İyice serseriliğe, vurdumduymazlığa(1), ayyaşlığa(2) vurmuştuk kendimizi. Oysa Üniversite son sınıfa kadar ne kadar güzel gitmişti her şey.

Rahatlığa çeyrek kalmanın heyecanı ve öğrencilik hayatının bitecek oluşunun sevinci, yeni ufuklara yönelişin bağışıklılığı bizi böylesine uçarı(3) yapmıştı. Hem de nasıl bir uçarılık?

Gündüz tam ahenkli(4) öğrencilerdik, üçümüz de. Akşamın karanlığı düşer gibi olunca, boğazımız, avurtlarımız, dilimiz, damağımız sanki kaşınıyor,  hani o ay ışığı ile vahşileşen varlıklar vardı ya, tıpkı onlara dönüşüyorduk, içmek ihtiyacının doyumsuzluğunda.

Bu koca şehirde vaktimiz uygun ise, önce nikâh salonlarında, ya da belirli yerlerde, örneğin; Nikâh Davetiyesi basılan, Nikâh Şekeri yaptırılan, Nikâh-Düğün Pastası yaptırılan yerlerde düğün yapılacak salonları öğreniyorduk, birimizden birimiz, ya da hepimiz birden.

Gariban düğününün olduğu yerler değil, sosyete düğünü olan yerlerdi ilgimizi çeken. İçkisi, hele hele yabancı menşeli(5) içkisi olan, hatta bol olan ve çerezi de kaliteli olan yerler. Kokteyl tipinde olan yerler, zengin menülü oldukça geniş boyutta olan neşeli yerler, tercihimizdi.

Dalıveriyorduk salonlara, misafirmiş gibi, asıl misafirlerin peşi sıra, teker teker, aralıklarla. Sonra… Sonrası malûm. Dur-durak bilmiyorduk, alkolle içimi-dışımız yüklenirken, hatta yıkanırken. Aşırı gidiyorduk.

“Bir gün başımıza bir şeyler gelecek, utanacak, belki de kurtaramayacağız paçayı!” diyordum Tamer’e de, Abdullah’a da, ama dillerinde pelesenkti(6);

“Boş ver! İnceldiği yerden kopsun!

Acı patlıcanı kırağı çalmaz!

Bugünün beyliği beyliktir!

Lâf ola beri gele!

Yiyecek buldun ye!

Sopa gördün kaç!

Yemeyenin malını yiyecen arkadaş!” ve benzeri sözler, kaydedilemeyen, ama oldukça derslik.

O kadar aşırıydık ki içki konusunda, iki arkadaşım da tıpkı ben gibi, içtiklerimiz yetişmiyormuş gibi, çıkışa yakın içki dolu bardakları ceketlerimizin iki taraflı iç ceplerine bile koyup dışarı çıkıyorduk, yolda içe içe yürümek için.

Ve doğal olarak kendimiz dışında kimselere hissettirmeden. Ceketlerimizin astarları bile alkol yüklü idi sanki ara sıra içki modunda sıkılacak gibi.

Unutmadan kaydedivereyim; yatılı olarak kaldığımız oda dolaplarımızdaki bardak koleksiyonumuz da oldukça zengindi hani, söylemeğe gerek yok!

Üniversitede son günlerimizdi artık. Son sınavların üç-beş günleri öncesi herhalde. Kutlamamız gerekti mezuniyetimizin arifesini. Hem gerçek bir kutlama olmalıydı bu, daha öncekilerden farklı olmasını istediğimiz.

Herhalde bu kere gerçek anlamda, gerçekten sırtımız kaşınıyordu, bilmediğimizce, bilinçsiz.

Düğün yeri tespitimizi iyi yapmıştık. Bir zengin çocuğunun nikâhı vardı büyük otellerden birinde ve hem kokteyl, hem de yemeği vardı. Daha doğrusu biz öyle sanmıştık, pasta sipariş edilen yerden öğrendiğimizde.

Tedbirliydik, otele girince kapıdaki levhayı okumuştuk detaylıca, açık verir gibi olursak, kapatmak düşüncesiyle; “Emine ile Kadri’nin Nişan Töreni” ydi sadece, bu kadar âlâyı vâlâ(7) ile yapılan.

Nişan-mişan… Bahane bizimdi. Bizim olanı ne engelleyebilecekti ki? Her zaman olduğu gibi, aynen süzüldük Kokteyl Salonuna. Neşelenmenin arifesindeydik. Yemekli olmayan düğünlerde, tüm kokteyller bizim için bulunmazdı.

Eğer düğün yemekli olursa, “Bekârlar Masası”, ya da “Arkadaşlar Masası” diye bir masa bulursak ne âlâ idi, duruma göre, ya da sözlerin gidişatına göre ya kız, ya da oğlan tarafı olmak asla sorun yaratmıyordu bizim yönümüzden. Çöküveriyorduk bir masanın kenarlarına, köşelerine.

Tedbirli olmak gerekliydi ya, başköşeleri bilinenlere bırakıyorduk, gelmelerini bekleyerek. Böyle bir avantaya(8), ya da avantaja sahiplenememişsek, büküyorduk boynumuzu.

Başka bir yer aramadan, ayaküstü bir yerlerde tükürük köftesi, kokoreç ya da çiğ köfte diye adlandırılan bir şeyler eşliğinde. Ya da evimize yöneliyor birkaç cips parçası, bir iki tuzlu sarı leblebi ile yemeksiz-ekmeksiz körletiyorduk(9) nefsimizi, ağzımızı çalkalayarak az rakı-çok bira ile.

            İşte bu Nişan Kokteyli de bulunmazlardandı bizim için. Yavaş değildik, tüketimimiz ile biran önce neşemize ulaşmak ve fark edilmeden -kaba anlamda- toz olmaktı düşüncemiz, her zamanki gibi.

Bir viski alırsak örneğin, hemen yanına yedek viskiyi de koyuyorduk. Ya da her neyse, tükeninceye kadar gibi. Unutulmaz olacağını bilemezdik olayları daha henüz başlarken başlangıçlarda.

            “İyi akşamlar! Hoş geldiniz! Afiyet olsun Arkadaşlar! Sizleri hatırlayamadım da!..” diyen sorgularcasına bir sesle irkildik birden. Abdullah, sitemi(10) hissetmiş gibi;

“Damadın okuldan arkadaşlarıyız da!” dedi.

Genç kızın sitemi gözlerinde büyümüştü. Genç kızın dediğime bakmayın. Arkadaşlarıma en az iki-üç yaş basardı, garanti. Benimle de akran sayılırdı her hal.

Alışkanlık işte. Genç kızdı ufkumuzda gördüğümüz her genç kız. Aşırı bir makyaj vardı sisteminde. Pudra ya da fondöteni(11) fazla kullanmış olsa gerekti, belki de varsa çillerini, ya da sivilcelerini kaybetme arzusu yaşamış olsa gerekti. Oldukça dekolte(12) giyinmişti. Eteği vardı ama sanırım sırtı da dekolte idi ve eteğinin yırtmacı herhalde dizkapaklarından oldukça belki de çok fazla çok yukarılarda olsa gerekti, düşüncelerimin elverdiği kadarıyla.

