“Haydaaa! Bu da nereden çıktı?!” demeyin hemen. Dinleyin, anlatayım:
Benim köyüm; hani şairin; “Orda bir köy var uzakta!(1)” dediği o güzel köylerden biri idi, her ne kadar kışları oldukça sert, yazları hakeza(2) çok sıcak geçse de.
Hububattan başka gelirimiz yoktu, bir de işte et-süt-yumurta-peynir cinsinden hayvanlarımızdan elde ettiğimiz şeyler…
Annem Emine, babam Erdoğan, Ağabeyim Ersen ve ben. Benim ismim mi? Eeee! Bu kadar “E” harfinin bolluğunda tabiidir ki Eren olacaktı. İrsiyedin(3) bize sağladığı avantajla babam, ağabeyim ve ben, doğum için dokuz ay küsur günlük yolları yedişer ayda aldığımız için; “Er” diye başlayan isimler egemendi başlangıç isimlerimize. Her neyse!
Köyümüzde bir ilkokul ve iki öğretmenimiz vardı (o zamanlar beş sınıflı ilkokullar, daha sonra da üç sınıflı ortaokullar vardı, şimdiki ilköğretim okulları yerine. Lâf aramızda ortaokul mezunu olmak bile bir ayrıcalıktı!
Ahmet Hoca, 1., 2. ve 3. yani; küçük sınıflara, Muttalip Hoca 4. ve 5. yani büyük sınıflara öğretirdi. O zamanlar büyüklerimiz onlara “Hocam” derlerdi, ama biz “örtmenim” derdik, öğretmenlerimize.
Evimizle okul arası çok uzaktı. Hiç unutmam bir gün, annem -her nedense- beni de ağabeyimle birlikte okula göndermişti, oldukça küçük yaşlarda olmama rağmen.
Ağabeyim Muttalip Öğretmenin sınıfına yönelirken, Ahmet Öğretmen de beni sınıfına kabul etmişti;
“Gel bakalım! Hadi neyse! Cık! Cık! Jık! Çik!” gibi sitem dolu sözleriyle.
Zaten öykünün başlangıç noktalarından birisi de burası!
Unutmadan hemen anlatayım; “Hava soğuktu ve evimiz okula uzaktı!” demiştim ya, bu uzaklık nedeniyle sabahtan akşama kadar devam eden eğitimimizde, öğle tatillerinde eve dönmezdi ağabeyim.
Annem ekmek arası bir şeyler hazırlardı, ya da sefertasında öğle yemeği için, soba üstünde çabucak ısıtıp yiyebileceği bir şeyler. Bugün bana da hazırlamıştı ekmek arası bir şeyler.
Uzatmayayım; “O uzun, ince yolu(4) (evden okula ulaşan okul yolunu)” “Git!” “Git!” bitirememiştik bir türlü, soğuktan.
Tam okula çeyrek kala, soğuktan neredeyse ellerimiz donmak üzereyken, komşu teyzelerden biri, haşlarcasına; “Gelin bakalım buraya!” diye evine çağırmış, biz; soba kenarında bize yer göstereceğini umarken, çeşmeden soğuk suyla doldurduğu leğene ellerimizi, ayaklarımızı bastırıvermişti çarçabuk.
İşte o zaman anlamıştım; “Çivi, çiviyi söker!” diyen atalarımızın demek istediklerini.
Ahmet Öğretmen, defterlerden sayfa koparılmasına kesinlikle karşıydı. Eski öğrencilerden kalma yarım bir defteri, bir kurşun kalemle bana verdi. Defterin boş sol sayfasına; “EREN”, sağ sayfasına da; birden dokuza kadar sayıları (ya da rakamları, aralarındaki fark her ne ise anlayamadığım) yazdı ders sonunda imtihan edeceğini söyleyerek ve öğrencilerine yöneldi.
O zamanlar imtihan vardı, sınavlar sonra çıktı!
