harçlık. Teşekkür etmek amacıyla lokanta, otel, hamam, berber gibi yerlerde iş yapanlara hesaptan ayrı olarak fazladan verilen para.

(18) Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

(19) Abartı (Abartma); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme şekli.

(20) 20Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden.

(21) Tırtıklamak; Aşırmak, çalmak, hırsızla yapmak.

Tırtıklanmak; Aşırılmak, çalınmak, hırsızlanmak, alınmak.

(22) Zıtta Gitmek; Birinin kendisine karşı devamlı ters davranması, isteklerinin tersini yapmak eylemi karşısında tutum.

(23) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş

(24) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

(25) Su; İçtiğimiz su. Ayrıca; okunuş tarzına göre, bir şeyin kenarına yapılan süse de “su” denilmekte. Sû şeklinde söylenildiği takdirde, “asker” demektir.  İki ayrım daha söylenilebilir belki. “Suy” şeklinde denilebilirse de esas okunuşu “su” olan farsça bu kelimenin anlamı “taraf, yön, cihet” demektir. Eğer “su” kelimesinin sonuna -i eklendiği takdirde “kötü, fena” anlamına gelmektedir: “Su-i niyet; kötü niyet, su-i misal; kötü örnek” gibi. Bu sözlere şunu da eklemek gerek galiba: Sonradan sosyetik olan (farkındaysanız “görme” demedim) “Sultan” isimli kızlar, kendilerinin “Su” diye çağırılmalarını istemektedirler, nasıl ki “Emine” ismi “Mine” ise.

(26) Kat’a; Asla., Hiçbir zaman, hiçbir şekilde.

(27) Kös Kös Geri Dönmek; Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek.

(28) Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.

(29) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(30) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of  Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.

(31) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.

(32) Tedarikli Olmak; Hazırlıklı olmak. Hazırlıklı bir biçimde her şeyi önceden sağlamış olmak.

(33) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

(34) Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.

(35) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.