Neden böyle düşündüm, bilmiyorum.

Herhalde sorgu-sual ettiğine göre, “Günün mana ve ehemmiyetine haizdi” diye düşündüm. Ama bir albenisi(13), cazibesi(13), çekiciliği(13) ve de inkâr edilemeyecek bir kokusu vardı hissettiğim. Ve hele gözleri…

Kasvet(14) barındıran, gizli gizli feryat eden gözleri, gizemli, buğulu gözleri…

Sözlerimize inanmadığını hissederek oldukça yüreklenen genç kız;

“Ya!” dedi. “a” seslisini oldukça uzun ve uzatarak. “Ben damadın kız kardeşiyim, Üniversitede beraber okuduk.” diye devam etti sorgusuna.

Tamer, sözüm ona Abdullah’ın gafını(15) düzeltmek istermiş gibi;

“Yok, canım!” dedi. O da “a” harfini rezonans(16) olsun diye uzatmıştı oldukça; “Liseden, liseden…”

Gene geniş bir “Ya!” çekti genç kız. “Kadri ile ben ikiz kardeşiz. İlköğretim dâhil, tüm okulları beraber okuduk ve sizleri hiç mi hiç hatırlamıyorum. Bu bir… İkincisi, gelin kızımız da çok yakınımız sayılır, akrabalarımızdan birinin kızı. Dolaysıyla, sizlerle akraba olma olasılığımız da yok. O halde?”

Göz odur ki, dağın ardını göre, akıl odur ki söylenmeyeni duya!(17) demiş ya atalarımız söze karışma gereğini hissettim;

“Yav arkadaşlar, biz yanlış salona gelmiş olmayalım!” deyip genç kıza döndüm;

 “Burası Ayaklı Salon, değil mi?”

“Hayır! Burası Avizeli Salon. Ayaklı Salonda ise Sünnet Töreni var. Bir yanlışlığınız olmasın! Ne dersiniz genç arkadaşlar, toparlanıp siz mi gidersiniz paşa paşa, usul usul, tıpış tıpış, yoksa ben bir görevli, ya da polis mi çağırayım?”

Sesi oldukça sert, âlâ sitemli ve emredici idi…

Hepimiz hazırdık sanki dipçik gibi. Hatta “Hazır ol!” da komutasını bekleyen şaşkın askerler gibi, nedense şaşkın ördekler(18) gibi demek içimden gelmedi.

“Fondip(19)!” diyerek diktik bardaklarımızı başımıza, şirretliğin(20) dik âlâsı(21) ile çerezden birer parça avuçlayarak ve de en önemlisi genç kıza; “Mutluluklar dileriz!” demeyi ihmal etmeden kapıya yönelmiştik.

Korkudan kaçarken kuyruğunu ayakları arasına sıkıştıran, yine de kendini yüreklendirmek için havlarken arkasına bakmayı ihmal etmeyen köpekler gibi, ceketimizin önünü iliklemiş, hüzün marşını ıslıklar gibiydik.

Ayrılmamıştı sitemli sözleri kulaklarımdan, biteviye(22), sonsuzluğa mahkûm ya da egemen. Ben, benlikten çıkmıştım, bensizce, bensizlikle, o kinli tükürüş, ya da ikiz kardeşinin o güzel gününe gölge düşürmeme isteği içinde olsa gerekti.

Hepsi gözümün önündeydi. Bir kamera kaydında gibi. Haykırır gibi, ama suskun ve tebessümü bile kendine yasaklamış dudakları etkilemişti beni.

Ve en önemlisi gitmiyordu gözleri gözlerimin önünden. Beni almıştı ben kadar yakınlarına ancak uzak uzak o kadar. Acele içkinin verdiği baygınlık, sarhoşluk…

Her ne ise? Umursamazdım çevremi, hem dünyamı. O bir çift göz, değiştirmişti görüşümü. O bir çift göz, hülyalı, kindar(23), sinirli ve sihirli…

O koku, o sitem, “Küstahsınız(24) hem!” deyişi paslanmaz bir şekilde kulaklarımda kalmıştı, tüm mevcudiyetimle utançtan kızarırken.

Ama ismini öğrenmiştim ya. İlgilendirmiyordu beni gözlerinde çakan şimşekler. Ya istihzalar(25), kıvrık dudaklarından dökülen? Sadece bir pırıltı idi, sadece bir pırıltı kahrımı hapse gönderen, boynu bükük…

Son sınavlara girerken, üçümüzün de gözümüze bir ilân çarpmıştı. Bizim için biçilmiş kaftan gibi. Elemanlar aranıyordu, bizim vasıflarımızda, üç ayrı eleman. Birkaç şartı bizi dışlıyordu, askerliğini yapmış olma, ehliyetli, deneyimli gibi.

Lisan konusunda evvel Allah, eksikli sayılmazdık. Keza, yaş konusunda da başarı derecemiz % 100 idi. Eksileri genel anlamda dikkate aldık, ama gene de şansımızı bir kere de olsa denemeye karar verdik. Zira son imtihanı verirsek mezun olacaktık.

Ayrı ayrı doldurduk Başvuru Formlarımızı. Ve söz verdik birbirimize. Olası ki, birimiz işe kabul edilirse (hani meselâ), diğerleri de iş buluncaya, hatta gerekirse askerden dönünceye kadar ötekilere destek olacaktı maddi bakımdan.

Hayrettir, iş için bizim dışımızda başvuruda bulunan yoktu. Çünkü o gün sadece bizler vardık koridorlarda… Mülâkat(17) anlamında bir odaya sığıştırdılar üçümüzü de.

Birkaç bey; “N’örüyorsunuz?” anlamında çeşitli sualler sordular, her üçümüze de.

Gerçek şu ki, bizim dışımızda başvuru olmaması nedeniyle; “Elimiz mahkûm, işlerin yürümesi için ucuz tarifeden de olsa alacağız, nasıl olsa birinden birini!” tavrında idiler galiba.

Ama gene de “Yiğidi öldür, fakat hakkını ver!” deyişini önemsemiyorlardı, başlarını olumsuzlukla sallayarak. Çok basite indirgeyerek(27) söylemeliyim ki, Ankara Savaşının tarihini, Kızılırmak Nehrinin uzunluğunu, iki kere ikinin kaç ettiğini, babamı mı-annemi mi daha çok sevdiğimi, bırım-bırım diye çalışan karayolu taşıtlarının cinslerini, güneş-ay-yıldızlarla ilgili bir kısım soruları bile bilmiştik, tabiidir ki kanımca. Ama gene de sınavı yapanlar kafalarını sallamışlardı emme-basma tulumba gibi, hem aşağı-yukarı, hem sağdan-sola…

Sonra bir hanım gelmişti sınav odasına. Komisyon üyeleri ayağa kalkmışlardı, hem hepsi önlerini ilikleyerek. Tabiidir ki, bizler de… Ve o hanım, hepimize bakmıştı ayrı ayrı ve;

“Bir yerlerden tanıyor muyum sizleri?” demişti, kendi görüşünü serdetmeden(28) önce; hep beraber etkilenmiş olsak gerek ki; “Hayır!” yerine “I-ıh!” demiştik, topluca, bir ağızdan.