Köyde öğrenci sayısı ne kadar olurdu ki? Ancak, hemen söylemeliyim ki; köyümüz aydın bir köydü. Her ne kadar Orta Anadolu’nun iklim özelliklerinden kendini kurtaramamış olsa da…
Marmara’nın ve Batı Karadeniz’in iklim yaşamının özençlerine uygun olarak tüm kız çocukları okula gitme arzusu içindeydiler ve aileleri (yani anne ve babaları) kızlarının okumalarını ısrarla istiyor ve diliyorlardı. Bu nedenle de istisnasız(1) tüm kız çocukları okula gidiyorlar ve gerçek anlamda okuyorlardı.
Ortaokulun şehirde olması nedeniyle kızlardan öğretimine devam eden, edebilen azdı, hatta yoktu bile denilebilirdi. Oğlanlardan da, özellikle ekonomik sıkıntısı olanlar okuyamıyorlardı.
Eğer yanılmıyorsam, ya da aklımda yanlış kalmadıysa muhtarın kızı, şehirde akrabaları olduğundan ortaokula gitmiş, ancak gönlü akrabalarının oğluna kaydığından orta ikide okulu terk ederek evlenmişti, kulağımıza geldiğine göre. Tabiidir ki baba-ana rızası ile.
Düğünü köyde yapılmıştı da, oradan hatırlıyorum.
İkinci abla, Hacı Emmi dediğimiz, köyde en çok iradı olan Hacı Emin Efendinin kızı Müzeyyen idi. Öğretmen ya da avukat olmuş diye duyduk, başkaca da bir haberimiz olmadı…
Ahmet Öğretmenin o günkü dersi hece ve kelimeler üzerineydi. Resmi çok iyi olmamasına rağmen, örneğin bir at resmi çizmeğe çalışıyor, sonra yanına “AT” diye yazıyor ve çocuklara okutuyordu. Kedi resmi yaptı, “KEDİ” yazdı, köpek resmi yaptı, çiçek resmi yaptı, ağaç, insan resimleri yaptı “KÖPEK” , “ÇİÇEK” , “AĞAÇ” , “İNSAN” yazdı ve hepsini okuttu öğrencilerine. Hem de hepsini tek tek, teker teker, birer birer…
Tahtayı silmeden başladı teker teker imtihan etmeğe öğrencilerini. Çocuklar, yani zeki idiler “Maşallah” ları vardı. Çoğunu bildik, hem de pek çoğunu, azıcık yardım ederekten olsa da… Ben de onlarla resimlere bakarak bir şeyler öğrenme gayretinde idim.
Derken… Ahmet Öğretmen tahtaya bir kaplumbağa resmi çizdi, yanına adını yazdı ve arkadaşlarının “Tombalak” diye isimlendirdiği Ömer’e okumasını söyledi (Belki espri olarak daha önce burada söylenecekleri duyan vardır, ama espri gerçek anlamında yaşanmıştır).
Ömer yerinden doğruldu, gözlerini karatahtaya odakladı ve başladı hecelemeğe; TOS-LUM-BA-ĞA. Ahmet Hoca uydurulmuş hayvan isminden dolayı sinirlenmiş, tam; “Otur yerine!” deyip sözün sonuna uygun bir sıfat yerleştirmek üzereyken zilin çalması hem Tombalak Ömer’i, hem de beni, bizi, bizleri kurtarmıştı.
Çünkü ben de, karatahtaya yazılanlarla bir şeyler öğrenmek gayreti içindeyken, ne bir tek harf, ne de bir rakam yazamamıştım…
Günler geçti aradan, kış bitti, ağabeyim mezun oldu, hatta yaz bile gösterdi kendini. Ağabeyim okumak, çok okumak çok istiyordu. Haydi, gelin genel anlamda söyleyelim;
“Okumak, adam olmak istiyordu!”
Annem; “Şehre göçelim!” dedi. Bizi ziyarete gelen dayım; “Şehirdeki evinin yanında boş bir arsa olduğunu, bir gecekondu yapıp, Ersen’in arzusunun gerçekleşebileceğini” söyledi.
