“I like to rain!... I love raining, too. (Yağmur yağmasını severim, yağmura aşığım da… ” dedi genç kız duraklayarak, yağmurdan sakınmak için büzüldükleri tarihi eserin altında, örenin(1) kenarında, karşısındakinin düşüncelerini öğrenmek istercesine gözlerine içten içe bakarak.
Bir yaz yağmurunun çılgınlığını yaşıyorlardı geçici bir süre için, gizlenmeğe çalışarak da olsa. Genç adam, genç kızın soluğunu hissediyordu yanaklarında, teninde, önüne geçemediği, belki de önüne geçmek istemediği çabalarla, duygularla.
Yaz yağmurunun, tarih kalıntılarına saklanıncaya kadar olan süresi içinde tenlerine dokunuşu onları az da olsa berraklaştırırcasına çıplaklaştırmıştı.
Genç adamın yapılı geniş omuzları, ilk ilik düğmesinden çözülmüş gömleğinden taşan göğsünün kılları ile vücudunda duraksayan yağmur damlaları genç kızı etkilemiş gibiydi.
Buna karşın, genç kızın, ortasından boğumlanarak, sırtını ve karnını, kısaca vücudunun bir bölümünü açıkta bırakan renkli gömleğinden, gizlenmeğe çalışılmış göğüslerinin diriliği yanında, iliklenmemiş düğmelerle saklanması düşünülmeyen diğer belirginlikleri heyecan vericiydi.
Diz kapaklarını bile kapatamayacak şekilde kısa kesilmiş kot pantolonu nedeniyle homojen(2) olmayan (kısa zamanda güneşten oldukça yararlanmak ve çok bronzlaşmak eğiliminden kaynaklanmış olsa gerek) kızarıklıklar şeklinde Akdeniz Güneşinin etkilerini taşıyan bacaklarının düzgünlüğü (haydi, güzelliği de diyelim) açıkça fark ediliyordu.
Bir süre yağmurun dinmesini beklediler, diğerleri ile birlikte, sıkıştıkları ören çukurunda. Zamanı gereksiz yere harcamanın israf olacağı düşüncesiyle genç kız huzursuzca kıpırdadı önce.
Sonra yerinde duramayan, bir bahar uyanışı yaşayan evcil bir yaşam şekline uygun bir yaratık gibi, kalıntılardan dışarıya çıktı heyecanını zapt etme gayreti göstermeden, geriye döndü;
“I also love swimming, when it’s raining! (Yağmurda yüzmeye de aşığım!)” diyerek denize doğru yöneldi, geniş adımlarla, koşarcasına.
Genç adam, genç kızın yaşamak istediği düşüncelerini anlamıştı. O da yerinden doğrularak genç kızın peşi sıra koşarken, sadece;
“Be careful! (Dikkatli ol!)” diyebildi.
Sesi, yağmurun aksiliğinde, ahenkle çağıldadığına inandığı dalgalarda yankılanırken, genç kız kendini çoktan bir ninni beşiği salınımındaki dalgaların koynuna teslim etmişti, hem de sadece beline, pantolonunun üstüne eğreti olarak astığı çantayı, ayaklarına geçirdiği sandaletleri kıyıda uluorta bırakarak.
Bir tatil kentinin, tarihi yapılarının ziyaretindeydi genç adam, genç kız ve çevresindekiler. Genç adam rehberliğini yapıyordu -genç kız dâhil- gerçekte yirmi kişiyi aşmayan grubun.
Hiç de oralarda doğup büyümemişti ama okumuştu, öğrenmişti ve ailesine yük olmadan eğitimini tamamlamak için böylesine Turist Rehberliği yapıyordu yaz sezonunda.
Eskilerin; “Hem ziyaret, hem ticaret” dedikleri varsayımla; hem tatil yapıyor, hem çalışıyor, böylece günlerini ve emeğini değerlendiriyordu.
Eğitimle ilgili kaybı olmamasına rağmen, gerek çocukluğunun köyde geçmesi, gerek elinden geç tutulması, daha doğrusu zeki olduğunu en son sınıf öğretmeninin fark etmesi, daha sonra yokluklar ve daha daha sonra da devletin burs olanaklarını geç yakalaması nedeniyle üniversite tahsilini böylesine ilerlemiş yaşlarda tamamlamak zorunda kalmıştı.
“İlerlemiş yaş” deyince, öylesine ilerlemiş bir yaş anlaşılmamalı, sadece “Gecikmiş” demek doğru olabilir ki; henüz yirmi beş yaşlarındaydı ve üniversite son sınıftaydı. “Allah izin verirse!” bu sene mezun olacaktı!
Yakışıklıydı, uzun boyluydu enine-boyuna ve güçlüydü. Esmer, kısa alabros(3) tıraşlı olması ona, rehberden ziyade futbolcu-basketbolcu görünüşü veriyordu. Çok iyi İngilizce biliyordu. Kendi yeteneklerine güvenerek öğrenmişti bu lisanı. Yeterli bulmamış, ayrıca Almanca-İspanyolca da öğrenmişti akşam kurslarıyla.
Gezdirdiği gruplarda kendini sempatik bulan diğer ülke insanlarından da, karınca-kararınca(4); “Günaydın, Merhaba, Teşekkür Ederim, Hoş Geldiniz!” gibi genel olarak kullanılan bir kısım kelimeleri hafıza dağarcığına(5) hapsetmişti. Bundan dolayı mutlu görünüyordu.
İsmi; Erol’du. Grup Rehberliğini gerçekleştirmeye çalıştığı turistlerden biri; “Tıpkı Sinema Artisti Errol Flynn(6) gibi mi? Oysa Tyrone Power’ın kopyası gibisiniz!” gibi sorarak ismini söylemeyi öğrenme, belki de ezberleme gayretini yaşamıştı.
Genç kız, ülkesi İngiltere’nin oldukça kuzeyinde yer alan İskoçya sınırına yakın bir bölümünden kalkmış, Golfstream’den(7) ziyade okyanusun kuzeyinin etkilerini taşıyan bir iklimden, belki iklim değişikliği için, belki serüven isteğiyle, belki de “Hayatının Erkeğini Bulma” umuduyla (hani meselâ, diyerek) çıkmıştı bu tatile.
Bazı şeylerin aranmakla bulunmayacağının bilincindeydi, ama hiçbir şeyin de beklendiği zaman ayaklarına kadar gelmeyeceğini anlıyor, hatta biliyordu. Diyordu ki; “Şansıma da bir şans tanımalıyım!”