Bir nebze(29) ben de hatırlamıştım sanki kendisini, bir yerden, bir yerlerden. Ama bu hanım gözlüklü, uzun boylu, hani nerdeyse bir erkek ceket-pantolonu gibi resmi takım elbiseli idi. Bize ders vermiş olamazdı. Ya da herhangi bir toplantı veya etkinlikte karşılaşmamışızdır.

Gözlüklerinin arkasına gizlediği unutulmayacak gözlerini, göz ardı etmiş(30) olmakla, haksızlık ettiğimin, gaflar konusunda başarılı olduğumun(!)  farkına varmamışçasına.

Muhtemeldir ki, bir Belediye Otobüsünde karşılaşmış ve gözlerimi gözlerinin güzelliğinden ayıramayıp dik dik bakmış olabilirdim, gözlerimle rahatsız edecek kadar. Ama bu da olanaksızdı. Neden mi? Koskoca Fabrika Müdürü bir bayanın Belediye Otobüsünde işi ne olabilirdi ki? “Arabası, hatta özel şoförü bile vardır”, diye düşündüm.

O zaman hani kokteylde salondan bizi kovan “Genç Kız” dediğim kişi olabileceği geçti aklımın ucundan. “Ohho!”  dedim. Nerede o güzel, fondötenle yüzünün allığını sağlamış şahin bakışlı, şuh tavırlı genç kız, nerede bu genç kız kurusu(31) neredeyse benim gibi görünen gençlikte sınırlara yaklaşmış Patroniçe Hanım?

İstemsizce de olsa, beni duymayacağından emin olmama rağmen “Kart” demek istememiştim. Bu nedenle bizi kovalayan canavarla bu Patroniçenin benzer sayılmaları bile imkânsız gibiydi indimde(32). Gene de korku dağları bekleyebilirdi.

Ekmek aslanın ağzındaydı. Fakir ailelerin çocukları olarak Patroniçeye karşı saygısızlık etmemek gerektiğini düşünüyordum. Bir olasılık olsa bile, bu Patroniçenin gri beyin hücrelerini(33) ayağa kaldırmamalıydım. Birimiz, hiç olmazsa birimiz, diğer ikimiz için mutlaka istenen özelliklere sahip olmuş olmalı, diye düşündüm.

“Bir yerlerden hatırlıyorum gibime geliyor sizleri, hem üçünüzü de. Özellikle de, çakır gözlü arkadaşı…”

Çakır gözlü dediği ve işaretlediği bendim;

“Yanılmış olmayasınız, efendim!” dedim.

“Hayır! Mümkün değil. Beynim güçlü. Mutlaka hatırlayacağım ama bu; şu an için önemsiz! Arkadaşlarım söyledi özelliklerinizi. Aynı okul ve de sınıftan mezun olmak üzereymişsiniz. Birer dersiniz kalmış. Tekinizi işe almam yeterli, üç ayrı elemana ihtiyacımız olmasına rağmen. Buna sebep istediğimiz vasıflardan bir kısmının sizlerdeki eksikliği. Ama üç iyi arkadaşsınız, sanırım, ayrı ayrı yerlerde değerlendirmek üzere üçünüzü de işe alıyorum. Üç ayrı yerde deneyip değerlendireceğim sizleri. Başarınız ya da beni mahcup etmeyişiniz(34), benim de başarım olacak. Başarısızlığınız demiyorum, çünkü gözlerinizdeki alevi hissediyorum desem fazla iyimserlik mi olur görüşüm?"

Herhalde “Alev” dediği “Işık” olsa gerekti!

Oldukça uzun konuşmuştu. Bir süre, hem de düşünürcesine durdu. Sonra devam etti, aklına yeni gelmiş gibi. Oysa gözleri çakmak çakmaktı, zekâ okunuyordu. Ve emreder gibi, saygı duyulmasını bekler gibi gözleri vardı, bildiğim.

“Prensibim, üniversite mezunu da olsanız, asgari ücret alacaksınız bu bir aylık deneme süresi için. Ama hepiniz değil. Asgari ücreti hak edenle, ikinci performansı yüksek olan birinciye göre 100 TL, üçüncü performansı yüksek olan birinciye göre 200 TL, doğal olarak ikinciye göre 100 TL fazla ücret alacak. Kim ne kadar kazanırsa kazansın, bu; sizin hakkınız olacak, kimselerin karışamayacağı. Ancak performansı en yüksek olan arkadaşınız o maaşla devam edecek bir süre ve daha sonraki değerlendirmelerimizde hak ettiği gerçek miktarı kazanmaya devam edecektir. Diğerlerinize ne diyeceğim ve bu bir aylık dönemin sonunda ne olacağı, sanırım aklınızdan geçmektedir!”

Patroniçe, boş olan bekçi kulübelerinden birini de bize tahsis etmişti, şimdilik kaydıyla. “Mezun olduktan sonra kalacak bir yeriniz var mı?” sorusuna “Hayır!” karşılığımızı anında aldığı için…

Zaman durmak bir tarafa, çılgınca yarış ediyordu tükenmek için. Mezun olmuştuk üçümüz de. Esasında mezun olmak bir zorunluluk olmuştu her üçümüz için de.

Zira Muhterem Patroniçe; “Derslerinize burada çalışırsınız, hem ders çalışır, hem iş yaparsınız, bir an evvel alışırsınız işlerinize!” deyip hemen mülâkata girdiğimiz gün işe başlamamızı sağlamış, konuyla ilgili yöneticiye evraklarımızın neler olduğunu söylemesi ve kısa zamanda hazırlamamız ve de tamamlamamız için talimat vermişti.

Fotoğraf, Üniversiteden Mezuniyet Çıkış Belgesi, Sağlık Raporu, Sicil Kâğıdı vs. vs. gibi işleri el-elden, birkaç gün içinde, hem de izinli olarak çarçabuk halletmiştik.

Boş gezenin boş kalfası olmazmış ya, her gece birimiz gece vardiyasına(35) kalıyorduk, zorunlu ya da gönüllü olarak. Sanırım bu; “Aferin!” gerektiren bir oluşumdu.

Bekçi odası oldukça küçükçe olmasına rağmen, yine sanırız ki Patroniçenin emirleri doğrultusunda, odamıza, Bilgisayar, Merkezi Kontrol Sistemi (Server)(36) monitörlerinden biri konulmuş, ayrıca internet bağlantısı yapılmıştı. Bence en önemli, itimat telkin(37) ettiğimizi anlatan şey ise; Fabrika Demirbaşına kayıtlı birer cep telefonumuzun olması idi. Başta Patroniçenin telefonu olmak üzere tüm gerekli telefon numaraları yüklenmişti.

