Bir evin tek oğlu, ailenin neslinin devamı, babadan sonraki tek erkekti! Evet o, Tanrı’nın yıllarca sonra anne, baba ve ablasına lütfettiği tekne kazıntısı(1) idi.

Bu nedenledir ki ona, “Hem Tanrı’ya şükürlerinin bir ifadesi” olsun, hem de aynı nedenlerle ablasına konulan Şükriye ismine uysun diye, “Şükür” ismini koymuşlardı.

Uysal bir çocuktu Şükür, Tanrı’nın belki de özene-bezene yarattığı, herkesin “yakışıklı” diye vasıflandırdığı, “Kaş-göz, gerisi söz!(2) derlerdi ya hani, işte öylesine bir çocuktu o, hem yaşamının tüm bölümlerinde.

Annesi çekinirdi nazardan her daim. Gömleğinin, daha doğrusu tüm gömleklerinin iç taraflarına nazar boncuğu dikmişti bu nedenle. Hacı-hocalara okutup yedi kat sarılmış hamaylıyı(3) daima boynunda tutmasını isterdi annesi.

Ablası üzerine titrerdi; “Civanım(4), can parem(4), cancağızım(4), bir tanem, aslanım!” derdi.

Babası mı? O hiç sorulmamalı. Dünyanın tüm üstün sıfatlarını sayar, dökerdi de, yine de tatmin olmaz, olamazdı.

Sakınılan göze çöp batardı(5) ama! Nitekim…

Öyle pek varlıklı değil, hatta ortanın biraz altında, fakir denilecek bir aile idi Şükür’ün ailesi. Babası bir özel atölyede, okumamış, ya da okuyamamış olmasının eseri işçi, annesi yine aynı nedenlerden dolayı ev kadını, okuma gayretinde olan bir ev hanımıydı.

Liseyi bitirmiş, ancak ekonomik yetersizlikler nedeniyle, mücadele edemeyip de evde kısmetini bekleyen ablası ve “Göz nurumuz(4)” denilen kendisinden müteşekkildi ailesi.

İlköğretim dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçmişti o yaz başlamak üzereyken. Çocukluğunda özendiği oyuncaklardan hiçbirine sahip olamamıştı, ama ablasından farklı olarak birçok isteği yerine getirilmiş, getirilmeğe çalışılmıştı.

Örneğin; hem 23 Nisan’da, hem de 19 Mayıs’ta biri kırmızı, biri beyaz iki balonu ile kâğıttan da olsa Türk Bayrakları olmuştu, özenle saklayıp üzerine titrediği. Evet, Şeker Bayramında yeni pabucu olmamıştı, ama pençe yaptırılan ayakkabılarını boyayınca, gıcır gıcır olmuştu pabuçları(!)

Babasının kendisine dar gelen, ters-yüz ettirip, kendine uydurulan elbisesinin giydirilmesi ile de Don Juan(6) gibi olmuştu. Komşu Hacı Emin Dedenin cebine koyduğu harçlık ve Hacı Mürüvvet Teyzenin kâğıtlı bonbon şekeri ile gofretine de sevinmişti o vakitler…

Sınıfını geçmeden önce söz vermişti babası ona. Sınıfını geçince de vaadini yerine getirmişti; Bir tornet…

Eski arabalardan çıkarılan rulman denilen bilyeli tekerlekleri olan bir tornet yapmıştı kendisine babası, ustasının izni ile. Evet, babası işçi idi, ama en az patronu kadar bilgi ve becerisi vardı işçilikte de, ustalıkta da. Ama patron; patrondu, babası ise işçi…

Babası önce bir tahta sehpa yapmıştı, küçük bir araba da denilebilir. Arabanın arkasında yine tahtadan yapılmış, iki rulmanın monte edildiği demirden uzun bir mil, ön tarafında yine iki rulmanın monte edildiği kısa bir tahta mil vardı.

Yönlendirme için ön milin ortasından itibaren yükselen ve boyuna uygun, bisikletlerde olduğu gibi iki saplı tutacak yeri, hadi buna direksiyon ve elcikler diyelim, onlar vardı.

Babası tornetini süslemeyi de unutmamıştı; Sağ elcik üzerine bir bisiklet zili koymuştu. Direksiyon çubuğunun ön tarafına bir şişi kor haline getirerek, yakarak yukarıdan aşağıya doğru büyük harflerle “Allah Korusun!” diye, arka tarafına da görünür-görünmez şekilde, ancak daha büyük harflerle yine yukarıdan aşağıya doğru “Şükür” diye yazmıştı babası, kendi elceğizleriyle ve kor çubukla…

Tek tornet kesmemişti babasının hevesini. Özenci üst boyutlardaydı oğlu için. Ama “Fukaralığın gözü kör olsun!” imkânları yeterli boyutta değildi.

Bu kere yine yeteneklerini konuşturarak tüm parçaları olmasa da genele yakın parçaları bir bütün halinde çelik kalın telden bir araba hazırlamıştı babası, tornete benzeyen.

Farkı dört tekerin aynı ebatta ikişer-ikişer çelik telden ek yeri olmayan bir mille bağlı olması, yönlendirme için uzun telin ucundaki elciğin tıpkı bir araç direksiyonu gibi tanzim edilmiş olmasıydı.

Ayrıca dört tekerin üstüne yine telden yapılan kabin, kırmızı-beyaz grapon kâğıdı(7) ile kaplanmış, tekere bağlanan bir düzenekle pilli bir lâmba, yaz-kış, gece-gündüz, yanar-söner bir şekilde iliştirilmişti.

İki farklı günlerde getirilen bu iki hediye karşısında; sanki “Dili tutulmuş, dünyalar onun olmuştu!” küçük adamın. Gerçekten kendini adam gibi görmeğe başlamıştı Şükür. Ama gene de yaşının çocuğu idi, özellikle kendinden geçip, şoför edası ile ve tel arabası ile “bırım-bırım!” diyerek gezinirken.