Gençti, okuyordu, üniversite öğrencisiydi, güzeldi de. Sarı saçlarını, neredeyse bir erkek saçı kadar kısa kestirmişti tatile çıkarken. Saçları doğal renklerinde idi ve diplerinde boya ile ilgili başka herhangi bir şey gözükmüyordu doğallığı dışında. Uzun kirpikleri, doğallığına çentik atılmamış(8) sürmelenmiş gibi kaşları, yeşil-mavi alaşımı gözlerinin çevresinde hudut bekçileri gibiydiler.
İnce dudakları, alayların en çarpıcısını, en duygusalını veya en hiddetlisini şekillendirecek gibi hazırda bekliyordu.
Gülüşünde sitemli bir gizem, tebessümünde sırlı bir özlem var gibiydi. Boynu uzundu, tıpkı boyu gibi. Bir kıyaslama gerekirse; boyu rehberin boyuna neredeyse yakındı, denilebilir.
Diğer fiziksel belirginlikleri mi? “Güzel bir genç kız” tarifi içine insanlar neleri sığdırabilirlerse o tariflerin hepsi onda vardı demek, doğru olacaktı. Hatta rehber onun için;
“Bu kadar güzel bir kız, herhalde bir şeylerin Güzellik Kraliçesi’dir” diye bir deyişi içinden geçirmişti ilk karşılaştıklarında. Öyle ya, günümüz dünyasında, her bir şeyin Güzellik Kraliçesi yok muydu?
Rehberin, özellikleri sınırlı saf gülümseyişine katkıda bulunan bir diğer olgu da; genç kızın isimleri idi. İlk ismi Carol, ikinci ismi Cybill idi. Carol ismi ile ortaokul-lise yıllarından bir anı canlanmıştı, rehberin düşüncelerinde.
Çok eski bir İngilizce şarkı “Oh Carol!” diye çalınırken radyoda, hoşsohbetli(1) arkadaşlarından biri; “Oh! Kel Erol!” diye ritim tutmuş ve bir süre bu isimle çağırılır olmuştu okulda, sınıfında.
Hatta futbol maçlarında pas vermesini isteyen arkadaşları, istekleri için, hiç de ilgisi olmadığı halde; “Kel! Ver pasını!” diye bağırmışlardı ona uzunca, çok uzunca bir süre.
Kendi kendine gülümsemişti rehber onun ismini ilk defa söylerken. Ve devamlı bir yanlışlığı ister istemez diğer turistlerin de dikkatini çekecek şekilde tekrarlar olmuştu rehber Erol. Çünkü kurallara göre tüm turistlere soy isimleri ile hitap ederken, ona (sanki) yıllar yılı arkadaşlık etmişçesine hep “Carol” ismi ile hitap etmiş, “Bayan” anlamını taşıyan “Miss” kelimesini, isminin başına eklememişti, hem de hiç.
Oysa çalıştığı kurumun bu konudaki kuralları katı idi. Arkadaşlık yoktu, resmi olmak gereklilik idi.
Kurallara uyuyor gibiydi kendince, ama bazen “Adamsendeci(10)” tavırları da sergileme arzusunu taşıyordu. Kendini bu işi yapmağa muhtaç gibi görüyordu, ama aranan bir rehber olduğunun da bilincindeydi. Ücreti az değildi, ama çok da değildi.
Önemli olan; (aldığı burs bedeli az olduğundan, ailesinin de kendisine katkılarını beklemediğinden) tasarruflarının, devam zorunluluğu olmayan fakültesini ele-güne muhtaç olmadan bitirmesi için yeterli olmasıydı.
Bu nedenle de Rehber Erol, istese de, istemese de yazılmış, ya da yazılmamış, kayıtlarla uygulanması istenen tüm kurallara -genelde- uyma gayretini yaşıyordu.
Yağmurun yağışı hafiflemiş, hatta durma eğilimine girmişçesine duraksar gibiydi devamlılığı. Genç adam bir taraftan göz ucuyla tarih kalıntılarında başsız bıraktığı grubu takip ederken, bir taraftan da denizden hâlâ çıkmamakta direnen Carol’a söz yetiştirme çabasındaydı eline aldığı sandaletleri ve çantayı denize doğru tehdit edercesine sallarken.
Carol, hiçbir şey olmamışçasına denizden çıkıp başından süzülen suları elleriyle silkeler gibi hareketlenirken Rehber Erol;
“Congratulations! (Tebrikler!)” dedi, başka söyleyecek bir şey bulamamışçasına, belli belirsiz de Türkçe olarak; “Aferin sana!” diye mırıldanmıştı, Carol’ın kendisini takip etmesini bekleyerek gruba doğru yöneldiğinde.
Carol, bir şey anlamamışçasına, sadece omuzlarını kaldırarak gruba; “Bir şey anlamadım!” der gibi bir işaret yaparak peşine takıldı Rehber Erol’un.
Gün, devam eden suskunluğunda normal biçimi ile sona erdiğinde Rehber Erol kendini oldukça yorgun hissediyordu. Yorgunluğunun fiziksel mi, ruhsal mı, duygusal mı olduğunun bilincinde değildi.
Sadece kendisine ayrılan odaya gitmek, yemek yemeğe bile çıkmamak, uyumak, belki düşünmek, belki de tek boyutta düşündüklerini yaşamak veya üç boyutta yaşadıklarını tekrar tekrar düşünmek arzusunu taşıyordu benliğinde, hem tek başına, yalnız, yapayalnız belki.
Odasına ulaştı, annesinin ricalarını kıramayarak promosyon(11) için takip ettiği gazeteyi okumaya çalıştı. Sahillerden birinde bir Türk garsonla, İngiliz kızın öyküsü çarptı öncelikle gözüne.
Öykünün güncelliğinde bedeninin yorgunluğunu fark etti. Sonra gazetenin iç sayfalarına yöneldi. İç karartıcı haberleri okumaktansa büyük harflerle yazılı haber başlıklarına göz gezdirmeğe çalıştı.
Bir diğer haberde; “Zengin kız-fakir oğlan” olarak yaşanmak istenen aşkın hazin sonucunun fotoğraflarını izlerken gözkapaklarına hâkim olamayışının sıkıntısını yaşamaya başladı genç rehber.
Uyukluyordu yahut uyuklar gibiydi veyahut da uyumağa karşı direniyordu. Böylesine ikilemler, üçlemler içinde bırakırdı kendini çok zaman. Kararsız değildi, ancak beynini, yaşamamakta direndiği düşüncelerle aşırı yüklediğine inandığı zamanlar, şu anda yaşadıklarının benzerini yaşadığını da inkâr edemezdi. İnkâr etmemeliydi hem. Bu, onun yaşam biçimiydi.