Tabiidir ki öğrenciliğimizde sağlık ve ders durumumuzu bildirmemiz için büyüklerimizin zorunlu hediyeleri olan kendi cep telefonlarımız da vardı, sağlık ve ders durumumuzu bildirmekten ziyade, harçlık durumumuzu anlattığımız!..

Her neyse! Hay-huy(38) içinde geçivermişti ilk bir ayımız. Fabrikada tüm giriş kapılarından geçişimizi özel olarak sağlayan kartlarımızın (PGK)(39) birinde; Sorumlu Yönetici, birinde; Kalite Kontrol Sorumlusu, diğerinde ise; Plânlama Sorumlusu yazılı idi.

Bu isimler bize ayrılan fabrika içindeki bekçi kulübesinden sonraki ufak odamızın kapısında da alt alta aynen yazılı idi ve bir ayı nasıl geçirdiğimizin farkına bile varmamıştık. Mutemet her birimize içinde bozuk paraların bile olduğu birer zarf vermişti.

“Bundan böyle maaşlarınızı bankadan alacaksınız, bu nedenle hemen bir bankada hesap açtırın ve numarasını bana bildirin, lütfen!” diyerek. Oysa üçümüzün de işe devam edip etmeyeceği belli değildi ki daha.

Merakla zarflarımızı açtık. Gerek adlarımızın yazılı olduğu Bordro Özetlerinde yazılı miktar, gerekse zarfların içindeki miktar kuruşuna kadar hepimizin aynı idi. Şu farkla ki, Asgari Ücret denilmesine rağmen tahakkuk ettirilen miktar neredeyse Asgari Ücretin iki misli kadar idi ve Patroniçenin bizi odasında beklediğini söylemişti hem mutemet, hem de görevli bir eleman.

“Herhalde” dedik, “Ya performansımızı(40) methedecek, ya da çalışmamızdan memnun olduğunu.” Belki de ufak hediyelerle çalışmamızdan hoşnutluğunu(41) belirtecek. Bir ay sonra, en ufak bir denetlemeden geçirmeden, “Nasılsınız?” diye kontrol etmeden çağırmasının başka ne sebebi olabilirdi ki? Aklıma ve aklımıza başka bir şey gelmiyordu.

İlk defa kapısında; “Genel Müdür” diye yazdığına ve fakat isminin yazılı olmadığına şahit olduk, mülâkattan sonra hiç görüşmemiş olduğumuzun farkına vardık böylece. Oysa teşekkür üzerine, teşekkür etmeliydik belki de. Çünkü babasının oğlu muyduk ki, bize iş, aş vermiş, yatacak yer göstermişti. Verilen diğer şeyleri fabrikanın gerekliliği olarak düşünüyorduk, ayıp ettiğimizin farkına varmamız ise geç olmuştu hem oldukça geç…

Masasında oturuyordu, kapıyı açıp içeri girdiğimizde, yerinden kalkmadı:

“Hoş geldiniz gençler!” dedi. Sesi alayın kapsama alanındaydı sanki. Gözleri, ışıltılı, hainlik modunda, bir şeyleri hınzırca(42) yüzümüze çarpma ilişkisindeydi. O gözler, evet!

“Oturun!” dedi, oturmamızı bekledi, bir süre. Ve masasının üstündeki resmi bizim göreceğimiz şekilde çevirerek sordu;

“Tanıdınız mı resimdekini, resimdekileri?”

Bir damat-gelin resmi idi, oldukça büyük çerçevede. Damat, belki de herhalde o sırada Damat Adayı idi, resmi kıyafetli, yakışıklı bir gençti. Hanımı da çirkin sayılmazdı, belki. O da gelinlikli değil, elbiseli idi, normal. Omuz silker gibi, alt dudaklarımızı dışa doğru bükerek ve kafamızı sallayarak; “Hayır!” diye cevapladık sorusunu.

“Nasıl tanımazsınız Öcal Bey, Tamer Bey, Abdullah Bey? Sizin liseden arkadaşınız Kadri, yanındaki de eşi. Durun biraz daha hatıralarınızı canlandırmaya çalışayım. Kardeşimin Nişan Törenine gelip katılmıştınız ya, hani! Kadri hem iş, hem tatil için yurt dışında. Bir kısım yurt dışı anlaşmaları, ithalât-ihracat programları onun ilgi alanında. Sanırım bir süre daha oralarda kalacak. Bildiğiniz gibi, şu anda fabrikanın bütün yükü benim omuzlarımda, o Genel Müdür olarak dönünceye kadar. Her neyse! Dün akşam Kadri’nin nişan ve daha sonra düğün kasetlerini izliyorduk, babamlarla, özlemiş olarak kardeşimi. Aynı kaseti, oynatacağım makinesine yerleştirdim. Şimdi açıp oynatacağım, bakalım tanıdık birilerine rastlayacak, görüp tanıyacak mısınız o yüzleri?”

Sessizce izledik, kasetin birçok yerinde ve özellikle kovuluş sahnesinde tam teferruatımızla yer almıştık, artist gibi…

Kasetin bitiminde kafalarımız eğikti, her üçümüzün de. Önce ben kalktım ayağa. Beni arkadaşlarım takip etti ayağa kalkarak:

“İzninizle efendim. Önlüklerimizi, kimliklerimizi ve bize zimmetlenen eşyalarımızı teslim edip hemen defolup(44) gidiyoruz!”

“Oturun!” dedi emredercesine. “Sizler, üç ayrı bölümde beni temsil ediyorsunuz. Sadece bilmenizi istedim. Askere gidinceye kadar hiçbir yere kıpırdamıyorsunuz. Hatta elimde bu CD(45) olduktan sonra askerden sonra da fabrikamıza aitsiniz. Şimdi gidin çalışmanıza devam edin. Moraliniz ve düşünceleriniz sağlıklı olunca yeniden gelin. İtiraf etmeliyim ki, tek örnek olan, kopyası olmayan bu kaseti size teslim edeyim ve rahatlamanızı sağlayayım. Ama Kadri’ye hesap vermem zorlaşır, nişan kasetini ne yaptığımı sorduğunda. Bunu bilen sizlersiniz, bir de ben. Ben unuttum bile yaşananları, şu andan itibaren. Siz de unutun gitsin.”

Çok konuşmanın yorgunluğu içindeydi. Gözleri kâbusu(46) defetmiş(45), hıncını almış(47) olmanın zevkini bir kenara atmış gibiydi, devam etti;

“Dediğim gibi, ne zaman kendinizi rahat hissederseniz gelin, kapım açık ve bilin ki yeni tekliflerim olacak sizler için. Biliyorum ki bugünkü sizler, seyrettiğiniz sizler değilsiniz o günkü.”

Patroniçenin, yani Genel Müdür Vekili de diyeceğimiz Kadriye Genel Müdürün odasından çıkışımızda boynumuz bükük, birbirimize neler yapmamız gerektiğini soran bakışlar içindeydik. Özellikle ben şoke olmuş(48) durumdaydım. “Gözler, gözler…” demiş, belki de ummadığım için gözlerden bihaber(49) olmuştum, günlerce, kendim olmadan kendimsiz.