Hepimiz havaya girmiştik; “Şehirli oluyorduk, olacaktık!”
Sevinçliydim. Sevinçli olduğumda hemen evimizin yanı başından geçen dereye gider, iribaşların kıpırtılarını doyumsuz bir şekilde izler, kurbağa seslerine, kertenkele, kirpi, çekirge ve karıncaların hızlı yaşamlarına katılır, çok çok da çakıl taşlarını ufak göletlerde kaydırmağa çalışır, zevk alırdım.
Deremizde balık yoktu, benim bildiğim kadar. Ama büyüklerim yukarılarda bir yerlerde “Ambar Gölet” diye bir yer olduğunu, orda elle bile balık tutulduğunu söylerlerdi.
Ben hiç gitmedim oralara, ağabeyimi ve özellikle annemin dediğine göre oralarda; “İnsan yiyen ağaçlar vardı…” korkardım, o yaşlarda…
Bir ara çalılıklardan, korkmakla, ürkmek, çekinmek arası bir çabayla yaklaşmakta olan benim, bizim “Tosbağa” olarak bildiğimiz, Ahmet Hocanın Kaplumbağasını ve Tombalak’ın Toslumbağasını gördüm. Belki susamış, belki de çok susamıştı.
Kendisi dışında bir varlığın olmasından haberdardı ve tereddüdü vardı. Tereddütler içindeydi suya ulaşma çabasında zavallı hayvan. Susuzluk tüm varlığına egemendi, sanki bir insanı bile göz ardı etme çabasında olduğuna göre.
Sessiz, hatta sakin izliyordum paytak(6) yürüyüşünü…
Birden şeytan dürttü beni; “Evini başına dar etmek!” arzusu geçti içimden. Oldukça kocaman bir taşı aldım elime ve attım hayvancığısın üstüne.
Topladı başını, ayaklarını bağasının içine hayvancığız. Zevk almış, ikinci bir taşa yönelmiştim ki, ağabeyimin elini hissettim bileğimde sımsıkı.
“Yazık! Günah değil mi Toslumbağa’ya!” dedi, sinirden, aceleden, hiddetten belki de… Sanırım Tombalak Ömer’in öyküsü zihninde yer etmiş, tosbağa demek isterken, kaplumbağaya yönelmiş ve zoolojide yeni bir cins hayvan yaratmıştı; tıpkı Tombalak gibi: Toslumbağa…
Başımı eğdim. Haklıydı ağabeyim. Kaplumbağa ters dönmüştü, ayakları havaya doğru dönmüştü. Ağabeyim usulca çevirdi ayakları üstüne ve tıpkı Ahmet Hoca gibi; “Cık! Cık! Jık! Çik!” gibi sesler çıkardı, kabuğundaki ezikliğe bakarak.
Sessizliğe alışan, kendini seyretmediğimiz inancında gibi olan kaplumbağa, başını ve ayaklarını çıkartmıştı yavaş yavaş, susamışlıktan vazgeçip canının acısını dindirme telâşıyla ağır ağır, o bildiğimiz havasında dereden uzaklaşmağa başlamıştı.
Kaplumbağa, yalnız bir an, sanki yalnızca kısa bir an kafasını çevirmişti bana, göz göze geldik gibi hissettim kendimi. Bana; “Toslumbağa ol!” diye beddua ettiğini duydum sanki.
Ve elimde olmadan “Toslumbağa Dünyası” içinde kaldım, kalıverdim, ağabeyim bileğimi bırakırken. Oysa Ağabeyim yanlışlık nedeniyle; “Ya…”, “Ya da…” diyerek tenkitlerini sürdürüyordu, utanmama aldırmadan.