Zaman heder olarak(12) tükeniyordu kendince. Uykuda geçen zaman müsrifçe(13) harcanmış gibi gelirdi kendine. Evet, vücudun dinlenmesi gerekliydi, ama bunun için ömrün üçte birinin verilmesi israf değil miydi? Ara sıra işte öyle günler gibi günlerde üç-beş saate ek olarak bir-iki saat daha dinlenmek için fazladan harcandığında vücut için gereklilikler karşılanmış olmalıydı.
Kötü bir huyu vardı Erol’un, bazen uykuda bile düşünürdü. Hatta bazen düşündüklerini yaşadığını bile sanırdı boyuttan boyuta geçerken. O zaman da kendi kendine küfredercesine bazı şeyler söylerdi, örneğin “Manyak! (14)” gibi.
Bu kelimeyi de aruz vezni kalıpları gibi öylesine ahenkli söylerdi ki! İlk harfte ağzını bir süre kapalı tutar “m” harfinin tadına varırmış gibi uzatırdı, sonra “man” derken “n” harfinde bir kez duraklar, var gücü ile “yak!” hecesini çıkartırken.
Son harf bazen Arapçadaki “gayın” harfini çağrıştırır, bazen Lâtince “g” harfi gibi katılaşır, kelime tamamlanarak ağızdan çıktığında ya harap olur ölür, ya da intihar etmiş olurdu. Çabası sonunda rahatladığını sanırdı Erol.
Yaşadığı öylesine bir andı, şu an işte. Önce (belki de uyuklayarak) dinlenecek, sonra yaşadıklarını düşünecek, sonra da irdeleyecekti(15) düşüncelerinde yaşadıklarını.
İnsanların hep iyi niyetli olmaları, başarısızlıklarının bir göstergesi. Hep iyi olmak mümkün değil, hep iyi olmayı düşünmek, kısaca; iyi niyetli olmak mümkün. O zaman da hep kaybediyor insan.
Kaybetmemek için ara sıra kötü olmaya çalışmak, hatta kötü olmayı düşünmek bile yanlış değil mi? Yanlışın neresinden dönülse yarardır. Bunun için de insan yanlışını, ya da hatasını fark etmeli, değil mi?
Rehber, uyumak için bedenini hazırlama gayretinde oldu bugün, beynini böylesine yoracak kadar nerede yanlış yaptığını düşünmek arzusunu yaşarken kapısının hissedilir hissedilmez çalındığını, belli belirsiz tıklatıldığını hissetti.
Olağan bir durum değildi yaşamındaki bu bölüm. Genelde odasında, yatağına uzanarak, üstünü başını bile çıkarmadan uzanarak kendini kendisiyle paylaşırdı. Hülyalarını, düşüncelerini, duygularını ve doğal olarak yaşadıklarını...
Bazen -ki bu da haftada bir defa cumaları, akşamüzerleri; saat yedi civarlarında annesinin endişelerini yok etmek için olurdu- jetonlu kulübelerden babası arardı onu. O zamanlar santralde beklerdi Erol, babasının fazlasıyla jeton harcamamasını temin için.
Görevi varsa, santrale not bırakırdı veyahut bir gün öncesinden annesinin komşularının telefonuna haber bırakırdı. Çünkü kendi evlerinde telefon yoktu. Bazen annesi sesini duymak isterse yine kendisi komşularına telefon eder, biraz söyleşip, koklaşıp, ağlaşırlardı annesiyle, ne de olsa ailede ilk, tek ve de dahi son çocuktu!
Bugün bunları yaşayacak bir gün değildi. Sıradan bir gün olarak düşüncelerini yoğunlaştırmasına rağmen bugünde sıra dışılık olduğunu düşünüyor, bunun sadece Carol’ın yağmur yağarken denize girişi olup olmadığının yorumunu şekillendirmeğe çalışıyordu zihninde.
Belki de kendini olağandışı etkileyen yaşam biçimlerinden biri idi, Carol’ın dünyayı umursamaksızın denizi isterik(16) bir şekilde kucaklaması, hiç yaşamadığı, hatta yaşamayı bile düşlemediği.
Yerinden doğruldu:
“Evet!” dedi sorarcasına. Kapı önünden verilen yanıt İngilizce idi:
“May I come in (Girebilir miyim)?”
Onun sesi idi. Şaşkınlığı, dörtnala atağa kalkmıştı. Yatağının üzerinden fırlarcasına kalktı, hem kurallar gereği, hem de onun kendi yaşam biçimini bilmemesi için kapıyı aralayarak başını uzattı kapıdan hafifçe.
Bu kere sorusunu anlamamışçasına İngilizce ve sorar gibi; “Yes!?” dedi kısaca.
Carol, omuzlarını açıkta bırakan kısa, kolsuz, beyaz bir elbise giymiş, boynuna gözlerinin rengini çağrıştıran bir fular(1), onun hemen altına da altından bir kolye takmıştı. Nefesi ve kokusu yine etkileyici idi, yakınlığında.
Carol’ın içeriye girmek istercesine kapıya yaklaşması, Erol’un onu kapı dışında tutmak için çabası, onları birbirine yakınlaştırmıştı, hem oldukça. Nefeslerini hissediyorlardı birbirinin, birbirinde. Hatta kokuları bile karışıyordu birbirinin birbirine.
Oysa Erol, gündüz giydiği elbisesini değiştirmemiş, gerekliliği olmadığından tıraş bile olmamış, hatta ayağından ayakkabılarını bile çıkarmamıştı, düşünmekten yorulmasının yarattığı tembellikle.
Carol, ne sorulduğunu anlamadığını belirten gözlerle sorarcasına ona bakarken birdenbire hapşırdı, elinin tersiyle ağzını kapatmaya ancak zaman bulabilmişti. Erol; yer, zaman, dil, din, ırk, içtenlik kavramlarını unutmuşçasına;
“Çok Yaşa!” dedi Türkçe.
“O, ne demek?” diye İngilizce soran Carol’ı da aynı dille cevaplaması gerekti kapı aralığında:
“Türkçe bir deyim. Hapşıran kişinin ömrünün uzun olması ve çok yaşaması dilenilir Allah’tan, dua olarak böyle durumlarda. Sizin; “Tanrı Korusun!” deyişinizin benzeri belki de. Bizde işte böyle; ‘Çok Yaşa!’ olarak söylenir!”