Ona beni nasıl anlatacağımın, ona nasıl yakınlaşacağımın düşünceleriyle geçti bir sürem. İçimdeki duygular zapt edilemez boyuttaydı. Hoş, “Davul bile dengi dengine çalardı”, ama zapt edemeyeceğim duygularımın önüne set çekmem, mümkün değildi.

O, gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca.

O peri padişahının kızı, ben kavalını bile taksitle almış berduş bir çoban.

Dağ dağa kavuşurdu belki, ama benim için umut bile Kaf Dağının arkasındaki bir lâbirentti(50).

Bilgisayarı açmış, karşısında oturmuş, bön bön düşünüyordum(51), kendimi anlatmanın şekli için. Birden aklıma geldi. Fabrika elemanlarının adres listesini araştırdım, fabrikanın sitesinde. Adres Listesinde, herkesin gerekli olan tüm bilgileri vardı, adres, ev ve cep telefon numaraları, mail ve msn adresleri, kan grupları bile…

Şeytan dürtükleyip destekledi düşüncelerimi. Bir mail adresi aldım kendime; “Bir Bilinmeyen” diye, başlangıç olarak kendimi gizlemek için. Ve ilk mail’i gönderdim, cevapsız kalan; “Merhaba!”

Bir gün sonra bir kere daha, bir gün sonra bir kere daha… Ne yılgınlık(52), ne de bıkkınlık vardı gönlümde. Bilgisayarın IP(53) numarasından tespit edilebileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Sözüm ona üniversite… Neyse…

Ve beklediğim cevap geldi, günler sonra;

“Merhaba, ben Bir Bilinen!”

Dedim ya, zeki, cin gibiydi, gözlerinden belli olan, bulmuş, yakalamış, tespit etmişti sanki beni. Bilmezliğe gelmem iyi olmaz mıydı? Vazgeçmeli mi, yoksa devam mı etmeliydim.

Kararsız gibiydim. Ama devam ettim.

“Bir bilinmeyene karşılık, bir bilen. Gayet doğaldır ki bir bilinmeyenli denklemlerin çözümü gayet kolaydır. X = BEN çıkar ki bu çok basit bir çözümdür. Peki, Kadri’yi sorsam; onun X = ? (nedir?) diye. Gayet basit değil mi? Doğdu, o da yani eşi de doğdu sonra. Büyükleri daha küçük yaşlarda ‘O; onun!’ dediler ve ‘O; onun oldu!’ Ya peki, senin için ne dediler? Hiçbir şey? Çünkü kimse senin benim olacağını bilemezdi, doğduğunda ve bugüne kadar olan yaşantında. Çünkü sen, seni bana sakladın. Benim olacaksın. Bir Bilinmeyen”

Sonuca birden ulaşmak arzusuydu düşüncelerim yavanca.

Cevap anında geldi:

“Hadi canım sen de! Küstah! Bir Bilinen ve Bilen”

Konu anlaşılmıştı. Beni bildiği gibi bilecek ve kabul edecekti, inkâr edilmeyecek gibi, iteklenmeyecek kadar, belki bencillik düşüncelerimde, ama gönlüne hapsedecek…

Hatta oldukça fazla iyimserlik gibi görünse de; “Karım olmayı kabul edecek kadar!” Bir kere daha söyledim kendime; “İnsan, hayal ettiği müddetçe yaşar(54), ama hayallerinin esiri olmadığı müddetçe(55)!”

Sahi, ben hayallerinin esiri gibi mi görünüyordum? Asla! “Zaman, beni haklı çıkaracak!” diyor, inanıyordum.

Bir ya da iki gün geçti sessiz, aradan. “Genel Müdür çağırıyor!” dediler. Gece vardiyasından henüz çıkmıştım, uykusuz, yorgun, çalışmayan bir kafa düzeniyle. Üçümüz birden çıktık yine huzuruna. Bir başka video olayı olsa gerekti diye düşünüyordum, kendimce.

“Çok çalışıyorsunuz, hem kendinizi vererek, gözümden kaçmıyor, Server’dan, monitörlerden de takip ediyorum bazen, görevim gereği. Üstelik fabrikadaki yüksek tahsilli olanlardan üst düzey üçü sizsiniz. Konularınızda uzman gibi çalışmanızdan memnunum, bilinen biri olarak. Kardeşim, bu ay sonunda geliyor ve bundan böyle fabrikanın başında o olacak, Genel Müdür olarak.”

Biraz duraklar gibi oldu ve devam etti:

“İsteğim şu; o gelinceye kadar ve geldikten sonra fabrikada ne gibi iyileştirmeler yapabiliriz? Bugüne kadar görüp tespit ettiğiniz bilgilerinizden yararlanmak isterim. Rapor istiyorum sizlerden, hepinizden ayrı ayrı ve kopya çekmeden! Yazıp getirmenize de gerek yok, mail adresime gönderirsiniz raporlarınızı. Mail adresimi biliyorsunuz, değil mi?” derken manalı bir şekilde gezdirmişti gözlerini üzerimizde, bende sabitleştirerek…

“Bilinen biri” ve “Mail adresimi biliyorsunuz!” sözleri ile gereken mesajı vermişti.

Eğmiştim başımı, başka ne yapabilirdim ki?

Sadece benim üzerimde bakışlarını yoğunlaştırmasının anlamı; “IP Numaranı buldum, Server’dan da mesajların iletildiği vakitte senin fabrika sahasında olmadığını, bilgisayarın başında beni beklediğini biliyorum…” idi, galiba.

Galiba değil, kesinlikle biliyordu beni, şaşmadan, şaşırmadan hem de. Gözleriyle, evet o muhteşem, yanına yaklaşılması güç, eziyet vermekten sadistçe(56) zevk aldığına inandığım gözleriyle. Oysa sevene ızdırap vermek hak mıydı ki?

İstediği konuda raporumu hazırladım, bilinen şeylerdi belki yazdıklarım, diğer iki arkadaşımdan kopya çekmeden. Sosyal etkinlikler ağırlıklı olmak üzere aklıma gelen bir iki şeyi karalamış ve mail adresine göndermiştim.

İşe başladığımızdan beri, tüm yemeklerimizi fabrikada yiyorduk. Dış dünya ile irtibatımız(57) kesilmişti sanki. Bazen, birbirimizle bile konuşmadan, televizyonun bile düğmesine dokunmadan yatıp uyuduğumuz oluyordu.

İçki, sinema, tiyatro haklarımızın tümünü, işe girmeden önce tüketmiştik belki. “Şöyle üç arkadaş servisle çıkalım, taksiyle dönelim, yemeğe çıkalım” düşüncesi bile yaşamamıştık!

Ben, kendi kendime tek başıma beni düşünüyordum egoistçe(58). Hem nasıl, hem neler? Sabrın sonu selâmet değildi, eylem farzdı benim için.