Ablası herhangi bir nedenle seslendiğinde; “bırım-bırımlarla” ağzı meşgul olduğundan, yüzünü bile çevirmeden, işaret parmağını yukarıya kaldırarak; “Bir dakika!” der gibi işaret yapar ve o bir dakikanın sonunda da mutlaka ulaşırdı ablasına, “Niçin çağırıldığını” öğrenmek isteği ve soran gözleriyle.

Ablası, hem her seferinde; “Civanım!” der, hiçbir zaman doyamamış gibi kucaklar, özlemle şapır-şupur öperdi onu. Kızardı bu hareketlerine ablasının ve;

“Yahu bir gün olsun yalamamayı öğrensen!” diye ya da benzeri sözlerle sitem ederdi, sözüm ona. Sonra da öğretmek istediği gibi ablasının tenini koklar; “Seni seviyorum!” der, mutluluklarını üleşirlerdi.

Ablasının gözlerinde gizli bir elem sezerdi Şükür. Ne olduğunu, ablasının neden yaşadığını, anlayamadığı, bilmediği ama tahmin edebildiği bu elemi…

Okuyamamaktan mı, genç yaşında kısmetini bekliyor olmaktan mı, eve gelir yönünden katkısı bulunmamasından mı? Bilemiyordu tam olarak.

Oysa ablası liseyi bitirdikten sonra tüm imkânsızlıklara rağmen birkaç kursa gitmiş, biçki-dikiş-nakış, daktilo-bilgisayar öğrenmişti. Hem çirkin de sayılmazdı ablası. Kendince dünyalar güzeli idi.

Hatta yaşının biraz ilerisinde, bir şarkıdan esinlenerek bir cümle sarf ederdi ablasına; “Kız seni alan yaşadı!(8) gibi. Ama iş konusunda da; “Vermeyince mabut, n’apsındı Şükriye?” derdi, uyak tutsun, tutmasın.

Şükriye Kur’an Kursuna da, Yemek Kursuna da gitmişti. Şükür’ün methettiği gibi eli-yüzü de düzgündü, boyu-bosu-endamı da. Şükür, kendisine yakıştırıldığı gibi ablası için de “kaş göz, gerisi söz” diye yakıştırır, varlığını, saçlarını okşamayı, tenini koklamayı içtenlikle isterdi. Bencilce hem, aklına ne zaman, nasıl, nerede gelirse. Çünkü o dünyadaki tek dayanağı idi, annesi-babası bugün var, yarın yoktu ama ablası hep ve yanında olacaktı, kendince.

Ama bu düşünceleri nedeniyle Tanrı ona güceniyordu galiba, ya da gücenme hakkını saklı tutuyordu. Olur muydu? Olurdu tabii!

Din Derslerinde öğrendiği “Sübhaneke, Gulhu, Kevser” dışında bir bilgisi ve başka bir şeyler öğrenme çabası yoktu ki yorum yapabilseydi?

Umudu; Tanrı’nın iyi tarafına rastlayacağı anlar olması üzerineydi. Kendi için asla düşündüğü bir şeyler yoktu zaten, bencilce! “Tanrı ablasının kardeşinin iyi okumuş, büyük adam olmasını sağlasın!” yeterdi!!!

Bazen dualarında değişiklik yapardı: “Kendim için bir şey diliyorsam namerdim, Tanrı’m anne-babamın oğullarına iyi bir istikbal ve iyi bir gelin nasip etsin!” demenin dışında bir de sağlıkları için dua ederdi yalnızca.

Yakarışları Tanrı’ya ulaşıyor muydu? Bilemezdi. Ama ulaşamadığına inanırdı çok zaman. İçi sıkılırdı, içinin sıkıntısına anlam veremezdi Şükür.

O gün evde ablasıyla televizyon seyretmekten, çekirdek çitlemekten sıkılmıştı. Önce bahçede bir süre telli arabasıyla oynadı. Onu herkeslerden kıskandığı için avludan dışarıya bile çıkarmıyordu. Avluda özellikle akşam saatlerinde bu oyuncağıyla oynadığında mest oluyordu sanki.

Belirli bir evreden sonra telli arabasına son bir defa daha “bırım-bırım” deyip park yerine(!) park ettikten sonra tornetini aldı eline. Evden avluyu geçip bahçe kapısına kadar tornetle gitmek mümkünsüzdü. Direksiyon olan uzun saplı çubuğu katlayarak torneti koltuğunun arasına sıkıştırdı.

İçinden gelmişti. Islık çalmağa çalıştı, ama büzemiyordu ki dudaklarını. Beceremiyordu. Oldum olası bilemezdi zaten ıslık çalmasını. Hatta musikiden, notadan da anlamaz, dolaysıyla çalmak için hiçbir enstrümana(9) da ilgi duymazdı. Tek bildiği kapı zilini çalmak ve çok, çok ilerlerde “Gönlümün Sultanı” diyeceği birine rastlarsa niyeti; onun kalbini çalmaktı, filmlerdeki gibi!

Ablası duymuştu avlunun kapısının sesini. Pencereden başını uzattı ve tehdit etti, sanki duyacakmışçasına;

“Uzaklaşma, dikkatli ol!”

Duymuştu ablasının sesini, ama nasıl olsa duyulmayacaktı sesi, bu nedenle “Peki!” anlamında kafasını bile sallamadı.

Fazla uzaklaşmadı evinden Şükür. Bu konuda tembihlere kulakları tıkalı değildi, ama o gün “Kader ağlarını örmekte kararlıydı” herhalde. Ya da Tanrı Kur’an’daki kurallarından ikisini uygulamak için ciddi olarak niyetliydi, herhalde, bilinmez. Çünkü ayetler; “Ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra(10)” ve “Her canlı ölümü tadacak(10) olarak şekillenmişti.

Komşu apartmanın park yerinde, hem de her şeye dikkat ederek bir aşağı-bir yukarı, yaşamını, mutluluğunu gülücükleriyle tamamlayarak tornetinin zevkini çıkartıyordu. Yan taraftaki Çocuk Bahçesindeki çocukların, velilerinin ya da bakıcılarının sesleri kıvancına, mutluluğuna ortak gibiydiler.