Carol, yeni ve oldukça zorlanarak öğrenmesine rağmen; “Teşekkür Ederim, Sağ ol, Allahaısmarladık” kelimelerinin aksine, kolaylıkla ve onun gözlerine bakarak bir çırpıda;
“Çok Yaşa!” dedi ve ekledi: “Keep your smiling, please! (Hep gülümse lütfen, ya da gülümsemeye devam et, lütfen)!
Carol’ın gitmek için ne niyeti, ne de arzusu var gibi görünüyordu. Davet bekliyordu belki, belki de davet etmek istiyordu, yakınlık duyduğu, kendiyle özdeşleştirdiği, yakınlığına katkıda bulunamadığına inandığı bu insanı. Belki anlatmak istiyordu, belki de dinlemek, baş başa, göz göze, gönül gönüle. Daha ilerisini düşünmek için hem çok erken, hem de kendisinin yanlış anlaşılmasına neden olabilirdi.
“Erken” demekte hatalı olduğunu düşünüyordu Carol ayrıca. Çünkü iki hafta içine sığdırılan tur süresi, kendisinin plânladığı tatil süresi bitmek üzereydi. Bir tek yarını kalmıştı harcanacak. Yarından sonraki gün ise ülkesine, geriye uçacaktı.
Kapının zoraki bir şekilde açılmasından dolayı, dinlenileceğinden ümidi kesmişçesine;
“Özür dilemek için gelmiştim. Denizi ne kadar seversem seveyim, bugünkü hareketimi yapmamam gerekti, gerekliydi. Bunun için -kurallarınıza aşırı düşkünlüğünüzü bilmeme rağmen- ‘Yakındaki kafeye gider miyiz? Size bir kahve ısmarlayarak beni bağışlamanızı dileyebilir miyim?’ demek istemiştim. Biliyorsunuz, yarın Cumartesi, Türkiye’de, ülkenizde, bu eşsiz sıcaklıkta son günüm. Pazar günü kahvaltıdan sonra ülkeme döneceğim…”
Daha bir şeyler eklemek arzusunda gibiyken sustu Carol. Erol, dalgınlığı ile -belki de- ondan ayrılacak oluşunun hüznünü, üzüntüsünü bir arada taşımaktan yorulmuşçasına ve içindeki içten olma duygularının taşkınlığı ile;
“Bana on dakika ver!” dedi. “Söz veriyorum, özür dilemen için değil, ben özür dilemek için seni neşelendirme gayretinde olacağım.”
İşinin katı kuralları zihninden uçup gitmişti bir anda, aniden hem.
“Olur, lobide(1) bekleyeceğim!”
Kahır dolu zaman, bazen geçmek, geçip-gitmek bilmez, bazen ise sürati endişe verecek boyutta olur. Erol’un yaşadığı öylesine bir boyuttu işte. Kısa zaman dilimine sığdıracaklarının tek tek hesabını yapmaktansa, eyleme geçmeyi düşündü.
Başlamanın, tamamlamanın yarısı olduğu inancıyla girişimini destekledi; tıraşını oldu, duş aldı, giyindi. Dolabındaki tek, en eski ve dahi en yeni (çünkü tek takım elbisesi vardı) takım elbisesini giydi. Ancak kravat takmadı, ceketini de eline aldı, Akdeniz’e inanmazcasına.
Şarkıdaki; “Akdeniz Akşamları” ndan(19) bahseden bölümü yadsıması mümkün müydü ki?...
Lobiye ulaştığında, zamanı tasarruflu harcamaya dikkat etmesine rağmen, on dakikayı biraz aştığını fark etti. Arayan gözlerle salona baktığında onu göremedi ilkin. Belki utanmıştı geciktiğinden, belki kızmıştı beklememesine, kendi kendine; “Taşralı(20) sen de!” diye söylenerek kapıya yöneldiğinde; elinde onun elinin sıcaklığını hissetti, diğer eliyle kolunu tutmuştu Carol.
“Kadınların adı çıkmış gecikmek üzerine!” dedi o gizemli sitemle.
Erol otelin kapısından çıkarlarken, onun kulaklarına küpe taktığını, ayakkabılarının topuklu olduğunu fark etti yürürlerken. Başlangıçta kolunu tutan elini hemen ayırmıştı Carol.
Sıcaklığını duyamıyordu artık, sadece genzine kadar işleyen kokusu, kendinin, teninin kokusu vardı, Akdeniz’in akşam serinliğinin uzaklaştırmağa muvaffak olamadığı. Gökte ay tostoparlak idi.
Kafeye gitme düşüncelerinden vazgeçmiş gibiydiler. Yönsüz, tavırsız, sessiz yürüyorlardı, hem yan yana, hem uzak uzak.
Konuşmuyorlardı, hem hiç. Seslerinin aralarındaki duygusallığı ürküteceğini, ürken duygusallığın ise büyüyü tüketeceğinin endişesini yaşıyor gibiydiler.
Ayakları, programsız yürüyüşlerinde onları otelin sahiline ulaştırmıştı. Sahil onlarındı. Carol ayakkabılarını çıkararak eline aldı, yakamozlarla(21) şiirleşen sahilde, denizin ulaşabildiği şeritten, kumları incitmekten çekinerek (belki de korkarcasına) ama bir şeyleri işaret etmek istercesine, işaret edercesine (belki) yürümeğe çalışıyordu.
Erol da aynı panoramayı(22) yaşamak istercesine, çıkardı pabuçlarını, çoraplarını pabuçlarının içine koyarak, aynı düzlemde, aynı sanatı şekillendirme arzusuyla eline aldı. (İçinden yeniden “Taşralı sen de!” demek geçmişti. Öyle ya, ayakkabının olduğu yerde, pabuç demek de ne oluyordu ki?) Ta uzaklardan Türkçe bir şarkının esintileri dalgaların sesinde kırılmasına rağmen onlara kolayca ulaşabiliyordu:
“Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız, / Ölgün bakıyor varsa, bir iki uzak yıldız / Bak, çıt bile yok korkma benim bahçede yalnız / Ey gözlerinin rengi kadar kalbi güzel kız…(23)”
“Şarkı ne diyor?” diye sordu Carol, kendilerine ulaşan şarkının melodisinde yakaladığına inandığı duygusallıkla.
“Bir aşk şarkısı…”
“İnanır mısın?”
“İnanmamak için sebep yok ki! Vardır. İnanıyorum ama biliyor muyum? Onun için kesin konuşmam mümkün değil!”
“Benim için de!”