Bu sabah hazırlıklı hissediyordum kendimi, her ikisi de uzun gece vardiyasında olan arkadaşlarımın gelmelerini beklerken. Danışmaya ve danışmana ihtiyacım yoktu (sanırım).

Sona yaklaşacak bir seslenişi gönderdim “Belki” diye düşünüp, mail olarak arkadaşlarımın başlayacak uykularında;

“Beni bildin mi?”

Cevapladı;

“Bilmez olur muyum?”

“O zaman anla beni. Sonsuz dualarım senin için.”

“Sevdiğim”, ya da “Sevgilim” olarak bağlamayı da düşünebilirdim. Umutsuzluk egemendi bekleyişimde. Cevap gelmedi.

Arkadaşlarımı yataklarına teslim ettikten sonra dolaştım fabrikayı şöyle bir, edalı-edalı(59). Patroniçe titizdi. Bir gün bile geç kaldığını görmemiş, duymamıştım da hiç. Odasının bulunduğu kata çıktım. Sekreterinin nasıl bir nedenle olursa olsun, masasında olmaması hem memnun etmişti beni, hem de cesaretlendirmişti.

Kapıyı çaldım. “Gir!” sesini beklemeden içeri girdim. Kadriye oturmamıştı masasına henüz. Ayakta, sanırım masasında bir şeyler arar gibiydi.

Hayretle açılan, beni sonsuz ufuklara yönlendiren gözlerine aldırmamak için belinden tutup, gözlerimi belki de korkudan olsa gerek kapatarak öptüm onu.

Hiddetli bir “Küstah!” sözü döküldü dudaklarından, ayrılmağa, kendini benden kurtarmağa ve tokatlamağa çalışırken. Elini tuttum, sıkıca;

“Dövmek yerine övmeyi, yermek yerine sevgimizi tamamlamayı deneseniz! Haydi, itiraf edin, sevmek için güçlüsünüz, mutlu olmak sizin için de hak! Sevilmekten korkmadığınız gibi, çekinmediğiniz gibi, sevmekten de uzak durmayın!”

“Durup dururken neler konuşuyorsunuz? Aklınızdan zorunuz mu var, Allah aşkına?”

“Evet! Hem ilk karşılaştığımızdan beri, inanın!”

“Nasıl? Ne demek anlamadım?”

Aynen cevapladım:

“Keşke sizi öpmeme cevap vermeseydiniz. O zaman umut için, umutlu olmazdım!”

“Cevap mı verdim? İyice yanlışlıklar içine gömüldüğünüzün farkında mısınız?”

Elini tutmağa çalıştım tekrar. Çekinmedi, ama tutmam için isteksiz gibi davrandı. Tuttum ve dudaklarıma götürdüm, öptüm elini. Çekmedi elini.

“Siz benim için her zaman, her yerde, her şartta özel birisiniz ve tüm yaşamımda da öyle kalacaksınız. Sizi gerçekten kazanmak için ne yapmalıyım? Bu sebeple izin verseniz! Söyleyin lütfen!” dedim.

“Neye?”

“Sevmeme!”

“İzin vermesem, vazgeçecek misiniz ki?”

Cevapsız kalan sorusunu ancak tamamlayabilmişti, sekreterin oda kapısını tıklatmasını “Evet!” diyerek cevaplayınca.

Çıkmam, yaşanmış olayları, yaşanmamış gibi davranmam gerekti. Öyle de yaptım; “İzninizle!” diyerek kapıya yöneldiğimde.

Ve hemen bilgisayarın başına geçtim:

“Bir şair ya da yazar olmayı isterdim, anlatmak için tüm duygularımı. Gerçek ki sığdıramazdım sizi satırlara da, dizelere de. Ressam, ya da bestekâr olayım isterdim, ne tuval, ne renkler, ne de notaların desteği yeterli olurdu. En iyisi kendim olarak yöneleyim size. Dün vardınız (hissediyordum), bugün varsınız, yarınımda da olacaksınız, hem bir ömür boyu, baştan-sona, sondan-başa, tüm mevcudiyetime, tüm varlığıma egemen. Çünkü sizi seviyorum. Başlangıçtan sona, geri dönüşü olmayan, olmayacak bir başlangıçla. İnanın. Bir Bilinmeyen.”

Cevap geldi;

“Sevginin karşılıklı olması gerekmez mi? Bir Bilinen”

Sitem yoktu, azar yoktu, tehdit yoktu. Memnun olmuştum. Kısaca sayılacak şekilde sordum;  

“Duyguların karşılıklı olması tezi yaşanır gibidir evrende. Sevginin mutlaka karşılıklı mı olması gerekir gerçekten? İnsanların daima Kerem ile Aslı, Romeo ile Jülyet olması haklılığı mı vardır? Tek başına sevginin reddedilmesi haklılık mıdır? Hem biliyorsunuz, sevdiğimizi, ya da seveceğimizi, ya da sevebileceğimizi kırmamalıyız yaşamda.”

Cevap gelmedi gün boyu ve ertesinde de. 

Öptüğüm günden sonra fabrikaya asla vaktinde gelmedi Kadriye Genel Müdür. Yarım saat ile bir saat arası geç geliyor, bir o kadar da erken gidiyordu. Eski sıklıkta da değildi denetlemeleri. Karşılaşmak istemiyordu benimle, ya da ben öyle zannediyordum.

Korkuyordu benden. Sevilmekten, sevmekten, aşk nedir, öğrenmekten, bilmekten korkuyordu O. Ta uzaklardan da görsem, izliyordum, tedirginliğini(60), yalnızlığını, mail ya da msn’lere yansıtmadığını, gerçekten.

Bir şarkı sözüyle ulaşmağa çalıştım kendisine tekrar, ama onun öncesinde bir iki satıra sığdırmağa çalıştığım duygularımı;

“Ne baharda dallarını çiçeklerle donatan bir ağaç, ne bir yaz akşamında kümülüs(61) bulutlarıyla süslenen mehtap, ne sonbaharın sararan güzelliğe hasret yüzü, ne de bir kış akşamının çıtırdayan sıcaklığı… Hiçbiri sana özlemimin yansıması gibi görünmez, gözükemez. Sana özlemim öylesine büyük ki, ancak Tanrı katında ulaşılır. Çünkü ‘Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır’(62) diyorum.”

İşte böyle günlerden birinde başladı Kadri göreve. O kadar çabuk olmuştu ki Genel Müdür oluşu. Bir-iki gün içinde fabrika el değiştirmişti sanki…

O, artık gelmiyordu. Hem hiç gelmiyordu, gözlerimin yollarda beklemesini umursamazcasına. Ve tek satır bile cevap vermiyordu, ne yazarsam yazayım.

İş durumumuzda herhangi bir değişiklik olmamıştı Kadri Genel Müdürün başımıza gelmesiyle; tanışmak ve “Görevlerinize devam edin, Kadriye nasıl emretti ise” dışındaki sözlerden başka.