Sevincinin doruklara tırmandığı vakitlerde, hayallerinde yaşattığı, uzun zamandır gözlemlediği, “Büyüyünce benim de aynısı olacak inşallah!” dediği tank gibi beyaz bir cip, torneti ile dolaştığı park yerine girdi.

Direksiyonda, her zamanki gibi gönlünün bir türlü ısınamadığı “O kadın” ile hemen yanında, oldukça genç ve mutlu olmadığı her halinden belli olan, buna rağmen sevecen ve güler yüzlü diye vasıfladığı o ağabey vardı.

Tornetinin direksiyonuna dayanarak ağzı açık bir şekilde, özençle, kim bilir zihninden başka ne tür düşünceler geçirerek arabanın park etmesini izlemeğe, muhtemelen gözlemlemeğe de başladı.

“O kadının” dikkatini çekmişti, belki de ilk defa bakışları. “O kadın” demek dışında, içinden başka bir deyiş geçmiyordu çünkü. Çünkü ataları; “Kem söz sahibine aittir!” diye öğretmişlerdi ona. Ve de kıskançlıkla, hasetle(11) bakmak yerine özenerek bakmanın doğruluğunu.

Seyrederken ve bu şekilde düşünürken “küt!” diye bir ses duydu Şükür. Araca bakışlarını tekrar yönelttiğinde aracın arka tekerleklerinin havada kaldığını, aracın gövdesinin koruma amaçlı sıralanmış babalardan birinin üstüne çıkmış olduğunu gördü. “Sensor(12)” denilen şeyleri yok muydu aracın ne?

Hışımla(11) ve merak eden oğlu ile arabadan inmeğe çalışırlarken, eliyle kendisini işaretleyen “O kadının” bağıran, hatta böğüren(13) sesine tanık oldu Şükür;

“Çabuk şu deyyusu(14) yakala, döv! Onun nazar dolu bakışları yüzünden oldu!”

Genç adam başını kaldırdı sadece, acıyan, ama şefkatli, merhametli gene de “O kadının” çığırışını dinleyip dinlememe tereddüdü içinde. Durmanın âlemi yoktu. Çünkü genç adamın annesi onun hareketsizliği halinde dediğini bırakmaz, “Dedim ki, dedim ki!”  diyerek, günlerce, hatta haftalarca “Başının etini yerdi(15)”. Bu nedenle koşmakla yürümek arası bir tavırla çocuğa doğru yöneldi.

Çekinmiş, korkmuştu Şükür.

“Koşma, kaçma canım! Bir şey yapacak değilim. Bu; sadece annemin bitip tükenmeyen kaprislerinden(16) biri. Çekinme!” demesine rağmen annesinin tehdidini duymuş olduğundan korkmuştu bir kere Şükür.

Genç adamın sözlerini duymuyordu belki de. Amacı zihninde şekillendirdiği korkmuşluktan kurtulmaktı, hem de bir an evvel. Genç adam gibi kendisi için de durmanın âlemi yoktu. Çünkü “Korku dağları beklerdi!(17)

Genç adam kendisine yaklaşmaktayken, tornetine binip kaçmağa çalıştı. Genç adamın arkasından söylediklerinin farkında bile değildi. Sanki kendisini kovalıyor, aşırı bir dirençle peşinden geliyordu.

Göğsü korkuyla kalkıp iniyordu. Önünde-sonunda yakalanması mukadderdi(18). Komşu Arif Emminin bahçesine saklanmayı düşündü bir an, önünden geçerken. Ama olmazdı.

Komşu çocukları bahçesine girip çağlalarını kopartırken onları görmüş, çocuklar kaçınca da yalnızca oradan geçmek dışında hiçbir günahı olmadığı halde Arif Emmiden bir araba sopa yemişti.

Suratının şeklinden, yemin-billâh edişinden sonra ona inanan Arif Emmi özür dilemişti kendisinden ve büyüklerinden, ama neye yarar ki yediği sopa yanına kâr kalmıştı sadece. Bu nedenle de Arif Emmi ile öncelikle babasının arası limonileşmişti(19), tüm iyi niyetlere rağmen…

Torneti ile kapı önünden geçerken bu düşünceler dikkatini yitirmesine sebep olmuştu. Yokuş aşağı hızlanıyor, tornete egemen olamıyor, tornetine kıyamıyor, bir kenara atlayıp da kendini kurtarmayı, tornetini azat etmeği düşünemiyordu.

Ana caddeye çıktığında her şey bitti. “Ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra” , her şey yazılana uymuş, ana caddeye çıkışıyla bir ekmek kamyonetinin onu altına alması arasında ya üç yahut da beş saniye geçmişti ancak. O saniyenin bitiminde de siyah bir leke kanalizasyon kapağına doğru yol almağa başlamıştı, anında!

Fren sesini duyan genç adam, önce “Allah!” demiş,  sonra yüzünü kapatmıştı, görmesi mümkünleri görmek istemezcesine. Sonra koşmuş, yaşamı fark edilmeyen genç bedeni kucağına almıştı.

Yaşlı gözlerle, sanki “Ben n’aptım?” diye sorguluyordu kendini, dinlenip-dinlenip.

Ahlayarak-puflayarak olay yerine gelen “O kadın” yani annesi, oğlunu teselli etmek istercesine, kalabalığı yararak oğlunun yanına gelip omzuna dokundu;

“N’apalım? Senin suçun yok! Deli dana(20) gibi bakmasa, rüzgâr gibi kaçmasaydı o da!” dedi, fısıldarcasına.

Ne kadar da duygusuzdu annesi. Ölü bir çocuk karşısında bile başını eğmiyor, eğmek istemiyor, gururundan ve varlıklı oluşundan ödün vermek istemiyordu. Dünya böyleydi işte; varsan vardın, yoksan yok! Yokluğun bile değersizdi, bilmesini bilmeyenlerin indinde.