Bahsettikleri aşktı ama ikisi de bu kelimeyi söylememek için çaba göstermişti. Dalgalarda yürüyüşlerinde bu kere elleri kenetlenmiş ve susmuşlardı. Zamanı, en uç noktasına kadar kullanmaları, bunun için gereken bir atmosferi içlerine sindirmek istercesine, bitmesinden korkarcasına yavaş yavaş harcıyorlardı. Oysa zamanın hırçınlığı, zamanın zulmü üzerlerindeydi…
Ay, serüvenin kendisine ait bölümünü tamamlamış, yerini kendisinden güçlüsüne devretmek üzereydi ve bunun habercisi sabah ezanlarının bir bölümü kendilerine de ulaşıyordu. Carol, sesleri kendi dininin gerekliliklerinin sesleri ile özdeşleştirmeğe çalışmış, Erol onu, elini dudaklarına götürerek yaptığı “Sus!” işareti ile dinlemeğe davet etmişti.
Güneş doğuyordu. Geriye döndüler, akşamın yorgunluğunu hissetmiyorlardı, sözleştiler.
O gün turistler için serbest gündü, alışveriş edilecek, herkes gönlünce, isteyen istediğince, dileyen dileğince yaşayacaktı.
Onlar, bugün için, gönüllerince, biri birini dilemiş, sözleşmişlerdi, hem de bir saat sonrasına, uzunluğu tartışılabilecek bir saat sonrasına. Bu; güne dinç başlamak, biri birine gönül gözü ile görünmek için gerekliydi, yeterliydi de aslında…
Carol, görülen, beğenilen biri olma arzusundan uzaklaşmışçasına; yakası kapalı bir gömlekle, uzun mavi kot pantolonunu ve beyaz mokasen(24) ayakkabılarını giymişti, eline her zaman taşıdığı, olasıdır ki pasaportu, değer verdiği belge ve eşyalarının olduğu çantası ile inmişti kahvaltı salonuna.
Erol, tatili hak etmiş olmasına rağmen bir sonraki grup için yapacağı hazırlıkları ertelemiş olarak kahvaltı salonunda kendisine ayrılmış olan bölümde, birini, bir şeyi beklercesine kahvaltı ediyordu. Her günkü kıyafetinin temiz bir benzerini giymişti, aynı titizlikle, aynı düzende.
Ve hiç de yorgun, uykusuz görünmüyordu, bir önceki günün akşamı ve sabahını getiren seslerinde yaşadığı yorgunluğu unutmuşçasına. Tükenmemesini istediği bir geceyi istekle yaşamış olmanın mutluluğu gözleniyordu tüm hareketlerinde.
Karşılıklı gözlerini kırpıştırdılar, çevrelerince anlaşılmaması arzusuyla, oysa umursadıkları bir olgu değildi bu. Ancak başlangıçta insanların tedbirli olmalarında (ne için gerektiğini de bilmiyorlardı ama) yarar yok muydu? Vardı mutlaka.
Onlar, kimseye hissettirmeden kendilerini şehre götürecek servis otobüsünde beraber olmak için anlaşmışlardı, gözleriyle.
Başlayan gün, aslında bitime uzanan bir başlangıçtı. Otobüste her zaman olduğu gibi konuşmak, anlatmak için Erol ön koltukta, Carol hemen onun arkasındaki koltukta yer almıştı.
Otelde kalıp dinlenmek, havuzda veya denizde yüzmek için orada kalanlar dışında şehre inmek isteyenler otobüsün diğer koltuklarına oturmuşlardı, sere serpe, iğreti olarak da olsa. “Servis Otobüsünün yarısı, handiyse boştu!” dense yeriydi.
Güzellikler hiçbir zaman için tükenmiyordu, ama her başlangıcın bir bitimi, her ilkin bir sonu vardı. Hem sayılı süre o kadar çabuk geçip bitiveriyordu ki insanların yaşamında. Buna, kereler kerelerce tanık olmuştu Erol.
Gruplar, böyle son günün tüketilmesinde, sessiz, suskun, sakin oluyorlardı çok zaman. Böyle zamanlarda onları neşelendirmek için “Karadeniz” ya da “İskoç” fıkraları anlatırdı Erol veyahut da gruplarda kendilerine güvenenlere anlattırırdı.
Bazen de Türkçe şarkılar söylemeğe çalışırdı veyahut da ülkelerinin kendi bildikleri şarkılarını söylemelerini isterdi. Örneğin;
Amerikalı Gruplarla; “House Of The Rising Sun”,
İngiliz Gruplarla; “Who Is The Jollity Fellow?”,
Alman Gruplarla; “Lili Marlen”,
İspanyol Gruplarla; “Viva Lé Espana” şarkısını söylemek gayretinde olurdu.
Oysa bugün, kendisi de suskundu. Bir İngiliz Grubuna bir şeyler söyletebilecek gibi hissetmiyordu kendini. Yorgunluktan mı? Haydi, canım sen de! Carol, onun bu suskunluğunu yok etmek istercesine;
“Bir Türkçe şarkı söyler misiniz lütfen!?” dedi ve fısıldayarak ekledi; “Örneğin akşamki şarkıyı!”
Rehber fısıltıyla söyleneni duymamışçasına aracın mikrofonuna yöneldi;
“Diler misiniz, sizler için, bizim Sanat Güneşimiz dediğimiz değerli bir sanatkârımıza mâl edilen bir şarkıyı seslendirmeğe çalışayım mı?!”
Otobüste, sekiz-on kişiyi geçmeyen gruptan, “Okey! Oley!” gibi sesler ulaştı mikrofona karmakarışık.
“O zaman önce tercümesini yapmağa çalışayım bu şarkının, sizlerde anı olması dileğiyle…”
“Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses / Ve içimde bir nefes olarak kalacaksın…(25)”
Şarkı; tercüme ve ritim-ses olarak bittiğinde önden başlayan alkışlar sonlara doğru devam etmiş ve bu arada şehre gelinmişti. Dönüş için zamanın belirlenmesinden sonra herkes ayrı bir yöne dağılmış ve fakat plânsız bir bekleyişle ortalarda kalmıştı Carol ve Erol, ikisi de.
Carol elini uzattı Erol’a doğru, Erol elini tuttu Carol’ın.
Ve bitmemesi istenen bir günü beraber yaşama çabasını düzenlemeye gayretlendiler, parkın kanepelerine otururlarken. İkisinin de başları öne eğikti. İkisi de nereden başlamalarının gerektiğinin şaşkınlığını yaşıyor gibiydiler.