Özür dilememin yalnızca o hayvancığıza karşı geçerli olacağını söyledi ve; “Yaratığı seveceksin, Yaradan’dan ötürü” dedi, Köyün Camii Hocasına da Kuran öğrenmek için gittiğinden bir sürü dini ve ahlaki vaaz da verdi.
Ama doğrusu, aklımda kalmadı çoğu değil, hiçbiri.
Birkaç gün sonra dayım, arabasıyla babamı, annemi aldı şehre götürdü. Sanırım günlerden Cumartesi, ya da Pazardı. Çünkü dayım bir devlet işinde çalışıyordu. Akşamına döndüler. Ertesi gün tekrar gittiler, geldiler. Dayım;
“Bu böyle git-gel ile olmayacak! Ben birkaç gün daha izin alayım, konu-komşu da yardım ederse, hemen hallederiz!” dedi, çaylarını içerken. Yengem sadece; “He!” demişti, istekli mi, isteksiz mi, düşünceli mi, endişeli mi, anlayamadığım.
Yengem annem gibi köy okullu değildi, şehir ilkokulundan mezundu ve hep şehirde kalmıştı. Bu nedenle onun anlatmak, ya da söylemek isteyip de, anlatamadığı, söyleyemediği düşünceleri olduğunu sezinledim.
Ertesi gün ikindiyi geçerekten beni ve ağabeyimi şehre götürmek istedi dayım, “Yeni evinizi görün!” diye. Kullandığı, kimin olduğunu sormadığımız pikaba bir kısım eşyayı daha yüklemiştik.
İçimde tarif edilmez bir sıkıntı, zapt edemediğim bir elem vardı. Ağabeyim de huzursuzdu, çiğnemekten sıkıldığı çikletini patlatıp duruyordu boyuna. Şehre girip tam “Evimiz” dediğimiz yere geldiğimizde, koskoca, sarı bir makine gördük hemen evin yanı başında.
Birkaç polis, bir-iki zabıta memuru, pehlivan gibi bir adam ve elinde kâğıtlar olan bir bayan vardı ortalıklarda. Babam-annem ağlamaklı, çaresizdi…
“Hiç olmazsa içerideki eşyalarımızı alalım, üç-beş saat müsaade!” gibi bir şeyler geveliyorlardı(7) dudaklarında, elinde kâğıtlar olan bayana doğru. O pehlivan gibi olan adam, elinde kâğıtlar olan bayana doğru yaklaştı, duyulmaz bir şekilde bir şeyler fısıldadı.
Onun; “Olur!” anlamındaki kafa sallamasını takiben babama; “Peki!” anlamında işaret etti.
Babam, annem, dayım, yengem koşarcasına girdiler eve ve daha önce ne getirdilerse pikabın yanına yığmağa çalıştılar. Ağabeyim de yardım ediyordu onlara. Pikabın yanına bir gelişinde kolunu tuttum, sorarcasına. Acelesi varmışçasına, kolumu sürüklercesine; “Ne?” dedi, hiddetle uzaklaşırken.
Boşlukta kalan elimi serin, ılık, ıpılık bir el tutuverdi. Gözlerimin inkârına uymadım, döndüm.
Hemen hemen ben yaşlarda bir kız beni mekândan uzaklaştırmak istercesine çekiyordu, yaşlı bir adamın yanına doğru. Babamlar hummalı(8) bir telâş içindeyken yaşlı bir adam mırıldanıyordu;
“Hökümetin arsasına yapmayacaklardı gecekonduyu canim!”
O zaman küçük yaşıma rağmen bizim olmayana sahiplenmeye çalıştıklarını anladım babamın, dayımın, annemin kısaca ailemin. Ve anladım ki yengemin suskunluğu boşuna değilmiş(ti), biz devlete ait bir toprağa sormadan-etmeden el koymağa kalkışırken.
İnsanları en çok yoran olgulardan biri de çaresizlik olsa gerek. Son sürahi, bardak vs. evden çıkartan annem-babam ve dayım pikabın yanına çökmüşler, olacakları görmemek için olsa gerek gözlerini kapamışlardı.