Bıkkınlığım diz boyu değil, beden boyu değil, ömür boyu gibiydi. Cesaret edip açtığım kendi cep telefonum, fabrika cep telefonum, fabrika genel telefonum da cevapsız kalıyordu, hep.

Tüm cesaretimi toplayıp; “Yönetimle önceden kalan bir sorunu, benim adıma Eski Genel Müdüre, yani kardeşine sorup soramayacağını” sordum Genel Müdür Kadri Beye.

“Mümkünse sorun olan bir işçinin işten atılması için vicdani kanaatini(63) bildirmesini istedim.”

Telefonum çaldı nihayet. O idi. Heyecanla;

“Kadriye!” dedim. Oysa bugüne kadar ismini asla böyle doğrudan doğruya anmamıştım, hülyalarımda, rüyalarımda bile. Sesi titriyordu;

“Evet?” derken.

“Sensizliğe mahkûm etmen beni, vefasızlık değil mi?”

Susuyordu.

“Mutlaka görmem lâzım seni, anlıyor musun, mutlaka?”

“Peki!” dedi, sessizce. Takla atasım geldi, sevinçten;

            “Sen söyle! Nerde? Ne zaman?”

            “Herkes tanır beni buralarda. Fabrikaya geleyim. Bahçede otururuz. Patron ve elemanı gibi. Ne diyeceksen dersin, rahat bırakırsın beni, ben de sükûn bulurum, beni azat edince(64)…”

            “O kadar kolay olacağını sanma! Yeter ki gel! Gözlerini göreyim, kokunu hissedeyim, ellerini tutayım, sıcacık, sımsıcak. Sesin yankılansın kulaklarımda. Ondan sonra ‘Öl!’ de öleyim!”

Buluştuk fabrikanın kameriyesinde(65), tüm gözlerden uzak, tüm gözlere yakın, eski Patron(içe) ve onun yanında çalışan bir görevli olarak.

Devamlı suskun, daima mahzun(66), yere bakıyordu mahcup gibi. Anlamıyordum, anlayamıyordum. Bilmiyordum belki de.

Sessizce fısıldar gibi konuştu, inkâr etmeden, yanlışlık olmadığının ispatı gibi;

“Aramızdaki farklılıkları biliyorsun!” dedi. İlk kez senli-benli idi.

Devam etti;

“Gerçekten lâyık mıyım böyle bir sevgiye? Ömür boyu tatmadığım, hissetmediğim, hatta hissedemediğim. Bir ömür geçti. Belki senin ömründen bile uzun.”

Sözünü kestim;

“Yaş farkımız mı var, demek istiyorsun?”

“Hayır! Belki de evet ama önemsiz. Lütfen tamamlamama izin ver. İki kardeşiz, ikiz. Biri nesli, ismi, işi devam ettirecek Anadolu erkeği, al bebek-gül bebek, el üstünde tutulan. Biri ele gidecek, elin sahipleneceği bir kız, kenarda-köşede unutulan, gerektiğinde yararlanılacak, değeri olmayan, hiçbir hakkı olmayan bir varlık. Anladın mı şimdi neden sana cevap vermediğimi? En yakınlarımdan, hatta çevremden tatmadığım sevgiyi, bütünüyle sundun bana, hem ilk günün kinine boş vererek, durulur-durulmaz.”

Ancak nefes alacak kadar olan süreyi kullandı ve devam etti:

“Tekrar ediyorum, ben buna lâyık mıyım? Kendimi bilmiyorum, hem bilmedim, bilemedim. Keşke kendini birden değil, yavaş yavaş, sindire sindire anlatsaydın bana. Koşardım, kul-köle olacağımı anlatırdım beni sana. Oysa boş olan gönlüme tapulu gibi yerleşmen, ne yapmam gerektiğinin bilincini yaşatmıyor bana.”

Sustu, derin derin bir kere daha nefes aldı, dinlediğimden emin olmak arzusunu yaşarcasına:

“Süre ver bana lütfen, uzun olmayan. Ve yaz devamlı, sabırla, içtenlikle. Düşünmem gerek. Ömrümün bundan sonrasını hayal ettiğim gibi yaşamam için düşünmeliyim. Yardımcı ol düşüncelerime ki, sonra sana; ‘Evet!’ demek için cesaretim değil, hükmüm olsun. Süre istiyorum senden, istersen kısıtlı olsun.”

Tam olarak boşaltamamıştı duygularını, hissediyordum ama bunalımına çare gibi gözükmüyordum şu anda.

Çevreme baktım. Masa üstünde kavuşturmuş olduğu ellerini tuttum, çevreme boş vererek. Gözlerindeki yaşları kurulamak, titreyen dudaklarına merhem olmak isterdim, hemen şu an ama saygımı yitirmemeliydim çevreme karşı. Kısaca;

“Peki, git! Her gün, bulduğum her uygun vakitte yazacağım sana, ama son mail’lerde olduğu gibi ismimle. Beni daha az, bizi daha çok bulacaksın satırlarımda. Ve bana gelmeyi istediğin güne kadar sana ulaşmayı bekleyeceğim. Yalancı konumuz olan işçiyi de işten çıkarmayacağım, bir kere dahasına kadar.”

Ben de zamanında durmak gereğini hissettim, zihnimdekileri boşaltmak istercesine, beklentilerimle ilgili.

“Alıştığın lüks ve şatafatlı(67) hayatı asla yaşatamam sana belki, ama senin için her şeyi yaparım. Ölürüm bile istersen. Ailenizin malında mülkünde gözüm yok, anladığın. Devret hepsini Kadir kardeşine, gidelim buralardan biz bize. Sana kendimden başka hiçbir şey veremem. Vereceğim tek şey beraber, biz bize kocamak, ömrümüzü beraber harcamak…”

Kalktı, elini uzattı, sıktım. Arabasına kadar yanında gittim. Bitmesini istemediğim yol boyu. Karşılığını beklemeden “Onu sevdiğimi, onsuz olamayacağımı” fısıldadım, tekrar tekrar suskunluğuna saygı duyarak. Birden hatırlamış gibi, arabasına binmedi.

“Kadri’yi de ziyaret etmem gerek!” dedi, ben diğer kapıdan fabrika içine yönelirken…

Sonra mı? Acıcık bekledikten sonra evlendik, malûm vatan görevi vardı, sabırlı olmamız gereken… Sonrası evlendik yahu! Devlet Memurluğuna girdik ikimiz de, ayrı iş yerlerinde. Kısaca, kendi yağımızla kavruluyoruz. Fabrikadan uzak, fabrikadan kalan sevgimizle…

Şimdi bizim de ikiz çocuklarımız var. Biri kız, biri erkek. Adları anlaşarak koyduk, uyak olmaksızın. Onların ne fabrikaları oldu, ne de olacak. İki basit insanın sevgi dolu varlıklarında, sevgiye ihtiyaçları olmayan çocukları olarak büyüyecekler.

Büyüklerimizin yaptığı hatayı yapmadan aynı sevgiyle büyütüyoruz her ikisini de, fabrikadan uzak. Başka kardeşleri de olacak mı? Bilemem. Ama sevgiyi üleşmekle sevginin tükenmeyeceğinin bilincindeyiz.