“Uzat dilini öpeyim anne!(21)” demek geçti içinden farklı duygularla. Neden sonra incitmekten çekinircesine yere koydu çocuğu, bir yakınını kaybetmişçesine, hüzünle.

Gelen polisler, kendisini de dinledikten sonra raporlarını “Kaza” diye yazmışlar, suçun tümünü o körpe bedene, “Torneti ile uçan” o çocuğa yüklemişlerdi. Oysa çocuğu kovalama isteğinde olan kendisinin ve de tüm suçları kendisinin dışında gören annesinin hiç mi etkinliği yoktu ki?

Suçsuzluğunu özellikle kendi vicdanına(22) sığdırması o kadar zordu ki! Annesi kendi havasında, kendi yolunda gibiydi, rapor yazılırken, kendisine sorulanlar karşısında. Oysa kendisi kendince “katil” olmasının azabını(23) yaşamaya devam ediyordu, başlangıcının ne zaman olduğunu bilemez bir şekilde.

Acı haber çabuk ulaşıyordu yerine. Çocuğu tanıyanların ailesine haber vermeleri ile biri genç, diğeri yaşlı iki kadın ve onların hemen ardı sıra da yaşlı bir adam geldi cenazenin başına. Onlar muhtemelen annesi, ablası ve babası idi, hissettiği kadarıyla.

Çaresizlikten, acıdan dövünüyorlardı. Onları teselli edememek, yaralarına merhem olamamak, en kötüsü suçluluk duygusu, kazaya sebep olma düşüncesi mahvediyordu genç adamı.

Küçük çocuğun bedeni daha soğumadan, cankurtarana yerleştirilmeğe çalışılırken dövünen ailenin yanına yaklaştı genç adam. Her üçü de cenazeyi paylaşmak istercesine sarılmak isterken genç kız, gençliğine rağmen direncini(24) kaybederek yere yığılmak üzereydi.

Genç adam atik davrandı, genç kızı ellerinden tuttu, genç kızın başı, genç adamın omzunda kaldı bir süre…

Bir an… Çok kısa bir an, kendine gelen genç kızın gözleri, şaşkınlığını kendisi ile bile üleşmeyen genç adamın gözleri ile çakıştı, belki de buna çatıştı demek daha doğru olacaktı. İşte o kadar. O kısa zaman diliminden sonra, cankurtarana bindi, yanına ilişti kardeşinin genç kız, belki de kardeşiyle son bir defa daha beraber olmak, olabilmek için.

Hayat zalimdi. Bu zulme ne kadar katlanacaktı ki genç adam? Ya da katlanması mümkün olabilecek miydi?

Genç adam sap gibi ayakta kalmıştı oralarda, ortalık yerlerde. Olay yerine yakın market ve bakkal çalışanları ile vatandaşlar kovalarla getirdikleri sularla caddeyi temizlemeğe çalışırlarken o, torneti sevgiyle, sanki incitmek istemezcesine koltuğunun altına aldı, kopan bir rulmanı da itina ile cebine yerleştirmeyi unutmadı.

Annesi? Evet, annesi kazaya ilgisizce şöylece bir bakmış, inancı, daha doğrusu inançsızlığı kendisini etkilememiş olarak oralardan ayrılmış, belki de evine gitmişti…

Yakın camiden salâ(25) verilmiş, duymuştu genç adam. Mahallede cenaze olunca haberi olur, kim olursa olsun, tanıdık-tanımadık katılırdı cenaze namazlarına, inancından ötürü. İçi burkulmuştu, salâ o çocuk içindi. Kırılan tekerini tamir ettiği torneti koltuğunun altına aldı ve camiye yöneldi…

Genç beden toprağa sıkıştırılmağa çalışılırken torneti gösterdi aileye. Özellikle genç kız başını eğince, küreklenmekte olan toprağa aldırmaksızın mezara indi, torneti özenle yerleştirdi, dökülmekte olan toprak üzerine.

Tam doğrulurken bir el uzandı, telden yapılmış arabayı da uzattı kendine. Onu da tornetin yanına özenle yerleştirdikten sonra aynı el yardımıyla çıktı mezardan. El, kimin eliydi? Bilemiyordu, bilmesi de gerekli değildi zaten.

Komşular toprağı atmaya devam ettiler, o hüznünü, o vicdanının kör olası sesini yalnız başına yaşama gayreti içindeyken.

Hoca talkını(26) verirken uzaklaşan, ama uzaklaşmamak isteyen ailenin yanına yaklaştı;

“Başınız sağ olsun!” dedi içinde engelleyemediği eziklik ve ikilemle(27). Bir yandan çocuğun ölümüne neden olmak gibi bir duyguyu zihninden atamazken, diğer yandan genç kızın güzelliğinden etkilendiği düşüncesindeydi, hem de bu acı ortamında, bencilce, bu acının yaşanmasına kendisinin sebep olduğu inancını yaşaması gerekliliğinde.

“Siz Şükür’ün son anına yetişen genç olmalısınız?” dedi babası sorarcasına.

“Keşke sondan bir önceki anına yetişseydim de, burada olmasaydık efendim!” diye cevapladı, aynı hüznü, aynı acıyı paylaşırcasına yaşamak isterken. Oysa egoistliği yalnızca genç kızın gözlerine yönelikti.

İki şeyi unutamıyor, aklından çıkaramıyordu genç adam: Birincisi; annesinin umursamadığı ama onun zoru ile ölümüne sebep olduğu ve vicdan azabı çektiği o küçük çocuğu, onun ölümüne kendisinin sebep olduğunu aileye söyleyememenin suskunluğunu ve ikincisi; o genç kızın gözyaşlarına rağmen kendisini etkileyen güzelliğini.

Tam anlamıyla yemez-içmez, gülmez-ağlar olmuştu. Farkında değildi annesi, o yine “Genç yaşta kaybettik” diyebileceği babasının mirasını kah kah-kih kihlerle tüketmeye devam ediyordu.