Şişman adam, o sarı büyükçe aleti çalıştırdı, önündeki topuz şeklindeki kocaman aleti kaldırdı ve evin üstüne indirdi bir çırpıda. Her şey bir anda olmuş, bitmişti…
Ve Toslumbağa’yı gördüm, kenarlarda, köşelerde, bir yerlerde sitem dolu bakışlarıyla. Dedim ki; “Toslumbağa’nın İntikamı.”
Toslumbağa’nın kahrı bu oluşumla bitmiş miydi? Hayır! Bitmedi maalesef. Devam etti.
İşte devamı;
Dayım, iki ya da üç sefer yapmıştı, bizi köye taşımak için. Babam-dayım üzgün, annem-yengem ağlıyorlardı. Ağabeyim, belki de tahsil hayatının düşüncesiyle tasalı, endişeli, bense anlamsız bakışlar içinde sükût içindeydim. Dayım;
“Allah büyük! Gün doğmadan neler doğar!” dedi otururken. Sonra evine, şehre gitmek üzereyken; “Ersen’in tahsilini merak etmeyin! Çoluk-çocuğumuz yok ki, kalır bizde, okur, bizim evden gidip gelerek!” dedi.
Ağabeyimin yüzü ışımıştı, ama ya ben, ya ben ne yapacaktım ağabeyim olmaksızın, düşünen yoktu beni...
Aradan uzun değil, ama kısa, kısacık da sayılmayacak bir zaman geçmişti. Ben okula başlamıştım köyde, ağabeyim ortaokulunda idi şehirde, dayımların yanında.
O günlerden bir gün, dayım, yengem ve ağabeyim, gayet neşeli bir şekilde, hatta gülücüklerle geldiler, cumartesi tatil sabahında.
Yıkılan evimizi yaptığımız arsanın, hükümete, devlete ya da belediyeye ait olmadığını, aralarında miras kavgası olan bir aileye ait olduğunu anlattılar. Miras kavgası bitmişmiş, aile aralarında anlaşmışmış ve tüm huzursuzluklarına sebep olan o arsayı yok pahasına da olsa elden çıkarmak istiyorlarmış(mış).
Buna birazcık da olsa izinsiz olarak oraya ev yapılıp yıkılmasına (Hiç ilgileri olmadığı halde) neden olmalarının etkisi de yok değilmiş (miş).
“Alalım!” dedi annem hemen. “Alalım!” dedi ve sustu babam.
Dayım, babamdaki tereddüdün para kaynaklı olduğunu anlamıştı hemen.
“Endişelenme!” dedi, “El elden hallederiz, gerekirse Bankadan kredi alırız, kira öder gibi taksit taksit ödersiniz, olmadı benim düldülü satarız, yeter ki alalım, evinizi yapalım. Hem biliyorsunuz; ‘Ev yapanla, yuva kurana Allah yardım eder’ demiş, atalarımız…”
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Şehirde ilkokulu bitirmek üzereydim galiba. Evimizde yaşıyorduk, şehirde, mutlu, huzurlu. Günlerden bir gün okulda, ani bir sarsıntı ile yerimizden zıpladık, sınıfımızda.
Hepimizi dışarıya çıkardı öğretmenimiz. Hemen annem geldi aklıma. Eve doğru koşmağa başladım. Baktım; yanımda ağabeyim, sonra babam ve daha sonra dayım…
Annem, düşünceli bir şekilde evimizin olduğu yöne bakıyordu. Kendini kurtarmıştı, ama evimiz yanındakilerle birlikte yıkılmıştı. Dayımın evinde ise çatlak bile yoktu, sevindiğimiz. Evimizin duvarlarının yıkıntısına baktığımda aynı Toslumbağa’yı gördüm, sitemkâr ve mutlu.