“Seni, bana bırak, Grupla gezmediğimiz yerlere götüreyim seni. Hep tarihi, eskiyi, geçmişi değil, biraz da bugünü ve sonra yarını, hatta geleceği paylaşalım!” dedi Erol…
Servis onlarsız geri dönmüştü, gecenin oldukça ilerlemiş bir vaktinde döndüler otele bir taksiyle. Güne iyi başlamış, iyi bitirmişlerdi, ama hüznün ortaklığından arıtamamışlardı kendilerini. Genç Rehber, yatağına yine olduğu gibi uzandığında yaşadıklarını düşünüyordu:
Önce bir taksi tutup yaylalara çıkmışlardı. Keçi peyniri ile bazlama-gözleme yiyip, Karpuz Çatlatan Pınar’ın suyuyla yapılmış yayık ayranı içmişlerdi yayla havasında. Sonra bir fırın kebabı yapmıştı yaşlı teyzelerden biri. Yayla balı, tereyağı, köy ekmeği, yufka ikram edilmişti kendilerine.
Çeşitli meyveler yanında henüz tükenmemiş dağ çileklerinden yemişlerdi. Yaşlı teyzelerden biri; “Tu! Tuh! Tu!” yaparak “Maşallah!” demişti, tahtaya da vurmuştu, hem üç kere. Bir diğeri de “Yakışmışlar! Allah nazardan saklasın! Âmin!” demişti.
Allah’ın anlamını biliyordu, bakış ve tavırlardan anlayacak kadar da zeki idi Carol, ama yine de söylenenleri tercüme etmesini istemişti Erol’dan. Sıkıntılı cümlelerden onun gerçeği söylemediğine inanmış, yine de yayladaki “Teyze” lere Türkçe; “Teşekkür ederim!” demişti.
Bir süre kokusuna aldırmadan davar arasında kalmışlar, alaturka tuvaletlere girmişler, az biraz da olsa, teyzelerin evinde yer yataklarında dinlenmişler, hatta uyumuşlardı azıcık, birazcık! Saklambaç, kovalamaca, ebelemece oynamayı bile denemişlerdi bir ara.
Karpuz Çatlatan Pınar’ının kıyısında, kimsenin olmadığı, bir ağaç kovuğunun kenarında soluk soluğa kaldıkları bir an, kucaklaşır gibi çarpışmışlar, birbirine yaklaşan yüzleri neredeyse öpüşmelerine davetiye çıkarmıştı.
Erol için; “Emanete hıyanet olmazdı”. Duygularını dizginlemiş, “Özür dilerim!” demişti, incitmekten korkarcasına. Carol anlamamış, Erol’a sıkı sıkıya sarılmış, başını onun göğsüne dayamış, kalbinin sesini duyma isteğini dizginlemek gayretinden tasarruf etmişti.
Sonra biri birine kendilerini anlatmışlardı. Biri anlatırken diğeri, bitmemesi arzusuyla dinlemiş, sonra diğeri birini, anlattıkları tükenmesin dileği ile dinlemişti. Kendilerini tanımışlardı, biri birinin gözünde, beyninde, gönlünde, benliğinde, belki de ruhunda…
Akşamın karanlığı inmeden önce kendilerini getiren taksi ile tekrar şehre inmişler, çarşıları dolaşmışlardı. Carol ailesine bir kısım hediyeler satın almış, pazarlığını Erol yapmıştı.
Erol; “Bu da benden sana birkaç hatıra!” diyerek öncelikle Türk Sanat Müziğine ait bir kaset, Türk motifleri ile süslenmiş, içine resim konulabilen, açılır şekilde kapağı olan bir kolye hediye almıştı.
Ayrıca geleneğe uygun olarak sokak fotoğrafçısına şip-şak Akdeniz Hatırası fotoğrafı çektirmişlerdi. Tek olarak anında resimlenen fotoğrafı Carol almış, özenle yerleştirmişti pasaportunun son sayfa boşluğuna.
Sonra akşam yemeği için bir lokantaya gitmek yerine, sahilde banklara oturarak, otelin servis aracının gidecek olmasına aldırmadan ekmek arası döner yemişler, Carol kola, Erol bira içmişti.
Erol’un ne sigara, ne de içki içmek alışkanlığı yoktu, ama yarına ait göz ardı edemediği üzüntüsü onu bu yanlışlığa sürüklemişti.
Otele gitmek için şehirlerarası otobüslerden yararlanmak yerine Erol, kendisi için tasarruflarından oldukça fazla bir miktarda fedakârlığı gerektireceğine boş vererek (tıpkı yaylaya çıkarken yaptığı gibi) Carol’ı taksi ile geri getirmişti otele.
Sadece ellerini sıkmışlardı biri, diğerinin lobide, ayrılırlarken biri diğerinden.
Zaman geçiyor, tükeniyordu, insanlar istese de, istemese de. Bir geceyi daha uykusuz geçirecek kadar güçlü müydüler? Sormamıştı ki Erol. Ayrılık öncesi Carol da uyumak istemiyordu belki. Ama o da yatağına uzanışının ikinci dönüşünde, bir gün öncesiyle birleşmiş uykusuzluğunun yorgunluğuna katkısı ile uyumuş, uyuyakalmıştı.
İkisi de aynı yorgunlukta, ayrı dünyalarda, aynı yaşam biçiminde, aynı rüyaları görüyorlardı (belki de).
Allah insanlara, başlangıcı ile bitimini yalnız kendisinin bildiği bir ömür ve bu ömrü, yaşamın türlü şekilleriyle renklendirmesi için bir inisiyatif(26) vermişti. Ömür o ulu varlığındı ama değerlendirmesi insanların kendilerinindi, hangi dinden, hangi yaşam biçiminden olursa olsun.
Kader, şans, tesadüf veya rastlantı adlarıyla yorumlanan tüm olgular, kişilerin kendilerini yönlendirmeleri ile oluşuyordu.
Ve şimdi de, tarihte ve roman, öykü gibi kâğıt üzerlerinde rastlananlara ek olarak “Carol-Erol” olayı da “Aşk” gibi şekillenmek üzereydi, belki de şekillenmişti de kendileri bile farkında değillerdi, biri birinin kaderi, şansı ya da rastlantısı olduklarının. Oysa sahilde, rüzgârın ulaştırdığı şarkıda bunu birbirine sormuşlar, belki de yaşadıklarını inkâr etme arzusuyla birbirine dürüstçe cevap verememişlerdi.
Sabahın ilk ışıkları serüvenini tamamlama arzusunu taşırken, Danışma Memuru; “Günaydın!” heyecanı ile uyandırmıştı Carol’ı, tüm diğer turistler gibi. Erol ise atadan kalma bir alışkanlıkla, sabah ezanı sesleriyle, ezan sesinin ters rüzgârla kendisine erişemediği zamanlarda, otelin kendi odasına çok yakın bölümünde çalışan hidrofor sesi ile o da yeterli olmazsa guguklu saatinin sesi ile uyanıyordu.