Babası belki kısa bile sayılacak ömrünün son 20-25 yıllık süresini kahırla tüketip göçmüştü, kendince. Onun kaybından hiç etkilenmeyen, hatta salondan babasının resmini bile kaldıran annesi, ancak belirli bir süre sabırlı olmuş ve sonrasında şimdiki özel dünyasını yaşamaya devam etmişti.

Kendisine tahakküm etmekte(28) zorlanmıyordu annesi, hatta öyle ki babasının yadigârı(29) arabanın anahtarını bile vermiyordu. Annesi çok nadiren, konken partisi uzamış, ya da kafalar içki nedeniyle oldukça tütsülenmişse yahut da içkiler bitmiş de yenilerinin alınması gerekiyorsa…

En önemlisi kendisi içkiden dolayı arabayı kullanamayacak durumda ve kendisi gibi şen dul ya da şen dul olma arzusu yaşayan(!) arkadaşlarının evlerine iadesi için arabanın anahtarını verirdi kendisine.

Uykusu mu varmış, uykulu mu imiş, gecenin kör vakti miymiş, ertesi gün önemli bir dersi mi varmışmış? Umurunda olmazdı annesinin. O; sadece emreder, emreder, emrederdi. Rica bile değil. “Lütfen, mümkün mü?” gibi ya da benzeri sözler lügatinde yer almazdı.

Belki köpeği, kanaryası, balıkları, hizmetlileri kendisinden daha değerliydi. Öyle ki onları temizlerken, mama, ya da yem verirken, ya da hizmetlilerden bir şey isterken söylediği; “Yavrum, kuzum, sevgilim, bir tanem!” gibi sözleri esirgerdi kendinden. “Oğlum!” bile demezdi, sadece “Şükrü aşağı, Şükrü yukarı!” o kadar…

Istırap yüklüydü genç adam, bir başına, kendi başına;

“Bugün-yarın öğrenilecek mutlaka genç çocuğun ölümüne sebep olduğum, Tanrı’nın yazgısı olmasına rağmen. O halde ben, beni, kendimi ifşa etmeli(30), af dilemeliyim. Ama nasıl? Hem kim affederdi ki beni?”

Kimseye haber vermeden, dolmuşlarla mezarlığa gitti, toprağı henüz kurumamış mezarın başına çöktü;

“Sesim sana ulaşır mı çocuk, bilmiyorum, bilmem, bilemem hem. İnancımın da yeterli olduğunu sanmam. Ama Tanrı sesimi duyup sana ulaştırırsa, ya da ulaştırıyorsa; bağışla beni, affet! Seni ikaz etmeme rağmen senin sonuna sebep olduğum düşüncesinin yarattığı bu azapla yaşamam mümkün değil çünkü!”

Bildiklerini okudu, bilmesi gerekenleri öğrenmek için kendine söz verdi ve doğruldu yerinden. Diz kapaklarının tozlanmış olmasına aldırmadı. Elinde sakladığı tek beyaz karanfili mezarın üstüne itina ile bıraktıktan sonra geldiği gibi döndü.

Yokluğunda onu hiç kimse merak etmemişti, merak etmezdi de zaten. Köpek, kuş ve balıklar ile hizmetliler zaten kendi havalarındaydılar, tıpkı annesi ve arkadaşları gibi…

Artık okuldan doğrudan-doğruya eve dönmez olmuştu. Mezarlığa her gün uğruyordu. Bir sonraki gün eskisini özenle kenara aldığı ve yerine yenisini koyduğu beyaz karanfil her zaman hazırdı elinde.

İkinci kere mezara gelmesinden sonra edindiği ve çantasında taşıdığı Türkçe yazılmış kitaptan dilinin döndüğü kadar bazı şeyleri okuma gayretinde olmuştu. Diğer mezarlara gelenler öyle yapıyorlardı çünkü.

Ve genç çocuğun mezarına kendinden önce her gün birilerinin su döküyor olması dikkatinden kaçmıyordu. Kimdi o? Tahmin etse de mezarı sulayanlara rastlayamıyor olmaktan dolayı belki de memnun oluyordu.

Bilemiyordu çok şeyi değil, hiçbir şeyi. Sonraları bembeyaz sakalları olan bir amcadan öğrenmeye çalışmıştı hem gereğini, hem bilgileri…

Gereğine geçmeden önce amca;

“Saklama içindekini, boşalt!” demişti emredercesine. Sonra anlatmıştı uzun uzun neleri bilmesinin gerekliliğini. Kendisi de gereğini öğreneceğine söz vermişti kendisine ve bir daha görememişti o beyaz sakallı amcayı.

Yaşamı rutinleşmiş(31), okul-ev-mezarlık arasında yoğunlaşmıştı.

Bir ay, belki de biraz fazla bir süre geçmişti aradan. Mezarın üstünde bu kere bir gün önce bıraktığı beyaz karanfilin yanında büyük bir demet halinde çiçekler vardı. Demek ki o gün özel bir gündü. Genç delikanlının doğum günü olduğunu düşündü, yeni beyaz karanfili başucuna iliştirirken.

Bilgisi kıttı henüz. Genç bedenin ölümünün kırkıncı günü olduğunu bilemiyordu. Gene de dizlerinin üzerine çöktü huşu(32) ile değilse bile, içinden geldiğince. Okumaya çalıştı, neredeyse çok şeyi ezberlemiş gibiydi.

Gözlerini kapatarak, öldüğünde kucağına aldığı çocuğun, yaşama doymadığının belirtisi kapakları kapanmamış gözlerini hatırlayarak okumağa çalışırken bir elin dokunduğunu hissetti omzuna. Elin sahibi;

“Yoksa siz…” dedi, sözünü tamamlamak istemezcesine. Soruyordu, haklıydı, ne anlamda ve niçin sorduğunu da biliyordu o sesin. Saklamaya, saklanmaya gerek yoktu;

“Evet o, benim, kardeşinizi endişelendiren, korkmasına neden olan, ‘Korkma!’ diye ikaz etmeme rağmen…”

Sözü yarım kaldı. Omzuna dokunan elin sahibi genç kız, kendisinden umulmayacak bir hiddet ve şiddetle tokatlamağa, yumruklamağa, tekmelemeğe başladı genç adamı;

“Kardeşimin katili, uğursuz, bereketsiz…” gibi kelimeler de ardı ardına dökülüyordu dudaklarından.