İkinci kez hıncını alma arzusunu belli ettiğini varsaydım. Toslumbağa’nın bir kez daha intikamı idi bu, bana göre. Oysa evin banka borçlarının taksiti bile bitmemişti. Ama DASK denilen Deprem Sigortası yetişti imdadımıza ve uzun olmayan kısaca bir zaman içinde yerleştik evimize tekrar.
Bu depremde beni en çok etkileyen olgu, yasal olarak inşa etmediğimiz ilk evimiz yıkılırken elimi tutan kızın bu kez, biraz daha büyümüş olarak uzaklardan gelip elimi tutmasıydı. Oysa evimize taşındıktan sonra daha önceleri hiç rastlamamıştım kendisine.
Onu görmek, görüşmemiz tesellimin bir parçası olmuştu sanki, sevinmiş, mutlu olmuştum. Ama sebebini bilmiyorum, yine sonsuzlukta kaybolmuştu ismini bilmediğim, gözlerinin rengini bile gönlüme çizemediğim genç kız…
Herhalde; “Toslumbağa’nın kahrı, Toslumbağa’nın gücenikliği son bulmuştur!” diye düşünüyorsunuz, değil mi? Son olmadı maalesef. Devam etti bir kez daha, hem de ne acı ile, bilseniz.
Hayat devam ediyordu. Ortaokula başlamıştım. Ağabeyim de liseyi bitirmek üzereydi. Dershanelere gidiyor, sık sık imtihanlara giriyordu bir şeyler için…
Bir gün okula geldi babamla ağabeyim. Gözleri sanırım ağlamaktan şiş-şişti, çaresiz. Anlamamış, anlayamamıştım. Öğretmenimle konuştular, öğretmenim kitaplarımı almama yardımcı olurken sırtımı sıvazlamıştı belki de bilinçsizce.
Eve yürümeğe başladık, bir ivecenlik(9) vardı babamın, ağabeyimin adımlarında koşarcasına, koşar gibi. Onlara uymağa çalışırken aynı Toslumbağa’yı gördüm, çalılıklar arasında sitemkâr. “Eyvah!” dedim. “Gene ne oldu?”
Babam dayanamadı, Toslumbağa’nın kaybolduğu çalılıklara doğru çökercesine oturdu saklamaktan yorulmuşçasına, öğrenmemin hakkım olduğu kanaatini yaşarcasına ve;
“Anneni kaybettik oğlum!” cümlesi hece hece döküldü dudaklarından, ağabeyimin beni kucaklamasını isterken.
Eve geldiğimizde LPG tüpünün yarattığı yangın çoktan söndürülmüştü. Patlayan tüpün çıkardığı yangın annemi de bizden koparıp almıştı. Annemin doyamadığım bedenini bir cankurtaran alıp şehir morguna götürmüştü, ben görmeden, göremeden, belki de görmemi istememelerinden.
Yengem, komşular; “Bomba patladı sanki!” diye anlattılar.
Annem yoktu artık ve ben Toslumbağa’nın sitemkâr gözlerini hatırlamaktan başka dua bile edemiyordum, oturduğum taş üstünde. Birden ellerimde aynı sıcaklığı hissettim. Döndüm. O idi.
“Üzülme demek isterim Eren!” dedi. “Başın sağ olsun! Bundan böyle öne, ileriye bakman gerek!” İsmimi biliyordu. “Ben…” dedim yutkundum. Başka bir ses, hece, kelime çıkmadı ağzımdan. “Ben Ayşe!” dedi. “Umarım görüşürüz!”
Umarım! Ama bakalım Toslumbağa buna izin verecek miydi?
Zaman bazen su gibi akar geçer, durduramazsın. Bazen ise yerinde sayar. Hangisini yaşamak istersen; o zaman seninledir.
Ağabeyim, yatılı olarak Üniversiteyi kazanmış, Ankara’lara gitmiş, bir bakıma kendini kurtarmıştı. Babama da, bana da, ara sıra bize destek olan yengeme de ev işleri ağır gelmeğe başlamıştı.