Bu kere, bu sabah, gönül yorgunluğu ile fizik yorgunluğu üst üste çakıştığından saatinin sesi ile ancak uyanabilmişti.
Uçak, öğleni az biraz geçe kalkacaktı ilk etap için. Sonra bir diğer terminalden ülkelerine, oradan da şehirlerine uçacaklardı turistler. (Malûm, doğu ülkeleri ile batı ülkeleri arasında batı ülkeleri yararına minimum iki saat, saat farkı vardı Greenwich’e(27) göre. Hele Türkiye gibi saatler ileri alınmış ise bu üç saat fark demekti.
Kısaca özetlemek gerekirse, ileri yaz saat uygulamasına göre, saat 15.00 de örneğin Dalaman’dan (ya da Milas’tan) kalkan bir uçak üç saat sonra Heatrow Havaalanına tam Saat: 15.00 de ulaşıyordu.
Yani insanlar yaşamlarında üç saat bedava yaşamış oluyorlardı! (Gelirken kaybettikleri fazladan üç saati saymazsak tabiidir ki!) O nedenlidir ki Rehber Erol misafirlerinin yanına geldiğinde onların kahvaltılarını hiç de acele etmeden tamamlamağa çalıştıklarını gördü.
O (yani Carol); her zamanki gibi masasında, bir diğer turistle kahvaltısını tamamlama gayretini yaşıyordu, rehberin masaların arasında bir istekleri olup olmadığını sorarak dolaşışında. Ona da sorduğunda, o sadece başını kaldırmış, gözleriyle; “Çok istediğinin, ama hiçbir isteğinin olmadığını” anlatmak istemişti.
Karşılamak gibi, turistleri havaalanına kadar götürüp uğurlamak da rehberin görevleri arasında idi. Onu ve onları götürecek uçak, yeni grubu da getirecek ve rehberin yeni görevi başlayacaktı. Oysa rehberin yeni grubu karşılamak gibi hiç bir isteği yoktu içinde.
Yalnızca; “Güle güle!” demenin onarılmaz huzursuzluğunu yaşıyordu gönlünde. Bu sözü söylemek istemiyordu.
Başlangıçla bitimin aynı noktada birleşmesi ona keder veriyordu. Ama nasıl ki güneş her gün aynı yerden doğuyordu, nasıl ki saat günde iki defa aynı rakamı gösteriyordu, nasıl ki mevsimler kendi dönencelerinde peş peşe şaşırmadan geliyorlardı, o halde rehber de plânlarının bir parçasıydı.
Ritmine uygun davranmalı, hatta bunu yaşam biçimi olarak yadsımadan devam ettirmeliydi. O da öyle yaptı, yapmak zorunda oluşunun bilincindeymişçesine.
Herkes gibi o da (Carol da) kredilendirilmiş ritmik hareketleri yapıyordu. Bavulunun taşınmasını dikkatle takip etti, servis aracındaki yerine oturdu, biletini, pasaportunu kontrol etti, eline aldığı kâğıt mendili buruştururcasına sıktı, gözlerini bildiği bir objeden(28) ayırmak istemezcesine sabitledi, ta ki terminale gelinceye kadar.
Sonra; “Allahaısmarladık!”lar şekillendi, Türkçe ve İngilizce olarak. O; “See’ll you again! (Tekrar görüşmek üzere!)” dedi yalnızca. Bu sözden, “Bir sonraki sezonda yine geleceğinin” vaadini anladı genç rehber.
Oysa bir sonraki yaz sezonunda okulundan mezun olacağını, belki de askerlik görevini yapacağını, belki, belki de annesinin yıllar yılı kendi isteği dışında olmasına rağmen özenle önerdiği, kendisini yıllar yılı sabırla beklemekte direnen kızla evlenebileceğini, rehberlik yapmayacağını, yapamayabileceğini düşünüyordu.
Bunu ona söylemek, söyleyebilmek, ya da kayıtlardaki adresine yazmak, yazabilmek isterdi. Söylemek isteğinden hemen vazgeçti, o kısacık zaman içinde bunu anlatması zordu, hem istemedi de. “Tekrar görüşmek üzere!” dedi, sesinde bir sözleşme, bir vaat anlamı çıkmaması ümidiyle…
Genç rehberin aklında son kalanlar, onun yanağına dudaklarıyla koyduğu “Çok Yaşa!” diyen titreyen ıslaklığı, gizlemeğe çalıştığı gözyaşları ve kokusu idi. Bir de sıkılganlık duymadığı çokbilmişliği ile yaşını yaşamayan Servis Şoförünün; “Bu kız sana âşık oldu galiba delikanlı!” deyişiydi.
Rehber, düşüncelerinin haksızlığını yanıtlamak istercesine Servis Şoförüne baktı sadece, duygularına hâkim olamama endişesini yaşayarak, yeni grubu Servis Otobüsüne getirmek üzere ayrılırken…
Bir gün, iki gün… Yaşadığı üçüncü gün bitmek üzereydi. Yine yorgun, odasına döndüğünde, oda kapısının altından atılmış bir not buldu:
“Yurt dışından arandınız. Carol Hanım aradı. Akşam Türkiye Saati ile yedi buçuk-sekiz civarında tekrar arayacağını bildirmemi istedi. Santral Memuru” yazılıydı notta. Saatine baktı, saat henüz yediye ulaşmak üzereydi. İçinde garip bir heyecanla ulaştı santrale.
Beklemek ve beklediğine uygun cevapları hazırlamak arzusundaydı, zihninde. Düşündüklerinin belki de aynen düşünüldüğüne inanıyordu. Boşlukta oluşunu, kilometrelerin nasıl tedavi edileceğini ona sormak istiyordu.
Koşullarını irdelemeğe çalışıyordu beyninin tüm gri ve kırmızı hücrelerinde. Oysa bu hücrelerin hepsi dolu idi, düşüncelerine geçit vermiyordu, beyni, yeni hücreler yapacak kadar da verimli çalışmıyor, çalışamıyordu…
Telefon çaldığında bunları düşünüyordu genç rehber, yani Erol. Telefonu kaldırdı; “Alo!” dedi Türkçe, İngilizce karışımı idi sesinin garipliği.
Karşısı yani Carol, almıştı sesini;
“Seni sevdiğimi, sensiz olamayacağımı anladım Erol, gel!” dedi, kısa, kesin ve öz.