İçinden korunmak, herhangi bir şekilde tepki göstermek gelmiyordu genç adamın. Sözleri ile tüm gerçeği anlattığı düşüncesindeydi. Ayakta, put gibi duruyordu genç kızın karşısında, davranışını makul(33) karşılayıp, acısını umursamadan.

Genç kız hem yorulmuş, hem de direncini kaybetmek üzereydi. Ağlayarak sendelercesine(24) mezarın üzerine kapaklanmak üzereyken ellerini uzattı genç adama bilinçsizce, diz çöktüler mezarın kenarına beraberce, genç adam genç kızın ellerini bırakmadığı gibi, omzuna yaslanan başından da memnun olmuştu.

Bu nasıl bir duyguydu ki böyle? Bir yanda acı-hüzün, bir yanda kıpırtılar, beynin, kalbin en uç noktalarına kadar yönelen.

Şükriye kısa bir süre içinde kendine gelip, davranışından utanmışçasına, ıstırabını hissettirmemeğe çalışarak birden doğruldu yerinden, genç adama bir an nefretle, çok kısa bir an baktıktan sonra, hırsla sırtını döndü, arkasına bakmadan uzaklaştı.

Şükrü, bir süre arkasından bakarak izledi gidişini. İstedi ki dönsün baksın, nefretle de olsa, gülmese de gözleri görsün istedi kendisini.

“Evet, o benim!” demiş olsa da masumiyetine inansın, sebebin kendisi olmadığını bilsin. Olmadı. Şükriye uzaklaştı gitti, o kaldı bir süre daha orada tokatlandığı, tekmelendiği yerde, ayakta, yerli-yerinde, birkaç yerindeki belki de morardığını düşündüğü sızılara aldırmadan, hem kıpırdamadan;

“Affet delikanlı!” diye tekrar fısıldadı. “Affet, bağışla lütfen! Senin yaşamını bitirişin, benim yaşama başlayışım olmasaydı keşke. Keşke başımı kaldırıp görebilseydim gördüğümü görmem gereken zamanda. Oysa şimdi…”

Dinlenir gibi oldu bir süre devam etmek için.

“Artı ile eksi, gerçek ile yalan, doğru ile yanlış iki ayrı kutuplardayız. Olmayacak duaya ‘Âmin!’ gibi bir şey bu. Ve ben de seninle ölmüşüm. Hayır! Hayır! Kesin olarak biliyorum. Ben de seninle öldüm. İki cihan bir araya gelse dirilmem, ‘Yaşıyorum!’ demem o kadar imkânsız ki! Bağışla beni delikanlı, affet lütfen kardeşim!”

Gözlerinden süzülen iki damla yaş toprağına inerken, mezarı okşadı Şükrü. Ve sonra ağır adımlarla mezarlık kapısına yöneldi.

Dolmuş gelmemiş, Şükriye gidememişti henüz. Yanına yaklaştığında genç kız gözlerini bile kırpmadı, cismini bile kıpırdatmadı.

Dolmuş geldiğinde Şükriye oturdu bir kanepeye. Yanında boş yer olmasına rağmen ayakta durmayı yeğledi Şükrü. Her ikisi de ücretlerini ayrı ayrı ödedikten sonra Şükriye toparlandı, yanında bir kişilik boş yer oluştu, oturmasını bekler gibiydi belki de Şükrü’nün. Şükrü yanına oturduğunda teninin tenine değmesini istemezcesine büzüldü, cama doğru sokuldu, nefesini bile hissettirmek istemezcesine yüzünü cama döndü Şükriye.

“Biliyorum, acınızı aynen hissetmem mümkün değil. Ama inanın yanlış tutum ve davranışım olmadı kardeşinize karşı. Kardeşiniz varlığımdan tedirgin(34) oldu, ona ‘Dur!’ dememe rağmen kaderine yöneldi. N’olur affedici olmaya çalışın. Hemen değil. Düşünün, istediğiniz zaman!” diye fısıldadı.

Tepkisi olmadı Şükriye’nin. Şükrü acele ettiğinin farkındaydı ama kendisini savunmak için ayağına gelen fırsatı da değerlendirmesi inancındaydı. Her şeye rağmen sustu, devam etmedi.

Aynı durakta indiler, iki yabancı gibi. Aynı yöne yöneldiler, ayrı istikametlere yönelmeleri gerekmesine rağmen. Çünkü Şükrü, Şükriye’nin, dolaysıyla da onun kardeşinin yaşadıkları yeri görmek, bilmek istiyordu. Belki de bu; onunla ilk karşılaşmalarının sonunda ihtiras(35) olmuştu kendine.

Gittiler-yürüdüler, yürüdüler-gittiler. Şükriye tedirgin olmadı onun takip edişinden, hissetmesine rağmen ses çıkarmadı, ta ki evlerinin kapısına gelinceye kadar. Şükriye kapıdan girmek üzereyken arkasına döndüğünde;

“Ailene beni anlatma, ne olur? Onlar da kin tutmasınlar!” dedi Şükrü.

Kapıyı sessizce açan Şükriye, tekrar arkasına dönmeden ve hiçbir şey demeden kapının arkasında kayboldu, hem de hemen.

Boşlukta idi Şükrü… Ne yapacağını, nasıl yaşayacağını ve bir “Katil” olarak nasıl davranacağını bilmez gibiydi. Bildiği tek şey; yaşadığını sandığı dünkü dünyasında bugünü yaşadığına inanmaya başladığını hissetmesiydi. Bu neydi? Bilmiyordu, bilmek istemesine rağmen. Duygularına egemen değildi, zaten olma çabası da yoktu.