Geçen zamanda unutulmasa da, yaşanması gerekenler inancıyla babama bir eş buldu yengem, İlkokul Öğretmeni Mübeccel Ablayı. Annem yerine koyamamıştım, babamın hanımı olmuş, ama annem olmamıştı, Mübeccel Abla olmuştu, Mübeccel Ablam bile değil.
Bu, anneme olan aşırı düşkünlüğümden mi, annemi ona daha doyamadan yitirmemden mi, yoksa babamın yeni eşini kabullenemememden kaynaklanan bir düşünce idi bilemiyorum ama görünen o ki mutluydular, ben de liseyi bitirip Üniversitelere başladığımda…
Bir gün, günlerden bir gün… Üniversite bahçesinde notlarımın arasında gezinirken aynı Toslumbağa’yı gördüm, yakından, çok yakından hem de.
“Bir kez daha, ama bu kere son!” der gibiydi bakışları bana doğru. Sitemleri ihtiyarlamış, beddua ve kini çökertmişti onu sanki.
Birden bir ses duydum yanımda, yanı başımda, sorar, arar gibi bir sesleniş;
“Eren!?”
O idi. Ama farklı bir O olan Ayşe. Saçları kısa, siyah, birazı yeşil, birazı kırmızı.
Sol kaşında kocaman bir iğne, kulaklarında 8–10 tane halka şeklinde sallanan küpeler, kolları ve dekoltesi(10) oldukça cömert, kot pantolonu yer yer yırtık ve kirli idi.
Koluna girdiği gencin de pek farkı yoktu kendisinden, neredeyse.
Toparladım kendimi;
“Yanılmış olmayasınız!” dedim.
“Olabilir!” dedi kısaca, sanki mecburiyetten tanımışçasına ve uzaklaştı arkadaşıyla.
Toslumbağa; kaybetmiş olsam da son kez ne, neyi, nasıl yapmasının gerektiği bilinciyle bir daha gözükmemek üzere uzaklaşmıştı hayatımdan…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Rahmetli Muttalip (ÇAR), Rahmetli Ahmet (PAZARCIKLI) ve Rahmetli Mübeccel (PINAR) öğretmenler benim ilkokul öğretmenlerimdi. Ahmet (PAZARCIKLI) Öğretmen hem 1926 doğumlu rahmetli annemi, hem de 1942 doğumlu beni okutmuş, eğitmişti, Bilecik-İstasyon İlkokulu’nda. Annemle benim aramda 16 yaş fark olduğunu hesapladınız, değil mi? Hepsini rahmetle anıyorum.
(**)Toslumbağa; Yeryüzünde böyle bir hayvan yok, uydurmadır. Dil sürçmesi ile Genelde tosbağa dediğimiz kaplumbağa sözünün heyecanla birleştirilmiş olması mümkün. Herhalde Tosbağa ile Kaplumbağa evlenmiş olabilirler mi?
(***) Öyküde adı geçen (köy) evi yaşanmış devlete ait bir lojmandır. Kaplumbağa olayı da, maalesef üzülerek belirtmeliyim ki sonraki ekler haricinde yaşanmıştır. Ve bir diğer nokta; öykünün kahramanları iki erkek kardeş değil, ağabey ve küçük kız kardeş idi!
(1) Orda Bir Köy var Uzakta; Ahmet Kutsi TECER’e ait bir şiir ve başlangıcı. Çocuk şarkısı olarak ayrıca bestelenmiştir.
(2) Hakeza; Bunun gibi, böyle.
(3) İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Anne ve babanın fiziki ve zihni karakterlerinin yavruya geçmesi durumu.
(4) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(5) İstisna; Bir kimse veya şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Ayrıklık. Aykırılık. Kural dışı.
(6) Paytak-Paytak Yürümek; Çarpık, eğri bacaklı olarak yürümek.
(7) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
(8) Hummalı Bir Telâş; Sürekli, sıkı, yoğun, hararetli.
(9) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.
(10) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.