“Ben de seni sevdiğimi, seni yaşama mecburiyetimin tescilli olduğunu anladım, boşlukta yalnız, yapayalnız kalınca. Ama mecburiyetlerim var, hemen gelemem!” dedi Erol.
“Seni yaşamak istiyorum sende, tahammülüm yok sensizliğe, ben geliyorum, hem hemen, hem yarından da yakın, hemen şimdi…”
Ve telefon kapandı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Gençliğimde (O zamanlara “Teenage” diyorlardı sanırım, şimdilerde ortaokul, lise devreleri, üniversite başlangıç yılları) bir şarkı vardı, Neil SEDAKA isimli bir müzisyenin söylediği; “Oh Carol! I’m but a fool, darling I love you …” diye başlayan. Sanırım öykü kahramanlarının isimlerinde, anlatıldığı üzere eski yıllardan kalma bu şarkı ve isimler etken oldu (mu? Ne dersiniz?)
Gene de öyküdeki Erol’la benim aramda birkaç benzerlik dışında hiçbir ilinti yoktur. Örneğin; Turist Rehberliği nedir bilmem hiç, bilgim okuduklarımla ve gördüklerimle sınırlıdır.
Gerçektir ki; ortaokul, lise ve üniversitede yatılı okuduğum zamanlarda üstü-başı ve ayakkabıları ile ranzaların alt bölümlerindeki yataklarına yatan, hatta ders çalışan çok arkadaşım olmuştur.
Oysa ben sessizlik içinde çalışmayı yeğlerdim, sokak lâmbaları altında bile ders çalışmışlığım vardı, ağır ders sınavları öncesinde, eğer hava durumu da uygunsa. Eğer kar yağıyorsa, çekinmeksizin gezip tozardım, elimde kitap ya da defterle. Kendi kendime tekrarlardım ve takıldığım bir konu varsa hemen bir elektrik direği, ya da mağaza vitrininin ışığında inceler ve hafızama güvenerek o konuyu beynime kazırdım. Sadece kar yağırken değil…
(**) İngilizce konusunda iddialı değilim. Belki avam, belki kuraldışı, belki literatüre uygun olmayan söylemlerim vardır İngilizce olarak yazdıklarımda. Ama Kadı’nın kızında bile kusur olduğu belirtildiğine göre, hoş görülür, inancındayım. (Hem zaten çoğunu Carol söylediğine göre; bir İngiliz kızı da bu konuda hata yapmaz, değil mi? Bildiğim kadarıyla İngilizler; “Sular-seller gibi çok rahat” İngilizce konuşurlarmış!!!”)
(***) Öykünün yazıldığı tarihlerde; cep telefonu diye bir icat yoktu henüz! Ayrıca kaset yerine geçen CD, DVD ve PC denen mamuller de yer almamıştı piyasada henüz…
(1) Ören; Eski yapı veya şehir kalıntısı, harabe, virane. Eski çağlardan kalma yıkıntı.
(2) Homojen; Her yeri aynı özellikte olan. Bağdaşık. Mütecanis. Uyumlu. Bütün terimleri aynı derecede olan.
(3) Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.
(4) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(5) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
(6) Erol FLYNN söz benzetmesini İrlandalı bir arkadaşım bana yamamıştı, ayrıca fizik olarak Tony PERKINS’a benzetilmişliğim de olmuştur, gençlik yıllarımda!
(7) Golfstream (Gulf Stream); Bir coğrafya terimi. Atlas Okyanusunda Meksika Körfezinden başlayarak Britanya ve İskandinav kıyılarına kadar ulaşıp Avrupa Rusya’sının kuzey kıyılarına kadar gelen ve Batı Avrupa’nın deniz iklimini yumuşatan sıcak su akıntısı.
(8) Çentik Atmak; Çentiklemek. Bir şeyin kenarından keserek veya kırarak küçük bir kertik, tırtık açmak. Küçük oyuk haline getirmek.
(9) Hoş Sohbetli; Güzel ve tatlı konuşmasını bilen, konuşması hoşa giden, zevkle dinlenen.
(10) Adam Sendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.
(11) Promosyon; Bir malı geniş kitlelere tanıtmak ve o malın sürümünü sağlamak amacıyla yapılan çalışmalar.
(12) Adam Sendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.
(13) Müsrifçe; Müsrif şekilde. İsraf ederek. Tutumsuzca, savurganca.
(14) Manyak; “Aptal, çılgın, deli, dengesiz” anlamlarında bir seslenme sözü. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse.
(15) İrdelemek; Bir konunun incelenmesi ve eleştirilmesi gereken bütün yönlerini birer birer incelemek, araştırmak, tetkik etmek.
(16) İsterik (Histerik); Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.
(17) Fular; Eşarp, kadın boyun atkısı, entari vb. yapımında kullanılan ipek, ya da yarı ipek, ince kumaş. İpek eşarp ya da boyun atkısı.
(18) Lobi; Otel, tiyatro ya da bir yapı kapısından girildiğinde ve bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri (Yazan; sözü “Roof” anlamında kullanmak istemiştir). Ortak çıkarları olan temsilcilerinden oluşan topluluk.
(19) Akdeniz Akşamları; Ayna Grubunun seslendirdiği bir şarkı.
(20) Taşralı; Taşrada yaşayan, taşra halkından olan kimse. Dışarlıklı.
(21) Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.
(22) Panorama; Yüksek bir yerden bakılınca göz önünde uzanan geniş genel durum ya da görünüm.
(23) Carol ve Erol’un sahilde duydukları Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cenap Muhiddin KOZANOĞLU’na Bestesi; Refik FERSAN’a ait olup eser Acemkürdi Makamındadır ve başlangıcı; “Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor her taraf ıssız… şeklindedir.
(24) Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir ve ilk kıtası şöyledir; “Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın…”
(25) Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.
(26) İnisiyatif; Öncecilik, üstünlük. Karar verme yetkisi. Gerekli karaları almayı bilen kişinin niteliği.
(27) Greenwich; Başlangıç meridyenin geçtiği Londra’nın güneybatısında banliyösündeki bir semt. Burada bulunan rasathanenin üzerinde bulunduğu kabul edilen meridyen; sıfır olarak alınır. Bu meridyende doğuya gidildikçe ileri batıya gidildikçe ileri gidilmiş olur. Her derece arası 4 dakika olduğundan 15 derecelik her dilim, batıya gidildikçe bir saat olarak kabul edilmiştir. Böylece 12 saat doğuda, 12 saat batıda olmak üzere yeryüzü 24 saat dilimine bölünmüş olmaktadır.
(28) Obje; Nesne. Görülebilen ve dokunulabilen herhangi bir şey. Konu.