Rutin bir yaşama aitti ömründen eksilen günler. Sabah erkenden kalkıyor, bilinmeyen, bilemediği, ya da kendine bile anlatma zorluk çektiği bir düşünceyle, önce kimliği hakkında zerre kadar bir bilgisi olmayan genç kızın evinin önünden geçip ondan sonra yöneliyordu okuluna.

Derslerinin sonunda o tornetli çocuğun mezarına uğramadan edemiyordu. Mezar kendisini aynen muhafaza ediyordu, herhalde özenli bir mezar taşı yaptırmak için belirli bir sürenin geçmesini bekliyor olmalıydı ailesi. Sonra aynı yoldan, aynı kapının önünden geçerek evine yöneliyordu.

Davranışı asla cezalandırılmayı veya mükâfatlandırılmayı beklemek değildi. Tanrı, o, o genç çocuğun toprak altındaki bedeni ve kendisi dışında hiç kimse bilmiyordu yaşadığını, yaşadıklarını.

Bu dörtgen dışında birilerinin bilmesi de gerekli değildi zaten. Sadece annesi, öz annesi değişimlerin farkında olmakla birlikte oğlunun kendisinin anlatmasını bekliyordu belki de, o kadar…

“Gün geçmez bölmelerde yaşa!(36)” demişti yazar. Dünden hayır yoktu, yarın meçhuldü denildiği gibi. Ama bugünü de yaşamıyordu Şükrü kendi başına. Bu; boşluktu. Ve boşlukta yaşamak da mümkün değildi. Öyleyse kendini nasıl yaşıyor kabul edebilirdi ki?

Bir el… Sadece kendisine uzanan bir el… Varsın sıcak, sıcacık olmasın idi, uzansaydı kendisine, kurtulurdu boşluktan. Ama nasıl? Kaderse bu, ağlar çoktan örülmüştü ve imkânsızın mümkün olması mümkünsüzdü.

Tanrı, bir şeyler bulup buluşturmalı kaderini yönlendirmesine yardımcı olmalıydı! Çünkü güçlü değildi kendisi. Şekillenen inancı Tanrı’ya güvenini artırmıştı.

Bekleyecekti. Tanrı kendisine mutlaka bir işaret verecekti, inanıyordu, ama nasıl, ne zaman, nerede? Rudyard KYPLING; “Hayallerinin esiri olma!(37) demiş, buna karşın Yahya Kemal BEYATLI; “İnsan, hayal ettiği müddetçe yaşar!(38) demişti. Hayal ettiği müddet içinde ölen biri olmak istemiyordu Şükrü…

Tanrı işaret verecekti, bekliyordu Şükrü. Yaşamadığına inandığı o günlerden birinde o çocuğun yaşamını yitirdiği adrese çağırdı bir karakol görevlisi. Ve saklamamış, sakınmamış resmen söylemişti, annesinin öldüğünü.

Bir amca gazete almış, marketten çıkıyormuş, bozuk parasını düşürmüş, tam eğilip alırken bir Halk Otobüsü dalgınlığından dolayı alıvermiş onu altına, fren yapmasına, tüm yolcuları üst üste istiflemesine rağmen. Oradan arabasıyla geçen annesi de dikkatsizliğinin sonucu otobüse kendi yan tarafından vurmuş, açılan hava yastığı boğulmasına neden olmuştu.

Çarpmanın tesiri ile kendisi de sıkıştığından ve kapıyı açmak mümkün olamadığından belki de Tanrı’nın ilâhi takdiri(39) idi bu. O da, o çocuk gibi, o çocuğun bulunduğu yerde, ahrete(40) gitmişti.  Cennet-Cehennem Tanrı’nın bileceği bir şeydi.

Olayda enteresan olan şey amcanın düşürdüğü paranın sadece 25 kuruş olması ve 25 kuruşun iki cana mal olmasıydı. Çünkü annesi gibi, o amca da anında teslim etmişti emanetini Hakk’a.

Aynı yerde iki-üç ay içinde iki ayrı olayda sevdiklerini kaybeden insanlar olmaları dolaysıyla, salâyı duyan Şükriye’nin anne ve babasıyla, kendisi de gelmişlerdi camiye. Sonra cenaze için tuttuğu midibüse onlar da binerek mezarlığa kadar gelmişlerdi. “Mal sahibi, mülk sahibi…(41)

Hani onca arkadaşı vardı annesinin? Belki de bir başka mahalde kah kah, kih kihlerine devam ediyorlardı, kim bilir? Midibüste olanlar fazla değildi, “Gerçek dostlar böyle günlerde belli olur”, diyenler yanılmıyorlardı bir kez daha.

Hem annesi, hem o yaşlı amca aynı namaz sonunda farklı yerlerdeki mezarlara defnedildiler. Şükriye, ilk karşılaştıkları gün gibi, omzuna dokundu; “Başın sağ olsun!” derken, gözlerinde acısını paylaşır gibiydi.

Ayrılıp Şükür’ün mezarına yöneldiler ailece. Hoca annesi için talkın verirken ayrıldı ve Şükrü peşlerine takıldı ailenin. İnanıyordu ki Şükriye, yaşadıklarını, yani “Kardeşinin katili olduğunu” anlatmamıştı anne ve babasına.

Mezarda yine dizlerinin üstüne çöktü Şükrü. Babasının oğlu için ezberden okuduğu Kur’an’ı dinledi, gözlerini kapatarak.

Mezardakilerden biri, gençliğini bile yaşayamadan ölmüştü, öteki ne de olsa annesi, kendini doğuran, zamanında doyuran, sonraları ilgisini eksik etse de annesiydi. Daha mezarlıktan ayrılmadan boşlukta hissetmeğe başlamıştı kendini.

Kazanın hemen sonrasında, annesinin arabasını yok pahasına elden çıkartmış, tüm bedele elini sürmeden, arabayı verdiği kişinin araba bedelini Çocuk Esirgeme Kurumuna yatırmasını ve Bağış Makbuzunu “Birisi” diye kaydettirerek kendisine getirmesini rica etmişti.