Merak eden vardır belki; Fabrika Kadri’nin oldu tümüyle, biz istemedik; “Senin olsun!” dedik.

Arkadaşlarım mı? En son nikâhımızda bize şahit olduklarında görüştük onlarla. Ekonomik durumumuz düğün yapmaya elvermemişti çünkü, biz bize. Vallahi daha sonra ne yaptılar, ne ettiler bizden sonra, bilmiyorum.

Aşk, bacayı sarınca, hatıralarımızda kaldılar zahir(68)!..

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kadriye ve öyküyü anlatan âşık, yani Öcal; İnternette chat yapmamış, özellikle mail’leşmişlerdir, öykünün âdâbına uygun olarak.

Belirtmek mutlaka gerekli mi idi? Bilmiyorum. Biliniyor ki; herhangi bir çeşitte adres açmak gayet kolay internette, Bir Bilinen, ya da Bir Bilinmeyen gibi.

Öyküde adı geçen Öcal, Tamer ve Abdullah, Üniversiteden can dostu arkadaşlarım, öykünün ismi bu nedenle onların isimlerinin baş harfleri olan; ÖTA. Parantez içindeki “K” ise, yedekten damat olarak anlattığım yine üniversite arkadaşım “Kadri” nin isminin baş harfi.

Bazı öykülerde, roman, dizi ya da filmlerde; “İsim ve yerlerin gerçekle ilgisi yoktur!” anlamında cümleler vardır. Ben öykülerimde gerçekten yaşamış, ya da yaşayan kişilere yer vermeğe çalışıyorum.

Bir farkla ki, soy isimleri, yer, ya da mekânları yazmıyorum, belirtmemeğe çalışıyorum, özel olarak bilinebilecekler dışında.

Bu öyküde de verebileceğim soy isimler, yerler ve fabrika isimlerinin gerçekle çatışmamaları için belirtmemeğe, daha doğrusu uydurmamağa özen gösterdim.

(1) Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.

(2) Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.

(3) Uçarı; Sefih. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.

(4) Ahenkli; Uyumlu; Anlaşmalı, uyuşmalı, iyi geçinen.

(5) Menşe (Menşei olarak da söylenir); Kökeni olan, kökenli. Bir malın üretildiği, dış satımının yapıldığı yer, bir şeyin çıktığı, dayandığı temel yapı, biçim, sebep, yer, soy, asıl.

(6) Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

(7) Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

(8) Avanta; Bir kimsenin emek vermeden kazandığı şey.

(9) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(10) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.

(11) Fondöten; Cildi pürüzsüz göstermesi, renk vermesi için kadınların yüzlerine sürdükleri yarı sıvı veya boyalı krem.

(12) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(13) Albeni; Çekicilik. Çekici olma durumu. Alım. Alımlılık. Cazibe.

Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni.

Çekicilik; Çekici olma durumu, çekme gücü, cazibe.

(14) Kasvet; İçe sıkıntı veren, içi daraltan sıkıntı.

(15) Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.

Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.

(16) Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum.

(17) Göz odur ki dağın ardını göre, akıl odur ki söylenmeyeni duya. Rahmi TURAN’dan bir alıntı.

(18) Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

(19) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(20) Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.

(21) Dik âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence;  Gizlice gözetlemek).

(22) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, değişmeyerek, aynı biçimde, aynı sıklıkta.

(23) Kindar; Kinci, kin tutan, kinli.

(24) Küstah; Saygısız, kaba, terbiyesiz.

(25) İstihza; Alay.

(26) Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi.  Röportaj anlamına da gelir.

(27) İndirgemek; Daha kolay ve yalın duruma getirmek. Bir işlemi daha kolay bir biçime sokmak. Kimyada; oksijen çıkarmak, hidrojen katmak, bir atoma bir veya daha fazla elektron katmak).

(28) Serdetmek; İleri sürmek.

(29) Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.

(30) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

(31) Kız Kurusu; Evlenmemiş yaşlı kız.

(32) İndi; Herkesçe kabul edilebilecek bir temele bağlanmayıp yalnızca bir kişinin kendi kanısına dayanan.

(33) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.

(34) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(35) Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.

(36) Server,  Servis Dağıtıcı anlamında bir kelime olup, güvenlik kayıtları da dâhil, personelin izlenmesi için kullanılan bir makine, daha doğrusu bilgisayar düzeni.

(37) Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

(38) Hay-Huy İçinde Olmak; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ya da eğlenmesinden oluşan gürültü.

(39) PGK, Personel Giriş Kartı anlamında, çeşitli bölümler için ayrı ayrı verilen, maaş, fazla mesailerin hesabı için çalışanlara verilen kart olup, mutlaka giriş ve çıkışta ilgili düzenlere gösterilen, bilgisayar programlı bir yaka kartıdır.

(40) Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

(41) Hoşnutluk; Bir davranış, bir durum veya bir kimseden memnun ve kıvançlı olma, yakınması olmama.

(42) Hınzırca; Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle. Domuz gibi.

(43) Zimmetlenmek; Herhangi bir şeyin bir kimsenin üzerine emanet olarak kaydedilmesi.

(44) Defolmak; Çekip gitmek. Savaşmak.

Defetmek; Kovmak.

(45) CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).

(46) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(47) Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin.

(48) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(49) Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

(50) Lâbirent; Çıkış yeri kolay bulunamayacak kadar karışık koridorları olan yapı. İçinden çıkılması güç ve imkânsız durum.

(51) Bön Bön Düşünmek; Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın bakınarak düşünmek.

(52) Yılgınlık; Yılgın olma durumu, yılgınca davranış.

Yılgın; Yılmış, korkmuş, bıkmış, usanmış. Morali bozulmuş, çökmüş.

(53) IP, (Internet Protokol) İnternette her bilgisayarın sahip olduğu adres numarasıdır.

(54) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” isimli şiirinin son mısraıdır.

(55) Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...”  Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(56) Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.

(57) İrtibat; İlişki. İki veya daha çok şeyin birbiriyle bağlı bulunması.

(58) Egoistçe,  Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkamlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.

(59) Edalı-Edalı Yürüme; Salınma, salınarak hava atar, gururunu belli eder bir şekilde yürüme.

(60) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.

(61) Kümülüs; Küme bulut.

(62) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(63) Vicdani Kanaat; Maddi uyuşmazlığı çözmeye yetkili bir makamın, duruşma devresindeki muhakeme faaliyeti sonucunda, aklını rehber yaparak ve hukukun koyduğu usul ve esaslar çerçevesi içinde kalarak, maddi olayın oluş biçimine dair ulaştığı, kendi açısından şüpheye vermeyen ve gerekçeye dayanan  kanaat.

(64) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.

(65) Kameriye; Bahçelerde yaz günlerinde oturmak için yapılan, kafes biçiminde ve kubbeli, üstü sarmaşık bitkilerle örtülen süslü çardak.

(66)  Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

(67) Şatafatlı; Gösterişli, fazla şık,  cafcaflı.

(68) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.