Yol kısa olmasına rağmen uzun gibiydi. Anne ve baba önde başları eğik, arada bir arkalarına dönerek oralardan ayrılmamak isteği içindeydiler. Şükriye ve Şükrü arkalarından geliyorlardı, sessizce, yan yana, konuşmadan, birbirinin neredeyse nefeslerini bile duymadan.

Şükrü, Şükriye ile ilk karşılaşmalarında da sürenin bu kadar uzun olup olmadığını düşünüyordu. Yavaşça elini uzatıp tuttu Şükriye’nin elinden. Bir sıcaklık kapladı tüm gönlünü.

Ve Şükriye’nin duyguları karşılıksız değildi, hem ona inanmıştı da… Elini tutmasına ses çıkarmadığı gibi, sıkı sıkı, hem çok sıkı sıktı elini, terk etmemecesine…

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tornet; İtalyancadan dilimize yerleşmiş bu kelime lügate göre; “Küçük bir sandığa takılmış, bilyeli tekerleklerden oluşan basit taşıma aracıdır.” Ancak; Türkçemizde çocukların şimdilerde Skuter  (Scooter) dedikleri, tekerlekli kaykaya benzer bir oyun aracı.

(1) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

(2) Kaş Göz, Gerisi Söz; “Kaş ile göz, gerisi söz” şeklinde de kullanılan bu deyim güzelliğin her şeyden önce kaş ve göz güzelliği olduğu anlamında kullanılmaktadır.

(3) Hamaylı; Muska da denilen mürekkebi farklı, üçgen ya da rulo şeklinde, yedi kat balmumu ile kaplanmış muşamba ile örtülü, insanları (genelde) kötülüklerden koruduğuna inanılan Arapça dualardan müteşekkil bir koruyucu. (İlki Hazreti Muhammet zamanında “Cevşen” adı ile yapılan muska, şimdilerde aynı adla cami yanlarında, avlularında satılmaktadır.)

(4) Civan; Yakışıklı genç erkek ve güzel genç kadın.

Göz Nuru; Görme yeteneği. Ortaya çıkarmak içinn gözleri çok yoran, değerli, ince iş. (Öyküde; göz nuru kadar değerli anlamındadır)

Can Pârem; Canımı verebilirim, Canımın parçası, canım kadar değer verdiğim, canımdan ayırmadığım.

Cancağız; Sevgi ve yakınlık sözü.

(5) Sakınılan Göze Çöp Batması; Esirgediğimiz, üzerine titrediğimiz şeye her halde zarar gelmesi anlamında bir atasözü.

(6) Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.

(7) Grapon Kâğıdı; Bir cins süs kâğıdı.

(8) Kız Seni Alan Yaşadı; Mustafa SANDAL’ın meşhur ettiği bir şarkı.

(9) Enstrüman; Müzik aleti, çalgı, araç.

(10) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.”

Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette  (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.

(11) Hasetle; Kıskançlıkla, çekememezlikle.

Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.

(12) Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.

(13) Böğürmek; (İnsan için hakaret anlamında) Yüksek sesle, anlaşılmaz biçimde korkunç bir öfke ile bağırmak. Hayvanlar için bağırmak.

(14) Deyyus; Karısının ya da kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman, hatta onu pazarlayan kimse.

(15) Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.

(16) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

(17) Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.

(18) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

(19) Limonileşmek; (İnsan ilişkilerinde bozulmak, ekşimek, tatsızlıklar yaşamak.

(20) Deli Dana Gibi; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden şaşkınca davranma.

(21) Dilinden Öpmek; Kesin bir benzerlik olmasa da aklımda kaldığı kadarıyla bu sözün öyküsü şöyle: “Çocuk, komşunun kümesinden yumurta çalıyor ve annesine “Buldum!” diyor. Annesi inanmamak, azarlamak yerine teşvik ediyor; “Aferin! Gene bulursan gene getir!” diyor. Önce yumurta, sonra başka şeyler ve çocuk büyüdükçe katmerli hırsız oluyor, buldukları(!) annesini hep mutlu ediyor. Bir gün hırsızlık yaparken, istemese de katil oluyor ve o günkü yasalara göre idamına karar veriliyor. Darağacına çıkacak, son arzusu soruluyor, “Annemi görmek ve dilinden öpmek isterim!” diyor. Annesi geliyor, dilinden öperken “Hart” diye ısırıp dilini kopartıyor. “Ne yaptın?” diyenlere de; “O diliyle zamanında ‘Aferin!’ demek yerine, bana kızıp azarlasa, öğüt verseydi, ben bugün asılıyor olmazdım!” diyor. Ben kendi öykümde yanlışlığı vurgulamak için bu örneği vermek istedim.

(22) Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.

(23) Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.

(24) Sendelemek; Tökezlemek. Yürürken ayağı bir yere çarpıp düşecek gibi olmak.

(25) Salâ; Essalât, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.

(26) Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

(27) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(28) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(29) Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.

(30) İfşa Etmek; Gizli bir şeyi ortaya dökmek, açığa vurmak, yaymak.

(31) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

(32) Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, gönlü korku ve saygı dolu olma.

(33) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

(34) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(35) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

(36) Dale CARNEGIE; “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” diyerek, dünü ve yarını düşünmememizi, bugünün önemli olduğunu” belirtmektedir. Bu konuda Abraham COWLEY’in sözü de şöyledir, Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir ‘şimdi’ vardır!” Sir William OSLER ise Dale CARNEIGE’in dediklerine benzer şekilde; “Mâzi ile istikbal üzerine demir kapıları kapayın. Gün geçmez bölmelerde yaşayın!” demiş. Bu konuda son olarak bir de Ömer HAYYAM’ın rubaisinden bahsetmem gerek; yazılmazsa olmaz düşüncesindeyim, “Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti, / Derede akan su, ovada esen yel gibi / İki gün var ki dünyada, bence ha var, ha yok / Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.”

(37) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING’in “Eğer (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(38) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(39) İlâhi Takdir; Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. Alın yazısı.

(40) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

(41) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.